İthamlar ve gerçekler
Hayrettin KARAMAN
Yıllardır yazılarımı okuyan, konuşmalarımı dinleyen insanlar, hakkımda yapılan dedikodular, iftiralar ve ithamlar yüzünden sıkıntıya düşüyor, işin gerçeğini bilmek istiyorlar. Sırf onların hatırı için bir dizi yazıda ithamları sıralayacak ve işin doğrusunu yazacağım. Yakın zamanda bir okuyucum üşenmemiş, ithamları kaynaklarından derlemiş ve bana göndermişti. Yazılarda okuyucumun mektubundan hareket edeceğim.
Bir mektup:
Saygıdeğer hocam, ne yazık ki, bu işi kendine meslek edinmiş bazı zavallılar sizin adınıza bir kısım ifadeleri toplayarak ve bazılarını da çarpıtarak ve saptırarak internette yayınlıyorlar. Bu yazıları da olabildiğince yaymaya ve hakkınızda olumsuz düşüncelerin oluşmasına çalışıyorlar.
İlgili yazıyı aşağıya aynen alıyorum. Bu yazıdaki konulara kısaca temas ederek cevap verebilirsen memnun olurum.
Hakkınızı helal edin, sizi bu tür konularla rahatsız etmek istemezdim. Ancak def-i şer de bir hizmettir diye düşündüm.
Selam ve hürmetlerimle..
Cevaplar:
Önce şunu bildirmem gerekiyor: Aşağıdaki ithamların çoğu “Polemik Değil Diyalog” isimli bir kitaptan alınmış. Bu kitap benim kalemimden çıkmış bir kitap değildir. O kitapta birçok kişinin yazıları var. Bana ait olan kısım ise bir konuşmamın başkası tarafından çözülerek yazıya aktarılmasından oluşmuştur ve tabii eksikler, yanlış anlamaya müsait tertipler (sıralamalar) vardır. Buna rağmen o kitabı benim, piyasadan toplattığımı iddia eden yalancı, daha başka yalan ve iftiralarıyla da günah işlemiş ve fasık olmuştur. Onu tevbeye ve benden helallik dilemeye davet ediyorum.
İtham konusu meselelere gelince bu konuda geniş bilgi ve gerekli gördüğüm tekzipler ve düzeltmeler için “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabıma bakmak gerekir. Bu kitap benim kalemimden çıkmıştır ve ben ona sahip çıkıyorum, ama kötü niyetli müfteriler bunu değil, sahip çıkmadığım bir kitabı kaynak olarak kullanmakta ısrar ediyorlar. Bu kitabın yeni baskısı yakın bir tarihte İZ Yayıncılık'tan çıkacaktır.
İtham:
Hayrettin Karaman, 19 Ekim 2007’de kaleme aldığı yazısında bir vatandaşın, “Yaşam söz konusuysa ilaç çalınabilir mi?” sorusuna, maddi durumun yeterli olmaması durumunda hırsızlığın, hukuki ve ahlaki bir sorun oluşturmayacağı cevabını vermişti. Karaman, bir başka soru üzerine zaruret halinde kitap çalınabileceğine dair de fetva veriyor. Karaman’ın fetvalarını sorduğumuz Diyanet İşleri Başkanlığı ise, mazereti ne olursa olsun hırsızlığın caiz olmadığını açıklamıştı.
Cevap:
Kitap çalmanın zaruret olma ihtimali yok denecek kadar nadirdir.
İlaç ve gıda çalmaya gelince; eğer bunlar çalınmadığında hayatı korumak mümkün olmuyorsa (ölüm veya sakat kalma tehlikesi varsa) zorunlu ihtiyaç giderilecek kadar ilaç ve gıda gasp edilebilir ve çalınabilir. Gasp eden veya çalan, imkanı varsa bedelini öder.
İtham:
“... “Ben Muaviye’yi sevmem, ama ona sövmem”. “Bir gönülde Ehl-i Beyt sevgisi ile Muaviye ve Yezid sevgisi bir araya gelemez”. (Hayrettin Karaman, Yeni Şafak gazetesi, 20/ 01/ 2011 tarihli yazı.)
Cevap:
Evet ben böyle dedim ve diyorum.
Bu sözümün arkasındayım ve bunda bir hata görmüyorum.
İtham:
“Kur’an peygambere iman edin demiyor”(Hayrettin Karaman polemik değil diyalog sayfa 37) “Müslümanlığı Peygamberimiz'e tahsis edemeyiz” (Hayrettin Karaman polemik değil diyalog sayfa 40)
“Bütün insanların Müslüman olması Kur’anın, dinin hedefi değildir” (Hayrettin Karaman polemik değil diyalog sayfa 41)
Cevap:
Yukarıda yazdığım gibi adı anılan kitap benim kalemimden çıkmış değildir. O kitapta birçok kişinin yazıları var. Kitapta tabii eksikler, yanlış anlamaya müsait tertipler (sıralamalar) var.
İtham konusu meseleye gelince bu konuda geniş bilgi için “Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları” isimli kitabıma bakmak gerekir.
Yukarıdaki cümleler benim görüşüm olmayıp, Bakara suresinin 62. Ayeti ile ilgili ve başkalarına ait bir yorumun naklidir.
Bana göre:
a) Bütün peygamberlere ve son Peygamber Muhammed Mustafa (s.a.)'ya iman etmeyen mümin ve Müslüman olmaz.
b) İslam ismi hem bütün peygamberlerin ve özellikle İbrahim- (a.s.)'in dininin adıdır (Ali İmran: 3/67), hem de Son Peygamber'in dininin adıdır.
c) Evet, İslam bütün insanlar için gönderilmiştir ama hedefi fiilen bütün insanların Müslüman olması değildir; Allah bunu bilmekte ve Kitabında da söylemektedir. Bu sebeple davete rağmen Müslüman olmayan insanlara hayat hakkı tanınmış ve onlarla ilgili hükümler konmuştur.
İtham:
“Din bütünüyle Allah’ın oluncaya kadar onlarla savaşın” mealindeki ayeti “herkes Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” şeklinde anlayamayız. Bence ‘din özgürlüğünün olduğu ortam sağlanıncaya kadar” şeklinde anlamak gerekiyor.” (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, sayfa 40)
Cevap:
Bu sözümde bir yanlışlık yok, eğer “bütün insanlar Müslüman oluncaya kadar onlarla savaşın” diye bir emir olsaydı İslam devletleri, Müslüman olmayan bireylere ve devletlere hayat hakkı tanımaz, onlarla barış ve güvenlik anlaşmaları yapmazdı. Ayrıca “dinde zorlama, zorla ve korku ile dine sokma” yasak olduğu halde insanlar zorla dine sokulmuş, inanmadığı halde inanmış gibi görünmeye zorlanmış olurlardı. İlgili âyetler, hadisler ve tarih bir arada değerlendirildiğinde varılacak sonuç şudur: Müslümanlar zulüm ve baskı ortadan kalkıncaya kadar, imkanları müsait ise bunları yapanlara karşı savaşmak durumundadırlar. Zulüm ve baskı yoksa, başka dinlere mensup olanlarla, Müslüman olmalarını sağlamak için savaşılmaz.
İtham:
“...Yani burada epeyce bir insan Müslümanlarla birlikte cennete giriyor fakat bunlar Müslüman değil." (Hayrettin Karaman, Polemik Değil Diyalog, sayfa 24)
Cevap:
Müslüman olmadığı halde cennete girecek çok insan var, itham eden bunu bilmiyor mu? Allah Teâlâ kitabında “Peygamber gönderip dinime davet etmediğim kimselere azap etmem” buyuruyor. İki peygamber devrinin arasındaki boşlukta yaşamış olan ve İslam döneminde yaşadığı halde içinde bulunduğu şartlar engellediği için İslam daveti kendilerine ulaşmamış bulunan kimseler (ehl-i fetret), mezhebimizin İmamı Ebu Mansur Mâtürîdî’ye göre, Allah’ın varlık ve birliğine inanırlar, akılla bilinebilecek iyilikleri yapar, kötülüklerden uzak dururlarsa kurtuluşa ereceklerdir (TDV İslam Ans. Fetret maddesine bakınız). İmam Gazalî’ye göre İslam geldikten sonra da yine içinde bulunduğu şartlar yüzünden davet kendilerine yeterli bir şekilde (doğru ve üzerinde düşünmeyi tahrik edecek nitelikte) ulaşmamış olanlar inanmakla yükümlü değildirler.
İtham:
“Müslümanların çoğu ‘Peygamberin, bütün din sâliklerini İslâm’a çağırdığına’ inanırlar.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35)
“Peygamberimiz ‘Yahudiler mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyanlar mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 35)
Cevap.
Anılan kitaptaki konuşmamda, bu cümlelerden önce “tek seçenek olarak” ifadesi var. Evet Peygamberimiz kâfirleri tek seçenek olarak İslam’a çağırmadı; ya Müslüman olun, ya cizye vererek hakimiyetimiz altında kafir olarak yaşayın; eğer bunları yapmaz da bize düşman olursanız, barışa yanaşmazsanız savaşırız” dedi. Cihad ve davet için gönderdiği ashabına da bu talimatı verdi.
İtham:
“Diyaloğun hedefi, tek bir dine varmak, dinleri teke indirgemek olmamalı.” (Polemik Değil Diyalog, s. 36)
Cevap:
Evet bu söz bütün dinlerin mensuplarına yöneliktir. Diyalogun bir amacı karşısındakini kendi dinine davettir; ama diyalog yalnız bunun için yapılmaz, ortak ve meşru bazı işler görmek, bazı hizmetler yapmak, bazı problemleri çözmek, birbirini anlamak ve tanımak.. için de yapılır. Ayrıca dinler birleştirilerek bir tek din de yapılamaz. Karşındakini dinine davet edersin, ama kabul etmezse yine başka maksatlarla –zorunlu ise veya İslamî amaçlar bakımından faydalı görürsen– diyalog yaparsın.
İtham:
“Kur’ân-ı Kerîm’de Ehl-i Kitab’la ilgili devamlı vurgulanan şey; ALLAH’a iman, âhirete iman ve amel-i salihdir. Kur’ân birçok âyette bunu söylüyor; yani ‘Peygambere iman edin’ demiyor.” (Polemik Değil Diyalog, s. 37)
“Peygamberimiz: ‘Yahudi mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor, ‘Hıristiyan mutlaka Müslüman olsun!’ demiyor. Diyor ki: ‘Yahudiler ve Hıristiyanlar tek Allah’a inansınlar, ahrete inansınlar ve kendi kitaplarında da bulunan iyiliklere göre yaşasınlar; beni de sahtekârlıkla, yalancılıkla itham etmesinler. Getirdiğim kitabın da şuradan buradan çalıntı olduğunu söylemesinler.’ Dolayısıyla; ‘Bu takdirde onlar da cennete giderler’ demiş oluyor.”
“Şimdi bir adam hem ehl-i kitap olur hem de kâfir olmayabilir mi? Evet, bu mümkün. Bunun delili, işte o 62. ayettir. Bu ayete göre Allah’a şirksiz inanan, ahirete iman eden kâfir değildir.”
Cevap:
Ehl-i Kitab’ın; ALLAH’a iman, âhirete iman edip amel-i salih işlemeleri halinde kurtulacakları Kur’an’da açıkça ifade ediliyor (Bakara: 2/62; Maide: 5/69). Ancak ben, birçok yazımda ve başta adını zikrettiğim kitabımda (Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları) şunu söyledim: O ayetler, Peygamberimiz hakkında doğru ve yeterli bilgi sahibi olamayanlar hakkındadır. Peygamberimiz hakkında doğru bilgiye sahip olduğu halde ona iman etmeyenler kâfirdir ve kurtuluşları yoktur.
İtham:
“Kendini müctehid olarak görmektedir”.
Gazeteci Ahmet Hakan, fî tarihinde Kanal 7’de iken “Günümüz meselelerine cevaplar” başlıklı bir program için Sayın Hayrettin Karaman’ı ekrana çıkarmıştı. Programın başında Karaman’a ilk cümlesi ve ilk sorusu şu oldu:
“Efendim şimdi soracağımız sorulara bir müctehid olarak mı cevap vereceksiniz?”
Hayrettin Karaman: “Evet” diyor.
Cevap:
Bu suç mu, günah mı, ayıp mı? Benim için başkaları “o müctehiddir” diyorlar. Ben de dini meseleleri (daha ziyade yeni meseleleri) taklit metoduyla değil, delillere bakarak çözmeye çalışıyorum. Bu arada büyük müçtehitlere ve ilim adamlarına saygım tam olup onlardan da istifade ediyorum. Günümüzde doktora yapan ilim adamlarının tamamı ictihad yapmaktadırlar; ictihadsız doktora olmaz.
İtham:
Hayrettin Karaman “İcma bir dönemdeki âlim ve müctehidlerin bir meselede ittifak etmesi anlamında imkânsız bir durumdur. İbn-i Hanbel de bunun, sahabeden sonra hiç olmadığı görüşündedir. Hem zaten icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur” diyor.
Hayrettin Karaman şunları da söylüyor: “Taklid döneminde ictihadı adeta imkansız kılmak üzere, sun’i olarak, olmayasıya ileri sürülmüş bir takım şartlar vardır. İctihadı kapalı tutmak, insanların gözünü kapatmak için ileri sürülmüştür. Bence ne lazım; Arapça bilmek, yeterince kitap, sünnet, siyer bilgisine ihtiyaç vardır. Usul bilmemiz lazım o kadar. Müctehid olursunuz.” (Hayrettin Karaman, İslam’ın Işığında Günümüz Meseleleri, Cilt 3, sh. 539).
Cevap:
Bu paragrafta bana ait olmayan cümle şudur: “icma vaki olsa bile bağlayıcı değildir, sonraki bir ictihatla bozulur.” Bunun dışındaki ifadeler bana ait olabilir ve doğrudur. Bu konuda yeterli bilgi için bakılması gereken kitabım “İslam Hukukunda İctihad” adını taşımaktadır ve Ensar Yayınları arasında çıkmıştır.
İ.I.Günün Meseleleleri’inde, icma ile ilgili olarak şu ifadem yer almıştır:
« Belli bir âyet veya hadîsin sübut ve mânâsıyla ilgili icma (özellikle sahabe icmaı) bağlayıcı bir delildir, hüküm kaynağıdır. Hadîsler, yaşayan sünnetin (örfün, geleneğin) sonradan birileri tarafından hadîs şeklinde formülleştirilmiş ifadeleri değildir; aksine ümmetin ictihad ve icmaı baştan beri mutlaka bir âyet veya hadîsin açık ifadesine veya delâletine dayanmış, bu da (dayanılan âyet ve hadîs de) çoğu kez zikredilmiştir. »
İbn Hanbel, iki noktaya dikkat çekmiştir: 1. İslam dünyası genişleyip ictihad derecesinde alimler de İslam coğrafyasının her yerinde dağınık olarak bulunduklarında belli bir konuda, belli bir ictihaddan haberdar olup onu kabul etmiş olmaları ihtimali düşüktür. 2. Bir dönemde yaşamış bulunan müctehidlerin bir konuda ihtilaf ettiklerini (farklı ictihadları bulunduğunu) bilmemek başkadır, "ittifak etmişlerdir" demek başkadır; ikincisini diyemeyiz, dersek gerçek dışı açıklama olur.
İtham:
“Hayrettin Karaman, sapık mut’a nikâhını ictihat farklılığı gibi arzederek Şiilere de şirin gözükme çabasına girmiştir: “Dört sünni mezhepten hiçbir müftü, hiçbir durumda mut’a nikâhına cevaz vermez. Ancak samimi olarak ictihad veya taklid yoluyla farklı görüşte olanlara da fasık diyemeyiz” demiştir. (Hayrettin Karaman, İslam’da Kadın ve Aile, sh. 374, Ensar Yayınları, İstanbul 1996)
Cevap:
“Şiilere şirin gözükme çabası” çirkin bir yakıştırmadır. Bunun dışında kalan cümlelerin şimdi de arkasındayım. Ben Sünni mezheplerde mut’a nikahının caiz ve sahih olmadığını açık ve net olarak söylüyorum. Ama mesela Şîî müctehidler belli şekil ve şartlarda bunu caiz görüyorlarsa ve bir Şîî de onlardan fetva alarak bu içtihadı uyguluyorsa ona elbette “fâsık” denemez.
İtham:
Hayrettin Karaman’ın çok tuhaf bir fetvası vardır. Bu fetva onu bazı meşhur sosyete din adamlarıyla farkını sıfıra indirgemiştir. Yeni Şafak Gazetesi'nde 8 Eylül 2000’de çıkan fetvası şudur: “Kurbanda mezhepler ittifak etmediği için parası sadaka olarak verilebilir.” Sayın Karaman, Ehl-i Sünnet'in görüşlerini hiçe saymıştır. Misal; Hanefîlere göre kurban kesmek vaciptir. Yani parası sadaka falan olarak verilmez. Sözde işine geldiği yerde Hanefî olan yeni müctehidimiz, acaba niçin böyle bir genelleme yaparak ahalinin beynini veya akidesine sahip çıkanların midesini bulandırıyor? Anlamak doğrusu pek güç.
Cevap:
Bu itham, okuduğunu anlamaktan aciz, iftirayı mübah sayan bir fasıka ait olmalıdır. Evet, bütün Ehl-i Sünnet müctehidlerine değil, Hanefîlere göre Kurban Bayramı'nda kurban kesmek, durumu müsait olanlara vaciptir. Ancak Ehl-i Sünnet Hanefilerden ibaret değildir. Şâfiî, İbn Hanbel, Mâlik’e ve Ebû Yûsüf’den nakledilen iki ictihaddan birine göre Kurban Bayramı'nda kurban kesmek müekked sünnettir. Bu müçtehitlerden bir kısmına göre kişi başına kurban, bir kısmına göre ise aile adına tek kurban sünnettir. “Bir Müslüman, ‘kurban sünnettir’ diyen diğer müçtehitlerden birine uyarak kurban sünneti yerine bedeli kadar yoksula yardım sünnetini yapabilir” demiş isem bunda bir hata yoktur.
Saptırma:
Yalancı, “Ben yalan söylemedim, iftira etmedim, niçin helallik dileyeyim” diyor, ama benim kendisini “yalancılıkla suçladığım” konuya hiç temas etmiyor.
Ben ne deniştim:
“..Buna rağmen o kitabı benim, piyasadan toplattığımı iddia eden yalancı, daha başka yalan ve iftiralarıyla da günah işlemiş ve fasık olmuştur. Onu tevbeye ve benden helallik dilemeye davet ediyorum.”
Konu neymiş? Benim piyasadan “Polemik Değil...” isimli kitabı toplattığım yalanı imiş. Hani bunun cevabı?
Ben yanlışları düzelten bir kitap yazmışım (Diyalog ve Kurtuluş Tartışmaları, İst. 2011) bu kitap üç yıldır piyasada, yakında yeni baskısı da yapılacak, olan ve kalemimden çıkmış bulunan kitabı bırakıp da sahiplenmediğim, içeriği de tamamen bana ait olmayan bir kitabı dedikodu ve iftiralara vesile kılmanın iyi niyetle bağdaşır tarafı olamaz.
Muaviye meselesine yazıların sonunda tekrar döneceğim.
İtham:
Kendisinin reformcu olduğunu her ifadesinden anlamak mümkündür. Mesela, sünnete ‘modası geçti’ deme gafletinden: “Sakal ve misvak adet sünnetidir, bir kültürdür... Modası geçti. Öbürü de daha güzel temizlik yapan fırçalar çıktığından önemsizdir. İsteyen yine de kullanır.” (Yeni Şafak Gazetesi, 23.04. 2000)
Cevap:
(www. hayreddinkaraman.net) adresli siteme girip arama kutusuna “misvak” yazın karşınıza birçok yazım çıkacaktır. Bunlardan birinden bir kısmını burada cevap olarak naklediyorum; göreceksiniz ki, ithamda yine sözüm çarpıtılmış, işlerine gelen kısmı almışlar, gelmeyeni görmezden gelmişlerdir:
Bütün insanlık âleminde hayatı ve hayat yolu bilinen, örnek alınması mümkün bulunan, örnek alındığı takdirde (izinden gidenlere) “seven ve sevilen, hoşnut olan ve ilâhî hoşnutluk devletine eren” birisi olarak yaşayıp ebedî âleme geçme şansı veren tek insan Muhammed Mustafâ’dır (s.a.). O’nun kemâlinin ve yolunun test edilmeye ihtiyacı yoktur, ondan başka kim varsa hepsinin yol ve yönteminin test edilmeye ihtiyacı vardır; test aracı, mihenk taşı, iyiyi kötüden, sahteyi sahihten, işe yarayanı yaramayandan ayıracak ölçüt O’nun aklı, yaptıkları ve öğrettikleridir. O bir peygamberdir, güzel kişilik, ahlâk ve hayat örneğidir, ama aynı zamanda bir beşerdir, bütün insanların yaratıldığı asıldan, özden yaratılmıştır, bütün insanlar için ortak olan nitelikleri vardır; acıkır, susar, bazı yiyecek ve içecekleri sever, bazılarını sevmez, hastalanır, tedâvi görür, acı çeker, korkar, sevinir, eşi, çoluk çocuğu olur, vahyin gelmediği konularda ve zamanlarda kendi re’yi (düşünce ve ictihadı) ile hareket eder...O’nun örnekliği beşerî hayatı ve tercihleri ile değil, Allah rızâsına götüren yolu, davranış ve sözleri ile ilgilidir. Bir mümin, Hz. Peygamber’in (s.a.) beşerî olarak sevmediği bir yemeği, rengi, kokuyu, tipi sevse O’nun örnekliğinden ayrılmış olmaz, ama Allah rızâsı ile ilgili bir konuda O’nun yapmadığını yapsa, yaptığını yapmasa örnekliğini terletmiş, yolundan ayrılmış olur. Şu hâlde O’nun örnekliğinden istifâde ederek hedefe ulaşabilmek için müminlerin önünde iki mesele vardır:
1. O’nun örnekliğinin bilgi kaynağı Kur’an ve hadisler (yaptıkları ve söyledikleri) olduğuna göre bu kaynakları defalarca okuyarak bilgi edinmek.
2. Örnek olan davranışlarını böyle olmayanlardan ayırmak ve örnek olanlarını kendine rehber, hayat yolu ve tarzı edinmek.
Diyelim ki, seçmede hatâ ettik, bazen örnek olanı olmayanla karıştırdık, niyetimiz iyi, anlamak ve bilmek için tuttuğumuz yol da sağlam oldukça bu yanılgı (ictihad hatâsı) bizi yolumuzdan alıkoymayacak, O’nun örnekliğinden mahrûm kılmayacaktır. Diyelim ki, bir mümin “O’nun şu şekilde sakalı vardı ve dişlerini misvak denilen bir ağacın çubuğu ile temizlerdi, bu iki davranışı da bağlayıcı ve örnek idi, ben de bunları aynen uygulayacağım” dedi, böyle bildi, bu şekilde değerlendirdi ve yaptı; bu davranışı dînin özüne, maksatlarına zarar vermedikçe varsın olsun, o bundan umduğu sonucu alabilir. Bir başka mümin de “Sakal bir kültür, bir beşerî âdet idi, misvak de o gün diş temizliği için bulunan ve bilinen en uygun araç idi, bunlar “dini, hayata uygulamada örneklik” alanına giren davranışlar değildi, bugün hem sakal âdeti hem de diş temizleme araçları değişti, ben günümüzde maksada en uygun olanı kullanırım” dedi ve böyle de yaptı, bu mümin de manevî amacına ulaşabilir, O’nun örnekliğini terketmiş olmaz. Geçmişte, büyük âlimlerin ve ahlâk önderlerinin yapıp ettiklerini, sözlerini ve yorumlarını gözden geçirenler, yukarıda yazılanları tasdik husûsunda tereddüde düşmezler.
Özellikle sakal meselesine gelince, geçmişten günümüze alimlerin bu konuda söylediklerinin özeti şudur:
Rasûlullah (s.a.), “Müşriklere muhâlefet edin (benzemeyin); sakalları bırakın, bıyıkları kırpın” buyurmuştur. (Buhârî, K. el-Libâs, 63-34.) Bu ve benzeri hadisler ile tatbikata bakan cumhûr sakalı tıraş etmenin haram olduğu neticesine varmışlardır. Kadı İyâd bunun mekrûh olduğunu söylemiştir. Aynı mahiyette olan boyama emrini yerine getirmenin farz ve terkinin haram sayılmaması bu görüşü destekler (İbn Hacer, Fethu’l-Bârî). Bazı muâsır âlimler bunun bir âdet meselesi olduğunu düşünerek mübah olduğunu söylemişlerdir. Kardavî de ikinci görüşü tercih eden muâsır bir âlimdir (el-Helâl ve’l-Haram, s. 81-82; Şerbâsî, Yes’elûnek, c. II, s. 23-25).
Yukarı Dön
|
Henüz yorum bulunmamaktadır! |
|
|
|
|
|
|
|
Yazarın Diğer Yazıları