Peygamber Devleti-3


Yakup DÖĞER, Peygamber Devleti-3

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Modern Müslümanın sorunu: Allahu Tealaya Yöneliş

Kur’an insanlık tarihi boyunca gelen nebilerden ismi geçenleri bizlere örnek olarak gösterir, aynı zamanda onlardan övgüyle bahsederken, “Onlar ne iyi kuldu, hep Allah’a yönelirlerdi”(38 Sad/17-30- 44-) diyerek, nebilerin özelinde iman edenlere yol göstermiştir. Sad Suresi’nde geçen ayetlerin Mekke’de mü’minler için en zor zamanlarda nazil olduğu göz önüne alındığında, Allahu Teala’ya yönelişin ne kadar hayati önem arzettiği daha kolay anlaşılır.

Mekke muktedirlerinin, sürekli ve kesintisiz olarak mü’minleri ezmesinin, onlara zulmetmesinin üstesinden ancak Allahu Teala’ya yönelerek gelinebileceğine dikkat çekilmesi, İslami davetin en zorlu yıllarında önemli işaret taşlarındandır. Böyle bir durumda, Sad Suresi’nde Hz. Süleyman’ın özelinde mü’minlere tavsiyede bulunulmakta, yaşadıkları o anki sıkıntılı dönemde kendilerinin de Allahu Teala’ya yönelmeleri istenmektedir. Süleyman (as) örneğinin ardından, birçok sıkıntılarla imtihan edilen Hz. Eyyüb’de (as), her işinde Allahu Teala’ya yönelen olarak gösterilmekte, Süleyman (as) gibi iktidar sahibi de olsanız, Eyyüb (as) gibi en çetin imtihandan da geçseniz, “Ey Mekke’nin mü’minleri, yönünüzü Allahu Teala’dan başka yere çevirmeyin” denmekte. Bu kıssalar Mekke davet yıllarında anlatılırken, sıkıntılar içindeki mü’minlere sekinet ve sabır veriyordu.

Çağın Modern dünyasında küresel kaosla boğuşan, yeryüzünde fesadın, fitnenin, çürümenin, zulmün, cürümün yayılmasına engel olamayan, engel olamaması bir yana, maslahata dayanan yaklaşımlarla ve yanlış içtihatlarla modern fitnenin yayılmasına da katkı sağlayan mü’minlerin en büyük sorunu her işinde Allahu Teala’ya yönelmemeleridir dense asla isabetsiz olmaz. İsabetsiz kararların sonucunda davet fıkhındaki yanlış yöntemler ve metodoloji sorunu, nebevi olmaktan öte, Kur’an’ın bahsettiği gibi müdahene mantığına dayanmakta, dinin aslından olan meselelerde tavizler verilerek alan kazanılmaya çalışılmaktadır. Laik-Seküler iktidarlar, kendi bekaları için yaptığı görece denecek sosyal alandaki toplumsal iyileştirmeleri, sürekli olarak vatandaşlarının başına kakmayı da ihmal etmemektedirler. Uzlaşma mantığı zaman içerisinde, modern iktidarlar benimsenmese de, uyum sağlamaya vardıran bir hayat tasavvurunu ortaya çıkarıyor. Bu gün Kur’anın deyimiyle cahili yönetimlerin istediği de, bütün vatandaşların, yandaş olmasa da düzenlerine uyum sağlamalarıdır. Uyum sağlamak, sessiz kalmak, sözle olmasa da eylemle modern cahiliyeyi meşru göstermektir.

Kur’an, uyum sağlamanın önüne geçmek için sürekli olarak mü’minleri uyarmakta, beşeri heva ve heveslere, yeni yetme modern ideolojilere, çeşitli sentezlemelere uymamalarını hatırlatmaktadır. Bu konuda birçok ayet nazil olmuştur. Uymanın ve uyum sağlamanın, Hak olandan sapma olduğunu belirten Allahu Teala, vahye rağmen insanların heva ve heveslerine uyacak olursanız yardımcısız kalırsınız (2 Bakara/120), zalimlerden olursunuz (2 Bakara/145), haktan saparsınız (5 Maide/48), onların hevalarına uyma (6 En’am/150), onların hevalarına uyacak olursan ne yardımcı ne de dost bulamazsın (13 Rad/37), helak olursun (20 Taha/16) diyerek, hak-batıl mücadelesinde hayati öneme sahip bu konuya dikkat çekmektedir.

İktidar sahipleri, mü'minlerden kendilerine uyum sağlamalarını, toplumu İslam'a davet ederlerken dinin hayat içerisindeki tanıklığının yapılmasında gevşeklik göstermelerini arzu ederler. Kalem Suresi’nde Allahu Teala, İslami mücadele sürecinin başladığı dönemde, müşriklerin Mü'minlerle uzlaşma taleblerinden bahsetmektedir. Onların zulümlerine ve sapkınlıklarına uyup tevhid dininin temel ilkelerinden taviz vererek, uzlaşmayı seçmemesi için Rasulullah ve ona uyan mü’minler uyarılmaktadır.

Modern devletler ve onların yöneticileri, klasik dönem iktidarlarından daha akıllıca davranarak, kimliksiz ve kişiliksiz politikalarıyla, herkesle her kesimle anlaşmayı, uyum sağlamayı becerebilmektedir. Tebasındaki vatandaş yaptığı insanlardan, çıkara dayalı kirli, gündelik politikalarını desteklemelerini istemekte, eğer destek sağlayamayacaklarsa, karşı çıkmalarını önelemeye çalışmaktadır. İktidar sahiplerinin bilinen yanlışlarına karşı çıkmamak, sessiz kalmak, alışılmışlığı ve uyum sağlanmışlığı da beraberinde getirir.

Uyum sağlamak, vazgeçmektir. İnancınızdan, ideallerinizden, iddianızdan geri adım atmak ya da ilerlemeyi durdurmaktır. Uyum sağlamak, mistik bir anlayışın hayata müdahil olması, şerre karışı imanın en alt tabakası olan buğuz etmeyi bile unutmaktır. Uyum sağlamak, kandırıldığınızı bilmek, bilerek kandırılmaya rıza göstermek, neslinize, geleceğinize, düşüncenize, aklınıza, gelecek tasavvurunuza, yapmayı hayal ettiklerinize, ütopyalarınıza sırtınızı dönmek, terk etmektir. Bütün dünyayı kuşatacak olan kollarınızı, bütün insanlığı kurtaracak olan dünya görüşünüzü, yeryüzünü imar edecek planlarınızı geleceği karanlık dünyaya hapsetmenizdir. “Yeryüzünde fitneden eser kalmayanıcaya ve din Allah’ın oluncaya kadar mücadele edin” (2 Bakara/139, 8 Enfal/39) emrine ihanettir.

Uyum sağlamak, seçilmiş olma ve dinde kolaylık gösterilmişliğin (22 Hac/78) nimetine nankörlük etmek, sapkınların yoluna girmek (6 En’am/116), imandan sonra küfre sapmak (3 Ali İmran/100), zalim olmak (2Bakara/145), gerisin geri dönüp hüsrana uğramaktır (3 Ali İmran/ 149). Uyum sağlamanın zaman içerisindeki gelişmesi, dost edinmeye kadar da gidebilir ki, bu noktadan sonrası geri dönüşü olmayan yola girebilir.

Aslında uyum sağlamamak, safların ayrışması, tercihlerin yapılması, ne tarafta olduğun ortaya konması demektir. Net çizginin, ilkesel duruşun hayat içerisinde şahitliği demektir. Uyumsuzluk ve karşı duruş, egemen paradigmaya rest çekmek, onun dayattığı hayat tasavvurunu yok saymak, kendi paradigmanı ortaya koymaktır.

Cahili egemenlerle uyumsuzluk hakkında Kur’an bize, Hz. İbrahim’i (as) örmek göstermekte, nasıl davranılacağını yol işaretini olarak belirlemekte. Bu konuda Allahu Teala şöyle diyor: “İbrahim ve onunla birlikte olanlarda size güzel bir örnek vardır. Hani kendi kavimlerine demişlerdi ki: "Biz, sizlerden ve Allah'ın dışında taptıklarınızdan gerçekten uzağız. Sizi (artık) tanımayıp-inkar ettik. Sizinle aramızda, siz Allah'a bir olarak iman edinceye kadar ebedi bir düşmanlık ve bir kin baş göstermiştir." Ancak İbrahim'in babasına: "Sana bağışlanma dileyeceğim, ama Allah'tan gelecek herhangi bir şeye karşı senin için gücüm yetmez." demesi hariç. "Ey Rabbimiz, biz Sana tevekkül ettik ve'içten Sana yöneldik.' Dönüş Sanadır."(60 Mümtehine/4)

Cahili İktidarlar, ciddi manada güç sahibi olan ve egemenliklerine tehdit olarak algıladıkları her türlü oluşumu, baskı, şiddet, mükafat, rüşvet, makam-mevki uzlaşma ile bertaraf etmeye çalışırlar. İktidar sahipleri, kendilerine aykırı gördüğü oluşumların, kendileriyle uzlaşılmasını ve kendilerini memnun etmek için hoşlanmadıkları bazı düşünce ve davranış biçimlerini bırakmalarını isterler. Derler ki, siz bizim anayasamıza, kutsallarımıza, önderlerimize, resmi bayramlarımıza, demokrasimize, laikliğimize, dünyevi ideolojilerimize, eğitim sistemimize, yasalarımıza saygı gösterirseniz biz de sizin bireysel inançlarınıza saygı gösteririz. Size alan açarız, bireysel özgürlükler veririz, ama kesinlikle Allahu Teala’nın egemenliğine müsade etmeyiz derler. Onların derdi, karşısındakine fikrinden, inancından, yaşam tasavvurundan, hayat algısından dolayı saygı duymak değil, sadece ve sadece kendi iktidarlarının devamı ve bekası içindir. Her türlü uzlaşma zemini oluştursalar bile, asla egemenliklerinin meşruiyetini tartışma konusu yapmazlar. Cahili egemenliklerine Allahu Teala’yı ortak dahi yapmazlar. Allahu Teala kalplere gizlenmiş, yeryüzüne inmeyen kozmik alemin yaratıcısıdır. İbadetler Allah ile kul arasında, egemenlerin işgali altındaki camilerin dört duvarı içinde sıkıştırılmıştır.

İktidar sahipleri, kendi düzenlerine çomak sokulmaya başlandığında, bütün güçleriyle saldırıya geçerek, menfaatlerini koruma altına almak, devlet gücünü kendi anlayışlarına göre yasal çerçevede kullanarak şiddeti meşrulaştırır. Özellike modern devlet geleneğinde, şiddet ve öldürme, “Devlet şiddetin meşru kaynağıdır”  anlayışıyla doğru ya da yanlış olmasına bakılmadan gerçekleştirilir. Onlar için önemli olan iktidarlarının sürekliliğidir.

“Oysa sürekli mutluluğu sağlayacak şey insanoğlu için olanaksızdır. Tam mutluluğa erişen sadece Allah’tır. Zira saltanat ve iktidar, şan ve şeref O’nundur. Yeryüzündeki iktidarlar başka iktidarlarla sınırlıdır. Yeryüzündeki iktidarı ölüm kısa keser. Piramitlerde diksek, ölümsüz şiire de bağlansak, yeryüzündeki şan ve şeref yüzyılların geçişiyle söner. İktidarı az olanlara, şan ve şerefi az olanlara biraz fazlası yetecekmiş gibi gelir, ama öyle sananlar yanılmış olur. İstekler doymak bilmezler, sınırsızdır ve onlar ancak Allah’ın sonsuzluğunda yatıştırılabilirler.” (Bertrant Russell- İktidar s.10)

Cahiliye Devletlerinin ve onların yöneticilerinin mantığı her zaman aynıdır. Binlerce yıl önce nasıl bir zihin yapısıyla düşünüyorlar ise, binlerce yıl sonrada aynı zihin yapısıyla düşüneceklerdir. Egemen devletin meşruiyeti tartışma konusunun dışındadır. Anayasalarının ilk maddeleri, değiştirilmesi teklif dahi  edilemez şerhiyle konulmuştur. Kendi dinlerinin hayat tarzının sorgulanması ve sorgulatılması özgürlük kapsamının, düşünce özgürlüğünün dışındadır. Bunun gibi Firavun da Hz. Musa’yı (as) öldürme isteğini dini bozamaya dayandırıyordu.

“Firavun dedi ki: "Bırakın beni, Musa'yı öldüreyim de o (gitsin) Rabbine yalvarıp-yakarsın. Çünkü ben, sizin dininizi değiştirmesinden ya da yeryüzünde fesat çıkarmasından korkuyorum."(40 Mü'min/26)

İslami ıstılahta, din bir hayat tarzıdır, din bir yaşam biçimidir. Din yönetimin işleyiş biçimidir. Yani diyor ki Firavun, “o sizin hükümdarınızı değiştirecek, siyasetinizi, yaşam biçiminizi, kültürünüzü, medeniyetinizi, ekonomi anlayışınızı, kılık-kıyafet anlayışınızı, eğitim düzeninizi değiştirecek!” Yani, “ben onun sizi bana ibadetinizden koparıp, kendi Rabbine ibadete götüreceğinden korkuyorum,” diyordu. “Sizi benim arzularımı gerçekleştirmenizden, bana kulluktan çıkarıp, kendi Rabbinin arzularını gerçekleştirmeye götüreceğinden korkuyorum,” diyordu. Firavun, Mûsâ’nın bunları değiştirmek üzere geldiğini biliyordu. Biliyordu ki peygamber içinde bulunduğu topluma uymak için gelmez. Biliyordu ki peygamber uzlaşmacı değildir. Biliyordu ki peygamber yeryüzünde Allah’ın istediği hayat tarzını gerçekleştirmek üzere gelirdi. Biliyordu ki peygamber kesinlikle yeryüzünde Allah’ın kullarının Allah’tan başkalarının kanunlarına itaat ederek, Allah’tan başkalarının arzularını gerçekleştirerek Allah’tan başkalarına kulluk etmelerine asla razı olmayacaktı. Biliyordu ki, peygamber yeryüzünde Allah’ın hâkimiyetini gerçekleştirmek ve Allah berisinde tüm tâğutların hâkimiyetlerine son vermek üzere gelmektedir.” (Ali Küçük, Besairul Kur’an)

Mevdûdî, Kur'ân-ı Kerim'de "din" kelimesinin anlamını ayırdığı incelemesinde şunları söylüyor: "...Bu bakımdan "din" kelimesinin "Kur'ân-ı Kerim'de eksiksiz bir düzeni ifade ettiği görülür. Sözkonusu bu düzen şu dört unsurdan meydana gelir: 1-Hâkimiyet ve yüce egemenlik. 2-Bu yüksek egemenlik ve hâkimiyete itaat edip boyun eğmek. 3-Bu hâkimiyetin otoritesi altında meydana gelen fikrî ve amelî düzen. 4-Bu düzene uymaya ve ihlâsla bağlanmaya karşı bu yüce egemenliğin verdiği mükâfat veya karşı gelmek halinde isyan etmeye verdiği ceza." (Mevdûdî Kur'ân'a göre Dört Terim, s. 103)

O İslâm ki, yalnız dava, yalnız dirayet, yalnız dille ifade edilen söz, yalnız kalpte cereyan eden tasavvur, yalnız şahısların namazda, hacda, oruçta eda ettikleri vecibelerden ibaret değildir. İslâm, teslimiyettir, itaat ve tabiiyettir, Allah'ın kitabının kulların hayatına hâkim olmasıdır. Bugün'biz müslümanız' deyip de Allah'ın kitabı ile hükmetmeye çağırıldıkları zaman ondan yüz çevirip arkalarını dönenler de ehl-i kitab'*a benzemektedirler. Zira onlar da dîni insanların günlük hayatına, ekonomik, sosyal, hatta ailevî ilişkilerine sokmayı lüzumsuz sayarlar. Bunlar, ileri sürdükleri bu iddialar ile birlikte müslüman olduklarını söylemekten de geri kalmazlar. Hiçbir dînî esasa dayanmayan bu gaflet ile ehl-i kitab'ın ileri sürdüğü zan ve iddiaların farkı yoktur. Her iki grup da dînî esaslardan sıyrılmakta farksızdırlar. Halbuki bu dînin birtakım ayırıcı özellikleri vardır ki, onlar olmayınca din de olmaz: Allah'ın şerîatına itaat, Allah'ın Rasûlü'ne uyma, Kitabullah'ın ahkâmına teslimiyet. İşte tevhîd akidesinin gerçeği bunlardır. Ayrıca din, beşer hayatının tanzimi için teşrîi kanunları da tazammun eder. Dînin gayesi sadece ahlâkı güzelleştirmekten, vicdanî şuuru uyandırmaktan, ibadet ve inançtan ibaret değildir. Böyle bir din olamaz.

Din, Allah'ın insanoğlu için tespit ettiği bir hayat programıdır, insan hayatını yaratıcının yoluna bağlayan ve Allah'ın kudret eliyle çizilen bir hayat nizamıdır. Allah'ın dinine iman eden müslüman, Allah'tan bu dinin şahitliğini talep eder. Bu dine, insanların açıkça göreceği ve onlara güzel bir örnek teşkil edecek tarzda hakkıyla bağlanmalıdır. Kâinatta mevcut olan diğer bütün nizamlara ve teşkilâtlara karşı bu dinin üstünlüğüne ve yüceliğine iman etmeli, kendi nefsini, meslesini ve hayatını canlı bir şekilde Allah'ın çizdiği bu programa tahsis etmelidir. Onlar, cemiyet ve ferdin dayanağını Allah'ın kudret elinden çıkan o yüce programa oturtmayıp, böyle bir cemiyet meydana getirmedikçe şahit olamazlar.

Müminler İlâhî program tahakkuk ettirmeye mecburdurlar. İşte bu, Allah yolunda ölümün, yani ilâhî dinin ortaya koyduğu ve bizzat yaşamaktan daha hayırlı telakki ettiği şehadetin ta kendisidir... Müslüman olduğunu iddia eden her insan üzerine, "Bizi Şahit olanlarla beraber yaz" niyazı (3 Ali İmran /53) Allah ile akdedilen bir bey'attır. Her mümin dînî bir hayatın ihyası ve toplumun huzur ve refahı arzusuyla bu ilahi nizamı gerçekleştirmek için cihat etmek zorundadır. Bunu yapmıyorsa ya şehadetinde yalancıdır veya bu dinin gaye edindiği şehadetin zıddını yapmak gayretindedir. Mümin olduklarını iddia ettikleri halde, insanları Allah'ın dininden uzaklaştıranların vay haline! (Şamil İslam Ansiklopedisi-Din)

Mekke'nin iktidar sahipleri de zihniyet olarak Firavun’la aynı karakteri yansıtmakta, Muhammed (as) getirdiği yeni dinle, kendi dinlerinin kurallarınca işleyip duran çarklarına çomak sokmaktadır. Mekke’nin iktidar sahibi müşrikler Hz. Muhammed’e (as) karşı çıkarken aslında Resulullah’a (as) gelen vahye karşı çıkıyorlardı. Ebû Cehil’in Peygamberimize hitaben “Ey Muhammed, biz seni değil, senin getirdiklerini yalanlıyoruz.” demesi gerçek düşüncesini ortaya koymuştu. En’am suresi 33. Ayetin Mekke’nin ileri geleni Ebu Chil’in bu söz üzerine nazil olduğu rivayet edilmiştir. Ayet-i Kerime’de, “Onların sözlerinin seni üzdüğünü biliyoruz. Aslında onlar seni yalanlamıyorlar, fakat o zalimler Allah'ın ayetlerini inkâr ediyorlar.”(6 En’am/33)

“Ebu Salih kanalıyla İbn Abbâs'tan gelen rivayette ise bu el-Hâris ibn Amir'in Hz. Peygamber (sa)'e: "Ey Muhammed, bugüne kadar sen bize hiç yalan söylemedin ki biz seni yalancılıkla itham edelim. Fakat biz seni tasdik ettiğimiz takdirde yerimizden yurdumuzdan oluruz." demiş de âyet bunun üzerine nazil olmuştur” (Bedreddin Çetiner Esbab-ı Nüzul 1/359)

İktidar sahipleri, egemenliklerinin sürmesini istiyor, bunun için her yola başvuruyor. Baş vurdukları yöntemlerden biriside uzlaşma, karşılıklı tavizlerle orta yolu bulma girişimleri. İşte bu bağlamda Rasulullah, yukarıda bahsettiğimiz birçok ayet-i kerimede müşriklerin heva heveslerine uymaması konusunda Allah tarafından uyarılmıştır.

Yağcılık-Müdahene

Kalem Suresi, Mekke devrinin başlarında nazil olan surelerdendir. Muhtevadan bu surenin, Mekke'de Allah Rasulü'ne karşı çıkışların şiddetlendiği bir zamanda nazil olduğu anlaşılmaktadır.(Mevdudi-Tefhimul Kur’an) Mekkeli muktedirler, İnsanların mü’min olmalarına engel olamayınca baskılarını daha da artırıyor, yapabileceklerinin sınırlarını zorluyor. Zulümde sınırları zorlarken, aynı zamanda uzlaşma yollarına da başvuruyorlar. Mekke’nin iktidar sahiplerinin, Resulullah’a ve mü’minlere her türlü işkenceyi yaparken aynı zamanda uzlaşmak için hangi tekliflerle geldikleri herkes tarafından malumdur.

Kur’an, Kalem Suresinde Mekke Devleti yöneticilerinin bu tavırlarını yağcılık yapmak ve yağcılık beklemek olarak açığa çıkarıyor ve bu tavra Kur’ani bir terim olarak “Müdahene” diyor.

“Müdahene” kavram olarak; “yağ çekmek, ovmak, okşamak, müşriklerin taptıklarına, alçak garazlarına, haksızlıklarına ilişmemek, yalancılıklarına göz yummak, lüzumsuz yere yumuşak davranmaktır. Müdahene kavramını Ragıp el-lsfehani Yumuşak davranmak, uzlaşmak, müsamaha göstermek, kati hüküm vermemek, şüphe etmek, kararsızlık göstermek, yağcılık yapmak.” Şeklinde anlamlandırmıştır

Müdahene etmek, ikiyüzlü davranmak, idare-i maslahatçılık yapmak, düşmanın hoşnutluğunu kazanmaya çalışmak, suça ve suçluya göz yummaktır. Müdahene, yolda gösterilen gevşeklik ve sapmadır. Müdaheneyi kullanacak kadar ahlaki erdeme yabancı bir dil ve kaleme sahip olanlar ve onların dinleyenleri, takipçileri, büyüklükten, büyük ahlaktan, temiz akıldan, Mü'mince basiretten uzak insanlardır.” (İslami Mücadele Alanında Uzlaşma Bid'ati: Müdahene- Fevzi Zülaloğlu Haksöz Dergisi Ağustos 1996 65. Sayı)

"Idhan" yumuşak olma, yağcılık yapma, gevşek konuşma demektir." Buna göre ayetin manası, "Onlar isterler ki, sen onların hoşlanmadıkları bazı prensiplrinden vaz geçesin de onlar da buna mukabil taviz versinler. Böylece sen onlara, onlar da sana karşı yumuşamış olasınız" demektir. Ata, İbn Abbas (r.a)'ın bu ayetin manasının da, "Sen kafir olasın da, onlar da kafir olalar..." şeklinde olduğunu söylediğini rivayet etmiştir. (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları:22/47-48)

Ayette zikredilen "Onlar isterler ki sen onlara yumuşak davranasın. Onlar da sana yumuşak davransınlar” ifadesi, Abdullah b. Abbas, Dehhak ve Süf-yan es-Sevri tarafından, "Allahın âyetlerini yalanlayanlar isterler ki sen, Allah’ı inkar edesin, onlar da inkar etsinler" şeklinde izah edilmiştir. Mücahid, Katade ve Abdullah b. Abbas'tan nakledilen diğer bir görüşe göre bu ifadeden maksat, "Senin onlara taviz vermeni beklerler ki onlar da sana taviz versinler. Veya "Dinin aleyhine onlara yumuşak davranmanı isterler ki onlar da sana yumuşak davransınlar." (Taberi Tefsiri 8/385-386)

Onlar isterler ki; sen yumuşak davranasın da, kendileri de yumuşaklık göstersinler.» İbn Abbâs bu âyete şu mânâyı vermiştir: Sen onlara ruhsat veresin de, onlar da sana ruhsat versinler isterler. Mücâhid ise şu manayı verir: Sen üzerinde bulunduğun hakkı terkedesin de onların ilâhlarına dayanasın isterler. (İbn Kesir, Hadislerle Kur’an-ı Kerim Tefsiri 14/8055)

Mekke’nin iktidar sahipleri, daha davetin ilk yılları sayılabilecek bir zamanda karşılıklı anlaşmaya çabalıyor, fazla dallanıp budaklanmadan kendi lehlerine meseleyi çözmek istiyordu. Mekke’nin iktidar sahipleri Her nekadar uzlaşmak, anlaşmak, karşılıklı bir orta yol bulmak istediklerini ifade etselerde, asıl niyetleri kendi iktidarlarının devamını sağlamak, yayılmakta olan yeni inanca tolumsal alanda şahitlik tanımamaktır. Herşeyin bilgisi kendisinde olan Alemlerin Rabbi Allahu Teala, hemen arkasındaki ayette uzlaşmanın önünü kesmekte, onlara itaat etme demektedir.

Mekkeli muktedirlerin ruh halinin nasıl olduğunu ve asıl niyetlerinin ne olduğunu anlamak için Hz. Şuayb’a (as) kavminin iktidar sahiplerinin nasıl davrandığına bakmamız, meseleyi kavramamız için yeterli bilgi verecektir. Şuayb’a (as) Kavminin “Mele” takımı ve “Müstekbirler”, şöyle demişti; "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim milletimize geri döneceksiniz." (Şuayb:) "Biz istemesek de mi?" (7 Araf/88). Müdahene mantığının altında yatan asıl niyet, mü’mileri kendi batıl hayat tarzlarına geri döndürmek, Allahu Teala’nın dininin hayatta şahitliğini engellemektir.

Daha önce din kavramının bir hayat tarzı olduğunu ifade etmiştik. Bu ayette de “Millet” kavramı kullanılmakta.

“Millet” kavramı, sözlük anlamında gidilen yol. Bu anlam yolun niteligini belirtmez, hem doğru, hem de yanlış yolu içine alır. İslam literatüründe ise din ve şeriat anlamlarını dile getirir. Günümüzde yaygın biçimde kullanıldığı gibi "aynı topraklar üzerinde yasayan, aynı kökten gelen, tarih, töre ve dil ortaklığı bulunan insanların tümü" biçiminde tanımlanan ulus ya da nation kavramlarıyla hiçbir anlam benzerliği taşımaz.

Millet kelimesinin İslam literatüründeki anlamını Kur'an belirler. Sözgelimi: "Kendini bilmez beyinsizden başka kim İbrahim'in milletinden yüz çevirir?" (2 Bakara/130). "De ki: Hayır, biz batılı bırakıp Hakk'a yönelen İbrahim'in milletine uyarız" (2 Bakara/135), "De ki: Allah doğru söyledi. Öyleyse Hakk'a yönelen İbrahim'in milletine tabi olun" (3 Ali İmran/95) ve "İyilik yaparak kendisini Allah'a teslim eden ve İIbrahim'in hanif milletine tabi olandan millet bakimindan daha iyi kim olabilir?" (4 Nisa/125) anlamındaki ayetlerde geçen millet kelimesi din ve şeriat karşılığında kullanılmıştır. (Şamil İslam Ansiklopedisi)

Ancak, inanç kuvveti, tehdid ve uyarılar karşısında ne gevşiyor, ne de sarsılıyor... Şuayb bir adım bile gerileyemeyeceği bir noktada durmaktadır... Herkesi, Allah'ın zaferini ve iki grup arasındaki hükmünü bekleyerek, dilediği inancı edinme ve dilediği otoriteyi benimsemede serbest bırakmak şartıyla- barış ve birlikte yaşama noktası... Davetçinin -batılın yönelttiği herhangi bir baskı veya tehdid altında- bu noktadan bir adım dahi geriye gitme yetkisi yoktur... Bunun dışında bir tavır, temsil ettiği haktan tamamen uzaklaşma ve ona ihanet anlamına gelir. O'nun kendini beğenmiş soydaşları, inananlara kentten sürme ya da dinlerine geri dönme tehdidini savurduğu zaman Şuayb, kendi dinine sarılarak ve Allah'ın onu kurtardığı hüsrana uğratıcı dine tekrar dönmekten nefret ederek hakkı haykırdı. Dua ederek, yardım dileyerek ve hakka ve ailesine yardim sözünü tutmasını isteyerek, sığınağı ve efendisi olan Rabbine sığındı. (Seyyid Kutup-Fizilal)

Mekke’nin iktidar sahiplerinin zihin yapısı da, Hz. Şuayb’ın (as) ve diğer nebilerin kavimlerinin ileri gelen muktedirleri gibi mahiyet göstermekte, uzlaşma tekliflerinin asıl gayesinin kendi batıl dinlerinin ve dolayısıyla bu batıl dine dayanan egemenliklerinin devamını sağlamaktır. Asıl tartışılan konu, gizli saklı bir mahiyet gösterse de egemenlik meselesidir. Batılın, tagutların, mücrimlerin, müşriklerin egememliği mi? Yoksa her şeyin sahibi, yerlerin, göklerin ve iki arasında bulunanların sahibi Allahu Teala’nın egemenliği mi?

Cahili egemen gücün istediği, toplumun genelinin, kendi paradigması doğrultusunda bir hayat tasavvuruyla yaşaması, iktidarının sürmesi ve düzenin işlemesidir. Bu isteğe nebiler, genel geçer olan bu kurala itiraz ederek, toplumun büyük  çoğunluğunun batılın hükmüne uysa da, onlar karşı çıkmaktadır. Çoğunluğun ayak uydurduğu düzene karşı, yeni bir düzen kurmaya gelen nebiler, mevcut yapıyı dönüştürmeye, aynı zamanda egemenliğin devrini de Allahu Teala adına almak istemektedir. Bu bağlamda, çoğunluğun dışında kalan vahiy, özel bir konum arzetmekte, nebiler ve mü’minler bu özel paradigmayla hareket etmekteler.

 Egemen varlık, "Filan kimsenin istediğini ya da en azından istiyorum dediğini ben de şimdi istiyorum", diyemez; çünkü bu isteğin gelecek için kendini bağlaması akıl dışı olduğu gibi, sahibinin iyiliğine ters düşen herhangi bir şeye olur vermek de hiçbir düzenin elinde değildir. (Jean Jacques Rousseau-Toplum Sözleşmesi s.60 Türkçesi  Alpagut ERENULUĞ)

Cahili iktidarlar ve egemenler, Allah’ın tasarruf hakkını gasp eden, kendilerini de Allahu Teala’ya ortaklar gibi gören yapılardır. Allahu Teala, kendisine ortak koşulmasını asla kabul etmediği gibi, cahili iktidarların sahipleri de egemenliklerine kimseyi ortak yapmak istemezler. Kavganın asıl nedeni budur, nebilerin asıl gönderiliş gayesi de budur.

Burada egemenliğin tanımı hakkında kısaca bilgi vermekte fayda vardır. Egemenlik konusuna daha sonra uzunca değinilecektir.

“Egemenlik; başkalarının davranışını kendi isteklerine zorla uydurabilme imkânı, emir ve direktifler vererek toplum davranışını yönlendirme gü­cü, yüksek otorite. Siyaset biliminde millî sınır­lar içinde Devlet'in en üstün yetki ve güç sahibi olması, uluslararası sistemde İse Devlet'in sadece kendi taahhütleri çerçevesinde sınırla­nabilen ve diğer devletlere eşit mutlak bağımsızlığı anlamına gelir.” (Sosyal Bilimler Ansiklopedisi-Davut Dursun)

“Göklerde ve yerde olanların tümü, Melik; Kuddüs; Aziz; Hakim olan Allah'ı tesbih eder.O, ümmîler içinde, kendilerinden olan ve onlara ayetlerini okuyan, onları arındırıp-temizleyen ve onlara kitap ve hikmeti öğreten bir elçi gönderendir. Oysa onlar, bundan önce gerçekten açıkça bir sapıklık içinde idiler. Ve henüz kendilerine ulaşıp-katılmamış olan diğerlerine de (peygamber gönderilmiştir); O (Allah), üstün ve güçlüdür, hüküm ve hikmet sahibidir.Bu, Allah'ın dilediğine verdiği fazl (lütuf ve ihsan)ıdır. Allah, büyük fazl sahibidir.” (62 Cuma/1-2-3-4)

“Ayetteki, "Resul, onlara Allah'ın ayetlerini okur" cümlesi, "Kendisinin peygamberliğini ortaya koyup açıklayan delilleri serdeder" demektir. Buradaki "ayetleri" ifadesi ile, şer'i hükümlerin kendisinden çıktığı ve sayesinde, hakkın batıldan ayırdedildiği ayetlerin, yani Kur'ân ayetlerinin kastedilmiş olması da mümkündür. "O peygamber, onları arındırır" yani onları şirk pisliğinden ve şirk dışındaki diğer pis söz ve fiillerin pisliklerinden onları temizler. Bazıları bu ifadeye: "Onları ıslah eder, yani, sayesinde temiz ve müttakî olacakları şeye uymaya, onları davet eder" manasınadır.” (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb 21/477)

Burada şuna dikkat çekmekte fayda vardır. Hz. Peygamber (as) hiç bir zaman İslam'ın Allah tarafında konulmuş ilkelerini pazarlık konusu yapmamıştır. Ama insanlar arası ilişkilerinde yumuşak huyludur. Yakınlarına, akrabalarına, insanlara iyilikte bulunmayı, kolaylığı seven biridir. Fakat Allah'ın vahiyle indirdiği doğruluğu tartışılmaz ilkelerde tıpkı bütün insanlar gibi o da inisiyatif sahibi değildir. Aynı şekilde Mü'minler de insiyatif sahibi değildir. Mü'minlere düşen de, peygamberleri gibi davranarak onun sünnetini sürdürmek, bid'atlere tevessül etmemektir.

Peygamberimiz, Mekke'nin en zor şartlarında bile dinini pazarlık konusu yapmamıştır. Allah yolunda en dayanılmaz eziyetlere, işkencelere uğratılmış yine de Mü'minlerle birlikte mal, mülk ve güç sahibi zorbaların yüzüne karşı söylenmesi gereken hak sözü gizlemeye yeltenmemişlerdir. Basiretli Mü'minler kafirlerin kalplerini yumuşatmak için, baskı ve işkenceyi hafifletmek, savmak için pragmatist manevralara gerek duymamışlardır. Allah'ın vahyini gizli gizli, açık açık, eğriltmeden, olduğu gibi açıklamaktan da asla geri durmamışlardır. Tepkilere rağmen bütün kalbi içtenlikleriyle tebliğe, öğütte bulunmaya devam etmişlerdir.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat