Peygamber Devleti-5


Yakup DÖĞER, Peygamber Devleti-5

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


“Hamd, Alemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur” ( Fatiha)

Peygamber devletine giden süreç devam ediyor, Mekke’nin iktidar sahipleri şaşkın ve çaresiz İslam’ın yükselişini seyrediyor. Artık Hz. Muhammed’e (as) ve iman eden mü’minlere karşı baskı ve şiddet, ileri gelenlerin yaptıkları bir eylem olamaktan çıkmış, Mekke devletinin bir uygulamasına dönüşmüştü. Mü’minler ilerleyen süreçte devlet baskısıyla karşı karşıya kalmışlar, iktidar sahipleri baskı ve şiddeti bir devlet politikası haline getirmişlerdi. Gelinen süreçte, baskılar Mekke Devletinden bağımsız düşünlemezdi. Yasama meclisleri olan Darun Nedve’de toplanan Mekke Devleti’nin yöneticileri, ne yapacakları hususunda ortak kararlar veriyorlardı. Uzlaşma teklifleri, Peygamberin (as) amcası Ebu Talip’le görüşmeleri sonuçsuz kalmış, Velid İbni Mugire’nin, “Muhammed’e (as) ilişmeyin, O’nu rahat bırakın” diyecek kadar çaresiz kalmaları sonucu ellerinden hiç birşey gelmez olmuştu.

İktidarlarını kaybetme korkusunun ve öfkesinin yaktığı ateş, mü’minleri zor durumda bıraktığı gibi, kendilerini de alev alev yakmaktaydı. Yasir Aliesi mü’minlerin ilk şehidi olmuştu. Baskıların alabildiğine şiddetlendiği, iki tarafında sabırlarının zorladığı anlarda, Mekke’nin gündemine,Fatiha Suresi ve Tebbet Suresi arka arkaya bomba etkisiyle düştü. Fahiha Suresi’nde adeta bütün uzlaşma tekliflerine ve baskılar meydan okuyan mü’minler, Tebbet Suresinde, Ebu Leheb’in şahsında Mekke Devleti’ni lanetliyordu. Öyle ki, Tebbet Suresi’nde lanetlemeyle birlikte, alaycı bir ifade, adeta kale almama tavrı, muktedirlerin acizliğini o günden bugüne, bugünden de dünyanın sonuna kadar yeryüzünün tamamına haykırıyor.

Mü’minlere karşı olanca baskı, şiddet, zulüm, sürgün, gasp politikatısını sürdüren Mekke’nin egemenlerinin bütün girişimleri sonuçsuz kaldı. Mü’minler, “Rabbin için sabret” diyen  Allahu Teala’ya itaatte ve Mekke’nin iktidarına karşı duruşta asla geri adım atmadılar. Mekke yöneticilerinin şaşkınlıkları ve çaresizlikleri sürerken, “ Hamd Alemlerin Rabbi Allah’adır” diye başlayan Fatiha Suresi nazil olur. Müşriklerin, Mekke halkını ilahlarını terk etmemeye, onları kutsamaya, eski dinlerini bırakmamaya zorlarken, birden bütün övgülerin, senaların hem de “Rabb” sıfatı olan Allah’a ait olduğunu işitmeleri iyiden iyiye sarsılmalarına yol açmıştı. Baştan sona Mekke’nin hayat tarzına bir reddiye olan Fatiha suresi, mü’minleri motive ederken, Mekke iktidarını çaresiz bırakmıştı. Mekke Devlet yöneticisi Ebu Cehil’in iman edenlerle karşılaştığında, "Vallahi senin ticaretim kesada uğratacağız. Malını yok edeceğiz!" demesine karşı, mü’minler de Allahu Teala’ya sığınıp, “Yalnız sana ibadet ederiz ve yalnız senden yardım dileriz” diyordu.

Mekke çok dinli bir yapıya sahip, her kabilenin Kabe’de bir putu bulunur, Kabe’deki putlar kabileleri temsil eden bir konuma sahiptir. Kabileler ve Mekke iktidarı, bütün övgüleri, senaları, isteklerini, şikayetlerini taştan, ağaçtan yapılan putlara gösterir, onlardan yarım ister, karşılarında tazimle dururlardı. Putperest bir paradigma üzerine kurulu işleyen düzenin sıhhatle çalışması için, putların varlığı hayati önem arzeder bir konumdaydı. Mekke cahili devleti, dünyevi iktidarının devamı için putları sevmek, onları korumak, saygı ve tazimde bulunmak zorundaydı. İktidarlarını onaylayan toplumsal taban, putperest inancın vazgeçemez  insanlarından oluşmaktaydı. Bu yüzden, putlar övülmeli, tazim edilmeli, istekler onlardan istenmeli, şikayetler onlara yapılmalıydı. Bu paradigmaya karşı çıkmak, Mekke devletine karşı çıkmakla eşdeğer bir anlayışın karşılığıydı.

Fatiha Suresi, yüzyılların algısını, bir ayetiyle alt üste ediyor, bütün birikimi ret edip yok sayıyordu. “Hamd, alemlerin Rabbi olan Allah’adır”. Bu söylem bütün putların, büyüğünden küçüğüne, güçlüsünden zayıfına aşağılanması, beklentilerin boşa çıkması anlamını içeriyor, bütün övgüleri, senaları, methiyeleri putlardan alıp, hem de “Alemlerin Rabbi olan Allah’a” teslim ediyor.

Hamd ise; “Bütün medih türlerini içeren, sevgi ve tâzimle Allah’a yönelen övgü ve şükür anlamında bir terim” olarak tanımlanmaktadır.(İslam Ansiklopedisi) “Hamd, sözlükte iyilik, güzellik, üstünlük ve erdemlilikle niteleme (medhetme) ve övme manasına gelir. Terim olarak, bütün medih türlerini içerip sevgi ve tazimle Allah'a yönelen övgü ve şükrü ifade eder. Hamd, Allah'a karşı kulların memnuniyet ve sevinçlerini, O'na şükürlerini bildirmeleri demektir. ‘Hamd’; bir nimetin veya güzelliğin kaynağı ve sahibi olan gücü, övgü ve yüceltme sözleriyle anmaktır. Bir başka deyişle ‘hamd’, isteğe bağlı bir iyiliğe veya onun başlangıç noktası olan bir yardıma karşı, gönül açıklığı ile o iyiliğin sahibine saygı ifade eden bir övgü sözüdür.”(Ahmed Kalkan-Kavramlar)

Allah'a hamdetmek, fazilet ve üstünlüğünden dolayı O'nu övmektir. Hamd, şükretmekten daha geneldir. Çünkü şükretmek, belli bir iyiliğe karşı takdir duygularını dile getirmektir. Allah'ın üzerimizdeki nimetleri öyle sürekli ve sınırsızdır ki bu, ancak hamd ile ifade edilir.

Allah'a hamdeden kişi bununla Tevhid inancını da dile getirmiş olur. Çünkü Allah'a hemdeden kişi, bütün nimetlerin Allah'a ait olduğunu ve Allah'ın herşeyin sahibi ve hakimi olduğunu da kabul ediyor demektir. Nitekim hamdte ki tevhid inancı, "âlemlerin Rabbi" ifadesiyle pekişmektedir. O halde bu ayet aynı zamanda tevhidin de bir ifadesidir. Tevhidin ifadesi ise Mekke Devlet kurgusunu da tamamen yok sayan, yalanlayan, ret eden, onun karşısına sadece Allahu Teala’nın vahyini koyan bir paradigmadır.

Bu gün için, tevhid akidesini ifade eden “Allah’a hamd”, seküler değerler ve beşeri ideolojilerin dünyevi egemenleri ilahlaştırdığı, insanları ve toplumu kendisine tabi kılmaya ve itaate zorladığı dünya düzeninde, Allah’ın yasaları dışında var olan bütün değerlere itiraz etmektir. Mü’mince bir duruş sergileyenler, gettolaşmış zihniyetlerin sınıf toplumlarında, bir kısım insanı diğerlerinden ayrı değerlendirmesini, kendi seküler anlayışına göre değerler belirleyip sınıflar arasına mesafe koymasını, rızık kapısı olarak kendisini göstermesini, “verirsem ben veririm, vermessem kimse bir şey sahibi olamaz” anlayışının karşılığını, kendisine övgü ve methiye bekleyen her türlü idareci, bürokrat, varlıklı kapitalistlerin müstağni tavrını, “Allah’a hamd” ile etkisiz hale getirebilirler. Mü’minlerin Allah’a hamd etmeleri, her türlü övgüyü Allah’a sunmaları, O’ndan başkasına övgü ve senada bulunmamaları, cahili egemenlerin bütün beklentilerini boşa çıkaracaktır.

Hamdeden mümin gönlünde bir ferahlık duyar. Çünkü o, yaratıcısının kendisine verdiği nimetlerin bilincindedir ve bu nimetler karşısında şükretmektedir. Kendisinin sahip olduğu nimetlerin Allah tarafından verildiğini bildiğinden, nimetlere vesile olanları, elindekileri kaybetme korkusuyla yüceltmez, medhü sena da bulunmaz. Bir gün ola ki vesilelerle Allah adına yol ayrımına geldiğinde, hamd ettiği sadece Allah olduğu için, tercihini hamd ettiğinden yana kullanmaktan asla çekinmez. Hele ki kendisini, modern dünyanın ürettiği gelecek kaygısıyla terbiye etmeye çalışan, rızkı konusunda Allah’a karşı isyana varacak süreçlere sürükleyen eylemlerde bulunmaz, bu tür eylemleri isteyenlere itaat etmez.

Tüketim merkezli hazzın, hızın ve bireysel özgürlüğün getirdiği handikaplar karşısında ortaya çıkan dünya-ahiret tercihlerinde, sadece Allah’a hamd ettiği için ahiret merkezli olan hayatı tercih eder. Ekmek parası adıyla emir kulu olmaktan, Allah’a hamd ettiği için sadece Allah’ın kulu olur kurtulur. Sadece Allah’a hamd ettiği için, kendim kazandım kendim istediğim gibi harcarım deyip çıkmaz işin içinden, israftan çok infakı vardır kazandıklarında.

Modernite sadece Allah’a hamd edenlere karşı sürdürdüğü savaşı kazanamayacağını bildiği için, hamdın sahibini ölümden ve Allah’ı hatırlatacak her şeyden uzaklaştırmanın her yolunu dener. Sadece Allah’a hamd, kişinin kendisine kurulan her türlü dünyevi tuzağın panzehiridir. Ne gelecek kaygısı, ne fakirlik, ne kazanma hırsı, ne makam-mevki, nede güç ve iktidar kişiyi hamd ettiği Allah’tan uzaklaştıramaz. Çünkü mü’min sadece Alemlerin Rabbi Allah’a hamd etmekte, her türlü dünyevi işinde sadece Allah’ı vekil tutmaktadır.

Kendilerini Allah’ın yerine koyarak insanların hayatlarına yön vermeye çalışanlar, öncelikle insanın ölümlü bir fani olduğunu unutturmaya çabalıyor. İnsan ölümü unutur ya da hatırlamazsa, hamdı da sadece Allah’a ait kılmaktan uzaklaşacaktır. Modern hayatın birçok kapanı bu tezgah üzerine kurulur. Öncelikle binlerce dairelik mezarlıksız kentler, hamdın sadece Allah’a ait olmasının önüne geçmek için yapılmaktadır. İnsanların yerel ve küresel şer odaklarına, onların özgürlükçü bireysel insan üretme çabalarına, düalist düşüncenin bir hayat tarzı şeklini almasına sessiz kalmalarını sağlamak, ancak hamdın sadece Allah’a ait olduğunu unutturmakla mümkün olacaktır. Sadece Allah’a hamd edileceğini unutan insan, tevhid inancını parçaladığı için, hayatının diğer alanlarını da parçalara ayırarak yaşayacaktır. İşini kaybetmemek için patronuna, memuriyetini kaybetmemek için amirine, partisini kaybetmemek için başkanına, iktidarını kaybetmemek için küresel emperyalistlere, Allah’a hamd eder gidi hamd edecektir. Edinilen iş, yapılan amel Allah’ın istemediği sevmediği bir eylemde olsa, elindekileri kaybetmemek için Allah’ı sever gibi sevmeye başlarlar. (2 Bakara/165) Bu türden olanlar, Hamdın sadece Allah’a ait olduğunu unutmuştur. Hamdın sadece Allah’a ait olduğunu bilenler ise, Allah’tan başka hiç bir şeyi Allah’ı sever gibi sevmezler.

Buna rağmen kişinin hamdın sadece Allah’a ait olduğunu bilmesi ve şükretmesi, Allah'ın kendisine verdiği nimetlere denk değildir ama kulun elinden gelen budur ve o da görevini yerine getirme çabası içerisindedir. Yüce Allah, Peygamberine her halinde olduğu gibi sıkıntısında, "And olsun ki, söyledikleri şeylerden gönlünün daraldığını biliyoruz. Rabbini hamdederek an, secde edenlerden ol ve ölünceye kadar Rabbine kulluk et" (15 Hicr/97-99)  demekte ve rahatlığında, “Hemen Rabbini hamd ile tesbih et ve O'ndan mağfiret dile. Çünkü O, tevbeleri çok kabul edendir.”(110 Nasr/3) diyerek hamdetmesini öğütlemektedir. Mekke’nin mü’minleri o gün için nasıl, “Alemlerin Rabbine hamd olsun” derken baskıcı, sıkıcı, bunaltıcı atmosferden uzaklaşıyor, kalplerine metanet inerek Allah’a olan bağlılıkları ve sevgileri pekişiyor idiyse, bu günün mü’minlerinin de, kuşatıcı, bunaltıcı, sıkıcı, yalnızlaştırıcı olan seküler dünyanın atmosferinde rahatlayacaktır.

“Öğülmek, hamd olunmak ve şükredilmek, sıfatları en yüksek sıfat; lütufları, ihsanları sonsuz olan Allah'a, bütün kemal sıfatlarıyla vasıflanan, bütün eksikliklerden ve aksaklıklardan birinin de kendisine yamanmasına imkân bu!unmayan yücelerden yüce yaradana yaraşır.”

Bizim bu şekilde andığımız Allah “Rabbülâlemin” dir. Yani bütün âlemlerin rabbidir. Rab; terbiye eden, verdiği terbiyeye göre bir gayeye ulaştıran Allah'tır. Ve bu Allah bütün âlemlerin, bütün varlıkların rabbidir. Hepsini yaratan, hepsinin terbiyesini veren ve bu terbiyeye göre her birine yetişmek ve gelişmek, bir gayeye varmak ve bir kemâle erişmek kabiliyetlerini veren O'dur. Hamd, O Allah'a yaraşır ki, bütün âlemlerin rabbidir.” (Kur’an-ı Kerim’den Ayetler-Mehmet Akif Ersoy s.17)

Mekke müşrikleri, bütün hamdlarını da, sevgilerini de, şükürlerini de, istek ve arzularını da putlarına sunarken, Mekke’nin mü’minleri bu değerleri alt üst eden bir manifestoyla putlara yapılan bütün tazimin tamamının Allahu Teala’ya ait olduğunu ilan ediyordu. Mekke’nin müşrikleri putlarını Allah’ı sever gibi seviyordu. Oysa iman edenlerin sevgisi sadece Allah’a aitti. Bakara Suresi’nde, müşriklerin bu sevgisinden bahsederken şöyle diyor;  “İnsanlar içinde, Allah'tan başkasını 'eş ve ortak' tutanlar vardır ki, onlar (bunları), Allah'ı sever gibi severler. İman edenlerin ise Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür. O zulmedenler, azaba uğrayacakları zaman, muhakkak bütün kuvvetin tümüyle Allah'ın olduğunu ve Allah'ın vereceği azabın gerçekten şiddetli olduğunu bir bilselerdi.”(2 Bakara/165)

Allah’ı sever gibi sevmek

Kur'an-ı Kerim bize;' insanın kadim tarihinde yaşadıkları gerçek hayattaki teorik ve pratik sapma örneklerinden bir örnek sunmakta, yine insanların yaşamakta oldukları gerçek hayattan hareket ederek örnek  vermektedir. Bu zulmün taraflarının ve tabilerinin temsil ettiği bir örnektir. Bu kimseler, Allah'a iman ve Allah sevgisi ile, çıkarları için, geçimlikleri için, dünyalık kaygılarından dolayı, idareci olan, patron olan, amir olan, bürokrat olan, fabrikatör olan, devlet adamı olan zalimlere karşı besledikleri sevgiyi "bir araya getirmektedirler. Tıpkı insanın bütün sıfat ve özelliklerde eşit olan iki ayrı şahsiyeti sevmesinde olduğu gibi. Bu yanlış, hatalı eğilim, Allah ile zulmün temsilcileri arasında bir eşitlik canlandırmaktadır. Yalnız bu eşitlik ve bu sevgi bir sempatiden ibaret olmayıp içinde yaşadıkları hayatın gerçeğinden pratik bir temele dayanmaktadır. Çünkü ayetin anlattığı bu sevgi insanın hissi yönelimlerinden kaynaklanan hissi bir sempati değildir.  Yukarıda da bahsetmiştik, Allah’ı sever gibi sevmek teorik bir düşüncenin çok ötesinde bir eylemden ibarettir. Allah’ı sever gibi sevmek, Allah’a rağmen O’nun istemediği bir şeyi gerek nefsi, gerek dünyevi, gerek korkudan gerekse gelecek kaygısından, Allah’a  rağmen yapmak, Allah’a rağmen bahaneler uydurarak kendi nefsini temize çıkarmaktır. Ayette de geçen “Allah’ı sever gibi sevmek” ifadesi gerçek hayattan ve pratik hükümlerden müteşekkildir. Mekke sosyal yaşantısında putperest inancın hayata nasıl müdahil olduğunu, putperestlerin de Allah’ın gelen vahyine nasıl kulak tıkadıklarını ifade etmektedir. Mekke’de aynı düzen ve zihin yapısı nasıl işlemişse, bu günde daha teferruatlı ve daha geniş yelpazede kendisini göstermektedir.

İnsanların kurtuluşa erebilmelerinin, Allah’a iman ettiklerini söylemeleri ve Allah’ı sevdiklerini dilleriyle ikrar etmelerinin yeterli olduğu kanaati yüzyıllara dayanan bir geçmişe sahiptir. Çağımızda dini kendi yönetimlerine karıştırmayan egemenler, kendi resmi kurumlarıyla dine istedikleri gibi müdahale etmekte, yüzyıllara dayanan yanlış kanaati bugün yaygın hale getirmenin en yaman mücadelesini vermekteler. Laik seküler kapitalist sistemlerini gayri meşru konumundan çıkarmak için, toplumda Allah sevgisinin lisani boyutta yaygınlaşmasına önem vermekteler, kalplere gömülü bir Allah’ı sevgisini var güçleriyle canlandırmaya çalışmaktalar.

Ayete konu olan; bu kimselerin gerçek hayatlarına hükmeden pratik olgulardır. Burada açıkça ortaya çıkan bu sevgiden maksadın pratiğe dayalı bir sevgi olduğudur. Bu sevgi onların sevgi besledikleri zalimlerin, her gösterdiklerine ve her istediklerine kayıtsız şartsız katılıp, uyup bağlanmalarında kendini göstermektedir. Tıpkı insanın Allah'ı sevmesinin mutlak itaat ve bağlılık anlamında olduğu gibi. İşte bu Allah'a ortak koşmanın yani şirk işlemenin pratik bir uygulamasıdır. Böyle bir itaat sadece Allah’a olmalıdır ve böyle bir iataat Allah'tan başkasına yapılamaz. İnsan böyle bir itaati aynı düzeyde Allah'tan başkasına sunduğunda bunun anlamı o itaat edilen kimseyi Allah'a ortak yapmaktır ki, bu gerçek bir şirktir. 

İnsanların Allah’ı sevdiğini söylemelerinin, Allah’a inandıklarını ifade etmelerinin yanında, hayatını şekillendiren beşeri görüş ve önerilerin, yasa ve kanunların, ideolojilerin nefsani dürtülerine kapılıp, Allah sevgilerini yeri geldiğinde arzu ve isteklerine göre diğeriyle yer değiştirmeleri, aciz bir Allah inancınıda pratik olarak yaşamalarına neden olmakta. Bu noktada Allah sevgisinin tanımını değiştiren zihin, Allah’ı kozmik aleme iterek, yeryüzüne müdahilliğini ortadan kaldırmakta. Allah affetmeyeceği tek günahın şirk olduğunu (4 Nisa/48) bildirirken, bu bildirmeyi müşriklerin kendi zihin yapılarına dayandırmakta, aciz bir ilahın affetme yetkisinin de olmayacağını ifade etmektedir. Dünyadaki hayatında kendisini aciz kabul edenleri, Allah’ta ahiretlerindeki hayatlarında onları aciz bırakacaktır.

Kur'an-ı Kerim müşriklerle mü'minler arasında bir karşılaştırma yapmakta ve: “İnananlar ise ençok Allah'ı severler...» hükmünü vurgulamaktadır. Çünkü mü'minin Rabbi hakkındaki bilgisi, O'nun azametini idraki O'nu bütün düşünceleri, şiarları ile, bütün aza ve alanları ile Allah'a bağlanmaya yöneltir. Artık ne kadar büyük olursa olsun, hiçbir güç O'nun yanında küçük bile olsa herhangi bir alan işgal edemez. Artık O'nun ruhu Allah'la karşı karşıyadır. Allah'tan başkası ile dostluğu ve muhabbeti yoktur. Allah'tan başkasına asla itaat etmez. Çünkü tevhidin anlamı her şeyde ihlasla bir tek Allah'a teslimiyettir. Allah sevgisinin nihai anlamı da budur. Allah sevgisini bu nihai anlam içersinde işleyen Kur'an-ı Kerim, mü'minlerin O'nun zatı hakkında derin düşüncelere dalmadan bu sevgiyi yaşamalarını ve bunu vicdanlarında temsil etmelerini istemektedir. (Muhammed Hüseyin Fadlullah-Min Vahyi’l Kur’an 3/135)

Mekkeli müşriklerin de putlara sevgisi Allahu Teala’yı sever gibiydi. Lakin burada ayrılması gereken bir nokta var, avam tabakasının putlara olan sevgisiyle iktidar sahiplerinin sevgisi farklılık arzediyordu. Mekke’nin sıradan insanları atalarından gördüğü için putlara sevgi besleyip ibadet ederken, iktidar sahipleri egemenliklerinin devamı için putlara karşı saygı ve tazimde bulunuyordu. Mekke’de iman edenlerin içinde güçlü ve muktedir olan birkaç kişinin dışında kimse bulunmazken, ilk iman edenler sıradan insanlar ve avam tabakasından oluşuyordu. Bu durum Hz. Muhammed’in (as) nübüvveti döneminde böyle olduğu gibi, daha önceki nebilerin dönemide de aynı şekilde gelişme göstermektedir. Peygambelerin geldiği kavimlerinde iman edenler halk tabakasından oluşurken, ilk karşı çıkanlar her zaman iktidar sahipleri olmuştu. İktidar sahipleri kendileri iman etmedikleri gibi tebalarını da gelen nebilere karşı kışrtıyorlardı. Bu husus Sad Suresi’nde şöyle izah edilmektedir; “Onlardan önde gelen bir grup: "Yürüyün, ilahlarınıza karşı (bağlılıkta) kararlı olun; çünkü asıl istenen budur" diyerek ayrıldılar.”(38 Sad/6) Burada da önde gelenlerin “mele” takımı olduğu ifade edilmekte, kendi iktidarlarının zarar göreceğini bildiklerinden dolayı halkı da gelen nebilere karşı kışkırtmaktalar.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat