Toplumsal çözülme üzerine bir deneme


Toplumsal çözülme üzerine bir deneme

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 15 Haziran 2016 Çarşamba 00:56


İnsan denen varlık tarihi boyunca yalnız yaşamamış, kalabalık, yığın, topluluk, kabile, aşiret, toplum, millet, uygarlık gibi sayını daha da artırabileceğimiz çeşitli kavramlarla ifade edilebilecek şekilde birlikte yaşamış, yaşamaktadır.

Küre Medya / Haber Merkezi
İnsan denen varlık tarihi boyunca yalnız yaşamamış, kalabalık, yığın, topluluk, kabile, aşiret, toplum, millet, uygarlık gibi sayını daha da artırabileceğimiz çeşitli kavramlarla ifade edilebilecek şekilde birlikte yaşamış, yaşamaktadır. Bu birlikteliklerde her zaman kendi bünyesinde bir sistem geliştirerek toplu halde yaşamayı kurallar bütünüyle istikrara bağlamıştır. Bu istikrarı sürdürdüğünde sağlıklı bir bünye oluşturmuş, bunu başaramadığı dönemlerde ise bir şekilde değişikliği, çözülmeyi ve yıkımı yaşamış, bazen başka toplumlara, bazen kendine bile yabancılaşarak kendi huzurunu baltalamıştır.

Mesut Hazır / Toplumsal çözülme üzerine bir deneme*

İnsan denen varlık tarihi boyunca yalnız yaşamamış, kalabalık, yığın, topluluk, kabile, aşiret, toplum, millet, uygarlık gibi  sayını daha da artırabileceğimiz çeşitli kavramlarla ifade edilebilecek şekilde birlikte yaşamış, yaşamaktadır. Bu birlikteliklerde her zaman kendi bünyesinde bir sistem geliştirerek toplu halde yaşamayı kurallar bütünüyle istikrara bağlamıştır. Bu istikrarı sürdürdüğünde sağlıklı bir bünye oluşturmuş, bunu başaramadığı dönemlerde ise bir şekilde değişikliği, çözülmeyi  ve  yıkımı yaşamış, bazen başka toplumlara, bazen kendine bile yabancılaşarak kendi huzurunu baltalamıştır. Bu çalışmada toplumsal yapının nasıl bozulduğu, bu bozulmanın veya çözülmenin sebepleri, şekli ve aşamaları incelenmektedir.

 Toplumsal Yapı

 Toplumsal çözülmeyi doğru tanımlayabilmek için, toplumsal yapının da tanımına ihtiyaç vardır. Toplumsal yapı, bir grup oluşturan insanların rol, statü, yetki ve sorumluluklarının yan yana ve/veya üst üsteliğinden meydana gelen bütünü ifade  etmektedir  (Arslantürk ve Amman, 2000: 249). Başka deyişle bir toplumun farklı akrabalık, dinsel, iktisadi, siyasal ve diğer kurumlarının onun toplumsal yapısını meydana getirdiği, bu yapının bileşenlerinin de normlar, değerler ve toplumsal rollerden oluştuğu söylenebilmektedir (Marshall, 1999: 804).

 İşte bu bütünün sağlıklı biçimde yaşamaya devam etmesi için o toplumun kendi içinde bir ‘sessiz anlaşmayla’ aynı duygu bütünlüğünü taşıması gerekir. Eğer toplumu bir arada tutan değer ve normlar matlaşır, bütünde çatlaklar oluşur ve bu çatlaklar zamanında tedavi edilmez ise o toplumda bir çözülme meydana gelir. Artık normlar ve değerler toplumun fertlerine aynı şeyler ifade etmez olur. Bunun sonucunda oluşacak kaos, hem ahlaki hem iktisadi hem de geleneksel anlamda bir çöküş meydana getirir. Toplumda suç oranı artar, toplumsal kurumların içi boşalarak aile, eğitim, siyaset ve din “kabuk kurumlara” dönüşürler (Giddens, 2000: 30).

 Peki toplumları çözülmeye sürükleyen sebepler nelerdir ve çözülmüş bir toplumun özellikleri nelerdir? Çözülmeye başlayan bir toplumda bütün kurumlar aynı anda ve aynı hızda mı bozulur? Bunun tetikleyicisi toplum mudur yoksa birey mi? Konuyla ilgili daha bir çok soru akla gelebilir. Bu sorulara cevap bulmak için çözülmenin incelenmesi gerekmektedir.


 

 Toplumsal Çözülme

 Toplumu bir arada tutan ve bütün olmasını sağlayan bağlar bazen zayıflayabilmekte, hatta kopmaktadır. Amiran Kurtkan’ın  tanımıyla toplumsal çözülme bir topluluğu meydana getiren sosyal ilişkilerin bütünlüğü bozacak şekilde gevşemesidir (Bilgiseven, 1986: 297). Orhan Türkdoğan ise toplumsal çözülmeyi bir toplumu ayakta tutan inanç ve değer sistemlerinin etkinliklerini yitirmesi, sosyal müesseselerin yeni norm ve değerlere uyum sağlayamaması süreci olarak tanımlamaktadır (Türkdoğan, 1996: 182). Toplumsal kurumların değişikliklere ayak uyduramaması dışında başka çözülme tiplerinden de bahsedilebilir. Bunlar, fertlerle kurumlar  arasında çözülme, kurumlar arasında çözülme, fertler arasında çözülme, gruplar arasında çözülme ve fertle grup arasında çözülme olarak  beş kategoride ele alınabilir (Bilgiseven, 1986: 297-300).

 Kurumlarda meydana gelen değişmeler çok hızlı bir nitelik taşıyorsa, genelde fertler kurumlara ayak uyduramaz. Örneğin Türkiye de eğitim kurumunda sık sık değişiklikler yaşanmakta ve fertlerle kurumlar arasında yaşanan gerilim, ferdin aleyhine bir çözülmeyle sonuçlanmaktadır. Sürekli değişen müfredat, sistem ve üniversiteye giriş şeklinde yapılan değişiklikler, ferdin kuruma ayak uyduramamasına sebep olmaktadır.

 Kurumlarda yaşanan hızlı değişimler bazen kurumlar arası çözülmeye de sebep olmaktadır. Türk medeni kanununda çok eşlilik yasaklanmış olmakla birlikte halen özellikle doğuda çok eşlilik devam etmekte, aile kurumuyla hukuk kurumu arasında bir  çözülme yaşanmaktadır. Resmi prosedürde yaşanan sorunlar eşlerden çoğunun miras hukuku ile ilgili problemler yaşamasına sebep olmakta, buna rağmen çok eşli aile yapısı devam etmektedir.

 Fertler arası çözülme ise özellikle bireyselliğin arttığı günümüzde daha belirgin hale gelmiştir. Fertler çok farklı ilgiler geliştirmekte, farklı bilgi kaynaklarından beslenmekte, kendi tercihlerini geliştirmekte ve diğer fertlerden kopuk, oldukça bireyselliğe dönük bir hayat sürmektedirler. Arkadaşlıkları da istedikleri kişilerle başlatıp, istedikleri zaman kendileri bitirmektedirler.

 Bir toplulukta ayrı ayrı biz duygusunu taşıyan küçük cemaatler yer alıyorsa o topluluk gruplara bölünerek çözülmüş demektir (Bilgiseven, 1986: 299). Sosyalleşmeyi sağlaması gereken gruplar ihtiyaçtan fazla ise, bütünleşmeyi değil ayrışmayı getirirler. Türkiye’de onlarca tabela parti ve derneği bulunmaktadır. Her cemaatin, her etnik topluluk ve meslek grubunun, her sınıfın neredeyse bir derneğinin, vakfının bulunduğu toplumumuzda bu tür gruplaşmalar yeterli sayıda üye, mensup toplayamadığından toplumsal hayata kar değil zarar getirmektedirler.

 Fert ile grup arasındaki çözülmede ise denge grubun  aleyhine bozulmaktadır. Lider fertler, dahi tipler gruplara veya topluma çok ters gelen yeni fikirler üretmekte, bu ise gruplardaki statiklik yüzünden kabul görmemekte, fert dışlanmaktadır. Oysa sonra yadırganan o fikirler bir toplumun kaderini belirleyecek noktaya ulaşmakta, zamanla yadırganan fert, hayranlık duyulan  ferde  dönüşmektedir. Fakat o süre zarfında fert ile grup arasında çözülme yaşanmaktadır.

 Toplumsal çözülmeyle birlikte anılabilecek en önemli kavramlardan biri de yabancılaşmadır. Yabancılaşma da kendi içinde türlere ayrılmaktadır.


 

 Yabancılaşma Üzerine

 Yabancılaşma kavramı Marx ile birlikte anılmaktadır. Gordon Marshall Marx’ın yabancılaşma görüşünü çok güzel özetlemektedir:

 Marx’a göre kapitalizmde üretimin tüm biçimleri nesneleşmeyle sonuçlanır ve insanlar bu süreçte, kendi yaratıcı yeteneklerinin somut ürünleri olan, ancak yaratıcılarından fiilen ayrılmaya başlayan mallar imal ederler. Yabancılaşma, işte insanlığın türsel varlığıyla nesneleşmesinin kapitalizmde büründüğü çarpık biçimidir. Kapitalizmde üretimin meyveleri, başkalarının yarattığı artığa el koyan ve böylece yabancılaşmış emeği doğuran işverenlere aittir (Marshall, 1999: 798).

 Tabii Marx’ın yabancılaşma algılaması daha çok bir kapitalizm eleştirisi şeklinde olup işçilerin kendi ürünlerine yabancılaşmasına odaklanmaktadır. İşçi kendisini ne kadar harcarsa, karşısında yarattığı yabancı, nesnel dünyada o kadar güçlenir. İşçi  yaşamını nesneye koyar, ama artık hayatı kendisine değil, nesneye aittir. Emeğin ürünü kendisi değildir. Emek artık iş gücünün kendisi olmaktan çıktığı için yabancılaşmış bulunmaktadır (Kızılçelik, 1994b: 307).

 Az önce belirttiğimiz gibi, Marx’ın emeğin yabancılaşması olarak kavramlaştırdığı konu sınırlı ve dar bir çerçeveyi temsil etmektedir. Oysa toplumsal çözülmeyle bağdaştırılabilecek yabancılaşma, toplumun tüm kademelerini kapsamalıdır. Amiran Kurtkan’ın Melvin Seeman’dan aktardığı yabancılaşmanın beş faktörü daha kapsayıcı görünmektedir.

 Beş faktörden birincisi olan kudretsizlik, bir yönüyle Marx’ın kuramına gönderme yaparken, diğer yönü insanın insana yabancılaşmasıdır. Bencilleşen fertlerin birbirlerini birer tatmin vasıtası olarak gördüğü fertçilik felsefesinin hakim olduğu bir toplum, insanın çevresine yabancılaştığı bir toplumdur. Tek bir ferdin beklentileri ile objektif durumdan fiilen elde ettikleri  arasındaki büyük gedik o şahsın psikolojisinde pek çok farklı sonuç doğurabileceği gibi, bu tür sorunlar yaygınlaştıkça aynı sonuçlar bütün bir toplumu ilgilendirir hale gelir.

 Anlamsızlık, yabancılaşma faktörlerinden ikincisidir. Anlamsızlıkta değerler sistemi artık topluma, özellikle yeni nesillere bir şey ifade etmez olur. Bütün realitelerdeki tekliği ve bütünlüğü ortaya koyan müşterek bir temelden yoksun olan dimağlar neye inanacaklarını bilmemekten doğan bir anlamsızlık girdabına sürüklenirler. Ne zaman fert, neye inanması gerektiği hususunda kesin fikirden mahrum durumdaysa, ne zaman karar alma bakımından ferdin vuzuha kavuşmasında, asgari standartlar bir araya  gelemiyorsa anlamsızlık şeklindeki yabancılaşmanın yüksek seviyede olduğunu ifade edebiliriz. Çağımızda bütün değerler bulanıklaşmış, ilim, din, gelenek gibi bir toplumun mayasını oluşturan unsurlar özellikle genç nesillerin formasyonunda yeterli ağırlığa sahip olamamıştır. Bu durum önce batıda, şimdi de maalesef bizde aynı şekilde ortaya çıkmaktadır.

 Yabancılaşma faktörlerinden biri de normsuzluktur. Toplum içinde yaşayan insanlardan belli olaylar karşısında toplumca beklenen davranışlara sosyal norm dendiği düşünülürse, normlar kuvvetten düştüğü, yani ferdi davranışlar üzerinde etkili olabilme kudretini kaybettiği zaman anomi ortaya çıkar. Merton’a göre anomi, toplumun belirlemiş olduğu hedeflere ulaşmada, toplum tarafından belirlenmemiş davranışların kullanılmasının zorunlu olduğu durumlarda, sosyal ve kültürel yapı arasında ortaya çıkan zıtlık halidir (Kızılçelik, 1994a: 469). Yani normlar tarafından belirlenmiş davranış kalıpları ile, bir toplumun kültürü tarafından belirlenmiş hedefler arasında bazen ciddi bir uyumsuzluk olduğunda fertler, normsuzluk ve kuralsızlık olarak adlandırılan bir boşluğa düşerler. Ülkemizde son dönemde yaşanan bazı özgürlüklerle ilgili olarak, kültür ve din tarafından belirlenen normlar ile uygulamalar arasında bir farklılık bulunduğu, bununda toplumda bir çeşit anomiye sebep olduğu söylenebilir.

 Yabancılaşma faktörlerinden dördüncüsü soyutlanmadır. Bu, kültüre ve topluma yenilik getirmek isteyen ferdin, toplum tarafından anlaşılmadığı hallerde tecrit edilmesi, soyutlanmasıdır. Bu durum ilginç bir paradoksu da içinde barındırır. Özellikle dahi tipler  önce toplumdan dışlanır, sonra sundukları şeyler benimsenip kurallaşır. Bu insanlar baş tacı edilir.Arada geçen zamanda ise ferdi bir soyutlanma yaşanır.

 Yabancılaşma faktörlerinin sonuncusu kendine yabancılaşmadır. İnsanın kendi türünü, yani yine insanları sömürmesi, kötüye kullanması hali kendine yabancılaşmadır. İnsanlardan her biri, gizlice diğerini bir alet haline getiriyorsa, bir toplum kendi menfaatleri için başka toplumları sömürüyorsa, bu davranışlar kendine yabancılaşma olarak adlandırılır ve güncel örneklerin tüm canlılığıyla ortada olduğunu belirtmeye bile gerek yoktur (Bilgiseven, 301-308).

*Mesut Hazır - Sakarya Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Anabilim Dalı Doktora Öğrencisi

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat