Peygamber Devleti-2


Yakup DÖĞER, Peygamber Devleti-2

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


İtaat etme!

“Hayır; Ona itaat etme, secde et ve (Rabbine) yakın ol”(96 Alak/19)

Mekke’de nazil olan sureler, mü’minleri belli imtihanlardan geçirmiş, imanlarını sağlamlaştırmış, kişiliklerini olgunlaştırmış, şirkten arındırıp dini yalnızca Allahu Teala’ya has kılmayı bir hayat düsturu olarak öğreterek, geleceğin dünyasını inşa etmeleri için hazırlamıştır. Gelecekte, Allahu Teala’nın arzında, Allahu Teala’nın istediği bir dünya kurmak için, tabir yerindeyse tepeden tırnağa bir değişime uğrayan mü’minler, hazır ve nazır hale gelmiştir. Yeni din kendine iman edenleri amansız bir cenderen geçiriyor, kimin samimi kimin değil kesinlikle ortaya çıkacak bir manzara teşkil ediyordu. İslam’a ilk girenlerin öncelikle ya zayıf, ya köle ya da azatlı olmaları, bazılarının da Mekke dışından gelenlerden olması hasebiyle, baskı ve şiddetin alabildiğine yükselmesi kaçınılmaz oluyordu. Bütün insanlık dışı muameleler sürmesine rağmen, mü’minler asla geri adım atmıyor, iktidar sahipleri çileden çıkıyordu.

İlk nazil olan ayetlerle, iman edenlerin ruhları ve bedenleri, davranışları ve toplumsal pozisyonları yeni baştan dizayn edelirken, aynı zamanda Mekkeli yöneticilere de asla itaat etmemeleri konusunda uyarılıyorlar. İlk nazil olan Surelerden Alak ve Kalem Surelerinde, bu konuda net çizgiler çizilerek, iktidar itaat ilişkisine de dikkat çekiliyor. Nebiyi ve O’na tabi olanları, Allahu Teala cennetlerle mükafatlandıracağını vahyederken, (68 Kalem/34), aynı zamanda kendisinden başkasına iataat etmemelerini de bildiriyor. Mekke muktedirlerinden yüz çevirmeleri emredilirken, aynı zamanda uzlaşmamaları gerektiği konusunda da uyarılıyorlar.

Alak Suresinde bahsedilen insan karakterinden, insanın nasıl bir ruh haline varabileceğinden bahseden Kur’an, insanın azgınlığının boyularını da belirtiyor. Burada Allahu Teala’nın belirttiği olumsuz davranışları toplumsal boyutta hangi gücün yapıp yapamayacağı, toplumu şekillendiren ve kendisini bu konuda Allah’a ortak gören nasıl bir yapının olduğunu kavramak önemlidir.

O gün için Mekke’de risalete ve Rasulullah’a (as) karşı duranlar kimlerdi, karşı duranlar hangi güce sahipti ve Mekke içerisinde ki konumları neydi bu noktada düşünmek gerekir. Bireysel olarak yaptırım gücü sınırlı olanlar, toplumsal olarak sınırları zorluyorsa bunun devlet ya da yönetim gücü olması gerekmektedir. Kur’an’da belirtildiği ve Resulullah’ın (as) siyerinde de görüldüğü gibi, Nebilere ve gelen vahye ilk karşı gelenler her zaman mele yani toplumun, güç kuvvet, iktidar sahipleri olmuş, ilk tepki her zaman yönetim kadrosundan gelmiştir. Nebilerse gönderildikleri toplumda her zaman şehirlerin merkezlerine gönderilmiştir. Bu durum Kasas Suresi’nde şöyle izah edilmektedir: “Rabbin, kendilerine âyetlerimizi okuyan bir peygamberi memleketlerin merkezine göndermedikçe, o memleketleri helâk edici değildir. Zaten biz ancak halkı zalim olan memleketleri helâk etmişizdir.” (28 Kasas/59) Kur’an, Nebilere ilk karşı çıkanların da şehrin ileri gelenleri, mele kısmı olduğunu bize bildirir. (7 Araf/60-109)

Sünnetullah budur, her zamanda ve her mekanda her çağda ve her coğrafyada Allahu Teala’nın vahyine, vahyi getiren nebilere, resullere ilk karşı çıkanlar her zaman, güç kuvvet sahipleri, oranın muktedirleri yani mele zümresi olmuştur.

“Mele”  "kavmin eşrafı,  ileri gelenleri"  demektir.  Bu kelime, Arapların birşey tıkabasa dolduğunda,  deyimlerinden alınmıştır. "Çok meşgul, işleri pek yoğun olup, işlerini güzelce' düzenleyen kişiler" manasınadır. Onlar, bu şeref üzerlerinde görüldüğü için bu kelime ile tavsif edilmişlerdir. Onlar, kalblere heybet, meclislere de saygı saldıkları için bu ismi almışlardır. Onlar, üstün akıl ve isabetli fikirlerle dopdolu oldukları için bu adı almışlardır. (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 12/543

Mele, “Arapça "dolmak, doldurmak, bir kimseye yardım etmek anlamındaki "melee" kökünden türeyen Mele’ kavramı: bir görüş üzerinde birleşen topluluk, bir toplumun ileri gelenleri; yöneticilerin görüşlerine başvurup danıştığı, toplumun yönetiminde ve yönlendirilmesinde söz sahibi olan grup anlamına gelmektedir. Ayrıca sözcük olarak hırs, zan, şüphe ve ahlak gibi anlamları da vardır.

Yaklaşık otuz ayette geçen mele’ kavramını, Kur’an genellikle toplumu etkileyip yönlendiren ve yöneticilere danışmanlık yapan kimseler için kullanmaktadır. Aslında nötr bir kavram olan Mele’ olumlu veya olumsuz bir anlam taşımamaktadır. Ancak Kur’an bu kavramı -bir iki ayet dışında- ayetlerin tamamında olumsuzluk içeren bir anlamda kullanmaktadır. Müşrik toplumların önde gelenlerini, vahye karşı koymada halkı örgütleyenleri, peygamberlerin davetini boşa çıkarmak için her türlü fitneyi kullananları, şirk toplumlarını vahye karşı ayakta tutmaya çalışanları ve bunun için organizatörlük yapanları, halka akıl ve yön verenleri, Kur’an, mele olarak tanımlamaktadır. Ayrıca Kur’an, bütün vahiylere ilk itiraz edenlerin, Allahu Teal’ın dinine ilk karşı çıkanların daima mele’ takımı olduğunu bildirmektedir.

Yönettikleri toplumların iman etmekten yüz çevirmelerini sağlamak için her türlü yönteme başvuran ve sahip oldukları bütün imkanları bu uğurda harcayan mele’ zümresi, tarihin her döneminde sürekli tevhide karşı şirki ayakta tutmaktan yana olmuştur. Bu gerçek geçmişte böyleydi, günümüzde de böyledir, gelecekte de böyle olacaktır. Günümüzün müşrik toplumları, geçmişteki müşrik toplumlardan farklı olarak mele’ sınıfına, kendilerini Müslüman olarak tanımlayan siyasetçi ve din adamlarını da dahil ederek, vahye karşı en büyük desteği onlardan almaktadırlar. İktidar nimetlerinden yararlandırarak yanlarına aldıkları bu kimseler, içinde yer aldıkları iktidarlarının yaşamasında büyük başarılar elde etmektedirler. Öyle ki bu iktidarların varlıklıklarını sürdürebilmeleri büyük oranda bu dayanak sayesinde mümkün olabilmektedir.

Bütün sistemlerde/toplumlarda siyasi ve ekonomik gücü elinde bulunduranların, bu gücü en iyi şekilde kullanmalarını sağlamada baş aktörlük yapanlar o sistemin mele’sidirler. Günümüz modern toplumlarında tekelleşmiş/kartelleşmiş sermaye, medya, güvenlik güçlerinin bağlı olduğu merkezler, kültür ve sanat merkezleri, parlamentolar, resmi-dini kurum ve kuruluşlarda yöneticilik yapanlar; siyasetçiler, bürokratlar ve aydınlar mele’ sınıfını oluşturmaktadırlar. Bu sınıfta yer alanlar, bir toplumda halk ne durumda olursa olsun her türlü imkana ve konfora sahip olarak yaşarlar. Karar mekanizmaları ellerinde olduğu için sürekli kendi haklarını koruyucu düzenlemeler yaparak bu yaşantılarını güvenle sürdürmeye çalışırlar.” (İktibas Dergisi, Sayı: 305, Mayıs 2004)

 Kur’an, vahye tabi olan mü’minleri, iktidar sahiplerine (mele) karşı itaatsizliği emretmekte, onların baskılarına karşı direnç göstermelerini istemektedir. Bu emri daha ilk nazil olan surede belirtmiş, özelliklerini saydığı (iktidar) mele takımına boyun eğmemesini, sadece rabbine secde edip itaat etmesini emretmiştir. “Hayır; Ona itaat etme, secde et ve (Rabbine) yakın ol” (96 Alak/19)

“Ona itaat etme” manasının, "Seni namazdan nehyederken, o, hiçbir zaman senin ona itaat edeceğin yolundaki temennisine kavuşamayacak. Yine, "Dikkat, aman, sakın, ona itaat etme, boyun eğme..." Daha sonra Cenâb-ı Hak, "Ona boyun eğme" buyurmuştur ki, bu, tıpkı, "Yalanlayanlara itaat etme..." (Kalem, 68/8) ayeti gibidir. "Secde et". Müfessirlerin ekserisine göre Cenâb-ı Hak bu emir ile, "Namaz kıl; gerek fiil, gerekse tebliğ açısından Allah'a ibadete devam et. Bu düşmanın hakkındaki fikrini açıkça söyle, çünkü Allah, senin destekçin ve senin yardımcındır" manasını kastetmiştir. (Fahruddin Er-Râzi, Tefsir-i Kebir Mefâtihu’l-Gayb, Akçağ Yayınları: 23/275)  Burada sure, itaatkar mü'mini imanında ve itaatında ısrarlı olmaya ve onlardan ayrılmayıp dayanmaya çağırıyor.” (Fizilal)

“O Ebu Cehil gibi ibâdet ve itaate mâni olmak isteyen bir şahsa (itaat etme) onun sözüne iltifat buyurma (ve) sen (secde et) tilavet secdesinde bulun, Cenab-ı Hak'kın sana vâ'dettiği muvaffakiyyatı nazara alarak şükür secdesine kapan (ve) o Kerîm, Rahim Mabuduna ibâdet ve itaatle (yaklaş.) onun manevî katında büyük bir mevki sahibi bulun.”(Ömer Nasuhi Bilmen-Alak Suresi tefsiri)

Kalem suresi’nde de benzer şekilde ifadelere dikkat edecek olursak, burada da itaatsizlik istenmekte, kimlere itaat edilmeyeceği mü’minlere gösterilmekte.

“Elbette senin Rabbin, kimin Kendi yolundan şaşırıp-saptığını daha iyi bilendir; ve kimin hidayete erdiğini de daha iyi bilendir. Şu halde yalanlayanlara itaat etme. Onlar, senin kendilerine yaranmanı (uzlaşmanı) arzu ettiler; o zaman onlar da sana yaranıp-uzlaşacaklardı.Şunların hiçbirine itaat etme, yemin edip duran aşağılık..” (68/Kalem 7-8-9-10)

Risaletin ilk yıllarında nazil olan surelerde bir itaatsizlikten bahsediliyor. Bu “itaat etme” emri sıradan bir itaat edip etmeme emri değil. Bir efendi-köle, işçi-patron, baba-oğul, abi-kardeş arası itaat edip etmeme değil. Buradaki “itaat etme”, tamamen egemen bir gücün, iktidar sahiplerinin, mele takımının kendileriyle, efendi-köle, akrabalık, baba-oğul ilişkisi bulunmayan bir kişiye dayattığı hayat tasavvurunu ret etme emridir. Mele takımı, yani günümüz anlaşılır deyimiyle iktidar sahipleri, devlet yöneticileri, onların bürokrasi ayağı, İslam’ı çeşitli ideolojilerle sentezlemeye çalışan aydın entelektüel takımı, iktidardan ve egemenlerden dünyevi rant devşiren kapitalist işadamları, toplumun kendilerine karşı başlayan aykırılık hareketini, ileriye dönük büyük tehdit olarak görmekteler ve çeşitli baskılarla bu itaatsizlik hareketini engellemeye, toplumsal bir harekete dönüşmesini önlenmeye çalışmaktalar.

İktidar sahiplerinin, Mekke Devlet yöneticilerinin ne tür baskılar yaptıkları konusu herkesin malumu olduğu için, itaatsizlik tavrı gösteren mü’minlerin de şekilde şekilde baskı gördükleri ve nasıl direndikleri daha net anlaşılabilir. Bu itaatsizlik mü’minlere öyle bir ödenesi bedel de getiriyordu ki, itaatsizlik eylemi içine girenler, öncelikle dışlanma, marjinalleşme, işlerinin bozulması, akrabalık ilişkilerinin kesilmesi, tehdit ve sindirme ve nihayet canlarından olma gibi sonuçlara kadar gidiyordu.

Muhammed b. İshak’ın rivayetine göre, Müslümanlara karşı Kureyşlileri kışkırtan Ebu Cehil, bir kimsenin Müslüman olduğunu duyduğunda, eğer o Müslüman şerefli ve güçlü bir kimse ise, onu kınayıp ayıplar ve şöyle derdi: "Senden daha iyi bir insan olan babanın dinini bıraktın. Senin aklının kıtlığını söyleyecek ve görüşünü çürüteceğiz. Şerefini de yok edeceğiz!" Müslüman olan kişi, eğer ticaretle uğraşan biri ise ona şöyle derdi: "Vallahi senin ticaretim kesada uğratacağız. Malını yok edeceğiz!" Müslüman olan kişi, eğer zayıf ve güçsüz biri ise onu döver, başkalarını ona karşı kışkırtırdı.  Müşrikler, Müslümanlardan birine o kadar vururlar, aç ve susuz bırakırlardı ki, o kendisine tatbik edilen işkencenin şiddetinden yerinde oturamaz hale gelirdi.

Habbab b. Eret'in şöyle dediği rivayet edelir: Ben demirci idim. As b. Vail'den alacağım vardı. Ödeme yapması için yanma vardığımda bana: "Allah'a yemin ederim ki, Muhammed'i inkar etmedikçe sana olan borcumu ödemiyeceğim." dedi. Ben de: "Hayır, vallahi sen ölüp de sonra diriltilinceye kadar ben Muhammed'i inkar etmeyeceğim!" dedim. Bu defa bana şu karşılığı verdi: "Ben ölüp de sonra dirildiğimde bana gelirsen, o zaman benim malım ve evladım olacaktır. Ben de senin hakkını öderim." Dedi. (İbn Kesîr, El Bıdaye Ve'n-Nıhaye, Çağrı Yayınları: 3/84-88)

Mü’minler sadece “Rabbimiz Allah” dedikleri için kendilerine yapılan baskı, işkence, yıldırma, asimile uygulamalarına karşı direniyor, Mekkeli iktidar sahiplerine itaat etmiyordu. Bir bakıma vahye teslim ve Resulullah’a (as) tabi olmak, yani mü’min olmak itaatsizlikle başlıyordu. Kelime-i Tevhidin ifade ettiği içerik, işte bu iktidar sahiplerine itaat etmemekle örtüşüyordu. Daha sonra nazil olacak surelerde ve ayetlerde, mele kısmının sıfatı “Tagut” olarakda ifade edilecek, itaat edilememesi, ret edilmesi gerekenler daha da özele indirilecek, lakin anlam içeriği olarak mele, mütref, müstekbir, tagut, zalim, mücrim, fasık gibi kavramlar genel olarak itaat edilmemesi ve kendilerine uyulmaması  gerekenler olarak belirtilecek.

Nebinin ve mü’milerin akıl almaz işkenceler karşısında, imanlarında sebata ve itaatsizliklerinde devama karşı önlerinde bir tek seçenek vardı; Sabır. Alak Suresi’nde, “Onlara boyun eğme” derken, Müzzemmil Suresi’nde, “Onların yaptıklarına karşı sabret”, Müddessir Suresi’nde, “Raabin için sabret” denmekte. Nazil olan ayetler Resulullah’a (as) sabretmesini emrederken, Resulullah’ta (as) mü’milere aynı sabrı tavsiye ediyordu.

Mahzum oğulları, ailecek Müslüman olan Ammar'ı, babası Yasir'i ve annesi Sümeyye'yi öğle sıcağında Mekke kumluklarına götürüp işkence ederlerken Rasûlullah (as) "Ey Yasir ailesi, sabredin. Buluşma yeriniz Cennet'tir." derdi.

Neden “itaat etmeyin!”

İnsanların toplumsal olarak yaşadığı ve cahiliye hükmü (günümüz deyimiyle modern devlet, modern ulus devlet) ile yönetilen yerlerde belli bir devlet, belli bir iktidar, yazılı ya da örfi olsun belli bir yasal düzen, bu düzenin de yöneticileri vardır. Bu tür cahili yönetimlerde toplum en baştan aşağı, yani iktidar sahiplerinden, avamın en alt tabakasına kadar sınıflara ayrılmıştır. Her sınıfla diğeri arasında bariz farklar, ayrıcalıklar mevcuttur ve açık ara uçurumlar bulunmaktadır.

Modern devletlerden yola çıkacak olursak, iktidar sahipleri statü olarak, sosyal olarak ve ekonomik olarak her zaman vatandaşın ulaşamayacağı yerlerdedir. Adı  hukuk devleti, sosyal devlet, kapitalist devlet olsa bile bu böyledir. Herkes için geçerli olan hukuk iktidar sahipleri için etkisizdir, cezalar sadece avam kısmı denen vatandaşa kesilebilen, giderlerin faturasını vatandaşın ödediği, gelir-gider uçurumunun alabildiğine adaletsizce olduğu bir yapıya sahiptir. Dokunulmazlığı olan, cezalandırılamaz, hesap sorulamaz, kendilerinden izah beklenemez muktedirler vardır. Bunlar, zulüm de yapsa, suçta işlese, haksız yere insan da öldürse, başka birinin hakkını da gasp etse, kendilerinden hesap sorulamaz. Dolayısıyla kendileri için yaptıkları hukuki düzenlemeler kamu vicdanında meşruiyet arzetmese de, yasal bir kılıf çerçevesinde kendilerini koruma kalkanı içerisine alır.

Bu noktadan sonra, bu sınıfın her yaptığı yanına kar kalan bir konumu ortaya çıkar. Her yaptığı yanına kar olarak kalmasından dolayı, alabildiğine adaletsizlik, vurgun, hak yeme, gasp, kısacası insan olma onuruna yakışmayan birçok uygulama ortamı oluşur.

Allahu Teala, yeryüzünde bütün yarattıkları hususunda bir denge kurmuştur, bu denge bozulmasın diye de belli kurallar vahyetmiştir. Bütün yaratılanların arsında, canlı cansız, insan hayvan, yaratılmış ne varsa Allah’ın koyduğu dengenin gözetilmesini gerektiren bir hukuk mevcuttur. Bu hukuk dünyanın dengesinin bozulmaması için hayati önem arzeder. Birileri bir yerde aç ve sefilse, birileri başka biryerde hakkından fazla yiyip sömürdüğünden dolayıdır. Birileri gecekondularda yaşıyorsa, başını sokcak bir göz oda bulamıyor ya da zor buluyorsa, birileri malikanelerde yaşadığından dolayıdır. Sağ kolunuzu sol kolunuzdan daha iyi kullanabiliyorsanız, bu birini diğerinden daha fazla alıştırdığınızdan dolayıdır.

Yeryüzüne baktığımızda insan elinin değmediği ya da insan tasarrufunun mümkün olmadığı her şeyin ilk günkü dengesiyle yoluna devam ettiğini, lakin ne zaman insan eli bir şeye değse, ya da insanın tasarrufu altında olsa, orada bir aksaklığın ve bozukluğun oluşmaya başladığını görüyoruz.

Kozmik alem de güneş, ay, yıldızlar, galaksiler, dünyanın güneş etrafında dönme süresi, dünyanın saatteki dönme hızı v.s. gibi olayların milyonlarca yıldır hep aynı olarak değişmeden, ne zamanından ne de hızından her hangi bir şey eksilip çoğalmadan yoluna devam ettiğini biliyoruz, çünkü bütün bunlar insan elinin erişemediği, insan tasarrufunun mümkün olmadığı Allahu Teala’nın emri gereği işleyen Sünnetullah dediğimiz kanunlardır.

Aynı şekil de bu Sünnetullah’ın insanın kendi bedeninde de işlediğin şahit oluyoruz. İnsan doğar, büyür, yaşlanır, üzülünce hüzünlenir ağlar, kızınca bağırır çağırır, istemese de saçı, tırnakları uzar, sakalını keser, zamanla gözleri gençliğindeki gibi net göremez, vücudun direnci azalır, yaş ilerledikçe ağrı sızı bedenini sarar. Allahu Teala’nın taktir ettiği kanunlar insanın kendi bedenin de işler. Kimse isteme de saçının uzamasını durduramaz, tırnaklarının büyümesine engel olamaz, yüzünün kırışmasına çare bulamaz, sadece pansuman tedbirlerle kendisini avutur, çünkü kendi tasarrufunun üstünde bir güç bunların böyle olacağını tayin etmiş ve böyle olacaktır. Yani kendi isteğinin dışında gelişen her şeyde bir denge mevcuttur. (25 Furkan/2, 13 Rad/8, 54 Kamer/49, 44 Duhan/38-39, 10 Yunus/5)  Ne zaman insan bu dengeye müdahale etmeye kalksa, kurulan dengenin ayarlarıyla oyanamaya, kendi çıkarına kulanmaya çalışsa, alemlerin Rabbi olan Allahu Teala’da “Sakın haddi aşmayın, dengeyi bozmayın” (55 Rahman/8) diye uyarır.

 Nebilerin seçilip bulunduğu topluma gönderilme zamanları, toplumun Allahu Teala’nın koymuş olduğu dengeyi bozmaya çalışmaları ya da bozdukları zamanlar olmuştur. Kur’an’da bize bahsedilen peygamberlerin geldikleri kavimlerine hitaplarına bakıldığında konu daha rahat anlaşılabilir.

Bugün insanlık, kendi fıtratı ile ilişkilerinin koptuğu ve böylece bütün dengelerin alt-üst olduğu bir kaosu yaşıyor. Yeryüzüne gelişi ve gidişi arasındaki çizgiyi ve bu çizginin takip ettiği istikameti kaybetti. Böylece de, keşfettiği yeni büyük gerçekler arasında en büyük gerçeği bulamaz oldu. Artık yeni nesiller niçin yaşadıklarını ve tüm bu gelişmelerin kendilerini nereye sürüklediğini, hayatın anlamının ne olduğunu bilmiyorlar. Çünkü geliştirilen sibernetik dinde bu suallerin cevapları hiç düşünülmemişti. Geçen bunca zamanda insanlar, sanki yaşanılan hayatın sağlam bir temeli varmışçasına, kendisini çevreleyen belirsizliğin, korkunun ve şaşırmışlığın gölgeleri arasında kendi kendisini aldatıp durmuştur. Ne yazık ki insanlık bu gün, edinilen bunca yeni değerlerin karşısında, insanın ve insanca olan değerlerin yenilgisine tanık olmaktadır. (Yaşar Düzenli-Kur'an'ın Işığında Evrensel Dengeler ve İnsan-önsöz bölümü)  

Alemde nizamın işlemesi için öncelikle insanda denge olmalıdır. İnsanda denge olduğu sürece, bütün alemde dende sağlanacaktır. Yaratan yeryüzü üzerinde tasarrufta bulunabilmesi için insanı yaratmış, belli donanımlarla arza göndermiştir. İnsan ise dengeyi sadece yaratıcısına tabi olduğu sürece sağlayabilir. İnsan teki olarak dengeyi kendi içinde sağlayan fert, toplumsal alanda da dengeyi kurar. Toplumsal alanda kurulan denge kainattaki dengeyede yansıyacaktır.

Eğer Yaratıcının sağladığı denge bozulmaya ve yeryüzü fesada uğramaya başladığında, işte tam bu noktada ortaya zulüm çıkar ve Allahu Teala, sağladığı dengeyi bozanlara zalim der. Allahu Teala zalimleri bilir (2 Bakara/95), Allahu Teala bu dengeyi bozan zalimleri sevmez (3 Ali İmran/57, 42 Şura/40), Allahu Teala, kurduğu dengeyi bozarak yeryüzünü, ekini ve nesli ifsad edip zulmedenlerin vay hali der (43 Zuhruf/65) ve dengeyi bozan zalimleri elim bir azapla tehdit eder (42 Şura/21). Beşeri ideolojilerin ideologlarına ve tabilerine, heva ve hveslerinden koydukları akılcı yasalarla insanların hayatlarına yöne verenlere, kendilerini diğer insanlarda üstün görenlere,statüsünü, mevkisini, ekonomik kazancını, ırkını-nesebini, soyunu-soplunu, atasını ve neslini kendileri için ayrıcalık kriteri belirleyenlere, Allahu Teala zalim der. (2 Bakara/92-114-140-246-258, 3 Ali İmran/94, 5 Maide/45-51, v.b ayetler)

Allahu Teala’nın zalim dediği, yeryüzündeki her tipteki zâlimlere ve zulme karşı çıkmakta Allahu teala’nın en önemli emirlerindendir. Allahu Teala’nın emri gereği tüm zâlimlere isyan edilmesi şarttır. Bunu gerçekleştirmek için de, zâlim ve zulüm kavramlarının iyi bilinmesi gerekir.

Burada “zalim” kimdir, “zulüm” nedir kısaca değinmekte fayda vardır.

“Zulüm” sözcüğünün mastarı olan ‘zulmet’, nur’un (ışığın) olmama durumudur, yani karanlıktır. “Zulüm”, kavram olarak, karanlık, haksızlık, hakkı yerine koymama, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir. Zulm’ün halk arasındaki en yaygın manası, haksızlık, baskı, işkence ve gaddarlıktır. Zulüm, bu anlamları kapsamakla beraber, Kur’an’da ve Islâm literatüründe daha geniş anlamlara gelmektedir.

Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir. Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma esasına dayanır.Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür. İslamî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir. Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur” dan yoksun olmaktır. Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. (Ahmed Kalkan-Kavramlar)

Toplumlar haddi aştıklarında, Allahu Teala’nın hudutlarını çiğneye başladıklarında, Allahu Teala’ya kulluktan uzaklaşıp birbirlerine kul olmaya, nefislerini ilah edinip yeryüzünde Allahu Teala’nın tasarruf hakkını gasp etmeye başladıklarında, Allahu Teala haddi aşan toplumlara vahiyini ulaştırması için nebiler, resuller gönderir. Toplum Allahu Teala’nın Rabliğini ret ettiği için azgın ve zalimdir, gelen nebiler Allahu Teala’nın ayetlerini zalimlerin, azgınların, tagutların, fasıkların, mücrimlerin yüzlerine karşı okuması için gönderilir. Nebiler, nefsini ilah edinenlerin ve beşeri ideolojilerin paradigmasıyla kurulan iktidarları ortadan kaldırmak için seçilir. İtaat ve ibadet edilmeye, kendisinden yardım istenmeye layık tek egemen Allahu Teala’dır. “İşte Rabbiniz olan Allah budur. O'ndan başka İlah yoktur. Herşeyin Yaratıcısı'dır, öyleyse O'na kulluk edin. O, herşeyin üstünde bir vekildir.”(6 En'am/102, 1 Fatiha/4). “O, yerlerin, göklerin ve ikisinin arasında olanların sahibidir. “Göklerin, yerin ve ikisi arasında bulunanların mülkü Kendisi'nin olan (Allah) ne Yücedir.” (43 Zuhruf /85)

Bu durumda mülkün gerçek sahibi tek İlah ve Rab olan Allahu Teala ile, O’nun mülkünü ve egemenliğini gasp edip nefisini ilah edinenler arasında bir savaş başlar. Bu savaş nedeniyle, Allahu Teala’ya iman eden mü’minler, gasıp, mücrim, zalim olan iktidar sahiplerine itaat etmezler. Zalimlere karşı bu itaatsizlik çağrısı, her zaman ve her mekanda kıyamete kadar geçerlidir.

Allahu Teala nebisine ilk vayettiği ayetlerinde sadece Rabbinin adıyla okumasını, hayatından kendisinden başka Rableri ret etmesini emretmekte. O günün Mekke cahiliye toplumunda en anlaşılır bir dille inen ayetler, daha ilk baştan itaat edilecek yegane merciyi ve isyan edilecek sahte ilahları ve rableri ifade etmiş, Mekke’nin insan rableri bu ilk gelen vahye ciddi tepki göstermiştir. Surenin devamında, itaat edilemeyecek insanların karakteri de maddelerle sayılmakta, bu vasıflara sahip olanlara itaat etmeyin denilmekte.

Alak Suresi’nde itaat edilemeyeceklerin vasıflarını sayan Kur’an, bu konuya dikkat çekmeye Müddessir ve Müzzemmil Surelerinde de sürdürmekte. Risaletin ilk aylarında ya da ilk yıllarında, yalancılara, günahkarlara, müstağnileşmiş azgınlara, gelen vahye karşı inkar edip inatçılık yapanlara, Allahu Teala’nın nimet verdiği halde risaleti yalanlayanlara itaat etmemeleri konusunda Resulullah ve ona tabi olan mü’minler uyarılmakta.

“Veli” olan Allahu Tealadır

Kur’an bu merkezde itaatsizlik hareketini sürdürmeye devam ederken, Alak Suresi’nde, “Hayır; ona boyun eğme (Rabbine) Secde et ve yakınlaş.”(96 Alak/19), Müzzemmil Suresi’nde, “Rabbinin ismini zikret ve herşeyden kendini çekerek yalnızca O'na yönel.” (73Müzzemmil/8), Müddessir Suresi’nde, “Rabbin için sabret.”(74 Müddesir/7), Kalem Surei’nde, “Şimdi sen, Rabbinin hükmüne sabret ve balık sahibi (Yunus) gibi olma; hani o, içi kahır dolu olarak (Rabbine) çağrıda bulunmuştu.”(68Kalem/48) diyerek Resulüne ve mü’minlere konum belirlemektedir.

Nebisini ve iman edenleri zorlu bir hayata hazırlayan Allahu Teala, bu zorlu mücadelede onları yalnız bırakmadığını, her zaman onlarla beraber olduğunu da vahyerek gönüllere metanet vermektedir. Müzzemmil Suresi’nde,  “(Allah,) Doğunun ve batının Rabbidir. O'ndan başka İlah yoktur. Şu halde (yalnızca) O'nu vekil tut”(73 Müzzemmil/9) derken, Müddessir Suresi’nde, “Kendisini tek olarak (ve yapayalnız) yarattığımı Bana bırak” (74 Müddesir/11), Kalem Suresi’nde, “Artık bu sözü yalan sayanı sen Bana bırak. Biz onları, bilmeyecekleri bir yönden derece derece (azaba) yaklaştıracağız.”(68 Kalem/44) diyerek Resulünü ve mü’minleri rahatlatmakta.

Allahu Teala, dini için mücadele edenlerden sadece kendisini veli edinmelerini isterken, dosdoğru yolun üzerine oturanların cezlarını da kendisinin vereceğini vahyetmektedir. Bu insanlık tarihi boyunca hep böyle olmuştur. Kur’an Kıssaları bize bunu hatırlatmak, iman edenlerin Allah’tan başka veliler edinmemesini, her işlerinde Allah’a yönelmelerini istemektedir.

Burada kısaca “Veli” kavramına değinirsek, İşinde tasarruf sahibi olan, tasarrufa yetkili hakim, bir işin içine girip onu idare eden mutasarrıf. Yardım eden, yardımcı, seven, dost. Azad eden ve azad edilen, Komşu, yakın anlamlarına gelmekte.  Zebîdî ise, kavramla ilgili olarak şöyle der: “Veli kelimesinin birçok manası olup bunlardan bazıları şunlardır: Veli, seven, dost anlamına gelir. Bu, düşmanın zıddı olup “Vâlâhu”=onu sevdi” ibaresinden alınmış bir isimdir. Dost, arkadaş, yardım eden, yardım edici, yardımcı. İbn Manzur Lisanü'l-Arab'da: “Allah Teala'nın isimleri arasında veli, yardım eden demektir. Alemin ve mahlukatın işlerini deruhte eden ve onları yerine getiren manasına gelir, denilmiştir. Allah'ın isimlerinden biri de vâli'dir. O da bütün eşyanın mâliki ve mutasarrıfı demektir. (Mikdat Öccü, Kur’an’da Veli Ve Velayet s.27)

Veli kelimesi Kur'an'da hem Allah hem de diğer varlıklar için kullanılır. Allah'ın esmaü'l-hüsnâsından biri de el-Veliy'dir. Kelime Allah için kullanıldığında dost, yardımcı, işleri yürüten anlamlarını belirtir. Allah'ın velilik niteliği çeşitli ayetlerde dile getirilir. Buna göre Allah, iman edenleri karanlıklardan aydınlığa çıkaran (Bakara 2/257), mülkünde, kudret ve yüceliğinde ortağı olmayan ve korumanın kaynağı olan (İsra 17/111, Kehf 18/26), rahmetini yayan, dostunu yücelten (Şura 42/28), göklerin ve yerin yaratıcısı (En'am 6/14), Kitab'ı indiren, mü'minleri kollayıp gözeten (Araf 7/196), yalnız dünyada değil, ölümle bizi bırakıp gidenlerin ardından da bizi kucaklayan sonsuz vefalı (Yusuf 12/101) bir velidir.

Kur'ân'a göre velilik ve veli edinme, mü'minin ilişkilerinin yönünü belirler. Gerçek, değişmez ve mutlak veli Allah'tır (Ali İmran 3/68; Şura 42/9). Velilik yalnız Allah'a özgüdür (Kehf 18/44). Mü'minlerin velisi ancak Allah'tır (Maide 5/55). Bu nedenle mü'minler Allah'ı veli edinmelidirler (Şura 42/6)(Şamil İslam Ansiklopedisi)

Allahu Teala, Önceki peygamberlerin kıssalarını vahyederek, onların da aynı problemlerle karşılaştıklarını anlatmakta, peygamberini ve ona iman eden mü’minlere teselli, güç ve kuvvet vermektedir. Bu konuda Allahu Teala vahyinde, “Resullerin haberlerinden senin kalbini sağlamlaştıracak her şeyi anlatıyoruz. Bunda sana hak, müminlere de bir öğüt ve bir uyarı gelmiştir”(11 Hud/120) diyerek kıssaların vahyediliş sebeblerinden birini bildirmektedir.

Rasulullah’ı (as) teselli eden kıssalar aynı zamanda imanları nedeniyle kovulmaya, sıkıntıya ve baskıya maruz kalan müminleri de teselli eder. Onlara geçmiş milletlerin kıssaları anlatılarak kendilerinden önce de çeşitli işkence ve azap türlerine düçar kalan, sonra inançları doğrultusunda sabreden müminler bulunduğu belirtilmiş olur. Ve yine onlara ya Allahu Teala'nın takdiriyle dünya hayatında zafer kazanacakları veya karşıtlarının ahirette en acıklı ceza ile cezalandırılarak akıbette yine kendilerinin karlı çıkacakları haber verilmiş olur. (Prof. Dr. M. Sait Şimşek, Kur'an Kıssalarına Giriş s.73)


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat