Bu Hicret Nereye
Asım ŞENSALTIK
Hicret, malum bir hareketlilik halini ifade eden önemli bir kavramdır. Ve bundan yola çıkarak diyebiliriz ki hayat, bir hicretten ibarettir. Yaratılmış olan her ne var ise, bunların bir hareket halinde olduğunu, yani hicret ettiklerine şahit olmaktayız. Hayata bir hareketlilik hâkim durumda ve sürekli devam eden bir hicret yaşanıyor. Galaksilerden, göklere, yer yüzünden, üzerindeki bütün canlılarda var olan bir hareketlilik.
Tabiat boşluk kabul etmez diye bir söz var, biz bu sözü tabiat durağanlığı kabul etmez diye de anlayabiliriz. Yarın hiçbir şey bu gün olduğu gibi olmayacak. Zaten hayata hareketlilik değil de, durağanlık hakim olsaydı, hayatta bir kokuşma meydana gelir ve yaşamın devamı mümkün olmazdı. Etin durduğu yerde kokması, suyun durduğu yerde kokmaya ve artık su olma özeliliği yitirmesi gibi hayatta da benzer durum yaşanırdı.
Hayata bir hareketlilik hakimse, bu hayatın içerisinde ve hayatla bütünleşmesi gereken mü’min’in de hareketli olması gerekir. Ki zaten bütün insanlarda bir hareket yani hicret vardır. Manevi anlamda bir hicret, bütün insanların yaşadığı bir olgudur. Bütün insanlık Allah’ın koyduğu sünnetullah gereği doğuyor büyüyor ve hayat bir hareketlilik halinde süreklilik arz ederek devam ediyor. Manevi anlamda da, bütün insanlar dün durduğu yerde durmuyor, olumlu ve olumsuz anlamda bir hayata, bir inanca doğru akıp gidiyor.
Kimi insanlar hakka ve hakikate doğru bir hicret halindeyken, kimi insanlarda batıla ve batılın sunduğu bir hayata, bir yaşama doğru akıp gitmektedir. Dün imani anlamda durduğu yerden olumlu anlamda ileriye gidemeyen nice insanımızın, bugün batıl diyebileceğimiz, en azından batılın siyah tonları olmasa da, gıri tonlarına doğru olumsuz bir hicreti yaşadığını görmekteyiz.
Düne kadar Kur’an’ın öngördüğü bir mücadele usulünü tartışmasız kabul eden nice insanımızın, bu gün savrularak demokrasilerin gıri tonlarının kucağına kendilerini bıraktıklarını, ve olumsuz manada bir hicreti yaşadıklarını üzülerek de olsa müşahede etmekteyiz.
Tabi ki, bu olumsuz manada hicretler sadece bizin günümüz Müslümanlarına has bir özellik değildir. Allah Resulüne iman ettikten, yanı hakka doğru bir hicret gerçekleştirdikten sonra, Abdullah bin Sad b Sehr gibi veya Habeşistan’a hicret eden Ümmü Habibe’nin kocası gibi o dönemde de, bırakın batılın gıri tonlarına, simsiyah tonlarına bile hicret gerçekleştirenler vardı. Bunu içindir ki gerek İbrahim (a.s) gibi bir put düşmanı peygamber bile Allah’tan hem kendisi için, hem de çocukları için “Ey Rabbim beni ve çocuklarımı putlara tapmaktan uzak tut” dediği bibi, ve gerekse de Allah Resulü aleyhisselam “ Ey Rabbim benim kalbimi dini üzere sabit kıl” diyordu.
Dolayısıyla insanın hep olumlu anlamda bir hicreti veya en azından durduğu yeri koruması diyebileceğimiz bir durum ve garanti söz konusu değildir. Kur’an olumsuz anlamda bir dönüşüm yapanları hicret kelimesinin de geçtiği bir ayette “ Peygamber der ki: Ey Rabbim! Kavmim bu Kur'an'ı büsbütün terkettiler.” Furkan 30. ifade ederek, Hz Peygamberin mahşerde Allah’a yapacağı tek şikayetlik bir suç olarak ifade eder.
Bütün bunlarla beraber nice insanımızın manevi anlamda dün durduğu olumlu konumunu koruyamadığını, imani, emeli ve ahlaki olarak nice olumsuz hicretler yaşadığını görmekteyiz. Hep daha iyiye doğru, kemale doğru bir yükselişimiz olması gerektiği halde, maalesef dün durduğumuz yerimizi bile koruyamayacak hele gelmiş bulunuyoruz. Bunu iki sebebi var, birincisi daha ileriye gitmek için gereken hamleyi yapmıyoruz, ikincisi ise durduğumuz yerde durağan bir şekilde kalmayı başarı olarak telakki ediyoruz. Oysa durağanlık, yukarıda da ifade etiğimiz gibi kokuşmaya, tembelliğe, kokuşmuş bir hayatı doğru görmeye bizi götürmektedir.
İnsanların veya bireylerin bu anlamda hicretleri olduğu gibi, toplumların da benzer hicretleri vardır. Bu olumlu anlamda olduğu gibi, örneğin müşrik ve putperest bir Arap toplumdan, imani bir topluma hicret yaşayanlar olduğu gibi, İmani bir toplumdan müşrik bir topluma doğru olumsuz hicretlerde yaşan poplumlar söz konusudur. İçerisinde yaşadığınız toplumda, Osmanlıdan devraldığı eksik de olsa, Müslüman bir toplumu, dahi iyi bir toplum yapma yerine, bu günkü laik, putperest, demokrat vb, bir cahiliye toplumu haline getirerek olumsuz bir hicret yaşanmıştır.
Yine şunu ifade etmek gerekir ki, manevi anlamda hicretleri başaramamış bir kimsenin fiziki anlamda bir hicreti göğüsleyebilmesi mümkün değildir. Bu gün, her türlü cahiliye anlayışından sıyrılıp da uzaklaşan, hayatın her alanında kendisini İslam’ın emirlerine göre yaşayışını, ahlakını, işini, evini vb. hicretleri yapamamış bir kimsenin, bütün bu değerlerini terk ederek başka bir diyara gitmesini beklemek nasıl mümkün olur.
Tıpkı asrı saadetteki gibi. Mekke’de manevi hicreti bütün boyutlarıyla yaşayan Müslümanlar, Medine’ye hicret ederken, bunu başaramamış ama Müslüman’da olan nice insanlar Medine’ye hicret edememişlerdi. “Kendilerine yazık eden kimselere melekler, canlarını alırken: "Ne işde idiniz!" dediler. Bunlar: "Biz yeryüzünde çaresizdik" diye cevap verdiler. Melekler de: "Allah’ın yeri geniş değil miydi? Hicret etseydiniz ya!" dediler. İşte onların barınağı cehennemdir; orası ne kötü bir gidiş yeridir.” NİSA 97. Bu insanlar manevi hicretleri gerçekleştiremeyen, dünyevi bir takım değerleri Allah için feda etme bilincine erememiş kimselerdi.
Yukarı Dön
|
Henüz yorum bulunmamaktadır! |
|
|
|
|
|
|
|
Yazarın Diğer Yazıları