Sömürgeci Batı’nın Ruh Hali


Yakup DÖĞER, Sömürgeci Batı’nın Ruh Hali

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Sömürgeci Batı’nın Ruh Hali

Son dönemde ve özellikle de 15 Temmuz sonrası Batı’nın Türkiye özelinde İslam Dünyasına karşı nefret içeren tavrı, sürekli haber ve yorum konusu olarak tartışılmaktadır. Genel olarak sebebin her bakımdan ekonomik ve teknolojik olarak güçlenen Türkiye olduğu ve bununda Batı tarafından hazmedilemediği üzerinde durulmakta, tartışmaların merkezine bu yaklaşımlar oturmaktadır.

Herhangi bir olay ya da gelişme iki türlü okunabilir. Birincisi, olay ve gelişmenin içinde bulunanlar tarafından değerlendirilmesi. İkincisi, olay ve gelişmelere dışarıdan bakanlar tarafından değerlendirilmesi. Bizler Müslümanca bir bakışla içeriden bakarak olay ve gelişmeleri kendi ilkelerimizle değerlendirerek, Müslümanca bir yaklaşımla yorumlamaya çalışıyoruz. Düzenin gayri-meşruiyeti, yönetimi cahili olduğu, yöneticilerin İslam hukukuyla değil de cahili hukukla hüküm verdiği konuları bildiğimiz ve tasvip etmeyip, ret ettiğimiz şeyler. Muhalif Müslümanların cezalandırıldığı, ifade hürriyetine müdahale edildiği, ileriye dönük muhalif hiçbir sesin bırakılmamaya çalışıldığı da öngörülerimiz arasında. Devletin böyle bir hesabının olduğunu görüyoruz, öyle tahmin ediyoruz. Bunlar yaşadığımız ülkede bizim muhatap olduğumuz sorunlar olarak önümüze çıkıyor.

Birde Batı’nın son dönemde sesini Müslümanlar aleyhine yükseltmesi, yükseltmenin ötesinde fiili olarak körüklemeye başlaması, İslam karşıtlığının Batılı devletler eliyle propagandaya dönüşmesinin nedenlerini düşünmek gerekmektedir. Yukarıda değindiğimiz gibi, ekonomik ve teknolojik gelişmelerden rahatsız olduklarından dolayı Batı’nın hazımsızlık yaşadığı üzerine değerlendirmeler yapılmakta. Bütün bu değerlendirilmeler de Batı nefreti için bir sebep oluşturmakta ise de, eksik kaldığı kanaatini taşıyorum. Asıl sebebin de bunlar olmadığı kanaatindeyim. Batı’da yükselen bu nefretin daha derinlemesine tahlil edilebilmesi için, tarihi ve sosyolojik olarak da ele alınması gerekmektedir.   

Şurasını biliyoruz ki, yaklaşık iki yüzyılı aşkın zamandır ne Batı’ya nede Batının sömürgeci paradigmasına karşı İslam Aleminde ciddi bir aykırı ses çıkmadı, çıkmadığı gibi sürekli Batı zihni ve onun tasavvuru yeni bir medeniyet (!) olarak anlatıla geldi. Bu zaman zarfında da sömürgeci Batı, istediği coğrafyada istediği gibi at koşturdu, sömürdü, zulmetti, katletti, vahşice davranmayı bir ahlak haline getirdi. Bu tavrı İslam’a ve Müslümanlara olan düşmanlığının bir yansıması olarak devam etti-etmekte. Batı İslam Coğrafyasında yapmış olduğu insanlık dışı muamelelerinin temelini her zaman İslam’a ve Müslümanlara olan düşmanlığı üzerine kurdu. Bu fikrinden hiçbir zaman vazgeçmediği gibi asla da geçmeyecektir. Batı’nın küçümseyen, hakir gören, basitleştiren, ötekileştiren bu tavrı ekonomik, siyasi, askeri olarak onun karakteri oldu. Bu karakter zamanla öyle üzerlerine sindi ki, Marks’a bile Müslümanlar için, “Onlar kendi kendilerini temsil edemiyorlar, temsil edilmeleri gerek.” Sözünü söyletecek cüretkarlığı verdi. Batı için İslam Coğrafyası “Doğu” olarak kodlandı.

Bir Batılı için Doğulu (yani Müslüman) düşüncesizdir, haindir, çocuksudur, “İlgisizdir”. Avrupalı ise buna karşılık, erdemlidir, olgundur ve “normaldir”. 18. Yüzyılın sonlarından itibaren başlayan ve günümüze kadar süren-sürmekte olan Batı’nın ve Batılının zihnindeki düşüncesi İslam Dünyası için budur. Aykırı ve karşı bir sese tahammülleri olmadığı gibi, buna müsaade etmeyi de asla düşünmezler. Zihin kodları böyle çalışır. Edward Said Batı’nın bu tavrını, “geçmişte şerefli bir devirde Asya’nın çok parlak olduğu, Avrupa’ya karşı daima zaferler kazandığını unutmaması” olarak ifade ediyor. İslam ve Müslümanlar Batı için başlı başına bir tehdit, onların kendi halklarına bile zulmeden zalimce yönetimleri için başlı başına bir felakettir.

Yine Said’in ifadesiyle, İslâm'ın terör, yıkıcılık, nefret edilen barbarlar sürüsü olarak görülmesi boşuna değildi. Avrupa için İslâm devamlı bir felaket konusu idi. Onyedinci yüzyılın sonlarına kadar süren “Osmanlı belası” tüm Avrupa'yı yerinden oynatıyor, Hıristiyan uygarlığı için aralıksız bir tehlike sayılıyordu. Rönesans İngiltere'sinde Samuel Chevv’in etüdü olan “Hilâl ve Gül” de belirttiği gibi “orta halli bilgi ve eğitim sahibi bir insan Londra şehrine baktığı sırada İslâm ve Osmanlı İmparatorluğu tarihine ait ve bu tarihin Hıristiyan Avrupa üzerindeki etkilerine dair pek çok olaylara şahit olabilirdi.” Müslümanların Avrupa’da görüntüsü ya Osmanlı yahut Arab şeklinde fakat daima korkulacak biçimde ortaya çıkmıştı. Bu konu bugün için de önemlidir.

İslam’ın ve Müslümanların Batı ile münasebetleri, Batı dünyasında, Batılı insanın kafasında haçlı ruhuna dayanan bir düşmanlığa dönüşmesine sebep olmuştur. Fransız tarihçi Albert Sorel, Batı’nın İslam ve Müslüman düşmanlığının temelinde kıskançlık, haçlı ruhu gibi duyguların yattığına işaret etmektedir:

Albert Sorel şöyle demektedir;  “Müslümanlar, Avrupa’da görünür görünmez ortaya bir Şark Meselesi çıktı… Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri, erkek güzeli insanlar; yepyeni bir nizam içinde akıp gelen başarılı muazzam kuvvetler, o zamanki Avrupa’nın örümcekli ve bulanık kafasında bir şok tesiri yaparak onda şifa bulmaz bir dehşet hastalığı(!) doğurmuştur. Müslümanların, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması hadisesi öylesine derin bir tesir yapmıştır ki, aradan yedi asır gelip geçmiş olmasına ve bir gün eski dipdiri delikanlının, ‘hasta adam (!)’ şekline sokulmasına rağmen, Avrupa’nın yirminci batın torunları dahi bu hastalığından şokundan tamamen şifa bulamamıştır.” Bunların ve bunlara benzer birçok sebeplerden dolayı Doğu, Avrupa toplumunun sınırları dışında yaşadığı için tashih edilmiş, hatta cezalandırılmıştır. Ve bir Batılı için “Doğu” denildiğinde akla ilk gelen, cahil, barbar, şehvet düşkünü, Arap ve çöldür.

Bugün Batı’nın ve Batılıların bu azgınlığının sebebinin aslında geçmişin tarihi ve sosyolojik olayları çerisinde yattığını görmek mümkündür. Kanaatimce Türkiye’de yapılacak olan ne referandum ne de başkanlık, ne ekonomik ne de teknolojik gelişmeler Batı’nın bugünkü azgınlığının karşılığı değildir. Bunlar Batı’nın çokta umurunda olan gelişmeler kategorisinde değerlendirilemez. Eğer ki değerlendirilecekse bile çok küçük bir alanı teşkil eder. Asıl sorun, sömürge olarak gördükleri ve kendileri izin vermeden bir şey yapamayacağına inandıkları bir coğrafyadan, kendilerine rağmen aykırı seslerin çıkmasıdır. Bugün Batı için, Doğulu birisinin çıkıp, Batıya karşı, “sende kim oluyorsun” demesi, Batı’nın bütün kimyasını alt üst etmeye yetecek güce sahiptir. Yoksa ekonomik olarak, teknolojik olarak Doğu’nun yeterli olmadığını zaten Batılılar bilmektedir. Kendisinin hava savunma sistemi gönderdiği bir ülkeden, kendisine karşı “sen kim oluyorsun, haddini bil?” diye bir çıkışın olması Batılı bir ülkenin şoka girmesine yeterlidir. Yoksa Halkı Müslüman bir ülkede, Batıya ses yükseltilmedikten sonra, Batılı efendiye (!) saygısızlık etmedikten sonra, başkanlık olsa da, Arabistan gibi şeriatla yönetilse de çok fazla anlam ifade etmiyor. Batılı sömürgeciler için önemli olan, sömürge olarak gördükleri ülkelerdeki yöneticilerin efendilerine (kendilerine) itaatidir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Batı’ya karşı başlattığı aykırı söylemler ve gerek yurt içinde gerekse yurtdışında kullandığı İslami Literatür, kendilerinin mucidi olduğunu iddia ettikleri değerleri kullanarak onların altını boşaltması bu emperyalist Batıyı şaşkına çevirmektedir. Batı’nın şimdiki tavrı, Erdoğan özelinde bütün İslam Dünyasına ve Müslümanlara karşı başlattığı yeni haçlı savaşlarının modern versiyonudur. Batı zihninde bu davranış kabul edilemez olduğu gibi, affedilemez de. Nasıl olur da kendi sömürgesi olan bir ülkenin başkanı, efendilerine karşı böyle pervasız ve saygısız davranabilir? Batı alışkın olmadığı tepki karşısında irkilmektedir. Sebebi, asırlarca dünyaya egemen olmuş İslam Medeniyetinin, hasta adam halinden çıkıp yeniden kapılarına dayanma korkusudur.

Batının emperyalistleri bu işe bir çare bulmalı, İslam’ın ve Müslümanların önünü kesmelidir. Bu yüzden özgürlüğün (!) mucidi olan Batı’nın başlattığı başörtüsü yasakları, kamusal alanda İslam’ın sembollerinin kısıtlanması, nefret söylemlerinin bizzat Batılı devletlerce körüklenmesi, Batıda baş gösteren onmaz İslam düşmanlığının nişaneleridir. Bunlar Batı’dan bakıldığında görülen haldir.  Batı basınında çıkan “Erdoğan halife olmak ve İslam Devleti kurmak istiyor,” “İşte Erdoğan-Türkiye ve gerçek halifelik”, “Türkiye halifeliği tekrar eski haline getirecek mi?” vb. haberler, bu haberler üzerine sürdürülen akademik tartışmalar bizim için ne kadar anlamsız, afaki ve boş yaklaşımlarsa, Batı içinde aynı derecede ciddi ve tehlike arz eden olağanüstü gelişmelerdir.

Biz olayları ve gelişmeleri içeriden gören Müslümanlar olarak siyasilerin yapmış olduğu söylemlerin popülist söylemler olduğunun zaten farkındayız. Sisteme Müslümanları da entegre etmeye, muhalif olanların ise bir şekilde susturulmaya çalışıldığını biliyoruz. Bu gelişmeler hükümetin üstünde bir devlet politikası olarak gündeme gelmekte ve işlevsellik kazanmaktadır. Bugün sistem tarafından baskı gören, zulme uğrayan, hakları gasp edilen, tutuklanan, ceza yatan, çalışmaları engellenen, programları iptal edilen İslami yapılar, sabırla yollarına devam edecek yılmayacaktır. Allah, kendi rızası için mücadele eden, yolunda cehd gösteren her ferde, her cemaate, her yapıya eksiksiz olarak ecrini verecektir. Bu Allah’ın vadidir. Cahili olan bütün düzenler kendisine muhalif gördüğü bütün yapıları bir şekilde bastırmak, yok etmek, marjinal bırakmak istemektedir. Bu düzenden başka bir tavırda beklenemez. Beklemekse saflık olur.

Müslümanlar, Batılı emperyalistlerin görüp de kendilerinin farkına varamadıkları en büyük nimet olan İslam Dininin işlevselliğini, inanan ferde verdiği enerji ve mücadele aşkını, İslam’ın inşa gücünü fark etmelidir. Yeryüzü müstekbirlerinin korktuğu ne laik cumhuriyetin cumhurbaşkanı olan Erdoğan’dır, ne de ekonomik, teknolojik gelişmelerin süratle ilerlemesidir. Sonuçta Cumhurbaşkanının İslam Devleti ve hilafet gibi bir derdinin olmadığını bizlerin bildiği gibi onlarda bilmektedir. Bu zalimler için asıl sorun söylemin dilidir. Böyle itirazcı bir söylemin sürekliliğinin bir domino etkisi yapabileceğini düşünerek Müslüman halkların kendilerine karşı yeni bir şuurla İslam’ın inşa eden ruhunu kuşanmalarından korkmaktalar. Yoksa Türkiye’de referandum olmuş, başkanlık gelmiş, ekonomi düzelmiş çokta dikkate aldıkları söylenemez.  

Şurası da bir gerçek ki, artık ne Batı’nın ne de ABD’nin küresel ölçekte yaptığı hesaplar tutmamaktadır. İstediklerini eski günlerde olduğu gibi hemen basitçe yapamamaktadırlar. Öyle görünüyor ki, kendi dışındaki dünyayı sömürerek israfa ve refaha alıştırdıkları halkları, sömürünün getirisinden yoksun kaldıklarında kendi yönetimlerinin başına inşaallah bela olmaktan geri kalmayacaktır.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Muradi
25.03.2017 16:58
Batı ve Öteki
Batı uygarlığı kendisine bir düşman bulmadan yaşayamaz. Cumhurbaşkanının hak ve batılı birbirine karıştıran söylemleri Batıyı rahatsız etmez. Ancak onlar Türkiye'nin bir İslam ülkesi! olarak güçlenmesinden rahatsızlık duymaktalar. Türkiye'nin emperyalist politikalara sorun teşkil etmesi gibi bir durum da olmadığına göre Batının rahatsızlığı kronik saplantılarından kaynaklanmaktadır.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat