Otorite-İktidar, Devlet-Hükümet ayrımı


Yakup DÖĞER, Otorite-İktidar, Devlet-Hükümet ayrımı

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Batı düşüncesi İslam Dünyasını istila etmeye başladığından ve İslam Dünyası kendi içindeki Batı sevicilerinin, bu düşüncenin kök salması için en az Batılılar kadar gayret göstermesinin ardından, bize ait olanların tasviyesi gerçekleşirken, boşalan yerleri Batı’dan ithal düşünce tasavvuru işgal etti. Dikkat edilirse, hiçbir şeyimiz, inandığımızla paralellik arzetmiyor, zihin dünyamız, düşünme sistematiğimiz, algı melekelerimiz tamamen farklılaşmış durumda.

Bunların başında da devlet meselesi gelmekte, Osmalı mirası olan ve aslında iyi niyetli bir dua niteliği taşıyan “Devamı Devlet” söylemi ve duası, modern düşüncenin zihinlerimizi iğdiş etmesinin ardından, akletmenin etken olamadığı bir pratikle, Müslümanlar bu duayı laik seküler devlet üzerine de kullanmaya devam etmekte. Dinin referans olmaktan çıkıp, modern batı düşüncesinin hayatı kuşatmaya başladığı yaklaşık iki yüzyıllık geçmişte, dinin easasına dair bütün paradigma bozulup, asıl köklerinden koparılarak, başka bir anlamla manalandırılarak meşrulaştırılmış, toplumsal yapıda kabul görmesi için büyük bir çaba sarfedilmiştir.

Biz bu makalemizde, İslam ülkerinde ve özellikle de kendi ülkemizde, Müslümanların çözümlemesine dönük sıkıntı yaşadıkları, kendimizce önemli gördüğümüz devlet ve hükümet meselesini açmaya çalışacağız. İzah etmeye çalışırken önem verdiğimiz husus, özellikle Batılı filozofların düşüncelerine dikkat çekmek, onların tanım ve tasvirlerine, kavramları manalandırmalarına değinmek, Batı’nın kurguladığının neler olduğunu gözler önüne sermek olacaktır. Bunun sebebi ise, yaşadığımız coğrafyada şekillenen modern ulus devletlerin felsefesi, teorik olarak Batılı aydınlar tarafından atılmış, pratiğide başlangıç itibarıyla Batı ülkelerinde başlamış olduğundan, bu yapıları çözmek için öncelikle kurgularının hangi düşünceler üzerine gerçekleştiğini bilmemiz gerekmektedir.

Aydınlanma dönemiyle başlayan akılcı yaklaşım ve hayatı aklın merkezinde okuma, yaşam tasavvurunu bu okuma üzerine inşa etme çabası, Batıyı yeryüzünü sömüren doymaz bir vampir yaparken, ne yazık ki Doğu Dünyası bu merhametsiz canavara yem olmuştur. Tabi İslam Dünyasının durgunluğunun da birçok sebepleri olmakla birlikte, esas olan sebebin modernleşme adına dayatılan her şeyin sorgulamasız kabulü olduğu gerçektir.

Daha önceki dönemlerde Müslümanlar başlarına bir iş geldiğinde dönüp hatayı kendilerinde arar, buldukları hatalarından tevbe, pişmanlıkla döner ve Rablerine ram olurlardı. Modern düşünce sistematiği hayata ve olaylara Müslümanca bakmamızın önüne geçince, bu kez Müslümanlar yaptıklarından dolayı başlarına gelenlerin bedelini dinlerine kesmeye başladılar. Dini çağa göre yorumlamak gerektiği hususunda hemfikir olan Müslüman aydınlar, kitap da dahil, gelenekten gelen her şeyi sorgulamaya, tevil ve ileriki aşamalarında tahrife uzanan bir yol izlediler.

Bölümün asıl konusu, yukarıda da değindiğimiz gibi, otorite-iktidar, devlet-hükümet nedir. Ülkemizde muhafazakar kesimin iktidar olmasıyla birlikte ortaya çıkan olumsuzlukların, eksen kaymalarının, ihtilafların çıkmasına yol açan meseleye, bizzat modern devletin paradigmasını kuranların fikirlerinden yola çıkarak çözüm aramaya, çözüm aramanın da ötesinde asıl olanı ortaya koymaya gayret edeceğiz. Yani, bir devleti yönetmeye geçen, seçimle iktidar olanların devletin neyi ve neresinde olduklarını anlatmaya çalışacağız.

Otorite-İktidar, Devlet-Hükümet

 Anlaşılması ve kavranmasında sıkıntı yaşanılan en önemli nokta, bu iki kavramın birbirinden faklı anlamlar içerdiğine dair oluşan bilgi ve algı karışıklığıdır. Devlet ve Hükümet kavramlarının birbiriyle olan farkının anlaşılamaması, toplumsal tepkilerin de asıl hedefini saptırmakta, devlet ve hükümet kavramlarına aynı manayı vermek, strateji ve davranış bozukluğuna yol açmaktadır. Özellikle toplum genelinde bilinmeyen bu kavramların işlevsel farkı, belli bir bilgi seviyesine erişmiş okumuş yazmışlar tarafından da çoğu zaman fark edilememektedir. Ya da fark edilse de, farklılıkları, farklı oldukları topluma anlatılmamakta, modern toplumun aydın denen kesimi tarafından dile getirilmemektedir. Devleti yönetmeye talip olan siyasi oluşumların, demokratik seçimlerde belli bir oy oranını yakalayıp siyasi iktidarı ellerinden bulundurmaları, çoğu zaman devletinde sahibi oldukları intibaını uyandırmaktadır. Laik seküler demokratik Devleti yönetecek olanlar iktidar yetkilerini, Tanrıdan değil yönetilenlerin seçimle belirlenen tercihinden, başka bir deyişle onayından alırlar. Seçim, verilen oylarla belirlenen bireysel tercihlerin, toplumsal tercihine dönüşümünü sağlar.(1) Bu bağlamda hangi ideolojinin, söylemin ya da hayat tasavvurunun tarafında olanlar siyasi yönetimin başına gelir hükümet olursa, o oluşumun taraftarlarının tercihleri toplumsal manada şahitlik bulur. Ama bu durum hiçbir zaman, seçilmişlerin devlete sahip olduğu anlamına gelmez.

Aşagıda da değineceğimiz üzere, hükümetler devletin yazılı anayasası sınırlarında tüzüklerini hazırlarlar ve bu anayasanın belirlediği sınırlar dahilinde topumsal işleri yürütür, devletin idaresini sağlar. Partiler anayasa hudutlarında hareket edeceklerine dair teminat vermelerinden ve seçilmişlerin mecliste devlete, onun anayasasına bağlı kalacaklarına dair milyonlarca insan önünde yemin etmelerinden dolayı, bütün yapıp edecekleri devletin anayasasının çizdiği sınırlar dahilindedir. Bu sınırların dışına çıkmaları söz konusu dahi olamaz. İşte bu yüzden demokratik ülkelerde, partilerin birbirleriyle zıt görüşte olmalarının, sağcı-solcu-muhafazakar-liberal bir yapıya sahip olmalarının herhangi bir önemi yoktur. Toplumun karşısına çıkarlar yapıp-edeceklerini söylerle, seçim beyanatlarını açıklarlar, seçimlerde yeterli oyu aldıkları taktirde hükümet olup devleti yönetmeye başlarlar.

Bir hükümet ve onun karşısında muhalefet oluşur. Parlâmenter sistemde iktidar olamayanlar sistemden dışlanmaz. Onlar muhalefet partisini oluştururlar. Aynı zamanda parlâmento üyesidirler. Kanunların yapılmasına ve hükûmetin denetlenmesine katılırlar.(2) Herkesin malumu olduğu üzere hükümet ve muhalefet sürekli birbiriyle didişir ve reell politik söylemler üzerinden devamlı bir kavga içerisinde görünür. Aslında hepsinin yapacağı işler, vaatleri ve gerçekleştirmek istedikleri aynı işlerdir. Buna rağmen, aynı işleri yapacaklarını söyleseler, bildirgelerinde yer verseler bile bu kavga, bir dahaki seçim dönemine kadar hız kesmeden devam eder. Bu durum demokratik sistemin gerçeğidir, böyle olmak zorundadır, sistem böyle işler. Buraya biraz dikkat eder ve düşünürsek, bir sonraki eşikte göreceğimiz, aslında kavganın sebebi, iktidar kavgası ve devleti kimin yöneteceğine dairdir. Devlet imkanlarından yararlanmak, makam-mevki sahibi olmak, para ve gücü yönetmek, toplumu dönüştürmek, dolayısıyla bütün bu imkanlara kendilerinin sahip olma istekleridir. Devletin kurucu paradigmasına, sistemin ana dinamiklerine, kurucu ilkelerine, rejimin esasını teşkil eden ideolojisine dönük herhangi bir değişilik yapmak partilerin ne yetkisindedir ne de buna güçleri yeter.(3)

Seçilmişlerin hükümet olmasından dolayı, onlardan olabilmesi imkansız şeyler beklemek ve istemek abesle iştigaldir. Rejimin esasına dair bir değişiklik yapmaları sözkonusu değildir. Seçilmiş hükümet yetkililerinin muhafazakar olması, camiye ya da kiliseye gitmeleri devletin esasına dair olan bu gerçeği değiştirmez, değiştiremez. Liberal ya da sosyalist olmaları, muhafazakar ya da kapitalist olmaları da da aynı şeydir. Hükümetlerin yapabilecekleri, küreselleşen dünyada, toplumların küreselleşme sürecinde geçirdikleri dönüşümleri, kendi toplumlarına yansıtmak, bireysel özgürlükleri artırmak, ekonomik refah seviyesini yükseltmek, yol-köprü-inşaat-atgeçit üstgeçit vs. vs. yapmaktır.(4) Vergi toplarlar, suçluları yakalarlar, toplumda asıl olmayan görece bir huzur temin etmeye çalışırlar. Asıl olmayan huzur diyoruz, çünkü huzurun kaynağı ve aslı İslam’ın egemen olduğu devlet yapılarında ve toplumlarda olur, başka bir alternatifi yoktur. Bunları yaparken de, yaptıkları her şeyin temel hedefi, devletin daha güçlü ve daha sağlamlaşmasına katkı sağlamak içindir. Devlet yapısı gereği kendi güvenliğinin sağlığından başka herhangi bir şeye değer vermez. Yahya Kemal Beyatlı ve Namık Kemal’in kendilerinden ders aldığı Fransız tarihçi Albert Sorel’in devletler için söylediği söz manidardır. Sorel “Devletler kendilerinden başka hâkim ve çıkarlarından başka kanun tanımazlar” demektedir. Ulus-devlet çağında toplumla özdeş olduğu varsayılan devlet bireylerden önce gelmekte ve devletin çıkarlarının gerçekleştirilmesi adına bireysel özgürlüklerin sınırlandırılabilecegi fikri meşru görülmektedir. Güvenlik her seyden önce bir istikrar durumudur. Devletlerin istikrarı bireysel ve toplumsal adaletten önce gelmektedir.(5)

Modern Devletler şunu iyi bilir, burası kanatimce önemlidir. Devlet, bireysel özgürlük veriyorum diyerek toplumlarına açtığı alanlar, kendi gücünün varlığını göstermek içindir. “Ben izin veriyorum, gerektiğinde de verdiğimi geri alabilirim” demektir bu. Devlet buyurgan ve emrivaki yüzünü göstermektedir. Sonuçta özgürlük kavramının anlam alanı egemen olanın yorumuna bağlıdır. İktidar gerektiğinde bireyin özgürlük alanlarını alabildiğine genişletebileceği gibi, alabildiğine de daraltabilir.(6) Bu durum, bir olabilirlik değil, fiilen ve de özellikle sömürge ülkesi olan 3.Dünya ilkelerinde defaatle yaşanmış bir gerçektir.

 Devlet belli bir mekan üzerindeki her şeyde kendisini nesnelleştirmiş olduğu için, birey ancak devletin bir üyesi olmak aracılığıyla kendi nesnelliğini, hakikatini, etik yaşamını edinir. Yani kendisini oluşturan her türlü istemeyi, bu istemeleri oluşturacak hertürlü eylem ilkesi ve eylem biçimini, ancak devletiyle uyum içinde kazanır. Aksi taktirde suç işlemiş olacağı için cezalandırılması, yani kendisi olan istemenin tanınmayıp ortadan kaldırılması sözkonusu olacaktır.(7) Sonuçta bir devlette bireyler ne kadar özgür olursa olsunlar, kendisini sınırlayan seküler kanunlara uyma zorunlulukları vardır. Bu zorunluluk, bireyin devlet sınırları dahilinde yaşayabilmesi için mecburiyettir.

 Şurası unutulmamalıdır; insan için kendi kazancının dışında hiçbir şey kendisinin değildir(8),bir çaba, emek, direniş sonucunda elde edilmeyenler heran elinden çıkıp gidebilir, kaybolabilir. Sünnetullah böyledir ve hayatın hakikatide buna işaret eder. Bugün devlet tarafından verilen bütün hak ve özgürlükler aslında dönüşen düya düzeninin bir sonucudur. Hükümetlerin, yöneticilerin bundaki katkıları, bu küresel dönüşümü dünya toplumlarına paralel kendi toplumlarında sağlamaktır. Modern dünyada, değişime kapalı hiç bir toplumun ve devletin yaşaması, varolması mümkün değildir. Modernlikte tek değişmeyen şey değişimdir.

Özellikle toplumların çok sevindiği en önemli gelişmelerden birisi bireysel hak ve özgürlüklerin artırılması, demokratik kazanım denilen gelişmelerin vuku bulmasıdır. Hemen burada şunuda izah edelim; bu hak ve özgürlüklerin gelişmesine, artmasına, insanların despotik uygulamalardan kurtulmasına karşı değil, bilakis doğru bulunması gerektiğini ifade edelim. Anlatmak istediğimiz bunların hangi amaçlarla yapıldığıdır ki bunu bilirsek, ideali olanlar açısından çözümlemeye gidilebilsin.

Öncelikle toplumların özgürleştirilmesi meselesi, insandan bireye dönüşün varlığın tamamen yalnız ve kimsesiz bırakılma girişmidir. Aydınlanma düşünürleri, doğal hakları geliştirirken esas olarak aklı özgürleştirdiler ve bunu yaparken öncelikle insan aklının temellerini bulmaya çalıştılar. Doğanın bir parçası saydıkları insanı ve onun aklının temellerini bulmak için de onun içinde yaşadığı maddi ortamdan ve bu ortamın yasalarından hareket ettiler. İnsanı özgürleştirmeyi, felsefeyi teorik içeriğinden kopararak gerçekleştirdiler. Bu yönelimin doğal sonucu olarak, aristokrasi karşısında insan aklı tarafından düzenlenen ve yönetilen yeni bir toplum, insan iradesine dayalı yeni bir devlet ve örgütlenme modeli önerdiler.(9) Bu bağlamda başlayan özgürleştirme çabaları da bireyi yalnızlaştırmanın ilk adımı oldu. İleriki süreçte insan, insan olmaktan çıkarıldığı  ve özgür bireyler olmak zorunda bırakıldığından, Toplum milyonlarca yalnız bireyden meydana gelecektir. Devletler için en kolay olan, yalnız bireyleri kontrol altında tutmaktır ve bir proje olarak uygulanır, propangandası yapılır, sosyal haklar tanınır, anayasal güvenceler getirilir. Bütün bu çabaların asıl amacı, bireyin kendisiyle bulunan, onun varlığını anlamlı kılan ne kadar aidiyet bağı varsa hepsinden soyutlanmasını sağlamaktır. Özgürleştirme ve özgürleşme çabası bireyin kendi kendine yetebileceği duygusunu da dürttüğü için, kendini kimseye muhtaç görmeden yaşama arzusunu da tetiklemekte, bunun bir ileriki adımı olan mustağniliğe doğru gidilmektedir. Bunlar hayatı seküler bakışla okuyanlar açısından olumlu bir gelişme olarak görülürken, diğer taraftan ise kişide artan bireyselleşme soyutlanmanın, güvensizliğin ve dünyada yapıp edecekleri konusundaki kuşkularının, kendi güçsüzlüğünün sonuçta da önemsizliğinin kapılarını aralar. Özgürlük içinde varlığını sürdürme gayretinde olan bireyin yalnızlığının başlangıcıdır bu.

Toplumsal modernitenin somut yaşamda tezahür eden sonuçlarından birisi de bireyin gelenekler ve geleneksel değerler olmaksızın varlığıyla yalnız kalmasıdır. Daha önceki çağlarda bireye yönünü göste- ren, ona varlığının amacını işaret eden rehberler, katı olan her şeyi buharlaştıran modernite ile birlikte ortadan kalkar. Modern zamanlarda birey, varlığı ile arada kendisini denetleyen hiçbir müessese olmadan karşı karşıya gelir. Artık bireyin bir varlık olarak yerine getirmesi gereken görevleri vardır ve birey, bunları yalnızlığı içerisinde üstlenmek, yerine getirmek zorundadır. Bireyin bir varlık olarak gerçekleştirmesi gereken en temel görevi, kendisindeki varlığı var kılması, onu zamana eklemlemesidir. Diğer bir ifadeyle birey, varım demek, varlığının sorumluluğunu üstlenmek zorundadır. Hemen daima bir bunalımın eşlik ettiği bu sorumluluk, bireyin behemehal kendisinin halletmesi gereken birçok kaygı/korkuya da sebep olur. Varoluşçu psikoterapi, bireyin varlığı karşısında yalnız ve sorumlu olduğunu anladığı an karşılaştığı ve mutlaka halletmesi gereken dört temel kaygısı olduğunu söyler. Bunları; ölüm, özgürlük, anlam ve yalnızlık olarak sıralar

Varlık korkusu olarak da adlandırabileceğimiz bu dört temel kaygı, esas olarak birbirine içkin durumdadır. Dinin munisleştirdiği ancak modern zamanlarda yeniden vahşileşen ve sahneden bastırılarak kovulan ölüm korkusu, içinde anlam, özgürlük ve yalnızlık kaygılarını barındırır. Özgürlük korkusu, bir ölüm, anlam ve yalnızlık kaygısını içerirken anlam boşluğu veya sorunu, içinde ölüm, özgürlük ve yalnızlık korkusunu taşır. Nihayet en eski kaygı şekillerinden birisi olan yalnızlık ise tabiî olarak ölüm ve özgürlük korkusu ile anlam sorununu barındırır içinde. Birbiri içine geçmiş olan bu dört temel kaygı/korku şekli, ayrıca ikilem oluşturdukları kavramlarla birlikte anlaşılabilmektedir. Ölüm-yaşam, anlam- anlamsızlık, özgürlük-zorunluluk, yalnızlık-birliktelik gibi birbirini tamamlayan ve yarattıkları zıddiyetle belirginleştiren bu kavram çiftleri, varlığın anlamlandırmak, dolayısıyla birer kaygı kaynağı olmaktan çıkarması gereken gerçeklerdir. Bu son hususu biraz açacak olursak: Ölüm gerçeği, yaşamı içerir ve yaşamı anlamlandırıp belirginleştirirken yaşam, ölümü içerir; ölüm-yaşam çifti, birbirini tamamlar ve açık eder.(10)

İnsan birey olmadan önce bugünkü manada özgür değildi belki ama, yalnız ve soyutlanmışta değildi. Daha doğduğu anda  toplumsal dünyada apaçık, değişmez ve keskin bir yere sahip olan insan, yapısı tamamlanmış bir bütüne kök salmıştı ve dolayısıyla yaşamın, kuşkuya yer bırakmayan, gerek kalmayan bir anlamı vardı. Kişi toplumdaki rolüyle özdeşti, hasbelkader şu ya da bu mesleği iş edinmiş bir birey değil, bir zanaatçıydı, meslek sahibiydi, bir köylüydü. Toplumsal düzen doğal bir düzen olarak algılanıyordu ve onun kesinlikle bir parçası olmak, bir güvenlik ve ait olma duygusu veriyordu. Modern topluma kıyasla daha az rekabet vardı. Kişi toplumsal  sıralamada daha yukarıda olanlara karşı ekonomik yükümlülükler taşıdığı kadar, geleneklerle çizilmiş bir canlılığı garanti eden belli bir ekonomik konum ile birlikte doğuyordu.(11)  

Zaman değişti, sonra insan olmak, insan kalmak ve hayatını insan gibi yaşamak, özgürlük tellalarının, dolayısıyla hırslı egemenlerin özgürlük politikalarının önünde engel görüldü... İnsan, insan olarak kalmamalıydı, kişinin insan olarak kalması, insana bir aidiyet ve toprakla bir bağ sağlıyor, bu bağ kökü hayatın derinlerine ulaşan, neden yaşadığını hatırlatan düşünceye kaynaklık ediyordu. Bu aidiyetin koparılması, bu kaynağın kurutulması gerekiyordu... Ve öyle oldu. Birey olan insan, kendine ait özgürlüğü kazandı, istediği gibi yaşamayı, istediği gibi harcamayı, tamamen bu dünyalı olmayı başardı. Bütün bunları kazanırken kaybettiklerinin ise neler olduğunu belli bir zaman sonra anlamaya başladı. Artık kendisine eskiden güven ve ait olma duygusu veren bütün bağları çözüldü, hayatın merkezinde insanın olduğu eski dünyasını yitirdi. Küreselleşen dünyada yeryüzünün heryerinde aynı anda olmaya, bütün yeryüzünde yaşayan herkesle muhatap olmaya başladı ve yeryüzünün bütün tehditlerine karşı açık hedef halini aldı. Doyumsuzluğu karakter edinen birey, yaşamın anlamınıda yitirdi. Artık kendisini bağlayan, aidiyetini sağlayan, birlikte olduklarıyla bir bağ kuramayan özgür birey, küçücük varlığını aşan egemenler tarafından sürekli güdülür oldu. Bütün değerlerinden soyutlanmış olarak her tarafından üzerine çullanan çağın vampirlerinin ağzına sakız oldu.

Düzenin ağzına sakız olarak alıp çiğnemeye başladığı birey, aynı düzenin kendisini örgürlükçü ve herkesle eşitmele çabalarına karşı hiç bir tepki de gösteremedi. Oysa evrende var olan hiçbir yaratılmış bir diğeriyle ne eşitti ne de hepsi sınırsız özgürlük sahibiydi. Yaratıcının muhatabı olan insan da, değerli ve halifeydi, yaratılıştan gelen kurguda hiçbirisi diğerine eşit değildi, bütün insanlar parmak uçlarına kadar farklı ve eşit olmayan şekilde yaratılmıştı. Lakin insan birey olarak, eşitlik ve özgürlük peşinde koşan dünyevileşmiş bir makinaya döndü. İnsana insan olduğu için değer verilmek bırakılarak, elinde bulundurduğu dünyalıklar, makam, mevki, statü, şan ve şöhretine göre değer verilmeye başlandı. Son model lüx bir araba geçerken, toplumun gözüne ilk çarpan, ilk ilgi duyulan araba oldu, oysa onu kullanan bir insandı, arabayı kullanan insan, ilgi olarak kullandığı arabasından daha aşağı seviyeye indi.

Buradan hareketle şu sorulara nasıl yanıt verilir? Bireyleşerek evrensel ve eşit kabul görmeyle hoşnut olan insan hala tam değerli bir insan mıdır, yoksa o hiçbir çaba ve hırs taşımayan, aşağılamamız gereken bir "son insan"mıdır? İnsan varlığının gönüllü olarak mücadele, tehlike, risk ve girişim arayan bir yanı yok mudur ve bu yan modern demokrasinin "barış ve refahında hala yaşanabilecek mi? Bazı insanların tatmin olması kendi içinde eşit olmayan bir kabul görmeye bağlı değil mi? Yalnızca geçmişin aristokratik toplumlarında değil, modern liberal demokrasilerde de yaşamaya değer bir hayatın asıl temeli eşit olmayan bir kabul görme ihtiyacı değil mi? Demokrasilerin gelecekteki varlığı belli ölçülerde daha çok yurttaşların yalnızca eşitler arasında eşit olarak değil de, öteki yurttaşlardan üstün olarak da kabul edilmek istemesine bağlı olmayacak mı? Ve acaba aşağılık bir "son insan" olma korkusu insanları yeni, öngörülemez davranış tarzlarıyla meydan okumaya ve sonunda yeniden, ama bu kez modern silahlarla, saygınlığı uğruna kanlı kavgalara girişen o vahşi "ilk insan"a dönüşmeye yöneltmeyecek mi?(12)

Oysa insan olmak, hayatın bir manasının olduğu anlamını kuşanıyordu. İnsan, yaratıcının yeryüzüne eşref-i Mahlukat olarak ahseni takvim üzere yaratıp gönderdiği, muhatap olduğuydu. Özgür birey, Ahsen-i Takvim üzere yaratıldıktan sonra esfele safiline yolculuktu. Özgürlük söylemi, modern dünya mankurtlarının yaratıcının muhatap aldığı, kulum dediği insana en büyük ve telafisiz tuzağıydı... Ve insan aldandı. Yaratatıcısına kulluktan kaçarken, yaratıcısından başka yeryüzünde ne varsa hepsine kulluk eder oldu.

Konuya geri dönelim:

Devlet, otorite sahibi iktidardır. Otorite bir güç ve kontrol aracı olarak emir verme, insanlar adına karar verme hakkını elinde bulundurmak demektir. İktidar siyasal ve felsefi bir anlama ve içeriğe yönelik bir tanımlama iken, otorite psikolojik ve sosyolojik olarak bir etkinliği ve yetkinliği ifade etmektedir. Bu anlamda ele alınan otorite, "iktidarın yönetme hakkının yönetilenlerce tanınması ve kabul edilmesi" olarak tanımlar. Bu tanım iktidarın olmazsa olmaz özelliği olan toplum tarafından onanması gerekliliğini vurgular.(13)  

Devlet otorite sahibidir, kurucu paradigması, belli ilkeleri, anayasal değişmezleri ve herşeyin ötesinde “Beka”’ya dair iddiası vardır. Devletler kurulduktan sonraki hedeflerini, “İlel Ebed” yeryüzünde kalmak üzere kurgular ve bu kurgu üzerinden egemenliklerini sağlarlar. Devletin meşruiyeti hiç bir zaman sorgulanmaz, devletin değişmesi gerektiğini dile getirmek anayasal suçtur, yapıp ettikleri meşruiyet zemininde değerlendirilir.

Devlet hükümetten daha geniştir. Devlet kamusal alandaki tüm kurumları ve vatandaş olarak tüm halkı kapsar. Hükümet  devletin parçasıdır. Devlet devamlı, sürekli bir varlıktır. Hükümet ise geçicidir, gelir, gider. Hükümet sistemleri reforme edilir ve yeniden tanzim edilir. Hükümet devlet otoritesinin işletilmesini sağlayan bir araçtır. Devlet politikasının oluşturulması ve uygulanması bakımından hükümet devletin beynidir ve devletin mevcudiyetini sağlar. Devlet kişisel olmayan bir otorite icra eder. Devletin personeli bürokratik usullerle işe alınır ve hükümetin ideolojik isteklerine direnmeye muktedir olarak nötr olması beklenir. Devlet teorik olarak toplumun daimi çıkarlarını, yani ortak iyiliği veya genel iradeyi temsil eder. Hükümet ise belirli zamanda iktidar olanların partizan sempatilerini temsil eder.(14)  

İslam Ansiklopedisinde Hükümet, devletin yönetim biçimi ve yönetim organı olarak tanımlanmaktadır. Sözlükte hükm veya hükûmet “hüküm ve karar vermek, adaletle hükmetmek” anlamına gelir; isim olarak da kullanılan hükümet kelimesi zamanla sözlükteki hukukî anlamının yanı sıra siyasî-idarî bir anlam daha kazanmış, özellikle Selçuklu ve Osmanlı devletlerinde hem merkezin hem de eyaletlerin yönetimini ve yönetim örgütünü ifade etmiştir. Arap ülkelerinde kelimenin siyasî bir terim olarak kullanılması çok daha sonraki dönemlere rastlar. Machiavelli’nin Principe adlı eserinin  Arapça’ya yapılan tercümesinde hükümet karşılığında “siyâde” ve “emîriyye” kelimeleri kullanılmış, Rifâa et-Tahtâvî de Fransız anayasal metinlerini çevirirken “gouvernement” için hükümet yerine “tedbîrü’l-memleke” demeyi tercih etmiştir. Öte yandan kelime, XIX. yüzyılın başlarından itibaren yaygın anlamının yanı sıra “yönetim organı” anlamında da kullanılmaya başlanmış, böylece Türk ve Arap siyaset uygulamasında devlet ve hükümet ayırımı yerleşmiştir.(15)

Yaşanılan ülkede meydana gelen olumlu ya da olumsuz gelişmelerde, hayat pahalılığında, zamlarda, işçilerin patronlarla ilikilerinde, ülkenin refah seviyesindeki gelişmelerde ve geriye gitmesinde, uluslararası arenada devletin temsilinde... Bunlar ve bunlara benzer bütün gelişmelerden sorumlu tutulan devletin kendisi değil, yönetim aygıtı olan hükümettir. Yurttaşlar gelişmeler karşısında devleti değil, hükümeti yüceltir ya da lanetler. Toplum hükümetin meşru olup olmadığını, değişip değişememesini sorgular, ama devletin asla.

Aynı zamanda Hükümet, Hukuk ve siyaset biliminde biri dar, diğeri geniş anlamda kullanılan ve çeşitli anlamları olan bir kavramdır. Dar anlamda, bir devletin otoriteye ilişkin kararları uygulayan ve yürütme gücünü temsil eden bakanlar kurulunu ifade eden hükümet kavramı, geniş anlamda bir devletin yasama, yürütme ve yargı organlarını ve bunlara bağlı olarak devlet yetkisini kullanan tüm devlet organlarını içine alan siyasal yönetim biçimini ifade eder. Demokratik hükümet, monarşik hükümet gibi. Geniş anlamda hükümet, günlük dilde devlet kavramı ile karıştırılır, zira hükümet, devlet adı verilen üstün varlığın sahip bulunduğu egemenlik yetkisinin sadece belli bir kısmım kullanan organ olup devletin unsurlarından sadece biridir.(16). Hükümet,  kendi pardigmasında konumlanan ve yaşadığı sınırları, egemen olduğu toplumu gerek ulus içinde gerekse uluslararası arenada istediği şekilde ve istediği şartlarda yöneten, yönlendiren, ilişkiler kuran, düşman edinen, dost kazanan, savaşlara, barışlara karar verebilen devletin idari işlerini görür. Çıkardığı yasalar, uyguladığı reel politik tavırlar hiçbir zaman devletin varoluş dinamiklerine aykırı olamaz.

Siyasi oluşumlar seçimle iktidara gelir ama otorite olan devlet karşısında hiçbir zaman muktedir olamazlar. 1960 ihtilaliyle devrilen Adnan Menderes’in, “İktidar olduk ama muktedir olamadık” sözü manidardır. Otorite gerektiğinde halk tarafından seçilen ve halkı temsil eden seçilmişleri, halka rağmen halk için, olumsuz gelişmelere, kendisine tehdit gördüğü uygulamalara, gerektiğinde harekete geçecek kurumlarıyla teyakkuzda bekler. Radikal’den Serdar Atak, 06.11.2013 tarihli, "Muktedirin son sınavına gelişi" adlı yazısında,  “Recep Tayyip Erdoğan hükümeti kurduktan bir süre sonra iktidar olduk ama muktedir olamadık demişti. Sözlüğe baktığınızda iktidarla muktedirin hemen hemen aynı anlama geldiğini görürsünüz. Ama o bunu derken  iktidarla muktedire farklı anlamlar yüklemişti.  Seçimleri kazanıp hükümet olmuştu ama devlete hakim değildi. Önünde dağ gibi duran Kemalist diktatörlük vardı” diyor. Bunu derken aynı zamanda seçimle, halk çoğunluğuyla, toplumsal destekle bile gelseler, seçilmişlerin hiçbir zaman otorite karşısında muktedir olamadıklarını siyasilerin kendi ağızlarında ifadelerini dile getiriyor. Aynı sözlerin Bülent Ecevit tarafından da söylendiği rivayet edilir.

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğünde de Hükümetin tanımı, “Devlet işlerini yürütmekle görevli kuruluşlar ve kişiler”(17) olarak yapılmakta, devletin ve hükümetin birbirinden ayrı olduğuna dikkat çekilmektedir. Suavi Aydın’da’ Devlet-hükümet ayrımının yerleşikleşmiş bir figür olduğunun tespit edilebildiğini söyleyerek ikisinin farklı şeyler olduğuna değiniyor.(18)  Tanımlardan da görüldüğü gibi devlet ve hükümetin farklı yapılar olduğu malumdur.

Devletin kurucu kadrosu tarafından oluşturulan değişmez,değiştirilemez maddeleri vardır, bu maddeler egemen devletin varoluş ve kuruluş felsefesidir. Bu felsefe doğrultusunda devlet “ilel ebed” olarak kurgulanmış ve bu yönde egemenliğini sürdürür. Egemenliğin sürekliliği ilkesi Bodin’in Modern Devlet Kuramına getirdiği en önemli katkıdır. Bu ilke devletin zamanla sınırlı olmadığını, süreklilik içerdiğini göstermesi açısından önemlidir.(19)

 Değitirilemez değiştirilmesi dahi teklif edilemez maddeler yazılı anayasada ilk sırada yerini alır. Bunların değiştirilmesini talep etmek anayasal düzene muhalefetten vatan hainliğine kadar gidecek bir süreçtir. Türk Ceza Kanunu'nun devletin birliğini ve ülke bütünlüğünü bozmak, düşmanla işbirliği yapmak, devlete karşı savaşa tahrik, temel milli yararlara karşı hareket, askeri tesisleri tahrip ve düşman askeri hareketleri yararına anlaşma, düşman devlete maddi ve mali yardım konularını işleyen 302-308. maddeleri, geleneksel olarak vatana ihanet kapsamına giren suçları içerir.(20)  

Türkiye Cumhuriye Devleti’nin nasıl bir devlet olduğunu en iyi ifade eden ve anlayabileceğimiz şekilde izah eden tanım 1982 Anayasası’nda yer almaktadır. 1982 Anayasası’nda tanım şöyledir;

“Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye   Cumhuriyetinin   kurucusu,  ölümsüz  önder  ve  eşsiz  kahraman  Atatürk’ün  belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda; 

Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde; 

Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya  yetkili kılınan  hiçbir kişi ve  kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi  ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;

Kuvvetler ayrımının, Devlet organları arasında üstünlük sıralaması anlamına gelmeyip, belli Devlet yetki ve görevlerinin kullanılmasından ibaret ve bununla sınırlı medenî bir işbölümü ve işbirliği olduğu ve üstünlüğün ancak Anayasa ve kanunlarda bulunduğu;

Hiçbir faaliyetin Türk millî menfaatlerinin, Türk varlığının, Devleti ve ülkesiyle  bölünmezliği  esasının, Türklüğün  tarihî  ve  manevî değerlerinin,  Atatürk  milliyetçiliği,  ilke  ve inkılâpları ve medeniyetçiliğinin karşısında korunma göremeyeceği ve lâiklik ilkesinin gereği olarak kutsal din duygularının, Devlet işlerine ve politikaya kesinlikle karıştırılamayacağı;

Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak  millî  kültür,  medeniyet  ve  hukuk  düzeni  içinde  onurlu  bir  hayat  sürdürme  ve  maddî  ve  manevî  varlığını bu yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu;

Topluca Türk vatandaşlarının millî gurur ve iftiharlarda, millî sevinç ve kederlerde, millî varlığa karşı hak ve ödevlerde,  nimet  ve  külfetlerde  ve  millet  hayatının  her  türlü  tecellisinde  ortak  olduğu,  birbirinin  hak  ve hürriyetlerine kesin saygı, karşılıklı içten sevgi ve kardeşlik duygularıyla ve  “Yurtta sulh, cihanda sulh” arzu ve inancı içinde, huzurlu bir hayat talebine hakları bulunduğu;

FİKİR,  İNANÇ  VE  KARARIYLA  anlaşılmak,  sözüne  ve  ruhuna  bu  yönde  saygı  ve  mutlak  sadakatle yorumlanıp uygulanmak üzere,TÜRK MİLLETİ TARAFINDAN, demokrasiye âşık Türk evlatlarının vatan ve millet sevgisine emanet ve  tevdi olunur.”(21)

Hiçbir hükümet, hiçbir siyasi oluşum demokratik yollarla mevcut devletin yapısını değiştiremez, değiştirme girişiminde bulunumaz. Devlet egemenlik gücü olarak bütün siyasi oluşumlardan, siyasi partilerden, ister solcu, ister marksist, ister liberal, isterse muhafazakar olsun, devletin değiştirilemez hükümlerini değiştirme girişiminde bulunamaz. Hükümet olmak devletin sahibi olmak değildir. T.C. Anayasasında da belirtildiği gibi devletin sahibi ve egemen paradigması, Türkiye   Cumhuriyetinin   kurucusu,  ölümsüz  önder  ve  eşsiz  kahraman diye belirtilen  Atatürk’ün  belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleridir. Bu Anaya ve ilkeler doğrultusunda Türkiye Cumhuriyeti, Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığı ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü üzerine kurulmuştur.

Gerek siyasi oluşumlar siyasi partiler, gerekse bireysel davranışlar, gerek cemaatler ve gerek sivil toplum kuruluşarının davranış ve tutumları, manifesto ve beyanatları bu kurucu paradigmanın dışına çıkamaz. Kurucu paradimanın hassasiyetleri yazılı anayasalarında mevcuttur. Bir devletin anayasası, o devletin kendisine göre yönetildiği kural ve ilkelerin bir araya toplanmasından meydana gelir. Devletin bütün kurum ve kuruluşları yazılı anayasasında belitilen esaslara riayet etmek zorundadır. Devlet, kurulu ülke sınırlarında tek egemendir. Modern Devlet kuramının ilk temellerini atanlardan biri olarak kabul edilen Machiavelli’de, insanı devletin otoritesi ve disiplini altına alarak, neyin iyi neyin kötü olduğunu artık devletin belirleyeceğini, eğitim, din, insan ve ekonominin kendi başına birer erek olmayıp,  devletin birer aracı olduğunu ifade eder.(22)

Parlamentonun görevleri Anayasada da bellidir. Parlâmenter sistemlerde parlâmentoların genellikle kanun yapmak, hükûmeti denetlemek ve devlet bütçesini kabul etmek gibi üç temel görev ve yetkisi vardır. Parlâmenter bir sistem kuran 1982 Anayasası da, Türkiye Büyük Millet Meclisinin bu üç temel görev ve yetkiye sahip olduğunu kabul etmiş, onların yanında birtakım yetkiler daha vermiştir. Anayasa Türkiye Büyük Millet Meclisine verdiği görev ve yetkileri 87’nci maddesinde saymıştır:

1.   Kanun koymak, değiştirmek ve kaldırmak.

2.   Bakanlar Kurulu ve bakanları denetlemek.

3.   Bakanlar Kuruluna belli konularda kanun hükmünde kararname çıkarma yetkisi vermek.

4.   Bütçe ve kesin hesap kanun tasarılarını görüşmek ve kabul etmek.

5.   Para basılmasına karar vermek.

6.   Savaş ilânına karar vermek.

7.   Milletlerarası andlaşmaların onaylanmasını uygun bulmak.

8.   Anayasanın 14’üncü maddesindeki fiillerden dolayı hüküm giyenler hariç olmak üzere, genel ve özel af ilânına karar vermek.

9.   Mahkemelerce verilip kesinleşen ölüm cezalarının yerine getirilmesine karar vermek.

10.   Anayasanın diğer maddelerinde öngörülen yetkileri kullanmak ve görevleri yerine getirmek.(23)

Görüldüğü gibi seçilmişlerden oluşan parlamentoda neler yapılabileceğinin sınırları anayasada bellidir ve bu sınırlar dışına çıkılması mümkün değildir.

Bütün bunları neden anlatıyoruz denirse; buradaki güttüğümüz amaç, zihinlerdeki bulanıklığı gidermeye dönüktür, devlet ve hükümetin farklı şeyler olduğunu, hükümetin devletin işlerini gören bir yönetim kadrosundan ibaretliğini gözler önüne sermektir. Hükümet olmak, devletin sahibi olmak değildir. Tam tersine hükümet olmak, mevcut egemen devleti daha iyiye taşımak, eksik gediklerini gidermek, yırtık söküklerini dikmektir. Vergilerini toplamak, yollarını yapmak, egemen ideolojinin toplumsal boyutta kök salmasını sağlamaktır.

Bir örnek verecek olursak, uzun bir süredir iktidarda olan iktidarda olan AKP’nin Parti Tüzüğünde yer alan maddeler gösterilebilir:

“Türkiye Cumhuriyeti Anayasası, başta “İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi” ile “İnsan Hakları Avrupa Sözleşmesi” olmak üzere TBMM tarafından onaylanmış uluslararası belgeler, Siyasi Partiler Kanunu, seçim kanunları, diğer ilgili kanun ve mevzuat çerçevesinde, Tüzüğü ve Programına göre teşkilatlanmak ve faaliyette bulunmak üzere kurulmuş siyasi bir teşekküldür.

Türk Milleti’nin en önemli yönetim kazanımının, Cumhuriyet olduğuna ve egemenliğin, kayıtsız ve şartsız milletimize ait bulunduğuna inanır. “Milli irade”nin tek belirleyici güç olduğunu kabul eder. Millet adına egemenlik yetkisi kullanan kurumların ve kişilerin gözetmeleri gereken en üstün gücün ise, hukukun üstünlüğü ilkesi olduğunu savunur. Akıl, bilim ve tecrübenin yol gösterici olduğunu benimser. Milli irade, hukukun üstünlüğü, akıl, bilim, tecrübe, demokrasi, bireyin temel hak ve özgürlükleri ve ahlakiliği, siyasi yönetim anlayışının temel referansları olarak kabul eder.

Türk Milleti’nin Ülkesi ve Devletiyle bölünmez bütünlüğünü savunur. Geçmişten gelen değerlerimizi koruyarak, Cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün gösterdiği muasır medeniyet seviyesine ulaşmak ve hatta onu aşabilmek için ikinci maddede açıklanan normlar ve genel kabullere uygun faaliyetlerde bulunmayı, siyasi hayatın zemini kabul eder.”(24)

Diğer partilerin tüzüklerinde de aynı ifadeleri görebilir, bütün siyasi oluşumların devletin kuruluş esasına göre şekillendiğini, amaçlarının ve yapmak istediklerinin, vaad ettiklerinin hedeflediklerinin, gerek bireysel alanda gerekse toplumsal dönüşümdeki hedeflerinin Anayasal düzene paralel olduğunu anlayabiliriz.

Kaantimizce bugünkü metodoloji üzerine varılan ictihatların ve merhale fıkıhlarının, donuk sahife fıkhı diyerek davette yeni bir çığır açmaya çalışmaların, bazı hassasiyetleri gözetenleri mağaralarına girmekle itham etmelerin temelinde devletin ve hükümetin ayrı şeyler olduğunun bilinmemesi ya da anlaşılamaması yatmaktadır.

"Otorite" denildiğinde, soyut anlamda devlet anlaşılmaktadır. "Yönetim"denildiğinde ise,devletin zaman ve şartlara göre teşkilatlanması, yetki ve görevlerinin,konu ve sınırlarının çizilmesi anlaşılır. Bu bağlamda Max Weber devlete, "toplumsal görünüm" demektedir. Yani bir toplumun fiziki ve moral yapısının belli bir zaman aralığındaki görüntüsüdür. Eğer toplumun maddi ve manevi kültür değerleri kurumlar aracılığıyla devletin gerçekleşmesine yansımıyorlarsa, devlet olgusu bir ütopya olarak kalır ve topluma yabancı bir mekanizmaya dönüşür. Devlet, yasama organıyla kanun yapar, yürütme organıyla da bunları yerine getirir. Bu ve buna benzer birçok faaliyetlerin merkezi ve sahibi olması itibariyle devletde bir tüzel kişiliktir.Bir tüzel kişiliğe sahip bulunan devlet, bu tüzel kişiliğini zaman ve şartlara göre oluşturulan kurumlar aracılığıyla gerçekleştirir. Yöneticiler devletten aldıkları yetkileri yine devlet adına kullanırlar. Bu yöneticilerin kullandığı iktidar,onların kişiliklerine değil, görevlerine bağlıdır.(25)

Jean Bodin’de devlet ile yöneticiyi biribirine karıştıranları sert bir dille eleştirerek, yönetici olanın sadece yetki kullandığını ve bu yetkinin de egemenden kaynaklandığını ifade eder. Bodin’e göre yönetici sadece yetki kullanır ve yöneticinin bu yetkisi geçicidir, dolayısıyla egemen değildir. Yöntecinin otoritesi askeri veya sivil olabilir, ancak bu otorite egemenden kaynaklanır ve egemenin saptadığı süreyle sınırlıdır. Yönetici ancak egemenin el vermesiyle meşru şiddet tekelini kullanır ve yasalar ile egemenin iradesine bağlıdır.(26)

Devletin kendi paradigmasının gereğini yerine getirirken, devleti yönetmeye talip olanların şahsi durumları, inançları, kişilikler, ırkları, ekonomik durumları, camiye ya da kiliseye gitmeleri herhangi bir ayrıcalık değildir. Yönetim erki, her ne koşulda olursa olsun, idealleri ve beklentileri devletin kurucu ilkelerinin üzerine çıkamaz, onları görmezden gelemez, onlara muhalif hareket edemez.

Amerikan  sisteminin  kurucularının  temel  endişelerinden  birisi, merkezileşmiş  siyasal  iktidarın doğal  sonucu  olan  güç  toplanması  sonucu ortaya  çıkabilecek  siyasal  baskıdan  korunmaktır.  Bu endişelerin sonucu olarak,  federal  bir  yapı  kurmuşlar  ve  merkezi  iktidarı  kuvvetler  ayrılığı ilkesine çerçevesinde düzenlemişlerdir.

Burada, kuvvetler ayrılığı teorisin ilk kez kullanan liberal İngiliz filozof John Locke ve teoriye şöhret kazandıran ünlü Fransız filozofu Montesquieu’nun görüşlerinden yararlanmışlardır. Bu ilkeyle,  bütün devlet  iktidarının  bir  kişi  veya  grubun  elinde  toplanmasını önlemişlerdir. Amerikan’ın  kurucu babalarından Thomas  Jeff Erson  konuyu şöyle açıklamıştır: “Bizim uğrunda mücadele ettiğimiz hükümet seçimlik bir despotizm olmayıp özgür ilkelere dayanmanın yanında aynı zamanda güçlerin farklı organlar arasında bölünmesini ve dengelenmesini öngören bir hükümet idi;  öyle  ki  (bu  organların)  her  biri  diğerleri  tarafından  fiilen  kısıtlanmalı ve kendi  hukuki  sınırlarını aşmamalıdır”. Bu yaklaşımın bir sonucu olarak başkanlık sisteminde yasama ve yürütme kuvveti hem işlevsel olarak hem de organik olarak birbirinden ayrılmıştır. Burada, Amerikan devletini kuran kişiler, kuvvetleri katı bir şekilde ayırarak devlet iktidarının kullanılmasında doğabilecek tehlikeleri önlemeye çalışmışlardır.(27)

Amerika’da devleti kuranların aklına gelenlerden ve hatta en önemlilerinden birisi, zaman içerisinde siyasi oluşumun güçlenmesi sonucunda devlet iktidarını kullanabilme korkuları olmuştur. Bu korkularının sonucunda “Kuvvetler Ayrılığı” prensibini uygulamaya başlayan ABD’dir. Kuvvetler ayrılığı ilkesi, uzun bir dönemde öğretideki gelişimini tamamlamış gibi görünüp ilk yazılı anayasa olan ABD Anayasası ile  uygulamaya konmuştur. Bu tarihten itibaren demokratik rejimlerin vazgeçilmezi konumundadır.(28)  Anlaşılacağı üzere kuvvetler ayrılığını temel amacı, devletin iktidarının bir tek elde toplanmasını önlemeye yöneliktir. Bu yüzden siyasi oluşumlar, kurulan siyasi partiler, mevcut egemen devletin kurucu paradigmasına aykırı idealler beslese ve zaman içerisinde bu ideallerini gerçekleşetimek isteseler bile, devletin işleyen mekanizması ideallerinin önüne geçecektir.

20. Yüzyılın başlarında Avrupa’da kuvvetler ayrılığı ikesi hararetle tartışılırken bugünlerde bu tartışma eski heyecanını kaybetmiş durumdadır, ama demokratik kurumlaşmanın zayıf olduğu ülkelerde tartışılmaya devam etmekedir.(29) Demokratik kurumlaşmanın zayıf olduğu ülkelerden kastedilen ise 3.Dünya ülkeleridir ki, bunların içinde bizim ülkemizde yer almaktadır. Bilindiği gibi demokratik olgunluğa erişmeyen ülkelere, demokrasiyi içselleştirmiş olan ABD ve Batılı ülkeler sürekli demokrasi götürmek adına savaş, sömürü, işgal, katliam, cinayet, tecavüzler, orantısız şiddetle, demokrasi götürdüklerini söylerek her türlü zulmü işlemektedirler.

Kuvvetler ayrılığı nedir?

Modern ülkelerde devlet erki üçe ayrılmıştır. Bunlar; yasama, yürütme ve yargı erkleridir. Yasama erki, kanun yapma, yürütme erki, kanunu uygulama, yargı erki ise kanunu yorumlama ve uyuşmazlıklar hakkında karar vermekle görevlidir. Bu erklerden birisinin diğerini boyunduruk altına almasına izin verilmez.(30)

Kuvvetler ayrılığı, devlet organları olan yasama, yürütme ve yargı güçlerinin birbirinden ayrılmış oldukları bir devlet yönetim modelidir. Devletin bu güçlerinin birbirinden ayrı ve bağımsız olarak sorumluluk alanlarına ayrıldığı ve böylece her bir gücün diğeri ile güç ve sorumluluk alanları bakımından bir çatışma yaşamamaları için geliştirilmiş yöntemdir. Bu yöntemin asıl amacı yukarıda değindiğimiz gibi, siyasal oluşumların zaman içerisinde devletin tüm iktidar gücünü elinde toplamasına engel olmak içindir.Anayasanın varlık sebeplerinden biri de budur.(31) Kuvvetler ayrılığında tanımlama, yasama, yürütme ve yargı olarak tanımlanan kuvvetlerin değişik yollardan göreve gelen ve aralarında fren ve denge mekanizması bulunan farklı organlara verilmesi olarak yapılmıştır. “Devlet, yasama fonksiyonu ile objektif hukuku formüle eder ve uygulamaya koyar. İdarî fonksiyonuyla devlet, sübjektif bir hukukî durum yaratır veya bireysel bir işlemle yasal bir durumun doğması için gerekli şartı belirler. Yargı fonksiyonuyla devlet, ihlâl veya uyuşmazlık halinde, bir hukuk kuralının veya hukukî durumun varlığını ve kapsamını belirtir ve buna uyulmasını sağlayacak tedbirlere karar verir”(32)

Kuvvetler ayrılığı teorisinin ardındaki temel dürtü, Aristo, Eflatun, Çiçero, Makyavel ve Montsquie’den bu yana hep devleti yönetme gücünün tamamının bir kişi veya bir grup kişilerde toplanmasının mutlakiyete yol açacağı endişesidir.(33)Başlangıcının ilk çağlara kadar uzandığı rivayet edilenKuvvetler ayrılığı ilkesi, özellikle devletlerin modernleşme sürecinde önemini artırmış, devletler açısından tehlikelerin daha da artabileceği yönündeki öngörüden hareketle belli kalıplar ve sistem üzerine kurgulanmıştır. Kuvvetler ayrılığının tek sebebi ise, yukarıda da bahsedildiği üzere devletin kontrolünün ve özellikle yönetim şeklinin değişmesinin önüne geçmektir.

Gerçekte egemenlik veya devlet kudreti tektir. Bu kudret, devletin  organları  vasıtasıyla  toplum adına  iradesini  belirtmekte, kendi iradesini toplum bireyleri üzerinde egemen kılma iktidarıdır. Devlet  kudretinin  kullanılmasında  başvurulan  işlemlerin şekli  ve  içeriği  birbirinden  farklı  olsa  da bütün  bu  işlemler  sonuçta  devlet  idaresinin tezahürlerinden başka bir şey değildir. Devlet kudreti ise tek  ve  bölünmezdir.  Ancak  bu  kudretin  birden  çok  olan  fonksiyonlarını ayırt etmek gerekir. İktidarın fonksiyonları, bu iktidarın değişik  tezahür  şekilleri  değişik  kullanım  biçimleridir.  Mesela kanun  yapmak  devlet  kudretinin  kullanım  biçimlerinden  biri,  iktidarın fonksiyonlarından  biridir. İktidarın  organları  ise  iktidarın  çeşitli fonksiyonlarını  yerine  getirmekle  görevli  kişiler  veya kuruluşlardır. Mesela yasama organı devlet kudretinin yasama fonksiyonunu yerine  getiren  organdır. İşte  günümüzde  kuvvetler  ayrılığı  deyimi  kullanılırken  kastedilen  gerçekte  fonksiyonlar  ayrılığıdır.  Diğer  bir  ifadeyle  devlet  iktidarının  çeşitli  fonksiyonlarının  aralarında  bir  işbirliği mevcut bulunan değişik organlarca yerine getirilmesidir.(34)

Kuvvetler ayrılığına nerede neden ihtiyaç vardır?

Batılı ülkeler ve ABD’nin kurduğu modern ulus devletlerin ilahi olan hiç bir değerle uzaktan yakından ilgisi olmadığından, inançlarını hayatlarına ve devletlerine karıştırmadığından, böyle bir inanca sahip de olmadıklarından, kurdukları devlet düzenleri seküler ve günün favori ideolojisi kapitalizm olduğundan dolayı, Batıda ya da ABD’de kuvvetler ayrılığının çokta tartışılmadığını daha önce de zikretmiştir. Batı’nın ya da ABD’nin kapitalist ideolji üzerine kurulu devletini ele geçirmek isteyecek ne başka bir ideolojisi ne de hayat tasavvuru mevcut değildir. Sistemleri kapitalist oligarşi üzerine kurulduğundan ve küreslleşme emaresini tamamlamak üzere olduğundan dolayı, mevcut egemen düzeni bir başkasıyla değiştireblecek ne inançları ne de ideolojileri vardır.

Aşkın hiç bir değerle bağı ve bağlantısı olmayan, dini sosyal hayattan dışlayan, dini hiçbir şekilde hayata müdahale ettirmeyen ve etmesine de müsade etmeyen seküler batı ve ABD, kendi rejimlerinin tehdit altında olmadığını bildiklerinden dolayı, devlet idaesinde kuvvetler ayrılığına çokta önem vermemektedir. Ya da verdikleri önem, devlet içi odakların birbiriyle olan münasebetinin hiyerarşisini ve birbirinden bağımsızlığını sağlamak içindir. Sonuçta bütün ideolojiler kapitalizm karşısında erimiş, birinin diğerini ortadan kaldırmak gibi bir hedefi ve iktidar talebi bulunmamaktadır. Bütün ideolojilerin tek hedefi, para ve gücün peşinde koşmak, para ve güç kimdeyse ondan yana olmak, onun safınfa bulunmak olarak kodlandı. Francis Fukuyama’nın da dediği gibi, insanın kendi aklından ürettiği son ve kendince mükemmel olan ideoloji liberalizmin yani, bireysel özgürlükler ve haklar, seküler devlet, ifade özgürlüğü, mülkiyet hakkı, çoğulcu demokrasi, sivil haklar, inanç özgürlüğü, serbest ticaret, basın özgürlüğü ve özel mülkiyet hakkı gibi değerlere sahiplenmek, bütün ideolojilerin ortak çabası haline geldi.

Geriye ise bunları aşan, bu tür düşünce ve ideolojilerle asla barışmayacak olan, hiçbir ortak noktada buluşmayacak olan İslam kalıyor. Dünyanın bütün ülkelerinin artık liberalizme teslim olmak zorunda olduklarını ve bunun da son çıkış olup tarihin sonu olduğunu ifade eden Fukayama’da ideolojileri değerlendirirken, “İslam da, belli bir ahlâk koduna ve politik ve sosyal adalet doktrinine sahip bütünsel bir ideolojidir. Evrensel geçerlilik iddiasındadır ve bütün insanlara özgül etnik ya da ulusal grupların üyeleri olarak değil insan olarak seslenmektedir. Gerçekten de İslam, İslam dünyasının önemli kesimlerinde liberal demokrasiyi yenilgiye uğratmıştır ve politik iktidara doğrudan sahip olmadığı ülkelerde de liberal ilkeler karşısında büyük bir tehdit oluşturmaktadır. Avrupa'da Soğuk Savaş daha yeni sona ermişti ki, Batı, Irak'ın meydan okumasıyla karşılaştı. İslam'ın bunda önemli bir rol oynadığı söylenebilir.”(35) Demektedir.

Bu yüzdendir ki 20. Yüzyılın başlarında hatta 19. Yüzyıla da gidebiliriz, küresel emperyalistler, yeryüzünün şer odakları, İslam’ın ruhunda var olan direniş ve karşı koyuşun önüne geçebilmek için, İslam Toplumlarına sürekli tepeden inme sekülerizmi dayatmaya, toplumun ruhunda var olan inancı olabildiğince yok etmeye azami gayret gösterdiler. Modern Ulus Devletlerinin kuruluş aşamasında, İslam’ın hayatın içinden çıkması için küresel sömürge rejimleri, seküler siyasî doktrinleri yukarıdan dayatma çabalarını çok sinsi bir eğilimle kullandılar ve bu dayatma çabaları da İslam’ın ruhundan var olan direnişi kırmanın ilk aşamasıydı. Bu aşamanın sonrasında gelen ise toplumsal hoşgörünün ortadan kaldırılarak, seküler devlet düzeninin baskı ve şiddetle kurulmasıydı. Bundan sonrada kurulan modern devlet yapısı, cemaatçi yapıların devlete karşı reaksiyonlarını engellemek için, tutku ve korku ile ilgili farklı yapıları devreye soktu. Seküler hukuk, her zaman şiddetle ilgili düzenlemeyi amaçladığı halde asla şiddeti ortadan kaldırmaya çabalamadı.”(36)

İslam Beldelerine kurulan seküler devletlerde her daim şiddetle ilgili düzenlemeler yapıldığı halde, şiddetin varlığı toplum üzerinden hiçbir zaman kalkmadı. Bu durum modern devletin bir gerçeği olmasından öte, Müslüman toplumlarda daha pervasızca uygulanır oldu. Bunun bir tek sebebi vardı; egemen ideolojilerin tamamına muhalif olan ve hiç birisiyle uzlaşma ihtimali olmayan İslam’ın, kurucu paradigmasını dağılmış, parçalanmış, halifesiz kalmış, devletsiz kalmış, dünyanın dört bir yanına savrulmuş Müslümanların, yeniden kuşanmasının önüne geçmekti. Mevcut şartlarda Müslümanların bu toparlanışı, geçmişteki adalete dair şahitliklerini yeniden yakalaması çok güç görünse de, bu ruhun İslam dininde var oluşu dünya müstekbirlerini rahatsız eden başlıca sebeptir.

Hz. Muhammed’le (as) başlayan İslam Dini’nin, Kur’anın öğretisindeki tevhid ve adalet eksenli evrensel ve küresel yürüyüş, çok kısa bir zamanda, hemde ilk sahabe neslinin eliyle yeryüzünde rakipsiz bir konuma geldi. O kadar kısa bir zamanda öyle bir güce ulaşmıştı ki, neredeyse Roma İmparatorluğunu bile tehdit eder duruma gelmişti. Değişmez ve günümüz deyimiyle evresel ilkeleriyle İslam inancının yetiştirdiği bir avuç Müslüman, İslam’da var olan ruhu kuşanarak, bütün yeryüzünü tüm insanlığın yaşayabileceği  esenlik yurduna çevirmeye aday olmuştu. Sonrasında öyle ya da böyle bir şekilde, gerek saltanat, gerek padişahlık olarak İslam hüküm sürdüğü her yerde huzuru ve esenliği getirmiş, tebasındaki insanlara istisnasız adaletle hükmetmiştir. Bilindiği gibi Fatih İstanbul’u kuşattığında katoliklerden yardım almaya mecbur olduklarını dile getiren yönetime karşı Roma’nın Amiral’i Lucas Notaras ise, " İstanbul'da kardinal külahı görmektense,  Türk  sarığı  görmeyi  tercih  ederim" diyerek cevap vermiştir.”(37) Bunun sebebi, Katoliklerin haçlı seferleri sırasında Ortadokslara yaptıkları zulümlerdi. Katolikler aynı dinden olan kendi dindaşlarına mezhep farkından dolayı haçlı seferleri sırasında etmedikleri zulüm bırakmadıklarından ve Osmanlı’nın da gittiği heryere adaletle gittiğinden dolayı bu söz tarihe geçmiştir.

Fransız tarihçi Albert Sorel’in aşağıdaki ifadeleri de batılı emperyalistlerin bu husustaki niyetlerini açıkça  ortaya  koymaktadır:  “Türkler,  Avrupa’da  görünür  görünmez  ortaya  bir şark meselesi çıktı. Papazların ve küçük küçük zorbaların idaresine kendisini rahatça teslim etmiş, şarabını içip uyuklayan Avrupa’nın kapısından içeri giren bu dipdiri, erkek güzeli  insanlar;  yepyeni  bir  nizam  içinde  akıp gelen  başarılı  muazzam  kuvvetler,  o  zamanki  Avrupalının  örümcekli  ve  bulanık  kafasında  bir  şok  tesiri  yaparak  onda  şifa bulmaz bir dehşet hastalığı (!) doğurmuştur. Türklerin, uyuklayan Avrupa’nın afyonunu patlatması  hâdisesi  öylesine  derin  bir  tesir  yapmıştır  ki,  aradan  yedi  asır gelip  geçmiş olmasına  ve  birgün  eski  dipdiri  delikanlının,  hasta  adam  (!)  şekline  sokulmasına rağmen,   Avrupalının   yirminci   batın   torunları   dahi   bu   Türk   hastalığından,   Türk   şokundan tamamen şifa bulamamıştır.”(38) Biz Albert Sorel’in ifadelerindeki Türklerden kastettiğinin ümmet şurunu kuşanmış Müslümanlar olduğunu anlıyoruz. İşte tarihin tanıklık ettiği ve bütün sömürü düzenlerine dur deyip egemenliklerini yeryüzünden kaldıracak olan İslam ve Müslümanlara karşı Batı elinde var olan bütün gücüyle saldırıyor.

Burada uzun uzun geçmişin mirasından bahsetmekten öte, İslam’ın kurucu paradigmasının seküler düzenler ve özellikle son dönem popüler ideoloji olan liberal kapitalizme karşı tavrını gözden geçirmek ve oradan da, halkı Müslüman, yönetimi seküler olan İslam Ülkelerindeki baskıcı rejimlerin neden kurulduğuna değinmekte fayda vardır.

Batı’nın asıl amacı, kendi değerlerini merkeze alarak müdahale ettiği dünyada,, kendisi dışında öteki olarak gördüğü bütün ulusları, ülkeleri, insanları gelişmekte olan küresel düzenin ve kapitalist sömürünün liberal ideolojisi doğrultusunda dizayn etmektir. Küresel emperyalistlerin asıl gayesi  yalnızca seküler düzenlerin ikamesi ve modern putperestliğin, dolayısıyla insanı, doğayı, dünyayı ve Allah’ı hiçe sayarak kendi kültürlerinin hakim olmasını istemeleridir. Dünyanın tamamından yaratıcıyı sürgün ederek hak ve adalet aradığını iddia eden Batı Medeniyeti, seküler zihniyle yeni bir insan tasavvuru hayal etmektedir. Dünyada gerçek anlamda insan haklarının tesis ve temin edilebilmesi için,öncelikli olarak seküler insan tasavvurunun aşılması gerektiğini savunan düşncelere karşı da birçok yeni cephe açıyor.(39) Dünyada kendisi olarak kalabilecek, Batı’nın aydınlanmacı ve la-dini olan kültürüne direnebilecek bütün varlığın bir tehdit olarak görülmesi, Batı düşüncesinin bir stratejisidir. Dünyada ise küreselleşmenin seküler değerlerine direnebilen, kendine özgü evrensel ve kuşatıcı değerleri ve dinamikleri olan tek din ise Hak olan İslâm dinidir. İslama karşı zaman zaman gösterilen anlayış bile onu Hristiyanlık içinde eritme hedefi taşır. Öteki olan sadece “dinsel” manada İslam Dünyasıdır.(40) Modern ve uygar olduğunu sürekli zikredip duran Batı Dünyası aslında kendi dışındakileri ötekileştirerek uygarlaşmaya çalışırken, bahsettiği uygarlığının kendi içindeki problemlerini çözebilecek gücünün olmadığını da görememektedir.(41)

İslam değişmez kurucu ilkeleri, tavizsiz duruşu, elinde tahrif olmamış kitabı ve bütün ayrıntısına kadar detaylarıyla varlığını gösteren bir peygamberinin olduğu dindir. Bu dinin sadece kalbi yönü olmamakla birlikte, hayatı baştan sona kuşatan bir hayat tasavvuru vardır. Öyle bir kuşatma ki, hayata, insana, dünyaya, doğaya, hak ve özgürlüklere, aileye, kadına-çocuğu, paraya ve ekonomiye, insan aklına gelebilecek her ne varsa tamamını kuşatmış, kontrol altına almıştır.

"İslamiyet Allah'ın dolaysız idaresi milletin üzerinde gözlerini diken ilahın hükümranlığıdır. Diğer toplumlarda, polis devleti olarak bilinen birlik ve düzen ilkesi islamda Allah tarafından temsil edilir. Allah ortak yarar uğruna çalışan en üst kuvvetin adıdır. Böylece kamu hazinesi "Allah'ın hazinesi" ordu "Allah'ın ordusu" hatta kamu görevlileri bile "Allah'ın memurlarıdır." İslamiyette imanın ve ideolojinin oynadığı kapsayıcı rol çok büyüktür. İslamiyet yalnız bir din olarak değil, bir sosyal kimlik aracı olarak çalışmaktadır. Batı toplumlarında toplumsal eylemi şekillendiren bu rollerin yerini islam toplumunun sunduğu islam dininin kapsayıcı talimatlarıdır. Ümmet iyiyi emreder, kötüyü yasaklar.(42)

Ulusalcı devlet yapılarının kurulmasıyla meydana çıkan modern ulus devletler, kendi ulusunu ve devleti oluşturan ulus toplumunu kutsallaştırıken, İslam ümmetçi yaklaşımlarla yeryüzünde farklı ırklara mensup olarak yaşayan bütün insanları Allah’ın ayetlerinden bir ayet olarak görmüş, inanç bağıyla bağlandığı her ırktan ve kavimden insanlara kardeşleri olarak yaklaşmıştır. Bu yaklaşım ümmet bilincini ortaya çıkararak, bütün yeryüzünde başka hiç bir söylemin gerçekleştiremediği ve hiçbir zaman da gerçekleştiremeyeceği bir pratiği asırlarca uygulamıştır. “Ümmet” İslam yönetiminin temelidir ve hangi ırk, renk ve dilden olursa olsun İslam’a inanan herkes “İslam toplumunun doğal üyesi” olmuştur.(43)

Yeryüzünün ilk küresel hareketi olan İslam’ın sahibi Allah, iman edenlere bütün yeryüzünü(44) faaliyet alanı olarak göstermiştir. Batılı aydınlar ise İslam’ın bu küresel vurgusunu görmezden gelerek kendi çıkarımları doğrultusunda kürelleşmeyi belli bir tarihe bağlamıştır.(45) Bütün yeryüzünü kendisine iman edenlere hedef gösteren Allah, bu hedefi ulaşılma çabasında da Resulünü örnek olarak işaret etmiştir.(46) Resulüne iman edenleri de iman bağıyla birbirine bağlayarak kardeşler kılmıştır.(47) İşte bu bağın sonucunda yeryüzünün neresinde, hangi ırktan, renkten ve dilden olursa olsun İslam Ümmetinin bir parçası, bir azası, bir üyesi olmuştur. Hz. Muhammed’e (as) iman edenler Ümmet-i Muhammed olmuştur.(48) Bu bağ, yeryüzü emperyalistlerinin ve küresel şer odaklarının sömürülerinin önündeki tek engel olduğu için, bu bağın nasıl olursa olsun koparılması dağıtılması kendi çıkarları için kaçınılmaz gerekliliktir.

İslam coğrafyasına ve Ümmet-i Muhammed’e (as) iki yüzyıldır yapılan saldırının asıl amacı burada saklıdır. Osmanlı parçalanıp topraklarının üzerine 51 tane modern ulus devletin kurulması,(49) ileriye dönük sömürünün devamı için gerçekleştirildi. Ümmet bağı parçalandığı için, kurulan kukla devletler, kendilerini iktidara getiren Batılı devletlerin birer uydusu olarak işlev gördü ve halende görmektedir. İslam’ın ümmetçi yapısı parçalanırken, yönetimler ulus devlet ve seküler şekilde dizayn edilip, laiklik ilkesiyle toplumun sosyal hayattaki dinle bağıda koparıldı. Ülkemizde de aynı gelişmeler yaşandı ve laiklik anayasal güvence altına alındı.

Lakin ülkemizde laiklik dogmatik bir şekilde algılandı ve Kemalist zihniyetle bütünleşerek akılcılıktan ve maddeci anlayıştan ileri gidemedi. Çok ilginçtir ki, Kemalist düşünce yapısı, bir yandan bilimsellikten ve eleştirel akıldan sıkça söz etse de, diğer yandan laikliği dokunulmaz bir zırh içinde tutarak tartışılmasına karşı çıktı.(50) Müslümanların günümüz dünyasında bir varlık gösterememiş olmalarına rağmen, İslam’ın öğretisinde var olan direniş ve karşı koyuşun önüne bu şekilde geçilmeye çalışıldı ve halende bu proje çeşitli versiyonlarıyla devam etmekte.

İslâm ile diğer dinler ve ideolojiler arasındaki fark,İslâm’ın yalnızca belirli ibadetleri yapmakla sınırlı olmayıp, toplumun gereksinimlerini Sezar’a ve geçici yönetim organlarına bırakmamasıdır. Aksine,İslâm, idare yöntemlerini, bireyin aile üyeleri ve uluslara karşı davranış biçimlerini, ilişkilerini, hak ve sorumluluklarını tespit etmiştir.(51) İslam’ın hayata müdahil olan bu yönü, özellikle toplumu Müslüman, yönetimi seküler olan ülkelerde büyük endişe uyandırmış, Müslüman toplumun İslam’ın kurucu paradigmasına yeniden sahiplenebileceği endişesi üzerine en katı tedbirler alınmıştır. Bu tedbirlerin neler olduğu ortalama tarih bilgisi olan her insan daha ilköğretimden itibaren öğrenmiştir ve bilir.

İslam ülkelerinde bu tür girişimler ve değişimler yaşanırken, aynı zamanda İslam’ın beşeri ideolojilerle sentezlenmesine, İslam’ın beşeri ideolojilere entegre edilmesine de büyük çabalar harcandı ve bu çabalar günümüzde modern algının istikametinde sürmekte. Modern dönem okumaları ışığında başlayan bu girişimler, İslam’ın devlet talebinin olmadığı,(52) Türk-İslam Sentezi(53), dinin kişisel olduğu ve kurumsallaşamayacağı ifade edilmektedir. Burada Prof. Abdülaziz Bayındır’ın Din ve Devlet İlişkileri kitabından bir bölümü nakletmeyi, İslam’ın kurucu paradigmasına vurulmak istenen darbelerden sadece birine örnek olması açısından faydalı görüyoruz. Bayındır adı geçen kitabında şöyle diyor:

“Bazıları dini, kişisel olmaktan çıkarıp kurumsal hale getirmişler, insanları dine kabul ve dinden çıkarma işlemlerini törene bağlayarak inançları da kendi emirleri altına sokmuşlardır. Bir yandan da bu kurum sayesinde devlete hakim olma ve Allah adına devleti yönetme imkanına kavuşmuşlardır. Yönetime Allah adına el koyunca devletin bütün nimetlerinden yararlanmış ama verdikleri ekonomik ve sosyal sıkıntılardan, yaptıkları zulüm ve baskılardan Allah'ı sorumlu tutmuşlardır. Kimse Allah'a hesap soramayacağından kendileri sorumsuz bir mevkide bulunmuşlardır. İşte bu  teokrasidir. Buna uygun teşkilatlanma hırıstiyanlarda vardır. Teokrasi, devletin kilisenin emrine girmesinin  adıdır. Bunun kabul edilebilir bir tarafı yoktur.  Onun için teokrasiye karşı verilen mücadele haklı  bir mücadeledir. Laiklik bu mücadelenin adı olmuştur.”(54) Görüldüğü gibi, resmi ideolojinin bir memuru olan Bayındır, dinin kişisel olduğunu ve devlete müdahale edemeyeceğini dile getirmektedir. Tabi ki buradaki ifadlerinin aslında Resulullah’ (as) kadar da dayandığının farkındadır sanırız.

Abdülaziz Bayındır aynı kitabının “Devletin Dini” bölümünde de şöyle demektedir:

“Devlet bir kurumdur. Kurumların dini olmaz, insanların dini olur. Devlet namaz kılmaz, oruç tutmaz ve ahiretle ilgili bir endişe taşımaz. Devlet gibi diğer kurum ve kuruluşların da dini olmaz. Devleti veya bir kurumu idare edenler, kendi inançlarını idarelerine yansıtırlar. Bu tabii bir durumdur. Müslümanların hakim olduğu devlete islam devleti, hırıstiyanların hakim olduğu devlete de hırıstiyan devleti denmesi bundandır.  Tabii olmayan, idarecilerin halkı kendileri gibi inanmaya zorlamalarıdır. İşte din devleti veya ideolojik devlet böyle doğar. Bir inancı zorla değiştirmek mümkün olmadığından böyle yerlerde iç çekişmelerin, baskı ve zulümlerin sonu gelmez.(55) Bayındır sanırım burada laik devlet kurgusunu meşrulaştırma çabası gütmekte, devletin bir dininin olmayacağını söylemekle, İslam’ın hadler konusundaki hükümlerinin nasıl uygulanacağına karşılık sessiz kalmaktadır. Bugün halkı Müslüman yönetimi laik-seküler olan devlet yöneticilerinin hepsi kendilerini Müslüman olarak ifade ederken, devletteki uygulamalarında İslam’dan herhangi bir iz görünmemektedir. Bayındırın ifadelerinden devleti yönetenler Müslümansa, inançlarını idarelerine yansıtır ifadesi boşlukta kalmaktadır.

Bayındır ilgili kitabında devamla, “Din devleti demek doğru olmadığı gibi dinsiz devlet demek de doğru değildir. Dindarlık veya dinsizlik sadece insanla ilgili bir kavramdır. Bu sebeple hiç kimse, din konusunda devlete ait bir kurum veya kuruluş adına konuşamaz. Çünkü bu kurum ve kuruluşar, aynı inanca mensup kişilerin oluşturduğu bir dinî cemaat değildir. Dinî  bir  konuda bunlar adına konuşan kişi, kendi inancını o kurum veya kuruluşlara mensup kişilerin inancı gibi göstermiş olur ki, buna kimsenin hakkı yoktur.”(56)

“Türkiye'deki resmi belgelerde de lâiklik dine karşı değildir. Anayasa'nın 2. maddesi şöyledir:

"Türkiye Cumhuriyeti, toplumun huzuru, milli dayanışma ve adalet anlayışı içinde, insan haklarına saygılı, Atatürk milliyetçiliğine bağlı, başlangıçta belirtilen temel ilkelere dayanan, demokratik, lâik ve sosyal bir hukuk Devletidir. "

Demek ki, lâiklik Türk Devleti'nin bir özelliğidir. Devletin bir başka özelliği de insan haklarına saygılı olmasıdır.Anayasa'nın 24. maddesi her vatandaşa vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyeti tanımıştır. Yani Anayasa, lâikliğin devletin bir özelliği olduğunu, vatandaşın dindar olabileceğini kabul etmiştir.”(57) Oysa Türkiye’deki laiklik ilkesine bağlı reformların en önemli hedefi ve özelliği, kimliğin ayırt ediciliğine dönük gerçekleşmiştir. Kimliğin ayırt edici özelliği din olan “Osmanlı” yerine Türk kimliği yaratmak, toplumu bu yeni kimlikle dönüştürmekti. Bu bağlamda kendisine bilimsel yöntemleri temel edinmiş olan devlet, toplumsal kültürel ve ahlaki yapıyı dönüştürme görevini laiklik ilkesi üzerinden temellendirmeye çalışmıştır. Anayasa mahkemesi 1989 yılında verdiği kararında, “...Laiklik, ümmetten ulusa geçişin itici gücü...” bu yolla doğmatik değerlerin yerine, akılcı ve insani değerler geçmiş, dinsel duygular sahibinin gönlünde yerini almıştır” şeklinde ifade etmiştir.(58)

“Kur'an'ın devlet yönetimi ile ilgili kuralları evrenseldir. Bunlar her türlü rejimde savunulabilir. Onların yokluğu huzursuzluğa ve kargaşaya yol  açar. Onlara doğrudan karşı çıkmak insanı güç duruma sokar. Bu kurallara uyan her sistem, ideal bir devlet sistemi haline gelir.”(59) Bunun gibi, “Kur’an merkezli din”, “İndirilmiş-uydurulmuş din” gibi modern okumalar ışığında İslam’a yeni bir yorum getirme çabaları da Müslüman halkın gündeme dair, olup bitenlerden ilgisinin uzaklaştırılması merkezli hiç de masum olmayan çabalar sürdürülmektedir.

Görüldüğü gibi, halkı Müslüman devleti laik-seküler olan devletlerde Müslümanların inançlarını yeniden kuşanmasını engellemek için sadece kurulan devlet idaresi çalışmadı, laik devletin idari mekanizmaları elinden geleni ardına koymazken, aynı devletin aydın-entelektüelleri de elinden geleni artlarına koymadı. İslamın yeniden ilk zuhur ettiği Peygamber dönemideki gibi bir yapıya kavuşmaması için akademya tarafından da ilmi bir gayret ortaya kondu.

Batı’nın kendi iç kavgaları içinde en az üç yüzyıl geçirerek kendi toplumlarına oturttuğu laik seküler devlet düzenleri, Osmanlı bakiyesi üzerine kurulan ve halkı Müslüman olan ulus devletlere, sömürü çarklarının devam edebilmesi için, baskı, şiddet ve zorla monte edildi. Bu değişimler sırasında direnen, karşı duran, Batı’nın materyalist, seküler ve laik devlet yapılarını kabul etmek istemeyen Müslüman önderler de acımasızca cezalandırıldı. Başka ülkelerin modern devleti kurulurken neler yaşandığını araştırmaya gerek görmeyecek kadar kendi ülkemizde yaşanmış zulümler vardır. Bunların neler olduğunu, kimlerin hangi sebeplerden dolayı cezalandırıldıklarını görmek isteyenler muteber tarih araştırmalarına bakabilirler.

Batı’da yetişmiş son dönem Osmanlı aydınları, Batıya benzememiz ve Batı’da ne varsa almamız gerektiği konusunda, Osmanlı’nın yıkılmasını dahi göze alarak, dahili ve harici hainlerle işbirliği yapmaktan geri durmamıştır. Osmanlı’nın son dönem buhranlarını gören ve bir çıkış yolu arayan ve “Üç Tarz-ı Siyaset” adlı bir makale kaleme alan Sait Halim Paşa, Batılılaşma, İslamcılık ve Milliyetçiliği inceler, bunları değerlendirir. Batı toplumunu çok iyi tanıyan Paşa(60) Osmanlı toplumunda aydın kesimin, Batı medeniyetinin büyüsüne kapıldığını, ancak, bu medeniyete vücut veren nedenleri anlayamadığını ifade eden Paşa, aydın kesimin; önceleri Batı'yı tanımadığından ona karşı bir düşmanlık içinde olduğunu, ancak zamanla Batı hayranlığının doğmasıyla Batı'ya yönelme olduğunu belirtir. Batıcı aydınların, teknolojik yönden medenî milletler seviyesine çıkmak için Osmanlı toplumunun sosyal yapısının değişmesi gerektiğini savunmalarını büyük bir hata olarak gören Said Halim  Paşa,  başka cemiyetlere  ait kanun ve nizamların alınması suretiyle sosyal yapıyı değiştirmeye çalışmanın çare olmadığını  söyler. Toplum  ve  medeniyetlerin  birbirlerinden öğreneceği çok şey olmakla birlikte, kendi yapısındaki işleyişten dolayı bir toplumun nihai ürünü olarak  ortaya  çıkan  siyasi  yapılanmasının  başka  bir topluma  nakledilmesinin  doğuracağı  mahzurlar Paşa tarafından  vurgulanır.(61) Çünkü  her  toplumu oluşturan  siyasî  ve  sosyal  müesseseler birbirinden farklıdır. Bunun böyle olması da tabiidir. Batı dünyasıyla Osmanlı’nın sosyal yapısı arasındaki farkın, Hıristiyanlık ile İslam arasındaki fark kadar büyük olduğu vurgulanır.(62)

Sonuç olarak

Sonuç olarak söylememiz gerekirse, otorite ve iktidar yani devlet ve hükümet aynı şeyler değildir. Öncelikle bunu anlamamız gerekir. Bu gün modern ulus devletler, eski yapıya sahip klasik devlet yapılarından çok daha farklıdır ve işlevide değişiktir. Klasik devlet yapılarındaki insan merkezli oluşumda, devlet insan için vardır, devletin varlığı insanın her yönüyle muhafazasını sağlamaya yöneliktir. Modern ulus devletlerde ise, insan devlet için vardır ve öncelik devletin bekasıdır. Bu minval üzere, asıl olan insanın değil devletin güvenliğidir. Modern ulus devletler şiddet ve kaos üzerine kuruludur, şiddet ve kaosu bir politika olarak uygularlar, hiçbir zaman için şiddetin tamamen ortadan kalkmasına yönelik tedbirler almazlar. Evrensel değerler dedikleri aslında insanın yaratılışından varolagelen fıtri haklarıdır, ama devletler bir zamanlar gasp ettikleri bu hakları yavaş yavaş insanlara kendilerinin bir lutfu gibi geri verirler. Bu geri verme, istedikleri zaman da verdiklerini geri almak üzere kurgulanmıştır.

İslam ülkerinde kurulan laik seküler ulus devletler, kendi iç dinamiklerini kurgularken, devleti kurarken, kendi toplumu içerisinde gelebilecek tehditleri önlemek, engel olmak için akla gelebilecek her türlü yöntemi kullanmış, adeta kendi halkını dışardan gelebilecek düşman tehdidinden daha tehlikeli görmüştür. Bu tehlikenin önüne geçilebilmesi içinde, devlet içi mekanizmalar ve devlet kurumları, devletin güveninliğini sağlamak üzere dizayn edilmiştir. 3. Dünya ülkelerinde devlet mekanizmaları arasındaki kuvvetler ayrılığının öneminin özenle ve sürekli olarak dile getirilmesi ve bu hassasiyete dikkat edilmesinin nedeni, devletin kendi tabirleriyle gericiler tarafından ele geçirilmesini önlemektir.

Hassaten üzerinde durmak istediğimiz yön ise, iktidara gelen hükümetlerin, ideali olanları yanıltmamasıdır. Hükümetler devleti, devletin kurucu paradigması doğrultusunda yönetir. Bu noktaya yukarıda uzunca değindik.

Dipnotlar

 1-Prof. Dr. Yılmaz ALİEFENDİOĞLU - Çankaya Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi – “Temsili Demokrasinin Seçim Ayağı”

2-Kemal Gözler – Türkiye’de Hükümetlere NasIL İstikrar ve Etkinlik Kazandırılabilir? – Türk Anayasa Hukuk Sitesi)

3-Bakınız T.C.Anayasanın değiştirilemez maddeleri

4-Bakınız: AKP-CHP-MHP tüzüğü. Parti tüzüklerinde ifade edilenlerin ortak yanlarıaşağı yukarı bunlardır. 

5-Yrd.Doç.Dr.H.Tarık Oguzlu, Bilkent Üniversitesi, Uluslararası Iliskiler Bölümü -   Dünya Düzenleri ve Güvenlik:Ulus Devlet Güvenlik Anlayışı Aşılıyor mu? Shf.4

6-Özgür Akan - Hukuk Devletinde Bireyin Özgürlüğü  ve Devletin Güvenliği Çatışması

7-Yard. Doc. Dr.Hamdi Bravo –Süleyman Demirel Üniversitesi Felsefe Bölümü- Hegel'de Devlet ve Özgürlük İlişkisi shf.128

8-Müddessir 74/38, Tur 52/21

9-Dr. Selim Çapar /Dr. Şükrü Yıldırım “Hobbes ve Lock'un Devlet Düşüncesine Katkıları”

10-Araş. Görev. Dr. Oğuz Öcal, Kırıkkale Üni. Fen-Ed. Fak. TDE Böl. “Varoluşsal Sorunlar, Birey ve Yeni Hayat”

11-Erich Fromm – Özgürlük Korkusu shf. 48

12- Francis Fukuyama – Tarihin Sonu ve Son İnsan shf.23

13-Yrd. Doç. Dr. Halis Çetın Cumhuriyet Üniversitesi iktisadi ve idari Bilimler Fakültesi Siyasetin Evrensel Sorunu: İktidarın Meşruiyeti-Meşruiyetin İktidarı

14-Doç. Dr. Oğuzhan Başıbüyük-Siyaset Bilimine Giriş

15-İslam Ansiklopedisi cilt: 18,  sayfa: 468

16-Sosyal Bilimler Ansiklopedisi Davut Dursun Hükümet maddesi

17-Türk Dil Kurumu Büyük Sözlük

18-Suavi Aydın-Amacımız Devletin Bekası s.67

19-Abdurrahman Saygılı - Jean Bodin’in egemenlik anlayışı çerçevesinde kralın iki bedeni kuramına kısa bir bakış)

20-Türk Ceza Kanunu 302-308.maddeler

21-Bu Anayasa; Kurucu Meclis tarafından 18/10/1982’de halkoylamasına sunulmak üzere kabul edilmiş ve 20/10/1982 tarihli ve 17844 sayılı Resmî Gazete’de yayımlanmış; 7/11/1982’de halkoylamasına sunulduktan sonra 9/11/1982 tarihli ve 17863 mükerrer sayılı Resmî Gazete’de yeniden yayımlanmıştır.

22-Yar. Doc. Dr. Halis Çetin – Modern Devletin Egemenlik Döngüsü shf.57

23-Kemal Gözler-TBMM’nin Görev ve Yetkileri

24-AKP Parti Tüzüğü shf.23

25-Celal BÜYÜK  (Atatürk Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Ar ş.Gör.)- Devlet ve Toplumsal Rölü

26-Abdurrahman Saygılı - Jean Bodin’in egemenlik anlayışı çerçevesinde kralın iki bedeni kuramına kısa bir bakış

27-Dr. Doğan KILINÇ Dr.-Bilgi Teknolojileri ve İletişim Kurumu – Türkiye’de Bitmeyen Tartışma: Hükümet Sistemi Üzerine Değerlendirmeler - Gazi Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi C. XX, Y. 2016, Sa. 1 shf.447

28-Dr. Mehmet Emin Akgül - Kuvvetler Ayrılığı İlkesinin Dönüşümü ve Günümüz Demokratik Rejimlerindeki Anlamı

29-İrfan Çelik - Kuvvetler Ayrılığı: Bir İndirgeme ve Dönüşüm Liberal Düşünce, Yıl 16, Sayı 61-62, Kış-Bahar 2011, s. 143

30-Hasan Dursun- Erkler Ayrılığı ve Yargıç Bağımsızlığı

31-Ahmet Uğur - Kuvvetler Ayrılığı Perspektifinden Yüksek Denetim Bürorasisi ve Demokratikleşme Üzerindeki Etkisi Üzerine Bir İnceleme

32-Anayasa Hukuku Sitesi, Kemal Gözler, Yasama Fonksiyonu

33-Prof. Sait Güran İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi – Anayasanın Kuvvetler Ayrılığı İlkesine ve Yönetim Yargı işlerine Bakış Açısında Değişiklik

34-Dr.Celal Büyük - Yasama Yürütme Yargı: Platon'dan Montequieu'ya Devletin Fonksiyonlarına Genel Bir Bakış – Din Bilimleri Akademik Araştırma Dergisi c.10 sayı 1

35-Francis Fukuyama-Tarihin Sonu ve Son İnsan s.74

36-Prof. Dr. John L. ESPOSITO Çev. Prof. Dr. M. Ali KİRMAN - Seküler Yolda Geri Adım: İslam Dünyasında Demokrasi- Sekülerizm Tartışması

37-Nermin Özsel – Osmanlı İmparatorluğu Kuruluş Yükseliş ve Çöküşü Üzerine shf.  74

38-Nuri YAVUZ Gazi Eğitim Fakültesi Tarih Eğitimi Ana Bilim Dalı, Ankara- “Şark Meselesi Açısından Ortadoğu Gelişmeleri” - Gazi Eğitm Fakültesi Dergisi, Cilt 23, Sayı 3 shf. 92

39-Yusuf Kaplan – İmkansız Bir Misyon:Tanrısız Arazide İnsana Hak Aramak

40-Fatih Çömlekçi- Hayali Doğu - Thierry Hentsch

41-Aliya İzzetbegoviç-Doğu Batı Arasında İslam shf. 115

42-Şerif Mardin – Din ve İdeoloji shf. 188

43-Mustafa Erdoğan - İslam ve Liberalizm (1) Liberal Düşünce Topluluğu

44-Enfal 8/39

45-A.Bora Elçin-Küreselleşmenin Tarihçesi

46-Ahzab 33/21

47-Hucurat 49/10

48-TDVİA cilt: 42; sayfa: 308

49-www.Wkipedi.org 

50-H. Şule Albayrak - Dindar halka seküler devlet; seküler devlete dindar başkan olur mu?-Laciveert Dergisi sayı 9 Ocak 2015

51-Prof. Dr. William E. SHEPARD Çev. Dr. Mehmet VURAL - İslam ve ideoloji  Kelam Araştırmaları Ocak-2009   shf.191

52-Ramazan Yazçiçek-Siyasaldan Soyutlanmış Dni Anlayışı

53-Çiler Dursun – İdeoloji ve Özne:Türk İslam Sentezi

54-Abdülaziz Bayındır-Din ve Devlet İşleri shf. 7

55-Abdülaziz Bayındır-Din ve Devlet İşleri shf. 10

56-Bayındır a.g.e. shf.12

57-Bayındır a.g.e. shf.16

58- Yard.Doc. Dr. Mehmet Kahraman – Avrupa Birliği Ülkelerinde ve Türkiye’de Laiklik

59- Bayındır a.g.e. shf. 71

60-Ercan Yıldırım Ankara Üniversitesi DTCF- İslamcı Hareketin Özgün Fikir Adamı Sait Halim Paşa

61- Ercan Yıldırım Ankara Üniversitesi DTCF- İslamcı Hareketin Özgün Fikir Adamı Sait Halim Paşa

62-Ömer Faruk Ocakoğlu - İstanbul Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü, Sosyoloji Bölümü Doktora Öğrencisi “Değerler Üzerine Bir İnşa Süreci Olarak Siyaset”-Doktora Tezi


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Harun Görmüş
16.09.2016 15:49
Yorum
Selam

Yakup kardeş; yazı çok iyi olmuş, eline sağlık. Allah ilmini arttırsın-bereketlendirsin. Tabi karamsarlığa iten yanları da var. Zîrâ büyük bir kuşatılmışlıktan da bahsediyor. Fakat bendeki karamsarlığı körükleyen etken, modern müslümanların, -senin de örneğini verdiğin gibi- ellerinde Kur'ân olmasına ve sürekli Kur'ân ile ilgilenmelerine rağmen, düşüncede ve eylemde bahsettiğin batı paradigmasını benimsemiş olmalarıdır. Bu durum iç acıtan bir meseledir. Sanki bu modern-seküler-lâik sistemden Allah da râzı imiş gibi düşünüyorlar ve konuşuyorlar.

İslâm'ın yeniden hayâta hâkim olması için gâliba şu âyetin tecelli etmesi gerekecek:

"Ey îman edenler!, içinizden kim dîninden geri döner (irtiat eder)se, Allah (yerine) kendisinin onları sevdiği, onların da kendisini sevdiği mü'minlere karşı alçak gönüllü, kâfirlere karşı ise 'güçlü ve onurlu,' Allah yolunda cihad eden ve kınayıcının kınamasından korkmayan bir topluluk getirir. Bu, Allah'ın bir fazlıdır, onu dilediğine verir. Allah (rahmetiyle) geniş olandır, bilendir" (Mâide 54).

Vesselam
Huseyin Şaşmaz
04.09.2016 13:08
HİLAFET
Türkiye Cumhuriye Devleti’nin nasıl bir devlet olduğunu en iyi ifade eden ve anlayabileceğimiz şekilde izah eden tanım 1982 Anayasası’nda yer almaktadır. 1982 Anayasası’nda tanım şöyledir;
“Türk Vatanı ve Milletinin ebedi varlığını ve Yüce Türk Devletinin bölünmez bütünlüğünü belirleyen bu Anayasa, Türkiye Cumhuriyetinin kurucusu, ölümsüz önder ve eşsiz kahraman Atatürk’ün belirlediği milliyetçilik anlayışı ve O’nun inkılâp ve ilkeleri doğrultusunda;
Dünya milletleri ailesinin eşit haklara sahip şerefli bir üyesi olarak, Türkiye Cumhuriyetinin ebedi varlığı, refahı, maddî ve manevî mutluluğu ile çağdaş medeniyet düzeyine ulaşma azmi yönünde;
Millet iradesinin mutlak üstünlüğü, egemenliğin kayıtsız şartsız Türk Milletine ait olduğu ve bunu millet adına kullanmaya yetkili kılınan hiçbir kişi ve kuruluşun, bu Anayasada gösterilen hürriyetçi demokrasi ve bunun icaplarıyla belirlenmiş hukuk düzeni dışına çıkamayacağı;
İSLÀM DEVLETİ'NİN YENİDEN KURULMASI BÜTÜN MÜSLÜMANLARA FAZDIR
http://www.hilafet.com/kitaplar/islamdevleti/48.htm
Huseyin Şaşmaz
04.09.2016 12:55
Dalkavuk
Abdülaziz Bayındır aynı kitabının “Devletin Dini” bölümünde de şöyle demektedir:
“Devlet bir kurumdur. Kurumların dini olmaz, insanların dini olur. Devlet namaz kılmaz, oruç tutmaz ve ahiretle ilgili bir endişe taşımaz. Devlet gibi diğer kurum ve kuruluşların da dini olmaz. Devleti veya bir kurumu idare edenler, kendi inançlarını idarelerine yansıtırlar. Bu tabii bir durumdur. Müslümanların hakim olduğu devlete islam devleti, hırıstiyanların hakim olduğu devlete de hırıstiyan devleti denmesi bundandır. Tabii olmayan, idarecilerin halkı kendileri gibi inanmaya zorlamalarıdır. İşte din devleti veya ideolojik devlet böyle doğar. Bir inancı zorla değiştirmek mümkün olmadığından böyle yerlerde iç çekişmelerin, baskı ve zulümlerin sonu gelmez.(55) Bayındır sanırım burada laik devlet kurgusunu meşrulaştırma çabası gütmekte, devletin bir dininin olmayacağını söylemekle, İslam’ın hadler konusundaki hükümlerinin nasıl uygulanacağına karşılık sessiz kalmaktadır. Bugün halkı Müslüman yönetimi laik-seküler olan devlet yöneticilerinin hepsi kendilerini Müslüman olarak ifade ederken, devletteki uygulamalarında İslam’dan herhangi bir iz görünmemektedir. Bayındırın ifadelerinden devleti yönetenler Müslümansa, inançlarını idarelerine yansıtır ifadesi boşlukta kalmaktadır.
TAĞUTLARIN KAPI KULLUĞUNU YAPMAKTA OLAN ÜLEMA KİSVESİNE BÜRÜNMÜŞ DALKAVUKLAR ZÜMRESİNİN VAR OLUŞU
http://namenstr8.blogspot.nl/2015/04/islam-devleti-hilafete-giderken_4.html
Huseyin Şaşmaz
04.09.2016 11:57
Kaideler...
Dikkat edilirse, hiçbir şeyimiz, inandığımızla paralellik arzetmiyor, zihin dünyamız, düşünme sistematiğimiz, algı melekelerimiz tamamen farklılaşmış durumda.
Bunların başında da devlet meselesi gelmekte,
*********************************
Müslüman, Kaideler doğrultusunda yaşamak mecburiyetindedir.
Mefhumlar; zihinde vakıası idrak edilebilen manalardır.
http://huseyinsas.blogspot.nl/2015/11/mefhumlar-zihinde-vakas-idrak_12.html?spref=fb
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat