Peygamber Devleti-6


Yakup DÖĞER, Peygamber Devleti-6

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Önceki bölümde müşriklerin önde gidenlerinin toplumu nebilerin aleyhine kışkırttıklarını, Kur’anın tanımıyla putlarına sahip çıkmaları için toplum nezdinde propaganda yaptıklarını söylemiştik. Sad Suresi’nde geçen ayette, “Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diyerek ayrıldılar.” (38 Sad/6) denilmektedir. Bugün için kışkırtıcılık neye karşılık gelir bunun da üzerinde durmak gerekir.

Bugün için kışkırtıcılık

Dini, gerek resmi kurumuyla gerekse işbirlikçi aydın entelektüellerle kendi kontrolüne alan egemenler, dinin hayata dokunacak hiç bir eylemine pratik anlamda hayata müdahalesine izin vermemekte, vermediği gibi de ortaya yeni bir din algısı çıkarmakta, başka bir din icat etmekte. Bu yeni din algısına göre, İslam’a ait kavramları çalmakta, çaldığı kavramlara yeni anlamlar yükleyerek hakikat gibi insanların önüne sunmakta. Basın, yayın, medya, internet gibi ortamları ustaca kullanan, medyatik hocalarla gündem oluşturan resmi ideoloji, piyasaya sürdüğü doğrular dışında başka doğruları kabul etmemekle birlikte, kendi doğrularına karşı fikir beyan edenleri, statükoya ters görüp dışlamakta. Dışladığı fikir ve düşünceleri, kabul etmediği yorum ve analizleri, beğenmediği akımları alenen ifşa ederek vatandaşı tarafından da hor görülmesini sağlamakta. Kendi hakikatinin dışında hakikat kabul etmeyen günümüz iktidarları, hakikatin kaynağını kendi paradigması olarak görmekte, göstermekte, reklamını yapmakta.

Sonradan ürettiği Ulus Devlet kutsallarına, resmi ideolojinin merasim ve bayramlarına dini bir kisve giydiren iktidarlar, hakla batılı birbirine karıştırarak dini aslından koparmakta. Uydurduğu dinin dışında kalanları da hem tekfir etmekte, hem de insanları bu kesimlere karşı kışkırtmakta. Uydurulan yeni dinde, ulus değerler kutsanmakta, ulusal bayramlar öyle lanse edilmekte ki, buna mü’min olduğunu söyleyen kesimler bile dahil olabilmekte. İktidarların tanımladığı itikad ilkeleri, cahili modern egemenlerin egemenliklerini dahi meşrulaştırmakta, mevcut paradigmanın dışında kalanlar terörist olarak yaftalanmakta.

Kapitalist sömürünün küreselleşmesi, bir nevi kapitalizmin özgürlüğüne doğru ilerlerken, tüketim kültürünün yaygınlaşması için alabildiğine nefisleri kışkırtan gücün, paranın ve iktidarın sahipleri, sürekli daha çok kazanma peşinde kitleleri sömürmekte. İnsanları daha rahat bir yaşam, daha fazla kazanmak, daha çok biriktirmek için ayartan mutlu azınlıklar, emperyal zihniyetleriyle aynı insanları yerlerinden yurtlarından ederek mülsüzleştirmekte, ellerinde var olan her şeye sahip olmak için daha çok tüketimin lehine kışkırtmaktadır. Kışkırtıcılığın yeni bir boyut kazandığı dijital dünyada, öncelikle birey olmaya ikna edilen topluluklar, toplumsal bağlardan uzaklaşarak her türlü saldırıya açık özgür bireyler olarak yalnızlaşmakta.

Burada insanın bireyleşmesine dikkat çekmek, insanın birey olarak hayata dahil olmasını önemsemek gerekiyor. Birey olanlar, batının aydınlama düşüncesinin birer ürünü olup, her konuda nihai kararı kendisinin vereceğine iman etmişerdir. He konuda vereceği kararların referans olarak alacağı yer ise kendi aklı ve rasyonel düşüncedir. Doğru ya da yanlış verili değerlerin dışında sadece kendi aklıyla ulaşabileceği nihai düşüncedir. İnsanın birey olması, asıl yaratılış gayesi olan kulluktan koprak özgürleşmesi, dolayısıyla da yalnızlaşmasıdır. İnsanı birey olarak tanımlayıp özgürleştiren egemenler, aynı zamanda onu kendi istekleri doğrultusunda yalnızlaştırmakta, yalnızlaştırdığı bireyi istediği gibi yönlendirip sömürmektedir. Yalnızlık korkusuna kapılan birey, pervasızca tüketime yöneldiği için, tüketime dair kışkırtmalara karşı koyamamaktadır.

Kışkırtıcılığın taşeronluğunu üstlenen sermaye yani kapitalizmin insan hayatını yönlendirmede tek etken olması, insanoğlunun yazgısını aşan bir güç tarafından belirlenmesi demek oluyor. Sermayenin baskın gücü toplumun bütün kesimlerinde etkisini gösterirken, üretimin ve tüketimin de tanımları değişti. Artık ihtiyaç geleneksel manasından arındırılarak sermayenin tanımladığı bir manaya yorumlandı. Yeniden manalandırılan ihtiyaç, kişilerin ekonomik gücünü aşarken, dayanışma içerisine girebileceği geniş aile yapısı olan geleneğin organik bağlarından da uzaklaştırıldı. Artık insan teki, sermayenin nefsani kışkırtıcılığı karşısında, kendisini kontrol altında tutacağı mahalle baskısından mahrum bırakıldı. Özgürlük dürtüsünün yalnızlık korkusunu körüklediği zihinlerde, aidiyet duyulacak merkezler aranmaya başlandı.

Aranmaya başlandı, ama ne yazık ki bu aranan değerler çoktan tüketilerek yok edilmiş, bir zamanlar birbirleriyle alabildiğine güçlü bağları olanlar, artık birer hasım konumuna gelmişti. Herkesin birbirini potansiyel düşman olarak gördüğü toplum ortaya çıktı. Bir zamanlar birbirleriyle kardeşçe yaşayan insanların, bir zaman sonra birbirine alabildiğine hasım olan evlatları peydah oldu. Sermaye, güç ve paranın kendilerinde olmadığı yeni toplum modelinin bireyleri, alt benliklerinde kazanmak için çabaladıkları cenneti ise bir daha gündeme gelmeyecek şekilde kaybettiler. Bunun sonucunda hakikatten soyutlanan birey, her anında kaygılı ve güçsüz bir yapıya büründü. Tam bu noktada kapitalist ideolojinin alabildiğine nefsi kışkırtıcılığıyla karşı karşıya gelen birey, kaygılı ve güçsüz yapısıyla direnemez olarak teslim oldu.

Bu günkü kışkırtıcılık, ne Mekke dönemine ne de daha önceki nebiler dönemindeki kışkırtıcılığa benzemekte. Gelişen teknolojk aygıtlar, zaman-mekan kavramının ortadan kalkması, devletin insanlar üzerinde olağan üstü hakim olması, zorla çocuğunuzu elinizden alıp eğiteceğim, zorla oğlunuzu elinizden alıp askere göndereceğim demesi, aksi taktirde cezalandıracağını söylemesi kışkırtıcılığın olağanüstü boyutlarını göstermekte.

Kendi doğrusundan başka doğru kabul etmeyen resmi ideoloji, özgürlük söylemiyle halkını aldatırken, inancından kitabi ve nebevi olarak kopuk afyonlanmış kitleler ne yazık ki felaketin boyutlarını görememekte. Bu gün kışkırtıcılık, dinin aslına, kitabın asıl mahiyetine karşı sürmekte, ne İslam ne de Kur’an asıl kastetdiği anlam içeriğinde gündem edilmemekte. Peygamber tasavvuru, resmi ideoljinin ve onun kurumları, yandaşları, modern belamlar eliyle değiştirilmekte, yaşadığı yıllara mahkum edilerek günümüze ait örnekliği gizlenmekte. Toplum, Allah’ın tevhid dini aleyhine, kimseye çaktırılmadan kışkırtılarak, devletsiz, siyasetsiz, ekonomisiz, hukuksuz, eğitimsiz, ilkesiz bir şekilde yeniden yorumlanmakta, bu yorumun dışında kalanlar, fitenci, fesatçı, terörist gibi tanımlarla marjinalleştirilmekte.

Modern kışkırtıcılar, dinin aleyhine insanları kışkırtırken, aynı zamanda ahlaksız bir yaşam içinde nefsani ve şeytani duguları, hisleri kışkırtmakta, basın-yayın medya organlarıyla her türlü girişimi devlet destekli yapmaktalar. Mü’minlere karşı hem fiziki hem de ruhi baskılar alabildiğine artarken, devletsiz, cemaatsiz mü’minlere yeryüzü alabildiğine geniş olmasına rağmen dar gelmekte.

Bu tespitlerin hayatın içindeki pratikleri yaşanırken, “Alemlerin Rabbi olan Allah’a hamd” eden mü’minleri hamd ettikleri Rableri yalnız ve klavuzsuz bırakmamakta, modern cahiliyenin tuzaklarına karşı, “Hadi” olan kitabıyla onlara yol göstermektedir. Göğün, yerin ve ikisi arasındakilerin Rabbi olan (78 Nebe/37) Allah, kulunun başına gelebilecek ne türlü olumsuzluklar olduğunu ezeli ve ebedi ilmiyle bildiği için, bu olumsuzluklara karşı da kendisine hamd eden kulunu yardımsız, klavuzsuz, rehbersiz bırakmamıştır. Yarattığı kulunun zaafların, eksiklerini, neye meyilli olduğunu, nelerin hoşuna gideceğini, nelerden çekinip nelerden korkacağını, istek ve arzularını çok iyi bilen Allah, bir imtihan vesilesi olması için verdiği bu hasletlere karşı da kulunu uyarmaktadır. Allah her türlü kışkırtıcılığa ve kışkırtıcılara karşı, Mekke döneminde olduğu gibi bu günde dikkatli olun demektedir.

Modernlik akımı içerisinde sekülerleşme, kitabi manada ise dünyevileşme olarak tanımlanan hayat tasavvuru, Allah’ın kulunu en çok ikaz ettiği konuların başında gelmekte, dünyevileşmeye kışkırtılan genelde bütün insanlar özelde ise mü’minler sıklıkla uyarılmaktadır. Sekülerizmin nefisleri kışkırmasına ve dünyaya karşı tercihlerini vahyin tayin ediciliğinden çıkartma girişiminin önüne geçmek için, dünya hayatının geçiciliğine sıklıkla vurgu yapılmaktadır. Sekülerizm yani dünyevileşme, küreselleşmekte olan kapitalizmle birlikte, özgürlük kıskacından yalnızlık korkusuna savrulan bireyin hayatında atacağı bütün adımların nasıl olacağına dair buyurgan tavrıyla rol alırken, vahiy bu tavrın karşısına tarihin canlı tanıklarıyla çıkarak, gösterilen yolun yanlışlığını seküler paradigmayı çözerek gösterir. Hayatın bütün alanlarının matematiksel olarak hesaplanabileceğini savunan kapital dürtüye karşı, vahyin hakikat çözümü, matamatiksel işlemlerin sonuçlarını hepten alt üst eder. İnsan ruhunu ezen, bunaltan, daraltan, sıkıntıya sokan, yalnızlaştıran liberal paradigmanın kışkırtıcılığına karşı, vahiy insanı rahatlatan, ferahlatan, dar bir sokaktan geniş ovalara çıkaran bambaşka pratik çözümler sunar.

Sekülerizm, Avrupa’nın aydınlanma dönemi filozoflarınca sonradan üretilen seküler devlet, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı, demokrasi, insan hakları, inanç özgürlüğü, serbest ticaret, basın özgürlüğü, kişisel haklar, sınırsız bireysel özgürlük ve özel mülkiyet gibi kavramları, günün ve geleceğin beklenen mesihleri gibi gösterir. İnsan nefsini yaratıcısına karşı kışkırtmakta çok mahir olan şeytan ve dostları, dünyevi kavramların yol göstericiliğinde bir hayat tasavvuru ortaya koyarak, oluşturulan seküler paradigma merkezinde asli haklarını kendileri lutfedermiş gibi bir algı oluşturmakta. Kışkırtmanın asıl hedefi ise, yaratıcıya karşı kulunu hasım konumuna sokmayı amaçlamakta.

İlmiyle her şeyi, bütün zamanları ve mekanları kuşatan Allah (65 Talak/12), kullarını bu anlayışa karşı uyarmakta ve merhametiyle yol göstermektedir. Dikkat edilirse Mekke’nin gettolaşmış zihinleri de aynı düşüncenin geçmiş temsilcileriydi. Sekülerizmin ataları olan müşrikler tam da şimdiki modern tanımını bulan bir sekülerizmden bahsederek, "Bu dünya hayatımızdan başkası yoktur. Ve bizler diriltilecek değiliz."(6 En'am/29, 45 Casiye/24, 23 Mü’minun/37)) diyorlardı. Bu ayetin tam karşılığı, modernizmin kavramı olan sekülerizmin hayat tasavvurudur.

Türk Dil Kurumu’nun sözlük tanımında sekülerizm, “Bireysel katılımı önemli gören, dinin devletten ayrı ve özerk olmasını savunan öğreti” olarak tanımlanmaktadır. Siyasi anlamda, sekülerizm din ve devletin ayrılmasıdır, dinin devlete müdahil olamayacağını savunan cahili akım, gerektiğinde dine kendi müdahalesini zaruri görmektedir. Sekülerizm devletlerin verili olan vahyi değerler ve ilkelere değilde, somut ve bilimsel temellere dayandığını öne sürer. Ölüm ve yeniden diriliş seküler düşüncede yoktur, insanlar buna ikna edilmeye, rıza göstermeye yönledirilir. Ölüm ve ahiretin olmadığına ikna olan toplumları yaratıcılarına karşı kışkırtmak çok kolaydır.

Şimdi düşünelim, Mekke’deki egemenlerin de ayetlerin ifade ettiği gibi baskın görüşü bu yöndeydi. Onlarda yönetim işlerine Allah’ın karışmasını istemiyor, Allah’ın hayatlarına müdahil olmasından rahatsızlık duyuyorlardı. “İlahları bir tek ilah mı yaptın?” (38 Sad/5) diyorlardı. Hayatlarına her şeye kadir ve müdahil olan bir ilahı değil de, hayatlarını nefsani dürtülerini tatmin edecek bir çok ilaha teslim etmek istiyorlardı. Ortaçağ sekülerizmiyle, modern çağın seküler anlayışında faklılık yoktu, mahiyet aynı olduğu gibi, ifade, tanımlama ve tasavvur olarak da aynıdır. Değişen, kişiler, zaman ve mekandır.

Mekke Devletiyle Peygamber devletinin asıl kavgası da bu merkez üzerinde yürümüştür. Mekke’nin cahili egemenleri, kendi dünya görüşlerine göre toplumu yönetmek, dönüştürmek, hayata müdahil olmak isterlerken, Peygamber Devleti’nin yöneticileri de,  yaratmakta hükmetmekte Allah’a aittir (7 Araf/54), hüküm yalnızca Allah’a aittir (12 Yusuf/40) diyordu.

Bu günün sekülerizmiyle Mekke’nin devlet anlayışı aynıydı. Bu günkü düşünce, Allah’ın bir toplumun kamusal mesele ve işlerine karışmasını ve bunlarla bütünleşmesini istemediği gibi,  o günkü düşünce de aynı dogmayı savunuyordu. Lakin düşüncenin sahipleri ile eylemleri açısından çelişki arzeden bir yönü vardır, sekülerizmi savunan bir çok kişi kendisinin aynı zamanda çok dindar olduğunu ileri sürmeleridir. Mü’min olduğunu söyleyen sekülerizmin taraftarları, “Ey Allah’ım bu gelen senin katından ise başımıza gökten taş yağdır” (8 Enfal/32) diyen Mekke müşrikleriyle aynı ruh halini sergilemektedir. Nedeni ise açıktır, içten bir yalvarmayla Allah’a nida edenler, aynı Allah’ın varlığını hayatlarının pratiğinde kabul etmiyordur.

Bu gün için kışkırtıcılıktan bahsediyorduk. Mekke döneminde ya da daha önceki dönemlerde Allah’a karşı kışkırtıcılık ne ise, bugün de aynısıdır. Önemli olan vahyin konu ettiği kavramların ve o günün hayat tasavvurunun günümüzdeki karşılığını doğru bulabilmek. Kışkırtıcılığı ortaya çıkaran en açık tanımı da sekülerleşme/dünyevileşme olarak görüyoruz. İnsanı Rabbine, O’nun vahyne, Nebisine karşı kışkırtan, yoldan çıkaran, saptıran, yasak meyveyi yediren temel faktör dünyevileşme/sekülerizmdir.

Yeryüzüne geliş gayesi sadece Allah’a kulluk olan insanoğluna, imtihanın gereği olarak çok yaman ve zeki bir düşman musallat edilmiştir. Şeytan Allah’tan aldığı müsadeyle dosdoğru yolun üzerine oturmuş, insanlara önlerinden, arkalarından, sağlarından ve sollarından (7 Araf/16-17) sokularak sadece dünyaya bağlanma konusunda, dünya nimetlerini, dünyevi kazanımları süslü gösterip Allah’a karşı kışkırtmanın en kolay yolunu bulmuştur. Allah’da merhametinin ve kuluna verdiği değerin göstergesi olarakta kullarını, “Gerçek şu ki, şeytan sizin düşmanınızdır, öyleyse siz de onu düşman edinin” (35 Fatır/6) diyerek sürekli olarak uyarmaktadır.

İnsanoğlunu istediği gibi sömürmek isteyen kapitalist zihniyetin, insanı kontrol altında tutabilmesi için kendi adına yapabileceği en önemli kışkırtıcılık, Allah’a karşı yapabileceği kışkırtıcılıktır. Bütün dengeyi bozmak, fıtratı ifsat etmek, sömürüyü küreselleştirmek, mazlumların sırtına basarak yükselmek, ancak insanın yaratıcısıyla arasını bozmakla mümkün olacaktır. Mü’minlerin dikkat etmesi gereken en önemli nokta da buradadır. Mü’minler kendileriyle yaratıcısının arassını açmaya kim yeltenirse asla müsade etmemeli, müsamaha göstermemelidir. Bu konuda bir uzlaşıya-müdaheneye girmemeli, dik duruşunu ilkeli bir şekilde muhafaza etmelidir. Bu dikkat dünyevi ve ahiret felahı için tek tercihtir.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat