Peygamber Devleti


Yakup DÖĞER, Peygamber Devleti

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Peygamber Devleti

“Biz, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.” (28/Kasas 5-6)

Yeryüzünün o güne kadarki tarihinde görmediği en büyük ıslah ve inşaa hareketi tarihler miladi 610 yılını gösterdiğinde başlamıştı. Dünyanın tamamını hedef gösteren vahiy, aynı zamanda yeryüzünün ilk küresel hareketiydi de. Bir bölgeyi, bir coğrafyayı, bir ırkı, bir ülkeyi, bir kıtayı ya da yeryüzünün bir kısmını değil, bütün dünyayı değiştirmeyi hedefleyen İslam’ın, ilk vahyi nazil olduğunda, Kisra’nın saraylarındaki sütunlar yıkılmadı ama, günün egemenlerinin iktidarları, iktidar-itaat ilişkileri temellerinden sallanmaya başladı. Kendilerini yaşadıkları toplumun Rableri, ilahları olarak gören devlet yöneticileri, Allah’ın Rab ve tek ilah olarak ilan edilmesinin adından şaşkına döndüler.

İnkar edenlerin, düşmanlık edenlerin, tavır koyanların, cephe alanların bir tek korkuları vardı, toplum  üzerindeki egemenliklerini, kendilerine olan itaati kaybetme korkusu. Bir tek cümlenin kapsam alanı okadar genişti ki, bütün ilişkileri ve toplumsal hukuku tamamen değiştirip yeniden inşa ediyordu. Ortaya yeni bir kurucu irade çıkmış, bu irade kendi paradigmasının dışındaki hiç bir değeri kabul etimiyor, aksine hepsini ret ederek sadece kendisini referans gösteriyordu. Bir avuç iman ehli, Mekke Şehir Devleti’nin hedefindeydi. Kendilerine devlet tarafından savaş açılmış, devlet tarafından işkence yapılmış, devlet tarafından boykota uğramışlardı.

Yıllar böyle amansız bir savaşa tanıklık ederek bütün zorluklara rağmen geçti. Mekke dönemindeki son zaman artık var olma ya da yok olma sürecine girmişti. Bu sürece gelinceye kadar da, vahyin etkisi Mekke dışında, Mekke çevresinde de bazı yerlerde karşılık buldu.

 Tarih Miladi 621’i, Risaletin 12. Yılını gösterdiğinde, İslam Davetinin kendilerine ulaştığı Medine’den 12 kişi Hacca gelir ve geldiklerinde Resulullah (as) ile görüşmek isterler. Resulullah (as) gelen Medinelilerle Akabe mevkiinde buluşur. Konu belli, önemli ve hassastır. Peygamber (as) vahyin iktidarını sağlamak ve devletini kurmak için yeni bir vatan ve yeni vatanda kendisini koruyup gözetecek, kendisini destekleyecek insanlar arıyordu. Karşılıklı konuşmalar, sorular ve cevaplar bir süre devam etti. İkna olan Medineli hacılar,  “Allah’a ortak koşmamak, hırsızlık yapmamak, zina etmemek, çocukları öldürmemek, haktan ayrılmadığı sürece peygambere itaat etmek”(Hüseyin Alan-Siyerin Gölgesinde-2) üzere biatlaşmak için ellerini Peygamberin (as) elleri üzerine koyduklarında, yeni bir devrin de kapılarını aralıyorlardı. Bu yeni devir, egemenliğin İslam’a iat olduğu yeni bir devletin temellerinin atılmasıydı. Medine’de kurulacak olan İslam Devleti’nin ilk temelleri Akabe Biatlarıyla atılmış oldu.

Bu biatlaşma, kısa süre içinde yeryüzünün bir daha şahit olmayacağı Peygamber Devletinin egemenliğinde adaletin, her sınıf ve çeşidiyle toplumun bütün kesimlerinin birlikte yaşayabileceği günleri ufkunda barıdırıyordu. Nebinin elleri üzerine konulan her el, Allah’tan başka ilah tanımayacaklarına dair söz verirken, iktidar ve itaat ilişkisinin şeklini de belirliyordu. Allah bu biatleşmeyi evrensel ve ebedi hadi olan kitabında kayda geçirerek, “Şüphesiz sana biat edenler, ancak Allah'a biat etmişlerdir. Allah'ın eli, onların ellerinin üzerindedir”(9 Tevbe-10) diyor, Aziz ve Hakim olan zatıyla bu mü’minleri onurlandırıyordu.

Herşeyin matematiksel olarak hesaplandığı ve aşırı tedbirciliğin bir hayat tarzı olarak görüldüğü günümüz konjektüründe düşünülecek olursa bu eylemin ve talebin bir ütopya olarak değerlendirileceği gerçektir. Bu gün aynı kitabı modernist bakış açısıyla okuyup temel konularda bile faklı düşünen Müslümanların, elbette ki ogünü anlamaları beklenemez. Bir araya gelmeyi bile bir ütopya ve nostalji olarak değerlendiren, mümkün olma ihtimalini bile düşünmeyen modern dünyanın milyar nufuslu Müslümanları, o gün gelen 12 kişinin beyatlarıyla bir devletin temellerini attığını hafsalalarında canlandıramazlar.

Bu gün devlet kurma düşüncesini bir kenara bırakın, mevcut egemenlerle dahi aralarına net çizgiler koyamayanlar, dünyevi çıkarlar ve ihtiraslar için devletin dininin olması gerekmediğini ifade ederlerken, tevilden tahrife varan yorumlarla devletsiz bir din anlayışını topluma dayatıyorlar. Kur’an’ı önlerine koyup yıllarca üzerinde çalışmalar yapanlar bu çalışmalarının semeresi olarak, Hz. Adem’in (as) ilk insanlığını, Hz. Meryem’in nasıl hamile kaldığını, mucizenin olup olmamasını, Hz. Nuh’un (as) yaşını, Hz. Süleyman’ın (as) rüzgalarını vb benzeri konuları ortaya koydular. Kitabın asıl amacının dışında tartışılan konular, Müslümanların dünyalarına ve de ahiretine fayda sağlamaktan öte, fikir teorisyenliğine varan meseleler.

Kur’an’ı Peygamber devletiyle bir türlü örtüştüremeyen teorisyenler, modern devletin paradigmasına mahkum edip, çeşitli ideolojilerle sentezleyerek meşrulaştırma yarışına girdiler. Kur’an’ı nazil olduğu dönemden bakarak toplumu ve algıları dizayn etmeye çalışmaları gerekirken, bugünden geriye giderek modernist zihin yapısıyla kitabı kendilerine uydurma seferberliği başlattılar. Bu sebeple hiç bir zaman asıl mesele olan egemenlik, vela-bera, iktidar ve itaat ilişkilerine de varamadılar.

Rousseau’un modern devletin oluşumunun tarihsel planında kurucu bir öneme sahip olan toplum sözleşmesi kuramında bahsettiği bir konu üzerinde uzunca düşünülmesi gerekir gibi görünüyor. Bu önemli olan konu egemenlik konusu. Rousseau egemenlik konusundan bahsederken, egemenliğin devredilemeyeceğini ve bölüşülemeyeceğini belirtiyor.

******************

Mekke’de yaşanan zorlu imtihan sürecinde, nitelikli Müslümanların her şeye rağmen imanlarındaki sebat, dünyanın gelecek yüzyıllarına damgasını vuracak gelişmeleri beraberinde getiriyordu. İki dünya imparatorluğunun arasından ve Mekke Şehir Devleti’nin zalimce baskılarına rağmen, Nebinin öncülüğünde bir avuç iman etmiş insanın kuracağı Peygamber Devleti filiz sürürüyordu. Bu öyle bir filiz ki, hiç bir aklın tasavvur edemeyeceği şartlarda tohum atmış, yetişmiş, bedeli ödenmiş, safları ayrılmış, göğüsler bütün olumsuzluklara karşı siper olmuş bir ortamda yetişmeye başlamıştı. Zamanının iki dünya devleti ve zalim Mekke Şehir Devleti arasında, bir Peygamber devleti zuhur etmekteydi.

Müslümanlar, kendine ait olanı terk etmeye başladığından bu yana, kendine ait olduğu düşünce ve tasavvurlarının tamamını batının emperyalist algısına ve yöneldirmesine teslim etti. Batı neyin nasıl olduğunu, nasıl anlaşılması gerektiğini, manasının ve anlamdırılmasının nasıl olacağını yazdı çizdi ve öğretti. Batı düşüncesinin yazıp çizip öğrettikleri de hiç sorgulanmadan Müslümanların cenahında kabul gördü. İlkellik ve medeniyet, devlet ve egemenlik, iktidar ve itaat kavramları ve tanımları da bunların başında gelenler olarak düşünülebilir. İlkelliğin geçmişe ve medeniliğin bu güne ait olduğu algısı, geçmiş dönemlerin ikelliğine atıfta bulunur bir manayı içerir şeklinde anlatıla geldi.

Aynı şekilde, devlet ve egemenlik kavramları da, gelen vahyin bütüncül anlayışından yani tevhid çizgisinin dışında değerlendirilerek, tarihselci bir süreç içerisinden geçtiği, güne ait çözümlerinin olamayacağı öğretileriyle, gökyüzüne hapsedilerek, yerli akademisyenlerce tescillendi. Devlet ve egemenlik, aynı zamanda iktidar ve itaat ilişkisini de doğrudan ilgilendirdiği için, toplumların egemen güce yani iktidara itaatin gerekliliği konusu meşrulaştırıldı. 20. Yüzyılın medeni (!) dünyasının dışında kalan bütün zamanlar ve değerler ilkellikle itham edilerek toplumsal hayatın dışına itilip itibarsızlaştırıldı. Dolayısıyla 15 asır öncesine ait Peygamber Devleti’de, ilkel bir yönetim ve yapılanması olduğu savıyla günün ihtiyaçlarına cevap veremeyeceği şeklinde şerh edildi.

Kitabın evrensel vurgusu ve bütün çağları kuşatıcılığı yerli modernistler tarafından tarihselcilik kıskacına alınırken, çözümler hep kendi dışımızdaki paradigmalarda arandı. Tarihselci görüşüyle meşhur bir Prof yazdığı mealin önsözünde şöyle demektedir: “Anlam taktirinde İslam’ın ilk asırlarında ortaya konan görüş ve yorumlara özel bir önem ve öncelik atfetmemiz aynı zamanda Kur’an’ı konuşmadığı konularda konuşturmanın düpedüz bir tahrif olduğu inancımızdan kaynaklanmaktadır. İşte tam bu noktada Kur’an’ın, dolayısıyla bu mealin okuyuculara teknoloji, finans sektörü, enflasyon, sibernetik, nükleer enerji vb konular ile demokrasi, laiklik gibi meselelere dair hiç bir şey söylemediğini belirtmek durumundayız.”(Mustafa Öztürk meali önsözünden)

Devletin ve egemenliğin, iktidar ve itaatin hangi referanslar doğrultusunda olması gerektiği, vahyin belirlediği sınırlardan koparılarak modern dünya düşüncesinin kuramcılarına ve akılcı felsefeceilerine teslim edilirken, bütün dünya insanlığı, yeni düzenin toplumsal örgütlenmesine göre en baştan başlayarak dönüştürüldü. İlkellik ve medenilik sosyologlar tarafından modern paradigmaya göre tanımlanırken, görev ve sorumlulukların sınırları da bu paradigma üzerinden çizildi. İnsanlar vahyin belirlediği kurallar çerçevesinde Allah’ın kulları iken, yeni paradigmada modern devletin birer vatandaşı yapıldı. Artık geçmiş ilkel ve barbar olarak tanımlanırken, yeni düzende an ve gelecek kurtuluş olarak deklare edildi.

Bu manalar üzerinden eleştirel bir yaklaşımla yeniden düşünecek olursak, 15 asır önce risalet yıllarında dünya üzerinde ve özellikle vahyin nazil olmaya başladığı coğrafya da yaşayan toplumların ve egemen devletlerin öyle bize dayatılan tarih anlayışının bilgileri gibi, ilkel, çağdışı, cahil ve kendini bilmez topluluklar olmadığını görebiliriz. Şurası da muhakkak ki, zamanın her döneminde insan topluluklarının arasında, her zaman bedevi ve cahil denecek insanlar bulunmuştur. Bu durum şimdiki yaşadığımız zaman içerisinde de hayli mevcuttur.

Mekke Şehir Devleti’nin bazı özelliklerinin göz önünde bulundurursak, yönetim erkinin şimdiki modern devlet ve demokrasi diye adlandırılan idare şekillerinden daha modern olduğunu, daha sistemli çalıştığını görebiliriz. Siyer araştırmacısı Hüseyin Alan’ın tespitine göre, Mekke yönetimi çok zekice harket eden yöneticilerden oluşuyor ve bütün işlerini kavga etmeden, savaşmadan karşılıklı müzakere ile çözüyor. Bu yöneticiler çözüm hususunda öyle becerikli ve mahirler ki, en kritik konularda bile birlikte karşılıklı konuşarak bütün sorunlarını çözüp birlikteliklerini sürdürebiliyor. Hüseyin Alan, Medine’de bulunan topluluğun böyle bir özelliğinin olmadığını da vurguluyor. Mekke Şehir Devleti’nin o günkü yönetim tarzı ve uyguladıkları çözüm yolları, bugün bile neredeyse modern denebilecek birçok devlette bulunmuyor. Yani bugünden, risalet yıllarının yaşandığı zamana ışınlanacak olsak, iki imparatorluğun arasında iki yüzyılı aşkın süre var olmuş küçük bir şehir devletinin varlığını sürdürmedeki hikmetini kavrayabiliriz.

Mekke Şehir Devleti’nin egemenliğinin sürdüğü dönemde, gününün modern yapısının varlığı arasında Sünnetullah’a uygun yapılanan bir avuç mü’min insan, Peygamber Devleti’ne gidecek süreci başlatmıştı. Bu süreç, Mekke toplumunu birbirine bağlayan kabile asabiyesinden sıyrılarak, iman asabiyesine geçişle nitelik kazandı. Artık yeni oluşan toplumda kavim asabiyesinden iman asabiyesine geçilmiş, kurulacak olan Peygamber Devleti’nin birleştirici harcını iman birlikteliğinden kaynaklanan asabiye oluşturmuştur.

Mekke Devleti’nde asabiye bağı

Câhiliye döneminde, aralarında baba tarafından kan bağı bulunan akrabanın oluşturduğu topluluğa “asabe”, bu topluluğun bütün fertlerini birbirine bağlayan ve herhangi bir dış tehlikeye karşı koymak veya saldırıda bulunmak söz konusu olduğunda bütün topluluk üyelerinin harekete geçmesini sağlayan birlik ve dayanışma ruhuna da “asabiyet” denilmekteydi.(İslam Ansiklopedisi) Mekke toplumunda fertleri birbirine bağlayan bağ, kavim asabiyesi olup, bu bağ insanların birbiriyle olan bağın en güçlü ve etkili şekliydi. Hatta bu bağ gözleri öylesine kör etmişti ki, aynı kavim ve aşiretten olmaları, yaptıkları zulümde olsa birbirlerini desteklemelerini sağlıyordu. Cahiliye şiirlerinde bile görülen bu asabiye bağı, ister mazlum olsun ister zalim kardeşine yardım et şeklinde yansımıştır. Kavim sabiyesi Mekke Devleti’nin birleştirici harcı konumunda olmuştur.

Resulullah’a (as) Mekkeli yöneticilerin tepkisi, kavminin birlikteliğini parçaladığı ve kardeşler arasına fitne soktuğu şeklinde seyretmiştir. Gelen vahyin birletirici harcı herhangi bir kavmi, aşireti, ırkı, soyu sopu, statüyü gözetmiyor, başka bir bağa işaret ediyordu. Vahyin işaret ettiği asabiye bağı, ozaman kadar Mekkelilerin tarihinde görmedikleri bir bağ, anlam veremedikleri bir asabiyeydi.

Mekke Devleti Yöneticileri egemenliğini, bağlı oldukları asabiye üzerinden sürdürürken, bu bağın kopmaması için sürekli strateji geliştiriyor, kavmiyetçi hassasiyetin güçlenmesi için büyük çaba sarfediyordu. Kendi kavminden olup da fertlerine sahip çıkmayan kavmin liderleri hor görülüp aşağılanıyor, haklarında ileri geri konşuluyordu. Bu etkinin gücünü, iman etmeseler bile, Resulullah’ı canları pahasına koruyan kendi kavminde görebiliyoruz.

Mekkeli yöneticilerin Hz. Muhammed’i (as) öldürmek istediklerini öğrenen Ebu Talip, Haşimoğullarının bütün gençlerini silahlandırarak Mekke meydanında toplayıp, Mekke Devleti yöneticilerine meydan okuması, gerekirse bütün Haşimoğullarının ölmeyi göze alabileceğini söylemesi, kavim asabiye hakkında bize yeterli bilgiyi vermektedir.

Mekke Devleti egemenliğini kavim asabiyesi üzerine kurmuş, egemenliğini ve iktidar-itaat ilişkisini de bu bağ üzerinden devam ettirmek istemektedir. Onlara göre ortaya çıkan yeni din, egemenliklerini tehdit eden en büyük tehlikedir. Sebebi, insanları birbirine bağlıyan asabiyeti değiştirmek istemesi, iktidar itaat ilişkisini başka bir merkeze çekmesidir. Gelen vahiy, Mekkelilerin yüzyıllardır alışageldikleri birliktelik referansını ortadan kaldırıyor, bambaşka bir değerle topluma hitap ediyordu. Kavim kardeşliği üzerine kurulan egemenlik, iman kardeşliğinin sarsıcı etkisiyle temellerinden sallanmaya başlamıştı.

“Kardeşin zalimde olsa ona yardım et” diyen bir zihniyetin karşısına, “Hırsızlık yapan kızım Fatıma da olsa elini keserim” diyen tanımadıkları, anlam veremedikleri başka bir değer çıkmıştı. Haklı haksız demeden birbirine arka çıkan kavim asabiyesi, “Ancak iman edenler kardeştir” diyen yeni söylem karşısında bocalamaktaydı. Resulullah’ın (as) yanına gelen Ebu Süfyan, O’nu Bilal’le birlikte gördüğünde, “Ey Muhammed, müslüman olursam bana ne var?” dediğinde, “Bilal’e ne varsa sana da o var” demiş, bu söz Ebu Süfyan’ın zihninde yüzyıllardır alışageldiği bütün değerleri alt üst etmişti. Toplumun birliktelik harcının değiştiğini anlayan Mekke Devleti yöneticileri, ileriki dönemlerde bu yeni asabiyenin iktidarlarını tehlikeye sokacağını anlamıştı.

Asabiyenin nihai hedefi hedefi egemenliktir

İbni Haldun Asabiye üzerinde uzunca duruyor ve devlete-egemenliğe giden yolda  asabiye kavramına büyük önem veriyor. Asabiye’yi insanları birbirlerine bağlayan bir bağ olarak tanımladıktan sonra “asabiyenin nihai amacı devlet kurmaktır ve varmak istediği nihai hedef egemenliktir”diyor.

İbn Haldun, toplumların devlet haline gelebilmelerini asabiyetle mümkün görüyor. Hiç bir toplumun asabiyetini oluşturmadan devlet kuramayacağını, hatta yaşamını bile sürdüremeyeceğini ifade ediyor. Asabiyeti oluşmayan toplumlarınsa en ufak bir zorlama karşısında dağılmaya mahkum olduklarını, asabiyetin devlet kurulduktan sonra da önemini yitirmediğini belirtiyor. İbni Haldun, devletin ve egemenliğin sürekliliğini de asabiyete bağlıyor. Asabiyetsiz hiçbir devlet kurulamayacağını, devletin kurulabilmesi için maddi ve manevi güç gerektiğini belirtiyor. Bu ise asabiyetin kendisidir diyerek önemli bir inceliğe işaret ediyor.

Asabiye bağını Nesep Asabiyesi ve Sebeb Asabiyesi olarak ikiye ayıran İbni Haldun, toplumların bu iki asabiye üzerinden dönüşebileceğine, bu iki asabiyeyle amaçlarına ulaşabileceğine işaret ediyor.

Buradan Mekke Devleti ve devletin egemenliğini sağlayan asabiye bağının neseb asabiyesi olduğunu ve kuşatıcı algının etkisini buraya dayandırdığını anlıyoruz. Bugün modern devletlerin de ulusalcılık ve belli bir ırkın üstünlüğüne dayanan paradigmalar doğrultusunda kurmaya çalıştıkları egemenlik, nesep asabiyesine dayanmakta, günümüz tanımıyla ulusalcılığa işaret etmektedir.

Hz. Muhammed’in (as) vahiy doğrultusunda oluşturmaya çalıştığı asabiye bağı, iman üzerine kurulmuş, peygamber devletine giden yolda, ırk, soy-sop, nesep, statü, makam-mevki yani dünyevi olan ne varsa hepsini bertaraf ederek kurucu etkisini göstermiştir. Yüzlerce yıla dayanan bütün bağlar, gelen yeni bağ ile bütün işlevini yitirerek yeni bir şekle giremiş, iman kardeşliği kendi dışındaki birlikteliklerin tamamını bertaraf etmiştir.

Yeni asabiye, toplumda kabul gören ve tasvip edilen bütün değerleri değiştiriyor, dönüştürüyor, ıslah olacakları ıslah etmeye, olmayacakları, batıl denilenleri ise tamamen ret ederek ortadan kaldırıyor. Bu değişim öyle kesin ve net bir dille gerçekleşiyor ki, en küçük bir tavizden söz etmek mümkün olmuyor. Değişimin ardından yeni ortaya çıkan topluluk, mevcut olanla ayrışıyor, kendi paradigması doğrultusunda yeni bir topluluk oluşturup, topluluğun davranış şekillerini belirliyor.

Yeni asabiye, Mekke Şehir Devleti’nin 13 yıl boyunca akıl almaz zulümlerine, baskılarına, asimile çabalarına rağmen, kopması mümkün olmayan bir bağla müntesiplerini birbirine bağlıyor. Yeni asabiye, çürümüş toplum içerisinde yetişen tabilerini, yeniden şekillendirirken, Resulullah’ın (as) örnekliğinde bir rol modelle kendine ait insan tipini ortaya çıkarıyor.

Şurası bir gerçek ki, ister beşeri ideolojiler olsun ister ilahi dinler, ortaya çıktıklarında topluma müdahil olmak istedikleri andan itibaren kendi paradigmasına uygun bir rol model insan üretir ve şekillendirdiği insan tipini toplumun önüne sunar. Bu yeni tip, gelen inancın-ideolojinin tabi olacak insanlarına nasıl olmaları gerekdiğini gösterdiği örnek tiptir.

Vahiy nazil olmaya başladığında da, Mekki ayetler İslam’ın nasıl bir insan tipi istediğini, Peygamberi (as) şekillendirerek sürekli göstermiş, tabilerin de peygambere benzemesi gerektiği üzerinde durulmuştur. Peygamber devletini kuracak insanlar, vahyin dışında başka bir hassasiyet gerektirecek yol ve yöntemlerden sakındırılmıştır. Tabilerin birbirine bağlandıkları yeni asabiyenin, başka asabiyelerle kirlenmemesi için sürekli ikaz edilmiştir. Bilal-i Habeşi’ye kara kadının oğlu diye Ebu Zer, Peygamber tarafından şiddetle azarlanmış, kalbinde cahiliye kalıntısı olduğu hatırlatılmıştır.

Mekki ayetlerin muhtevası göz önüne alındığında, neredeyse tamamının insanın arındırılmasına yönelik, yol yöntem ve emirlerden oluştuğunu görüyoruz. Özellikle şirk pisliğinin kalplerden ve amellerden temizlenmesi, Allah’ın birliği olan tevhid inancının kalplere yerleşmesi için bir dizi emirlerden teşekkül ettiği sarih olarak ortadadır. Kur’anla hemhal olan bütün Müslümanlar bunun bilincindedir. Bugün Kur’an’dan akademik manada derinlemesine malumat sahibi olanların, lakin buna rağmen devletsiz bir din anlayışını ikame etmeye çalışanların bu bilgiden habersiz oldukları da düşünülemez. Şirk pisliğinin temizlenmesi, vela-bera ilişkisinin sürekli olarak hassasiyetle zikredilmesi, ilahi tasarrufun iman edecekler üzerinde ileriye dönük planladığı gelişmelerin gerçekleşmesini istemesindendir.

Kur’an, “cahiliye” ile “İslam” arasındaki farkı bütün detaylarıyla alabildiğine ortaya koymak ve ikisinin birbirine zıt dünya tasavvurlarını olduğunu ifade etmek için de sürekli olarak gündemde tutar. Cahiliyenin insan fıtratına ters tasavvuru sürekli eleştirilirken, cahiliye devletinin yöneticilerine de boyun eğmeyin (96 Alak-19) diye Müslümanlar uyarılır.

Bu hassasiyetin ne kadar önemli olduğu ilerleyen zaman içerisinde ortaya çıkacaktır. Tabilerine 13 yıl boyunca direnmeyi ve mevcut egemenlere her şeye rağmen itaat etmemeyi öğretecek olan İslam asabiyesi, Medine’de kurulacak olan Peygamber Devleti’ni bu kişilerin elleriyle gerçekleştirecektir. Gününün nesep asabiyesine dayanan Mekke Devleti’nin karşısına, sadece iman asabiyesiyle bir araya gelmiş topluluk Peygamber Devleti’ni kuracakları süreci başlatmıştır.

“Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca Bana ibadet ederler ve Bana hiçbir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkar ederse, işte onlar fasıktır.” (24/Nur 55)


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
30.04.2016 11:35
iman kardeşliği..
Ümmetin izzeti, şerefi, vahdeti ve devleti sadece iman asabiyesi ile oluşacaktır, iman umdelerinide vahiy belirlemektedir.
Sağ-sol bütün ideolojilerden ve tenezzülünden beraatin ilanı gerekmektedir.
Bir batıla itiraz ederken diğer bir batıldan medet ummak olacak şey değildir, örneğin, bir yanlışı eleştirirken Soner Yalçın gibi bir sefilin kaleminden yararlanmak hiç olacak şey değildir.
Hele kapitalizme karşı çıkayım derken 1 mayıs'çıların kucağına oturmak zillettir.
Kalemine sağlık Yakup kardeşim.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat