Postmodern Tefrika


Yakup DÖĞER, Postmodern Tefrika

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Ne postmodernizmin nede tefrikanın tanım, tarif ve mahiyetini izaha gerek kalmadan direk konuya girmekte fayda var. Zira her iki kavramında neler ifade ettiğini hemen hemen herkes bilmekte, mahiyeti herkesin malumudur.

Başka coğrafyalarda Müslümanların hali pürmelali nasıldır pek bilinmemekle birlikte basından, yazılıp çizilenlerden, okuyup öğrendiklerimizden yola çıkarsak, durumun kendi ülkemizdekiyle hemen hemen aynı olduğu, hepimizin bildiği gibi tefrika içerisinde olmalarıdır. En büyük ve başlıca sorun Ümmetin Tefrika içerisinde boğulduğu, nefes alamaz hale geldiğidir. Hemde öyle böyle değil, tarihin hiç bir döneminde yaşanmayan, yaşanmamış bir tefrika, ruhlarımızı tahrip ettiği gibi, bedenlerimizide tahrip ediyor. Bireyselleşmiş Müslümanlar arasında herhangi bir uzlaşıyı mümkün kılabilecek ortak herhangi bir zeminin mümkün olmadığı, postmodern tefrika döneminde yaşıyoruz ne yazık ki.

Müslümanlar tarihsel süreçte de hemen hemen her dönemde tefrikaya düştü, fırkalaşma içinde yaşadı, birbirleriyle ihtilaf ettiler. Bu ihtilafları bazen yüzyıllarca sürdü, sürüp gitti. Bu sürüp gitme günümüze kadar intikal eden en kadim sıkıntıların da başını çekti. Tarihsel süreç içerisindeki tefrikaların bugünle faklılık arzedebilecek önemli bir boyutunun, günümüzde Müslümanların yaşadığı devletsiz tefrika gerçeğidir. İslam Tarihinde, gerek ilk dönem, gerekse daha sonraki dönemlerde sürüp giden mü’minler arasındaki tefrika dönemlerinde, mü’minlerin öyle ya da böyle her zaman bir devletleri oldu, devletleri varken tefrika içerisinde yaşandı.

Müslümanların devlet sahibi olmaları, bir gücün ve iktidarın da sahibi oldukları alamına gelmekteydi. Bu hal Müslümanların her nekadar içeride, kendi içlerinde ihtilaf yaşasalarda, dışarıdan gelebilecek tehditlere karşı koruyor, olağanüstü durumlarda bütün Müslümanlar birlik içerisinde hareket edebiliyordu. Müslümanların devletinin olması onları askeri tehditler açısından koruduğu gibi, kökü yüzyıllara dayanan geleneğin ahlakıyla da toplumsal açıdan diri durmalarını sağlıyordu. Ne zaman Müslümanlar devletini kaybetti, içerideki ve dışarıdaki düşmanlarının açık hedefi haline geldi. Bir yandan askeri, ekonomik, mali kıskaç altında kalırlarken bir yandan da kültürel alanda saldırıya maruz kaldılar. Askeri açıdan elde edip işgal edemedikleri toplumları ise kültürel açıdan işgal ederek ithal Batı kültürüyle bozmayı başardılar.

Batı kültürünü eleştirenler de dahil olmak üzere, değerlendirmelerini ve hayata bakışlarını, Batının değerleriyle yapmaya çalışırken, bunun farkında bile olmadılar. Toplumları “Biz” den “Ben” e dönüştüren bireyselleştirme çabaları ne yazık ki Müslüman toplumlarda ve dahi okumuş-yazmışlarda da etkisini gösterdi. Artık her okumuş yazmış kendi doğrusunun asıl olduğunu savunurken, ya da öyle ima ederken, ötekisiyle bir yerde bir araya gelebilirim gibi bir ihtimalide göz önünde bulunduramaz bir ruh halini kuşandı. (Burada çok az bulunsa da istisnai şahsiyetlerin varlığı mevcut durumun varlığını değiştirmiyor ne yazık ki)  Farklı düşünmek, farklı yorumlamak, bir diğerinden ayrı düşünmek elbette mümkündür ve yanlış değildir. Hiç kimse bir tornada çıkmış biblolar gibi olamaz, fotokopi zihniyetlerle bir yere de varılamaz. Farklı düşünmek, ufkumuzu açacak fikirsel bir eylemdir, olması gereken zenginliğimizin üretim merkezleridir. Bugün Müslümanlar, farklı yorum ve yaklaşımlar sergileyerek, sıkıntılı durumlardan bir çıkış yolu arıyor ve samimice bunu zorluyor, burası gerçekten güzel bir seyir olarak görülebilir.

Sıkıntı buradan sonra başlıyor. Farklı düşünmekle bir yere gelinirken, farklı düşüncelerin bizi daha doğruya götürmesi beklenirken, ne yazık ki ayrılığa, dağılmaya, parçalanmaya götürüyor. Kimse bir diğerinin görüş ve ictihadını benimsemediği gibi, aynı yolda yürümeyi de uygun görmüyor, tahammülsüzlük bir araya gelmeyi de engelliyor. Çağın mevcut  tasavvuru olan postmodern bir tefrika yaşanıyor.

Modern tefrika, yaşı elliyi bulup aşanlarında bildiği gibi 80’li yıllar arasında yaşandı. Belli cemaatler, gruplar, hizipler oluştu, bir süre birlikteliklerini sağladılar ve 90’lı yılların ortalarına kadar bu durum böyle gitti. Vahdet çalışmaları yapıldı, birkaç cemaat bir araya geldi, birleşti, bireyselliği aşarak Müslümanların belli cemaatlerin yapısı, adı altında bir sürede olsa bir arada durmalarını sağladı. 90’lı yılların sonu, ikibinli yılların başında, ülke genelinde bir araya gelen yapılar parçalandı dağıdı, yüzlerce gruba bölündü. Bu bölünme öyle gerçekleştiki, bir daha iflah olmaz bir hal aldı. İkibinli yılın başlarından itibaren Müslümanlar arasında başka türlü bir rüzgar esmeye başladı, geldi geldi Müslümanlara tosladı. Her rüzgar estiğinde bir yana savrulan mü’minler, herbiri kendi gemisinin kaptanı olarak bugünlere geldi.

Artık müslümanlar posmodern bir tefrika yaşıyor, hem de iflah olmaz şekilde. Kimsenin kimseye ne tahammülü var, ne de kendi doğrusundan başka doğruyu düşünmeye ihtiyacı var. Oysa konuşan herkes Ku’an’dan konuşuyor, kitaptan delil getiriyor, hatta bir zamanlar aynı yapının içine olup parçalananlar, aynı şeyleri düşünenler bile ayrı yerlerde duruyor. Postmodern tefrikadan, nur topu gibi bireysel müctehitler, bireysel muvahhidler doğuyor. Rahmetli olmuş bir şahsa methiyeler düzenler, rahmetlinin bütün söylemlerine sahip çıkanlar, işte adam gibi adam diyenler, sahiplendikleri söylemler etrafında dahi bir araya gelemiyorlar. Davasının şahitliğini yapmış, yaşamış, şehit olmuş bir Müslümanın örnekliğini dile getirenler, ne yazık ki sahiplendikleri şahsın söylemlerinde bile bir araya gelmekten içtinap ediyorlar. İşte tam burada durup düşünmemiz gerekiyor; “Neden” diye.

Modern algı, bütün yeryüzünün düşünen zihinlerini zehirlediği gibi ne yazık ki, mü’minlerin zihinlerini de zehirledi, bir algı ve anlayış karmaşası yaşıyoruz ve iflah olmaz haldeyiz. Şimdi modernizmin pabucunu dama atan postmodernizm, hangi söylem varsa gündemde, tam onun karşıtını hatırlatarak başka bir anlayışa kanalize ediyor insanları. Bütüncüllüğün karşısına çokluğu, evrensellik karşısına yerelliği, hakikatin karşısına yorumu, idealin karşısına reeli, inşanın karşısına yapıp-bozmayı, eminliğin karşısına şüpheyi, bilgiye karşı akılcılığı, cemaate karşı bireyselliği, ölümün karşısına seküler anlayışı, huzurun karşısına kaosu, muhkemin karşısına müteşabihleri, gerçeğin karşısına sanalı çıkarıyor. Ne yazık ki, İslami Camiada tam bu durumda, her kim birinden bir şey duyup biriyle bir şey konuştuysa, kendisi de tam konuşup duyduklarından farklı bir şeyi dillendiriyor.

 Buradan da kanatimce şunu anlıyoruz;  “Söylenecek sözün bittiği yer.” Söylenecek sözünüz kalmadıysa, eskilerin dediklerinin üstüne bir şey koyamadığınız gibi, elinizdekileri de tüketiyorsunuz demektir. Allah rızası için ömrünü davasına adamış insanların söylemlerini, yüzlerce, binlerce kişi, yüzlerce binlerce kez tekrarlayıp dursada, bu tekrar kendilerine hiçbir şey kazandırmayacaktır. Kazandırmayacağı gibi, söylenen sözün itibarı da kalmayacaktır. Mesele, var olanı orjinal çizgisinde çoğaltmaktır, varolanı olur olmaz tekrarlayıp durmak, olsa olsa yerinde saymaktır.

Peki neden böyleyiz? Neden üç tane adam bir yere geldiğinde ortak bir şeyde buluşamıyoruz? Neden üç-beş müslüman bir araya gelip bir iş yapamıyor? Neden farklı düşünüşlerimiz, zenginlik değilde, tefrikaya yol açıyor? Kanaatimce burada durup; “şeytanın bizi de kandırabileceğini” düşünmemiz gerekiyor. Şeytan ve dostlarının bizide ayartabileceğini, bizi de yoldan çıkarabileceğini aklımıza getirmemiz gerekiyor.

Muttaki olmak için her türlü çaba sarfedilirken, bu arada şeytanın bizi de kandırabileceği, nefsimizin bizi de yanıltabileceği ihtimali göz önüne getirilmelidir. Çünkü iblis ve nefis sürekli olarak saldırı halinde bulunmakta, Allah’ta(c.c.) bu konuda kullarını uyarmaktadır. Hatta Yusuf’un (a.s.) dilinden nefsin sürekli olarak kötülüğü emrettiği vurgulanmaktadır.(Yusuf 12/53) Dikkat edilirse, “Ben nefsimi asla temize çıkarmam” diyen bir peygamberdir, aynı peygamber nefsin sürekli olarak kötülüğü emrettiğini de söylemektedir. Ve Kur’an bütün insanlığa yaratılışının bir gerçeğini öğretmekte, hatırlatmaktadır. “İnsan azar” denilmektedir. Neden azar? Kendisini mustağni gördüğünden azar.

İman edenlere hitap eden ayetler dikkatlice incelendiğinde, çok çarpıcı hatırlatmaların yapıldığı, sürekli olarak Allah’tan (c.c.) sakınmaları söylenmektedir.(Bakara 2/278)  “Ey iman edenler iman edin…”(Nisa 4/136) denilmekte, Müslümanların dikkati zirveye çekilmektedir. Takvanın ve fücurun yerleştirildiği nefislerimizde, bir gün kötülüğün bizi de bulabileceği, bunu da iblisin her yönden yaklaşması olarak gerçekleşebileceğini düşünmeliyiz. Allah(c.c.), peygamberine hitaben, yüzünü Allah’ın dinine dönmesini ve kesinlikle müşriklerden olmamasını söylemektedir. Seçtiği ve vahyini insanlara ulaştırmakla görevlendirdiği kuluna böyle bir hitapta bulunan Allah (c.c.), Müslümanların bir şeyi hatırlamalarını istemekte, dikkatlerini çok önemli bir noktaya çekmektedir.

20. yüzyılda modernizm tasavvuru emperyal emelleri için, dünya çapında bir ümmeti parçalayarak ulus devletlere böldü, ulus devletlere böldüğü devletçikler içindeki Müslümanları da, parçalara ayırarak cemaatler, fırkalar üretti. Şimdi 21. Yüzyılda postmodern tasavvur, gruplar halinde yaşayan Müslümanları da bireyselleştirmeye başladı. Yıllarca aynı cemaatler içinde yaşamış, aynı yolda yürümüş, aynı değerleri savunmuş, aynı yağmurda ıslanmış insanlar, hiç yoktan sebeplerle birbirinden kopmuş, ne yazık ki yollarını ayırmış durumda. Peki neden? Aslında dikkat edilirse, birlikteyken söylediklerini, birbirinden ayrılıdıklarında da söylemekteler. Birlikteyken hedefledikleri, birbirinden ayrıldıklarında da değişmemiş durumda. Ortada çözülmesi oldukça zor bir sorun gözükmekte, aslında sorunun tam olarak ne olduğuda mechullüğünü korumakta.

İslami mücadele içerisinde bulunan ve kendince bir çaba sarf eden müslümanlar, bir araya gelip bir şeyler yapmaya başladığı üç-beş kişi üç-beş yıl birlikte çabaladıktan sonra, bir de bakıyorsunuz herkes bir yere dağılmış, ama düşünceler aynı, söylemler aynı, ideallaer aynı, merkez aynı ama birliktelik kaybolmuş. Peki neden? Burayı çözmemiz gerekiyor, hemde acilen, çok acil olarak çözülmesi gereken bir eşiğe geldiğimizde bölünüyor, parçalanıyoruz.

Ben burada yaşadığımız postmodern tefrikayı çözecek beş ayeti hatırlatmak, bu ayetler üzerinde herkesin düşünmesi, derinlemesine bireysel anazlizler yapmasını, uzun uzun tefekkür etmesini, “bir dakika durayım, şunları bir daha gözden geçireyim” demesini öneriyorum. Öncelikle Yunus Suresi 93. Ayeti zikredip, üzerinde düşünüp diğer dört ayete bakmamız gerekiyor. Diğer dört ayet ise, Bakara Suresi 213. Ayet, Ali İmran Suresi 19. Ayet, Casiye Suresi 17. Ayet, Şura Suresi 14. Ayet. Ayetler içerik ve mahiyet olarak aynı ifadeleri içeriyor.

Yunus Suresi 93. Ayette mealen şöyle demekte Rabbimiz; “Andolsun, Biz İsrailoğulları’nı, hoşlarına gidecek güzel bir yerde yerleştirdik ve temiz şeylerden kendilerine rızık verdik. Kendilerine ilim gelinceye kadar ihtilafa  düşmediler. Şüphesiz Rabbin, aralarında anlaşmazlığa düştükleri şey konusunda kıyamet günü hüküm verecektir” buyrulmaktadır. Burada dikkat edilecek husus, İsrailoğulları özelinde zikredilen kesimin şimdiki mü’minler olabileceğinin düşünülmesidir. İlim gelinceye kadar ihtilafa düşmeyenlerin, kendilerine ilim geldikten sonra ihtilafa gark olmaları hassaten üzerinde düşünülmesi gereken husustur. İsrailoğulları Tevrat geldikten sonra, ihtilafa düştükleri gibi, mü’minlerde Kur’an öğrenmeye ve Kur’an’dan ilim sahibi olmaya başladıklarında ihtilaf içerisinde bocalıyorlar. Oysa Kur’an, parçalayıcı değil toplayıcı, dağıtıcı değil birleştiricidir.

Diğer dört ayetten Ali İmran 19. Ayette de mealen şöyle geçmektedir; “Hiç şüphesiz din, Allah Katında İslam'dır. Kitap verilenler, ancak kendilerine ilim geldikten sonra, aralarındaki "kıskançlık ve hakka başkaldırma" (bağy) yüzünden ihtilafa düştüler. Kim Allah'ın ayetlerini inkar ederse, (bilsin ki) gerçekten Allah, hesabı pek çabuk görendir.” Bu ayetlerin ne demek istediğini, bize neler anlattığını burada uzun uzun anlatmaktan öte, her okuyanın oturup düşünerek kendince ders çıkarmasının daha doğru olacağını düşünüyoruz.

Bu ayette olduğu gibi diğer üç ayette aynı merkezde bilgiler vermekte, ilim ehlini ciddi bir şekilde uyarmaktadır. Hatta buradaki ifade biraz daha sert olarak tezahür ederek ciddiyetin sınırını daha üst seviyeye çekmekte, tehdide varan anlam içermektedir. İki ayette de ifade edilen, “İlim geldikten sonra” beyanını bütün Müslümanların çok iyi tahlil etmesi, bu merkez üzerinden kendilerini sorgulaması gerekmektedir. İlim geldikten sonra ihtilafa düşmenin nedeni, olarak belirtilen, “Kıskançlık, haset, çekememezlik, azgınlık” vasıflarını uzunca tefekkürlerle tahlil etmeli, bütün iman edenler kendilerini sorgulamalıdır.

İman edenlerin Her konuda hakkı ve doğruyu bulma, haset ve kıskançlıktan, azgınlık ve çekememezlikten kurtulma hususunda, titizlikle müracaat edeceği merci  Allahtan (c.c.) sakınmaktır. Ali İmran suresindeki ayet yine iman edenlere sakınmanın üst seviyesini bizlere bildirmekte, “Ey iman edenler, Allah'tan nasıl sakınmak gerekiyorsa öylece sakının ve siz, ancak Müslüman olmaktan başka (bir din ve tutum üzerinde) ölmeyin. (Ali İmran 3/102) demektedir. Müslüman olabilmenin ve Müslüman kalabilmenin yolu yine Allah’tan sakınmaktan geçmektedir.

Şunu ifade edelim ki, her türlü kötülükten, nefsin vesveselerinde, şeytanın dürtmelerinden, azgınlıktan, haset ve kıskançlıktan, yanlış yollara sapmaktan bizi koruyacak olan tek yol, Allah’tan(c.c.) sakınmak, takva sahibi olmaktır. Nefislerimizin bize verdiği olumsuz telkinden sadece Allah’tan sakınıp korkarak kurtulabiliriz.

İman edenler için şeytanın sağdan yaklaşması en tehlikeli durumdur. “Sen ilim ehlisin, çok şey biliyorsun” der, “Sen olmadan bu işler yürümez” der, “Senini yaptığın tespitleri kimse yapamaz” der, der, der. Sonuçta kişinin nefsi hayatının merkezine oturur, ondan sonra da önü alınmaz olumsuzluklar alır başını gider.

Postmodern tefrikanın çözümlemesini bu ayetler ışığında yapabiliriz diye düşünüyoruz. Müslümanların şu anki sıkıntılarının kaynağı büyük ihtimalle çok şey biliyor olmalarından ve ben merkezcilikten kaynaklanıyor gibi görünüyor. Bu sıkıntıya zikredilen  ayetlerin ışığında bir çözüm üretebilir, yeniden ama ümmice yaklaşarak, samimice analizlerle yeni bir dünyanın inşasına yeniden başlayabiliriz.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
22.09.2016 13:19
Endişelerine ve nasihatlerine katılıyorum..
''Farklı düşünmek, ufkumuzu açacak fikirsel bir eylemdir, olması gereken zenginliğimizin üretim merkezleridir.'' ne de güzel söylemişsin Yakub kardeşim.
Acizane müslümanlar arası iletişimin/yaklaşımın nasıl olacağına/olması gerektiğine dair düşüncemi paylaşayım.
Farklı yorum-içtihad-analiz-yaklaşım-kabul her ne ise bunlar normaldir ve biz de normali anormal haline getirip kendi ayaklarımıza ve dahası ümmete/kardeşliğe sıkmayalım. Demem o ki, ''kardeşim bu çıkarımına katılmıyorum, katılmama nedenim ve gerekçelerim şunlardır, lakin farklı düşündüğümüz/yorumladığımız konular din'in kırmızı çizgilerine halel getirmediği müddetçe birbirimizi tolere edelim, kardeşliğimizi pekiştirelim ve yardımlaşmalarımızı artıralım, zalimlerin at oynattığı bu zaman diliminde müslümanlar olarak birbirimizle didişmeyelim ve bilakis zalimleri rahatsız edecek ortak paydalarımızda safları sıkılaştıralım, üzüm yeme kastıyla nasihatleşmeye devam edelim, mü'minleri hısım zalimleri hasım belleyen söylem ve eylemleri yaygınlaştıralım, Rahman'ın yardımını celbedecek salih amelleri çoğaltalım'' demekteyim vesselam.
Huseyin Şaşmaz
17.09.2016 13:23
Eşyadaki özelliğin vakıayla ilişkilendirilmesi doğru istikameti belirler.
Sıkıntı buradan sonra başlıyor. Farklı düşünmekle bir yere gelinirken, farklı düşüncelerin bizi daha doğruya götürmesi beklenirken, ne yazık ki ayrılığa, dağılmaya, parçalanmaya götürüyor. Kimse bir diğerinin görüş ve ictihadını benimsemediği gibi, aynı yolda yürümeyi de uygun görmüyor, tahammülsüzlük bir araya gelmeyi de engelliyor. Çağın mevcut tasavvuru olan postmodern bir tefrika yaşanıyor.
**********************************
Bütün insanlığın doğru istikamete gidebilmesi için,Şu açıdan bakması gerekir.
Asıl olan. vakanın eşyadaki özellikleri ile olan ilişkileridir.
Harun Görmüş
16.09.2016 16:55
Yorum
Selam

Dediğin gibi; müslümanlar cihangir devletlerini kaybetmeleriyle birlikte amel-eylemlerini de kaybettiler ve salt ilmî tarafa odaklandılar. Fakat İslâm salt ilim dîni değil, ilimden sonra amel-eylem dînidir. Sahabenin yaptığı gibi yapana kadar bu durum tersine dönmeyecektir. Bilindiği gibi sahabe, öğrendiği âyetlerin gereğini (ibâdet, infak, fedâkarlık, gayret, azim, cihad vs.) yapana kadar diğer âyetlere geçmiyorlardı. Fakat şimdi "başını Kur'ân'a gömenler" Kur'ân'ı bitirdikten sonra yeniden okumaya başlıyorlar ve bu böyle sürüp gidiyor. Öğrendiklerini uygulamayı düşünmüyorlar. Sorun sünnetsizlik sorunu. Müslümanları şöyle bir Kur'ân-sünnet merkezli derleyip toplyacak bir lider ve toplum şart.

Vesselam
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat