Ümmetin Dostları ve Düşmanları Koalisyon Yapar mı?


Yakup DÖĞER, Ümmetin Dostları ve Düşmanları Koalisyon Yapar mı?

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Bu sorunun cevabı iki şekilde yada iki paradigma üzerinden cevaplanabilir, biri seküler anlayışın bakış açısıyla, diğeri de Ümmet kavramının çağrıştırdığı İslami bakış açısıyla. En baştan şunu söylemek isterim yanlış anlaşılmalara mahal vermemek için, beni ilgilendiren bir konu değil, yani yenidünya düzenini şekillendiren bütün argümanlar ilgi alanımın dışındadır, bu sebepten dolayı kim kimle koalisyon yapıyor endişe ya da sevincime sebep olacak bir gelişme değildir.

Amacım bir kesim İslami camianın, 7 Haziran seçimlerini “Ümmetin Dostları ve Düşmanları” arasında yapılan bir seçim olarak belirtmesine binaen, aynı kişilerin bir daha düşünmesine vesile olabilmek için ucundan kıyısından takip ettiğim koalisyon çalışmalarının geldiği noktada kısa bir değerlendirme yapmak. Seçimden önce kimlerin ümmetin dostları olduğu, kimlerinse ümmetin düşmanları olduğu alınan tavır sonucu her kesin malumudur. Bu sebeptendir ki, şimdi gelinen ve ancak seküler siyasetin “reel” kavramıyla ifade edilebilecek nokta, ne yazık ki, ümmetin dostları (!) ve ümmetin düşmanlarıyla kıyasıya bir koalisyon pazarlığı sürmekte.

Başa dönelim. Ümmetin dostları ve düşmanları arasında bir seçim oldu ve ortaya ümmetin dostlarıyla düşmanlarının birleşerek kurabilecekleri bir koalisyon ortamı çıktı. İfade edilen cümle bütünlüğü içinde, bu koalisyon gerçekleşebilir mi? Gerçekleşirse bunun izahı nasıl yapılacak, kullanılan “Ümmet”, “Dost” ve “Düşman” kavramları nasıl açıklanacak ve içleri nasıl doldurulacak? Dost ve düşman kavramları reel siyasetin seküler tanımlarıyla belki ifade edilebilir ama Ümmet kavramına İslami paradigmanın dışında bir anlam yüklenemez.

Bu cümle ilk başta kullanılmasından itibaren çok büyük sıkıntıları ortaya çıkaracak manalar yüklüydü ama kimse olası bir koalisyon ihtimalini dahi görmediği için fütursuzca ifade edildi, reel siyasetin malzemesi yapıldı, şimdi gelinen durak, ifadenin tanımını imkansız kıldı, yani son durak oldu.

Ümmetin dostları, bütün İslami STK’ların çabasına rağmen maalesef yeterli bir hükümet olma seviyesine çıkamadı. Tamam, buraya kadar normal, kendi mantalitesi içinde yapılan demokratik seçimde sonuç bu, yapılacak bir şey yok. Ümmetin dostları ve bu cümleyi pervasızca kurup sarf edenler için için asıl sorun da, asıl sıkıntı da bundan sonra başlıyor; şimdi ne olacak? Burada ortaya çıkan sıkıntı, seküler siyasette işlerin yürümesi için hükümet işlevini görenlerin sıkıntısı değildir, sıkıntının sahibi onları ümmetin dostları diye ifade edenlerin sıkıntısıdır. Hemen kısaca şunu da ifade edelim, “Ümmetin dostları” diye tanımlananları burada ben, bu tanımın karşılığı olan “Ümmetin düşmanları” olarak ifade etmiyorum, söylemek istediği başka bir şey, anlayan anlayacaktır.

Şimdi ise gelinen noktada Ümmetin dostu diye ifade edilenler, “Biz bu memleketi sahipsiz bırakmayız, kimle gerekirse onla anlaşırız, halkımız için bir kaos ortamına müsaade etmeyiz, hiçbir kırmızı çizgimiz yok” a geldiler. Bu onlar için mevcut seküler sistemin kendi içinde var olan işlevselliğini, düzenin sürdürülebilirliğini sağlamak adına var olan mekanizmanın çalıştırılmasıdır ve gayet doğaldır, yani “Reel Siyasetin” gereğidir. Bu durum onlar için bir tevil, takiyye, maslahat anlayışı değil, bizatihi başvurulan yöntemleridir. İslami camianın yaklaşımı ise pragmatik ve maslahata dayalıdır ama bu kez bu durumda bu maslahattan ne elde edilir onun izahı gayri mümkündür.

  Ümmetin Dostlarıyla Düşmanları Koalisyon Yapar mı?

Bunun cevabı nasıl verilir, neye göre verilir bunun tespiti yapılmalıdır ki, aslında bunun tespiti bu cümleyi kuran arkadaşlar tarafından bu zaman kadar yapılmalıydı diye düşünüyorum. Bu yazıyı da geciktirmemdeki sebeplerden birisi de böyle bir yaklaşımın olup olmayacağını görmek içindi. Ben bu zaman kadar görmedim.

Ümmetin dostlarıyla düşmanları asla koalisyon yapamaz demek en dümdüz, en kestirme cevaptır ki, aslı da budur her kesin malumu olacağı üzere. Yapamayacaklarını söylemek için alleme olmaya, donuk sahife fıkhına takılmaya ya da davetin yeni dilinden bahsetmeye gerek yoktur, çünkü İslami literatürün bazı izahları çok net, yalın ve sadedir, vela ve bera muhkemdir, kendi manasının dışında bir anlam izahına ihtiyacı olmadığı gibi kabulde etmez. İslam ve Ümmetin dostları, dostlarını ve düşmanlarını kendi ilkeleri üzerinden tanımlar, manalandırır, değerlendirir ve çıkan sonuca göre kendi karşısındakiyle birleşip birleşemeyeceğine karar verir. Bu sonucun anlam ufkunu daraltmak için donuk sahife fıkhından yola çıkarak, yeni bir ıslahat anlayışı ve davetin yeni dili üzerinden yaklaşmak en başta inandığını söylediği ilkelerle tutarsızlıktır.

Peki, ümmetin dostları ve düşmanları koalisyon yapar mı?

Bunun seküler anlamdaki reel siyasetle de izahı mümkün değildir, çünkü seküler siyasette reel politik çıkarlar geçerlidir ve dostun düşmanın tanımı farklıdır. Günün dünyaya hakim egemen güçlerinin literatüründe “Ümmet” diye bir kavram yoktur, yani hangi ülkede kim iktidar olursa olsun, iktidarın başında kim bulunursa bulunsun, ümmetten ve ümmetin birliğinden bahsedemez. Coğrafya der, mazlum der, insan hakları der, özgürlük der, eşitlik der, bütün insanlığın refahı der, der, der ama Kur’anın ve O’nun manasını yüklenen ümmet dostluğundan ya da ümmet düşmanlarından bahsedemez. Bahsedemez çünkü öyle bir tanım ne lügatlerinde ne de literatürlerinde yoktur.

Küresel emperyalizmin bir dişlisi olan yerel egemenler, dostlarını ve düşmanlarını İslam’ın öngördüğü ilkeler üzerinden değil, reel siyasetin şekillendirdiği ulusal, teritoryal ve politik çıkarlar üzerinden tanımlar. Bu tanım dünyanın her yerinde, egemenlerin kendi çıkarları doğrultusunda dost, düşman olarak farklılık gösterebilir ama bu farklılık tamamen dünyevi manada bir farklılıktır, asla İslam’ın kastettiği manada bir farklılık değildir. O yüzden referans kaynakları hiçbir zaman İslam değildir. Yani şunu demek istiyorum, seküler anlamda da ümmetin dostları ve düşmanları koalisyon yapamaz, çünkü koalisyon yapacakların ümmet diye bir hassasiyeti yoktur, olamaz da. Bu kişilerin bireysel düşüncesinden bağımsız bir durumdur, seküler siyasete İslami kimliğiyle devam edemeyeceklerinin en bariz göstergesidir.

Allah hayata kendi egemenliğinin hakim olması konusunda hiç bir müsamaha göstermezken, günün cahili düzenleri de aynı tavrı göstermekte, yaşanan sosyal hayata, elle tutulan hiçbir işleyişe Allah’ı müdahil kılmamaktadır. Yani egemenliğin paylaşılması seküler siyaset tarafından da asla kabul edilmez, kalplerin dışında Allah’ın varlığı yok kabul edilir.

Şimdi, ümmetin dostlarıyla düşmanları arasında yapılan seçimde (!), ümmetin dostlarıyla düşmanları koalisyon yapar mı?

Hayır, yapamaz diyenlerin, donuk sahife fıkhına saplanmakla ve ıslahatçı çizgiden uzak kalmakla itham edildikleri bir gerçek, hatta bu gerçek öyle ileri derecede ifade ediliyor ki, yapamaz diyenler, içine kapanmışlar ve hayatın taşrasında yaşayanlar olarak itham ediliyor.

Sonuçta, İslam Ümmetinin dostları ve düşmanları bellidir, kendilerini bu ümmetin dostu görenler ya da birilerini bu ümmetin dostu düşmanı ilan edenler, kişileri bireysel düşünceleriyle değil de, ne yaptıklarıyla değerlendirmelidirler. Yapılan değerlendirmeler sahih bir temele oturtulmazsa, ameli bakımdan İslam’a aykırı iş yapan Müslümanlara bile iyiliği emir-kötülükten nehiy yapılamayacaktır, yapılırsa tutarlı olmayacaktır. İfsadı üretenle, üretilmiş ifsadı pazarlayanlar hiçbir zaman aynı derecede sorumlu değildir. İfsadı üretenin hanesine, ifsadı pazarlayan herkesin yaptığından da birer tane yazılacaktır. Öncelikle ifsadı üretenler eleştirilmezse, ifsadı pazarlayanların eleştirilmesi anlamsız ve havada kalır.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Muradi
31.07.2015 03:31
ELEŞTİRİ
eleştirilerin çoğuna katılmakla beraber hadisler konusunun 100-200 uydurma hadise indirgenerek hafife alınmasını doğru bulmadım.
uydurma hadis meselesi o kadar önemlidir ki ve sayısı da o kadar fazladır ki; bunlarla Kur'an'a rağmen bir din anlayışı oluşturulmuştur.
Hüseyin Alan
28.07.2015 08:40
-4-
Hasan Basri, Ebu Hanife gibi sünnet ve cemaat ehli alimler, zamanının sultanların karşı direnerek var oldular. Bunlar hadis alimleriydiler. Kelami iyi bilirdiler. Fıkıh uzmanlarıydılar. Kuran konusunda onların ellerine su dökemeyiz. Dil, gramer zaten ilk meslekleriydi. Özellikle Türkiyedeki Kurancıların bu donanımları yoktur. Eni sonu mealciliktir fikri düzeyi.

Onlar, sosyal hayatlarındaki sorunlarını İslamla çözdüler. Fıkhı bunun için ürettiler. BU gün Kuran diyenler sorunlarını İslamla çözmüyorlar. Ya liberal ya Marksist ilkeleri İslamlaştırarak yaşıyorlar. Demokrasiye, laikliğe, kapitalizme itiraz yok ama despotizem karşılar! Bu sebeple hayatla sorunları yok. Bu sebeple kelam konuları, itikad konuları, ilahiyat konuları sınırlarında Kurancılık yapıyorlar.

Kurancı zihniyetin gidip gideceği yere gelindi. Bu akım kendini yenilemez, hatalarını telafi etmez, donanımını artırmazsa, ortaya protestanlık çıkar. Nitekim işaretleri çoğalmaya başladı.

Başa dönersek, merkez neydi? Sünnet ehli olmak ve cemaatten olmak. Hadisçilere kızarak sünneti, tasavvufçulara kızarak cemaati terk ettik mi, evet. Eleştiride haklımıydık, bizim ülke pratiğiyle evet. Peki, neden burada kalmayıp doğru olanı üretmedik? Neden hep eleştiri sınırında kalıp sistem içinde var oluşumuzu gerekleştirmedik? Ona buna kızıp durmak yeterli miydi? Biz ne diyorduk, ne yaptık?

Umarım sadece Kuran derken aslında ne demek ve ne yapmak istediğimiz artık açığa çıkar. Saflar belirginleşir. Çizgiler netleşir.





Hüseyin Alan
28.07.2015 08:24
-3-
Son zamanlarda "kuran" diyenler hepten çuvallamaya başladı. AKP ile kurdukları ilişki, çok kötü puan olarak döndü, dönecek. Onlar iktidarlarla zaten yakın değil mi, elbette, ama unutmayalım, onlar kendileri bir taraf olarak pazarlık içindeler ve cemaat olarak kazandıklarını düşünüyorlar. Bunu Selçuklu, Osmanlı devirleri dahil hep yaptıkları için mahzur da görmüyorlar. Ayrıca siyasi görüş olarak var değiller zaten.

Fıkıh işi de hadis gibi oldu. Sünnet derken sünneti, fıkıh derken şeri hükümleri terk edenlerimiz yaygınlaşmaya başlayınca, kuran diye diye işi kelam dökmeye, siyasi görüş sahibi olarak tekfirciliğe veya liberalliğe kaydık. Kuran diyenler cemaat formunda örgütlenemeyince bireysellik ve STK cılık yaygınlaştı ve bitiş başladı. Şu an onlardan daha çok iktidarcı, devletçi olduk.

Postmodern yaklaşım ve yaşam biçimi Kuran diyenleri çözerken onları kenetlendirdi. Küresellik onların önünü açarken Kuran diyenleri militanlaştırdı ya da sisteme eklemledi. İki ucuda sağlıklı gelişemedi.

Bu Kuran diyenler sadece eleştiri yaparak var oluyorlar. Eleştiri okları kime gidiyor, hadisçilere, fıkıhçılara, tasavvufçıulara. Neden? Ortada pratik yok ama kelam çok. Buradan bir yere çıkılmaz. Çıkılmıyor da zaten.

Hadis ehli olmakla sünnet ehli olmak farklı kategori. Tarihimiz böyle bizim. Şeri kuralları cemaat formunda pratik etmekle fıkıhçılıkta ayrı. Bu gün Kuran diyenler sadece tüketiyor. Sırf gelenek karşıtlığıyla kendine haklılık çıkartıyor. Hayali düşmanları var. Ezber yapıyor.
Hüseyin Alan
28.07.2015 08:13
-2-
Meselenin özüne gelirsek, bu gün kendilerini merkezin temsilcisi olarak lanse eden, hadisçilik yaparak sünnet ehli olduklarını söyleyen, kendi içlerinde öyle ya da böyle cemaat olarak koruyan tasavvuf ehlidir. Bunlar biz gibileri geçmişteki sapık fırkacılara benzeterek taraftarlarını yanlarında tutuyor, doğruluklarına kanıt olarak gösteriyorlar.

Anlamaya çalışmak gerek. Bu kopukluk normal mi, değil mi? Kopuklu hangi sınırlara kadar tolore edilebilr? Biz gibilerin kelami fikirlerinin fırkacılara yakın olduğu doğrudur. Kuran desekte ayetlerden anladıklarımız, tartışma konularımız yeni değil, tasavvufçuların kendilerini karşı olarak kurdukları fırkacıların görüşleri.

Tasavvufun hadisçilik yaparak sünnet ehli oldukları iddası doğru değildir. Hadisçilik sünnet ehli olmak değil çünkü. Ama bizler bunu fark etmeden ezberletilmiş 100, 200 uyduruk hadisi eleştireceğiz derken külliyatı tümden red noktasına gelerek onlara haklılık sağladık.

Cemaat konusunda da hata ettik. Onlar, öyle ya da böyle kendi içinde cemaat oldular. Dayanışma ürettiler, kalabalıklara vaziyet ettiler. Ediyorlar. Kriz zamanlarında devlete karşı kendilerini korumayı bildiler. Form olarak olsa dahi böyle bu iş. Bizler cemaat olmayı sırf onları eleştiri konusu yaparken tükettik. Kriz zamnlarında bireyselleştik. Ve işi kelami, itikadi, ilahiyat tartışmalarına boğarak pratiği gerçekleştiremedik... Bunlar adamları sağlamlaştırdı, kopuşu engelledi, doğrua yönlendirmedi. Bunda bizim hatamız vardır onların değil.
Hüseyin Alan
28.07.2015 07:50

Sadece Kuran diyenlerin fırkacı olduğu benim iddam değil. Tarihsel olarak vakıa. Ben yazmadım ama bunlara sapık fırkalar diyen mezhep tarihçileri de var. Tüm fırkalar, Kuran diyerek, Kuranı biz daha doğru anlıyoruz diyerek ayrıştılar. Görüşlerini, tutumlarını Kuran'a dayandırarak kendilerini savundular.

Evet Kuran fırkacılığı reddeder. Buna rağmen nasıl oluyor bu iş o zaman? Soru bu.

Bunu anlamak için fırkacılığın bir ayrışma olduğunu, bir kopma olduğunu anlamalıyız. Peki nereden ayrışıyor bunlar? Fırkacılığın karşılığı ne? Merkez diyelim. Bir merkez var ve o merkezden ayrışmanın adı fırkacılık oluyor. Bunu bi tespit edelim.

Merkez neyi temsil ediyor o halde? Tarihimizde bunun cevabı "sünnet ehli" olmak, cemaate dahil olmak. Bize ehli sünnet vel cemaat olarak yansıyan taraf. Bu tasnif ne zaman yapıldı?

Kaderiye, cebriye, şia, mutezile gibi taraflar ortaya çıkınca. Bunlar kelam yoğunluklu, felsefenin itirazlarına karşı verilen cevaplarla meşhur oldular. Bunlardan şiiler kendilerine bir cemaat kurdular taraf oldular, diğerleri bu günkü "Kurancılar" gibi benzer tartışmalara boğuldular. İtikadi görüş farklılığı daha çok belirleyiciydi.

Bun fırkaların hemen hepsi sünnet ehli ve cemaate karşı oldular. Suçladılar. Çağımızda onlar teoride "hadisçi", "fıkıhçı", "taklitçi" olarak, pratikte saray uleması ve saltanat taraftarı olarak suçlandı. Bu yeni eski tartışmanın bu güne taşınmasıydı.

Oysa şiiler ve mutezile Abbasilerin belli dönemlerinde, sarayla iç içeydi.

O halde
Muradi
26.07.2015 18:23
Sadece Kur'an
Sadece Kur'an diyenlerin fırkacılar olması tuhaf bir iddia değil mi?
Halbuki Kur'an fırkacılığı reddeder. Aslında fırkacılar Kur'an'ın yerine beşeri görüşleri ön plana çıkaranlardır. Kur'an'ı da heva ve heveslerine göre yoruma tabi tutmuşlardır. Müslümanların Kur'an üzerinde anlaşamamaları da araya bir çok hurafenin girmesiyle alakalıdır. Hurafeler bazen siyasi, bazen ekonomik, bazen de hadis adı altında girmiş olabilir. Dolayısıyla sadece Kur'an diyenlerin fırkacı olarak tanıtılmaları oldukça tartışılır olmuştur.
Hüseyin Alan
24.07.2015 10:36

Derin bir konuya temas ediyorsun. Orada mesele haricilerin ikna olup olmamaları değil, anlaşma niyeti taşıyorsanız anlaşmanın nasıl, hangi yolla olacağıyla ilgili bir değiniydi. Laf-ı güzafı değil gerçeği dikkate alırsanız Kuran üzerinde anlaşabilenlerin sayısını parmakla sayarsınız.

Haricilik, sosyo-psikolojik olduğu kadar siyasi ve iktisadi temeli olan bir fırka/toplum. Fırkacılık başlı başına bir sorun. Ve Kuran, fırkacılığı reddeder. Siz sanıyor musunuz ki haricilerin ve kısmen mutezilenin eşitlik anlayışı, serbest seçimle halife seçimi, adalet, tevhid, insanın iradesi, Kuranın yaratılmışlığı, ayetlerin nesne olması, Allah'ın sıfatları vs yalnızca İslami kaygılardan veya anlayışlardan çıkıyor. Hayır. Tıpkı aynı damardan beslenen çağdaş cihadi-selefi-vahhabi-Kurancı fırkalar da böyle. Böyle düşünüyorsanız hayatı, sosyal ve hiyerarşik ilişkileri analiz etmiyor, salt ayet meallerinden çıkarttıklarınızla soyuttan hareket ediyorsunuz. Çokça örneklerde olduğu gibi.

Müslümanların tarihinde sadece Kuran diyenler hep fırkacılar olmuştur. Bunu derken hadisçiliği, tasavvufu, topyekün geleneği savunduğum manası çıkartarak çala kalem "işte bu" Kuran anlaşılmaz, her kes okuyamaz diyenlerden demeyesiniz. Bir başka yerde kuran anlaşılmasını konuşmalıyız. Kuranı okuyup anladığını söyleyenlerin aslında neyi okuyup anladıklarını tartışmalıyız.

Velhasılı ben başka bir şey söylemek istiyorum. Anlayacağınızı umut ederim. Yorum olarak bu kadar diyelim.
Muradi
24.07.2015 02:22
Hariciler
Kur'an'la ikna edilemeyen Harici taifesi Kur'an haricindeki şeyle ikna edilebildi mi?
Hüseyin Alan
22.07.2015 14:11
MİLİTARİZM
Bir düşünüş ve pratik ilişkiler bütünüdür militarizm. Moderndir. Faşizme yakındır. Temeli, insanları tekçileştirmek, tek kalıba sokmaktır. Asker, profesyonel sınıf, izcilik, amatör öğrenciliktir. Savaşçı mantığı hükümrandır.

Bir ulusunuz vardır. Onu yüceltirsiniz. Sizin dışınızdakiler düşüktür. Gerekirse size hizmete koşulmalıdır. Vatan, bu işin en büyük değeridir. Vatandaşlık, aynı ulusun parçası, aynı idealin takipçisi olmaktır. Sizin ulusunuz tektir. En yücedir. Diğer uluslar size hizmet etmelidir. Buna uygun bir de tarih anlatısı dizersiniz, kültürü üretirsiniz. Olur biter.

Modern ulusçuluk azı çoğuyla militarist unsurlar taşır. Diğer uluslardan kendi ulusunuzun ayrışması, kendi ulusunuzun yüceltilmesi için bu gereklidir. Kimlikte diyebiliriz buna.

Şimdi ne lakası var müslümanlıkla militarizmin denebilir. Modern dünyada yaşayan, modern eğitimden geçen, modern ulus toplum üyesi olanlar, bir şekilde dinleri de uluslaştırdılar. Hıristiyanlık, Yahudilik ve Budizm gibi dinler, ulus mantalitesi içinde anlaşıldı. Dolayısıyla dinler uluslaştırıldı. Peygamberlerin her ulusa göre ayrıştırılıp yarıştırılması da bu sebebe dayanır.

Anlaşılması için kuran, islam, ümmet, devlet, vatan, cihat kavramlarını, şeklen kullandığımızı ama bu kavramların içlerini militarizmle doldurduğumuzu düşünelim. Müslümanlar arasındaki grupsal çatışmaların sebeplerini bu açıdan bi daha düşünelim. Görülür ki islam konuşurken aslında militaristçe düşünüyor, davranıyoruz... O sebeple dini telakki önemli.
Hüseyin Alan
21.07.2015 15:06
-2-
Bu zihniyeti anlayabilirsek, hangi partinin kiminle, hangi şartlarda koalisyon kuracağını sorun etmeyeceğini de anlarız. Çünkü burada pragmatik ilişkiler, dünyevi kazanımlar söz konusudur. Bu sebeple burada ahlak, ilke, dürüstlük, tutarlılık aranmaz.

Bu zihniyete ve tutuma eleştiri getirirseniz, neyle suçlanacağınız bellidir. İndi görüşünüzü nass gibi dayatan, dini yanlış anlayan ve yorumlayan bir "fanatik" veya "dogmatik" sinizdir. Soğuk savaş şartlarında takılı kalmışsınızdır.

Bana kalırsa bu meselede "dini telakki" konuşulmalı. Telakkiyi konuşamazsak, toplumsal alanda alınan pozisyonları konuşarak anlaşmanın pek mümkinatı olmaz. Nassı hangi tarafın "indi" görüş olarak dayattığını da fark edemeyiz.

Buradan "Kuran" Müslümanlığına bir gönderme yapabiliriz. Her taraf ayet/ayetler okuyacak, görüşlerini ayetlerle destekleyebilecektir. Doğru anlayışı nasıl bulacağız o zaman? İlk düşünülmesi gerek budur. Ve önemlidir. Sorunun cevabı, belki de kendimize dönmenin, kendimizi bir daha gözden geçirmenin vesilesi olmalı. Hemen bunlar zaten böyledir demek yerine karşıya da, ne diyor yahu bunlar diyerek kulak verme fırsatı doğabilir.

Hz. Ali'nin Haricilere yolladığı elçiye verdiği öğüt hatırlanabilir: "Onlara sakın Kuran okuma. Sen ayet okudukça onlar da sana karşı ayetler okuyacaktır. Böyle anlaşmanız mümkün değildir." Ya ne yapalım ey Halife dendiğinde, Ali'ni hikmetli cevabını düşünelim...
Hüseyin Alan
21.07.2015 14:52
DOST-DÜŞMAN
Ümmet kavramı yalnızca Müslümanları çağrıştıran BİR anlama sahip değildir. Kafirler, müşrikler, kitap ehli vs de kendi içinde bir ümmettir.

Seçim öncesi alışık olmadığımız şekilde ifade edilen ve AKP'yi destekleme veya desteklememe şeklinde kategorize edilen bu anlayış, AKP'ye destek olamayanları "düşman" olarak kodlamış olmalı.

Başka bir anlayışla kıyaslamalı: Hangi parti olursa olsun oy vermek "küfürdür" diyenlere karşı burada son seçimde AKP'ye oy vermeyenler "küfürle" suçlanmış. Ümmet düşmanlığı herhalde böyle çıklanır.

"Dost, düşman, hain, satılmış, ajan..." gibi lafızlar, militarist kafaya aittir. Bir militariste/askere/faşiste/ulusalcıya göre ya dostsunuzdur ya da düşman. Sizi buna göre ayırır ve size buna göre muamele eder.

Modern bir zihin böyle dile gelir. "Ulus, devlet, ata, sınır, vatandaş, onur" gibi kavramlarla düşünür, buna uygun vaziyet alır, dini de böyle anlar. Peygamberin öğrettiği İslama yabancılaştığını bilmez.

Bu zihin İslamdan, inanç unsurlarından parçalar taşıyabilir. Laiklik tam da bu gibidir. Bir Allah'a inanırsınız, inandığınız bir Allah'ınız vardır. Bu bir inanç işi, vicdani-kişisel bir şeydir. Özeldir. Toplumsal alana karışmaz. Hukuki anlamda diğer inançlarla eşit haklara sahipsiniz. Dolayısıyla kenti, toplumu, sosyali, kültüreli, santsalı, siyasalı, politik iktidarı sırf kendi inancınıza göre düzenleme iddianız olmaz. Çünkü diğerleride aynı "hakka" sahiptir. Laiklik bunun içindir. Kavga biter, "eşitlik-kardeşlik-özgürlük" başlar
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat