Modern Devlet Efsanesi


Yakup DÖĞER, Modern Devlet Efsanesi

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Devlet konusu, insanlık tarihiyle birlikte varolagelmiş, toplumsal olarak yaşamanın en olmazsa olmazıdır. İnsan için toplumsal yaşam kaçınılmaz bir gerekliliktir. İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır, yani topluluk halinde ve toplum içinde yaşaması kaçınılmazdır. Bu durumun terminolojideki karşılığın medeniliktir. Bunu açıklaması şöyledir; Allah insanı ancak beslenerek yaşamını sürdürebilecek tabiatta yaratmış, fıtri olarak onu beslenmeye yönlendirmiş ve kendisine beslenmesi için gerekli donanımları vermiştir. Ancak tek başına olarak tek bir insanın gücü, beslenme ihtiyacını karşılama ve yaşamını devam ettirecek maddeleri bulma işinde yetersiz kalır.(1)

İnsanlık tarihi, insanla bir başladığı günden bu zamana her zaman bir düzen ve intizam içerisinde olmak gibi zaruri ihtiyaca muhtaç kalmıştır. Devletin ne olduğu, tanımının nasıl yapılacağı, nelerden müteşekkil olduğu, devleti ortaya çıkaran unsurların nelerden meydana geldiği bugün de dahil konuşulmakta. Özellikle klasik devlet yapılarından modern devlet yapısına geçildiği dönemden sonra, devlet meselesi, anlamı, mahiyeti, oluşum unsurları, tanımı sürekli tartışılır olmuş ve olmakta.

Bu tartışmanın temel meselesi de “yönetici kim olacak, yönetilen kim olacak” sorusunun meşguliyeti ve bu sebeple çatışması olmuştur. Bu mesele halledildikten sonra kurulan toplumsal ve devlet çapından başlayarak uluslararası düzeyde bir statüko vardır ve bunun devamını sağlamak üzere diğer ikinci önemli meselenin çözüme kavuşturulmasına sıra gelir: “Bu statükoya kimler itaat edecek, kimler itiraz edecek.” Birbirini tamamlayan bu iki temel meseleden geriye kalan diğer tüm insanlık meseleleri teferruattır.(2)

Bugün için okuduğumuz bütün devlet tanımları tamamen Batı’nın aydınlanma filozofları tarafından yapılan tanımlar olarak  önümüze gelmekte, özellikle modern devlet tanımları üzerine yoğunlaşan  batı felsefecileri, dünyaya egemen olan modern devlet kurgusunu çeşitli yaklaşımlarla tanımlamış, bu tanımlamalar doğrultusunda da modern devletin fiziki varlığı yeryüzünde ete kemiğe bürünmüştür. Batı’nın öteki olarak kodladığı kendi dışındaki dünya da ne yazık ki batılılaşmanın aydınlanma ve aydınlatılma olarak anlaşıldığı ve benimsendiği günden beri, gerçek anlamda bir karartma ve kararma yaşanmaktadır. Bu kavranılmadığı ve gerçek boyutlarıyla anlaşılmadığı sürece Doğu dünyası hiçbir zaman anlamlı bir hayata kavuşamayacaktır.

Burada tabi Batı dünyasının başlattığı talana, sömürüye, ideoloji ithaline, kültür ve tüketime yönelik saldırıları karşısında Doğu’nun dolayısıyla Müslümanların ne yaptığı da önemlidir. Tarihe bakıldığında Batı’nın bu saldırıları karşısında Müslüman dünyanın temelde tepkisi savunmacı kalmıştır.(3)

PLATON’UN DEVLET TANIMINDA Kİ BELİRLEYİCİLİĞİ

Platon’un (Eflatun) (4) düşünceleri merkezinde şekillenmeye başlayan devletin nasıllığı, 16. Yüzyılda Fransız hukukçu Jean Bodin’in(5) egemenlik kavramını tanımlamasıyla yeni bir boyut kazanır. Gerçek manada Bodin’de ifadesini bulan mutlak egemenlik, güç, yetki  ve zaman bakımından sınırsız, “her şeye kadir” (Kadir-i Mutlak) bir anlayışı ifade etmektedir.(6)

 Bodin’e göre, en yüksek buyurma gücü olan egemenlik, başka bir güç tarafından sınırlanmamıştır. Çünkü bir Prense belli yükümlülük ve koşullar  altında verilmiş olan egemenlik ne egemenliktir ne de mutlak güç anlamına gelir.  Egemen  hiç  kimseye  ya  da  kuruma  danışmak  zorunda  değildir. Toplumdaki diğer iktidar odakları egemenden doğmaktadır ona göre. Egemenliğin mutlak olmasının sonucu, egemenin hiç kimsenin onayını almaksızın  yasa  yapmasıdır.  Bu  da  egemenin  yasaları  istediği  gibi değiştirebilmesini,  bozmasını  ve  yapmasını  kapsar;  yani  egemen  yasadan  bağımsızdır. Bodin yasa ile hukuk arasında bir ayırım yapar: yasa, egemenin buyruğudur  sadece.  Oysa  hukuk;  adalet,  hakkaniyet  anlamına  gelir. Ama Bodine göre, yasa hukuktan önce gelir çünkü o egemenin iradesidir. Yasa görenekleri ortadan kaldırabilir ama görenekler yasalara müdahale edemez.Bodin der ki; eğer tek bir egemenden bahsedemiyorsak ya da egemeni belirleyemiyorsak bu durumda devletten bahsedilemez.(7)

Dikkat edilirse Bodin, bir ilahiyat kavramı olan “Kadir-i Mutlak” kavramını, Allah’a ait olan asıl anlamından soyutlayıp, yeniden manalandırarak kuguladığı modern devlete giydirmekte, yaratıcıya ait olan sorgulanamazlığın yerine, egemenlik anlayışı çerçevesinde devleti koymaktadır. Burada, Alman hukukçu, Katolik filozof, siyaset kuramcısı ve hukuk profesörü olan Carl Schmitt’in modern devletin kavramlarıyla ilgili söylediği bir söz kayda değerdir. “Modern devlet kuramının bütün önemli kavramları, dünyevileştirilmiş ilahiyat kavramlarıdır.” (8) Bu söze bir örnek olarak, Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu kadrosu bir yandan dini, gündelik yaşamın dışına taşımaya gayret ederken ve bu bağlamda yapısal bir takım eylemler gerçekleştirirken diğer yandan da dini imgeleri   devletin   militarist   gücüne   meşruiyet   kazandırması   bağlamında   kullanmaktan çekinmemiştir.  Ordu  peygamber ocağı örneğinde  olduğu  gibi.  Böylesi  bir  metaforun  laik  Türk ordusu tarafından ısrarla kullanılması manidardır.(9)

DEVLETİN TANIMI

Egemenlik kavramına geçmeden önce kısaca devlet tanımlarına göz atmak yerinde olacaktır. Şunu ilk baştan belirtelim ki, Batılı filozoflar tarafından yapılan yapılan devlet tanımları eski Yunan filozoflarının ve aydınlanma dönemi batılı felsefecilerin yapmış olduğu tanımlardır ve İslam Hukukundaki Devlet tanımı ve işleviyle herhangi bir ilgisi yoktur. Dünyada hakim olan egemen devlet yapısının beşeri görüşlerin çerçevesinde şekillenmesinden dolayı, egemen devletlerin nasıllığını anlamak ve bu minval üzere düşünebilmek, hakim paradigmayı çözebilmek için bu tanımları öğrenmemiz gerekiyor.

Peygamber merkezli kurulan İslam Devleti, kesinlikle müminlerin kendi dinlerine göre yapılandırdıkları ve güçlerini İslâm'dan aldıkları, bütün yeryüzünde veya yeryüzünün herhangi bir bölgesinde İslâm'ı bütünüyle yaşamak üzere Allah adına kurdukları yönetimin ve egemenliğin adıdır. Devlet kavramı, çok çeşitli şekillerde tarif edilmiş tanımlanmıştır. Bu değişik ve tanımlamaların nedeni ise, devlet kavramının ideolojik ve politik bakış açılarının veya çeşitli hayat tasavvurlarının kendilerine has tarif yapmaları sebebiyle ortaya çıkmaktadır.

Aşağıda yapılacak tanımları daha rahat anlayabilmek için burada İbni Haldun’un (10) devleti kurmak için öne sürdüğü şartına kısaca bakmakta fayda vardır. İbni Haldun şöyle diyor; Cemiyetlerin devlet haline gelebilmeleri ancak asabiyetle olur. Hiç bir cemiyet 'asabiyetini oluşturmadan devlet kuramaz. Hatta yaşamını bile sürdürmesi zordur. Asabiyeti teşekkül etmeyen cemiyetler en ufak bir zorlama karşısında dağılmaya mahkumdurlar. Bunun sonucunda asabiyeti kuvvetli olan toplumların boyunduruğu altına girmek de vardır. Bu ise 'hakirlik', 'zelilliktir'. Uruğ (11) böyle bir sonuçla karşılaşmadan asabiyetini oluşturmalıdır ki, asabiyeti kuvvetli olan boy ve uruğların saldırılarına karşı koyabilsin. Onları yurdundan kovabilsin. Kendisinin de yaşama hakkının olduğunu ilan edebilsin. (12)

İbni Haldun’a göre, asabiyet devlet kurulduktan sonra da önemini yitirmez. Devletin sürekliliği de asabiyete bağlıdır. Burada şunu da,kesinlikle söyleyelim ki İbni Haldun devletin 'kurulmasında asabiyetten başka hiç bir güç tanımıyor,  devlet ancak asabiyetin kuvvet ve kudretiyle kurulabilir."  Devlet kurmak için gereken kuvvet ve üstünlük ancak asabiyet ile mümkündür. Asabiyetsiz hiç bir devlet kurulamaz. Devletin kurulabilmesi için maddi ve manevi güç gerekir. Bu ise asabiyetin kendisidir. İlerleyen bölümlerde asabiyet kavramına İbni Haldun’un görüşleri doğrultusunda tekrar değinilecektir.

Devlet tanımlarına bakıldığında, genellikle tanımlamalar faklılık gösterse de, ortak anlam olarak ortaya güç, iktidar, egemenlik ve buyurganlık çıkmakta, özellikle egemenlik hususunda devlete herhangi bir ortağın olamayacağı ve egemenliğin devredilemeceği (13) üzerinde birleşilmektedir. Batılı aydınların yapmış olduğu tüm devlet tanımları, Allah’ın hükmünün herhangi bir geçerliliğinin olmadığı tanımlardır ve tamamen seküler bir mana içerir. Tabiri yerinde olursa, iktidarın gökyüzünden yeryüzüne indirilmesi, ilahi olanla bağların koparılıp tamamen akla dayalı çözümler üretilmesine dönük olmasıdır. Modern algının ret ettiği ilahi yasalar, öteki olarak kodlanmış, ötekinin karşısına aklın ve nefsin hakimiyeti kurulmuştur. Allah’ın devletinden insanların devletine geçilmiş, egemenlik Allah’tan alınarak tamamen insana verilmiştir. Ölümsüz ebede-ezeli olan Yaratıcı Allah’ın ilahlığı ret edilirken, bu ilahlık ölümlü olan ve sadece aklıyla yol bulmaya çalışan insana verilmiştir. Kurgulanan modern Devlet tasavvuru, Allah’a kulluktan koparılıp, devlete vatandaş yapılan insanların yeni ilahı olmuştur. Yeni ilah olan modern devlet, ceberrut, acımasız, merhametsiz, kaosla ayakta kalabilen, sürekli düşman üreten ve ürettiği düşmanlar üzerinden kendi varlığının devamını sağlayan bir işlev görmektedir.

Modern devlet modern algının tasavvurunda kurgulanmıştır ve Batı’ya aittir. Batıya ait modernlik ideolojisi de, kul fikri ve bu fikrin dayandığı Allah fikri yerine başka bir şey koymuştur. Modernizmin yandaşları, ne tolumun ne tarihin ne de bireysel yaşamın insanın önünde boyun boyun eğmesi gereken yada büyü yoluyla etkilenebilecek yüce bir varlığın iradesine tabi olduğunu söylerler.(14)

PLATON: DOĞRULUK GÜÇLÜNÜN İŞİNE GELENDİR

Yukarıda ifade ettiğimiz Jean Bodin’in üzerinde durduğu egemenlik kavramı, modern devletin nasıl bir yapıya sahip olduğu hususunda yeterli olmasa da anlaşılabilirliği konusunda bilgi vermektedir. Yapılacak tanımları anlayabilmek için burada devletin yani bir bakıma iktidarın nasıl bir yapıda olduğunu Platon’dan okuyalım: “Doğruluk, güçlünün işine gelen şeydir. Her kentte iktidar hüküm sürenin elindedir. Her hükümet yasaları kendi işine geldiği gibi yapar. Demokrat demokratlığına uygun, tiranlar tiranlığına uygun yasalar koyar, diğerleri de böyledir. Bu yasaları koyarak, kendi işine gelenleri yönetilenlerin de işine geldiğini söylerler, kendi işlerine gelenden ayrılanıda yasalara, hakka karşı geliyor diye de cezalandırırlar. Doğruluk egemenin işine gelendir, güç onun elindedir. Doğru dürüst akıl yürütmesini bilen bir insan bundan şunu çıkarır; doğru hep aynıdır, yani güçlünün işine gelen neyse odur.” (15)

Platon’un fikirleri ve önerileri önemlidir, çünkü modern devlet kurgusunu ortaya çıkaran ve bu kurgu üzerinden modern devleti tanımlayan aydınlanma dönemi batı düşünürleri, Platon’un düşüncelerini mihenk taşı olarak görürler.

İlk çağ Yunan filozoflarından Eflatun, devletin, insanın tek başına kendi kendisine yetmemesi sebebiyle, ihtiyaçlarını karşılamak üzere meydana getirdiği bir topluluk olduğu görüşündedir. Aristo'ya göre ise devlet, "Kendi kendisine yetmek iddiasında olan ve yaşayabilmek için ihtiyacı bulunan herşeyi genellikle kendisi sağlayabilen bir vatandaşlar topluluğudur."

Hristiyan filozof St. Augustin, devletin, ilk günah neticesinde Cennet'ten kovulan insanların yeryüzünde teşkilatlanmak zorunluluğunu duymaları üzerine ortaya çıktığı görüşünü ortaya atmıştır. Machiavelli de, devleti, örgütlenmiş bir kuvvet olarak kendi bölgesinde üstün ve diğer devletlerle bağlantısında bilinçli bir büyüme siyaseti izleyen bir kurum olarak tarif eder. J. Bodin, devleti, "Birçok ailelerin ve onların mâlik oldukları şeylerin egemen kudret tarafından adaletli bir şekilde (veya hukuka uygun olarak) idaresi" şeklinde tanımlar. Hegel'in tanımı ise şöyledir: "Devlet ilâhî arzudur. Şu anlamda ki, yeryüzünde mevcut olan ve dünyanın yürürlükteki biçimi ve örgütü olarak ortaya çıkan bir düşüncedir. Devlet, bilinçli amaçlara, belli kanun ve ilkelere itaat eder. Devlet mutlak surette akılcı olan şeydir; kendini bilen ve emreden ilâhi iktidardır; ruhun sonsuz ve zorunlu varoluşudur. Tanrı'nın dünyada yürüyüşüdür." (16)Şeklindedir.

Diyanet islam Ansiklopedisi’nde ise, Devlet, belli sınırlar içindeki insan topluluğuna ait siyasî hâkimiyetin teşkilâtlanmış şekli. Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak” mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder. (17)

Devlet, belirli bir toprak parçası üzerinde egemen olan belirli bir insan topluluğunun oluşturduğu bir varlıktır. Devletin birinci unsuru olan insan topluğuna hukukta millet denir. Millet birbirilerine birtakım bağlarla bağlanmış olan insanlardan oluşmuş bir topluluktur. Devletin ikinci unsuru olan toprak unsuruna hukukta ülke denir. Ülke, belirli insan topluğunun devamlı olarak yaşayabileceği ve egemenlik kurabileceği, belirli sınırları olan bir toprak parçasıdır. Devletin üçüncü unsuru olan iktidar unsuruna hukukta egemenlik denir. Egemenlik, en üstün iktidar demektir. Bir devletin varlığından bahsedebilmek için, insan topluluğunun belirli bir ülke üzerinde en üstün iktidara sahip olması gerekir. Haliyle bu iktidarın da az çok uzunca bir süre devam etmesi lazımdır. (18)

İKTİDAR ZOR KULLANMA TEKELİNE SAHİP EN ÜST YÖNETİM AYGITIDIR

Suavi Aydın devleti tanımlarken, belirli bir toprak parçası üzerinde, sözel ya da kayda geçirilmiş norm, kural ve değerler aracılığıyla ya da gerekirse güç kullanarak, uyruk veya yurttaş sıfatıyla tanımlanan insanlar üzerinde doğrudan ve dolaylı denetim kuran ve bu denetimi meşru sayılan araçlar yoluyla kullanan, bu kişiler üzerinde tanımlanmış haklara (hükümranlığa) sahip ve aynı zamanda bu kişilere karşı belirli ödevleri olan, siyasal varlığı kendi dışındaki siyasal varlıklar tarafından tanınan, iktidar ve zor kullanma tekeline sahip en üst yönetim aygıtıdır (19) demektedir.

Devlet kelimesine her dönemde değişik anlamlar verilmiştir. Kapitalizm, devleti, “toplumsal zıtlıkların arasını bulma ve uzlaştırma amacıyla, toplumun çıkarları için kurulmuş bir kurum” olarak tanımlar. Faşizm, devleti, “yüce bir varlık” olarak görürken Komünizm, “sınıfsal zulmün zalim bir kurumu” olarak görür (20) Yaygın olan başka bir tarife göre ise devlet, sınırları malum bir ülkeye sahip olan, belirli bir anayasal düzeni bulunan ve teşkilatlı millet topluluğunu meydana getiren siyasi, hukuki bir kurumdur.(21)

Görüldüğü üzere devletle ilgili tanımlar ve tarifler genelde birbirlerine yakın manalar içermekte. Devletin ne olduğuna dair tanımlamalar ve tarifler dikkat edilirse tamamen batı düşüncesinin felsefi temellerine dayanıyor, sonradan ürerilen belli kutsallar modern devletin vazgeçilmezleri olarak gösteriliyor. Batı düşüncesinin ise ne olduğuna dair kısa bir değerlendirme yapılacak olursa, eski Yunan-Grek ve İbrahimi dinlerden kaynaklarını alan kültürel gelenekle ilişkili bir kavram olduğunu ve bu kültürel geleneğe ait düşünce tarzını nitelediği söylenebilir. Bu anlamda batı düşüncesi, antik Yunan’da doğada hüküm süren sebeplerin ve var olanların temel ilke ve zemininin araştırılmasına tekabül eden bilimsel düşünce mantığının ve Sokrat, Eflatun, ve Aristo gibi Yunan filozoflarının felsefeleriyle başlayan düşünce tarzının zaman içinde geçirmiş olduğu evrimi dile getirir.(22)

Batı düşüncesinin temelleri ve dayandığı tarihi veriler, kendi iddialarına muhalif olarak çağ dışı bir zamana kadar uzanmaktadır. Buradan hareketle dikkat edilmesi gereken husus, Batıdan gelen ne varsa (ki bunun içine son dönem teknolojik gelişmeleri de katabiliriz) kesinlikle belli bir şerh koyarak değerlendirilmeli, alabileceğimiz doğruları kendimize ait paradigmaya uygun olmasına özen göstermeliyiz. Yaklaşık iki yüzyıldır popüler olan Batı seviciliği yeryüzünün kendi dışında kalan heryerini onarılmaz yıkımlarla perişan etmiştir. Batı düşüncesinde ve bu düşünce etrafında belli kalıplara oturan modern algı, yeryüzünde bir özne olan ve evrenin bu özne etrafında şekillendiği insanı, kendisine ait yerinden ederek materyale çevirmiştir. İnsan artık özne olmaktan çıkmış, kendisi için varedilen yaratıkların egemenliği altına girmiştir.

Yaşanan Rönesans’la, Batı’da ilk sorun insan sorunu olmuştur. Batı düşüncesinin insana dair en temel özelliği, insanın hertürlü bağlılıklardan kutulması suretiyle kendisine dayanıp kendisini bulmasıdır.(23) Batı bunun ideolojik karşılığını da Hümanizm olarak belirlemiştir. Hümanizm’in tanımlamaları konusunda da tam bir fikir birliği bulunmamaktadır.

HÜMANİZM

Hümanizm, Ortaçağ'dan modern zamanlara, Rönesans  dönemine  geçiş olarak adlandırılmaktadır. Araştırmacılar arasında  hümanizmin  taşıdığı  mânâ  konusunda fikir  birliği  bulunduğunu  söyleyebilmek  oldukça zordur. Emel Esin, hümanizmi  en  umumî mânâda  insanı  kainatın merkezi ve  tercümanı addeden ve  kâinatı insan vasıtasıyla tefsir eden bir  düşünce sistemi olarak anlatmakta ve "insan, kendisini ve kendisi  ile  kâinat  arasındaki  münasebetleri anlamak istediği anda,hümanizm  doğar" demektedir. Sadi Irmak'a  göre  ise  hümanizm" eski Yunanlıların  belki daha kadim medeniyetlere dayanarak yarattıkları  bir mefhumdur. Bu mefhum Yunanlılarda  insanın  ruh,  fikir  ve bedence denkleşmiş  olması  manasına gelmektedir."  Sinanoğlu'na  göre  hümanizm  "Yeni zihinsel  ve  ahlaksal biçimlenim  yolu  ile  insan iç evreni  ile dış  yaşamın  gerçekleri  arasında  sataşmanın  son  bulduğunu  göstermek isteyen" bir  fikirdir. İngiliz  Hümanistleri  Derneği  eski Başkanı  Mrs.  Simms'a  göre  ise  hümanizm  bireyin  gelişmesine  ve yetkinleşmesine  önem  veren bir  akımdır.(24)

Hümanizm terimsel tanım açısından "sevgi" içermez. Daha felsefi ve bilimsel bir temeli ifade eder. Türkçe karşılığı "insan-merkezcillik"tir. Yani tanrı-merkezcillik geri plana atılır ve bir anlamda reddedilir, insan-merkezcillik esas alınır. Bu kavram psikolojik derinliği olan sübjektif bir kavram (sevgi ve benzeri duygu durumları) değil, felsefi temelli objektif bir kavramdır. Örneğin bir fiilin değerlendirmesinde "tanrının/tanrıların hoşnutluğu" değil "insana faydası/hoşnutluğu" esastır. Bu açıdan da sekülarizmle sıkı bir ilişkisi vardır. Sekülarizm Batıdan alınmış bir kavramdır. Latincesi "saccularis"dir. "Dünyaya, içinde yaşanılan zamana ait olan, dine, kiliseye bağlı ve bağımlı olmayan, hayatla sınırlı olan" anlamlarına gelmektedir. Toplumun ahlâk standartlarının dine ve dinlere göre değil, günlük hayata göre düzenlemesinde dinin etkisini dışlamak ve dinî değer yargılarına bağlı kalmaksızın hüküm vererek sonuca ulaşmak anlamlarına gelir.(25)Yine kanunların düzenlenmesinde tanrı-merkezcilliğini değil insan-merkezcilliğini önermektedir.

Adının Türkçe anlamı insancılıktır (human). Genelde deizm, ateizm ve agnostisizm ile bütünleşebilir ama hümanist anlayış bunlar için değildir. Hümanizm, bu tür doğaüstü güçlerin varlığıyla ilgilenmeyen etik tabanlı bir görüştür. Seküler bir hayat duruşu ilkesi ve her otorite karşısında insanı özgürleştirme çabası hümanizmin tanımıdır.

Hümanizme göre doğruyu bulmak insanın bir yetisidir. Fakat doğruyu bulma yönteminde gizemcilik, mistisizm, gelenek ve bunlar gibi genel geçer kanıtlarla ve mantıkla bütünleşmeyen yöntemler izlenemez. Gerçeğe duyulan bu arzu, gözü kapalı kabullenimlerle değil, bilimsel şüphecilik ve bilimsel yöntemle doyurulmalıdır. Otoriteyi ve aşırı şüpheciliği de reddederken, kaderin olaylar üzerindeki etkisini kabul etmez. Doğrunun ve yanlışın bilgisine kişisel ve ortak bilincin en doğru biçimde algılanmasıyla ulaşılabileceğini savunur.(26)

 Hümanizmin çağrısı ilk kez kulak verildiğinde parlak ve ilgi çekicidir. Hareket noktası insancıldır(!) Kalbini ve duygularını bütün insanlığa yönelt, dini bir kenara bırak, o şahsi bir durumdur, din kul ile Allah arasında bir durumdur, kul ile Allah arasında mekanı kalp olan özel ilişkidir. Sen bu dini duygularını ilişkilerine müdahale etmesine izin verme (27) der ve böyle söylemlerle yaklaşır. Oysa modern algının bu sevici söyleminin pratiğindeki gerçekler hiçbir zaman böyle olmamıştır. Böyle olmadığı ortalama tarih bilgisi olan herkes bilir. Hümanizm Avrupa sınırları dışında kalan toplumlar ve kültürler için değişik boyutlarda yıkımlar, yozlaşmalar ve çatışmalar getirmekten geri kalmamıştır. Söz gelimi XVIII. yüzyıldan itibaren Avrupalının Hümanizmi bayraklaştıran yüzüyle, ilişkide bulunduğu toplum ve kültürleri sömüren yüzü tarihin tozlu sayfalarında kayıtlıdır ve asla unutulmayacaktır.(28)

Hümanizmin dünya insanlığına karşı tavrını tarihi kayıtlar gösterirken, ayını zamanda bu ideolojinin çıkış yeri olan Batı’da da nasıl bir pratik işlev gördüğünü, Batılı Ronamcıların kitaplarından öğrenebiliriz. Fransız yazar Xavier De Mo Montepin’in “Ekmekçi Kadın”’ Rus yazar Masim Gorki’nin “Ekmeğimi Kazanırken”, 20.Yüzyılın ABD’li yazarı Ernest Hemingway’ın “ Çanlar Kimin İçin Çalıyor” eserleri bunlardan sadece birkaçı. Eserlerde öne çıkan tema, Batı’nın insalığın kurtuluşu olarak sunduğu Hümanist değerlerin iflası görülür. Bundan dolayı bugünkü medeniyet, inancını, insanın soyluluğu anlamına gelen "hümanizm" üzerine kurduğundan,  günümüzde insan probleminin büyük bir önemi vardır.(29)

Eski burjuva hümanistleri dahi kendilerini paradoksal bir durumda bulurlar. Hem üretim kapasitesinin gittikçe artışını onaylıyorlar, hem de kapitalizmden ayrılmaz olan iş bölümünü kınıyorlar. Hiçbir burjuva hümanistinin çözemediği bu çelişki, kapitalist ekonomi geliştikçe ve yaşamın bütün olgularını egemenliği altına aldıkça  özellikle burjuva ideolojisi savunma aşamasına girdiğinde, hümanizmin idealleri, kapitalizmde yaşamın normal akışına tamamen yabancılaştığında hergün biraz daha şiddetlenmiştir. Rus yazar Tolsty, eserlerindeki  eleştirilerini de en fazla yaşamın bu insansızlaştırılmasına yöneltir.(30)

“İNSAN” DAN “BİREY” E

Batının kilise şahsında yaratıcıyla girdiği savaşta, felsefeci aydınlar bütün kavramları yeniden tanımlayarak, aklın egemen olduğu bir hayat tasavvuru inşa etmişlerdir. Özne olan insanın da dünya üzerindeki varlık sebebi ve yaratılış gayesinin tanımı değişmiştir. Din dünyevi meşgalelerin dışında bırakıldığı için, dinin muhatabı olan varlık da (insanda), dünya sahnesindeki yapıp-edeceklerinin mahiyeti konusunda muallakta kalmıştır. Oysa din bir işe başlarken öncelikle muhatabına bir ad koyar ve ona “insan” der. Batı düşüncesi ise insanı “birey” olarak tanımlar. Birey olarak tanımlamasındaki amacın da bireyi kapitalist dayatmaya mahkum etmek ve değersizleştirmektir. Bireylerin toplum içindeki statüleri, tükettikleri nesnelerle ölçülmektedir. Bireylerin imajı, tükettikleri nesnelerle tanımlanmaktadır. Moda, sistemin ortak paydasıdır. Moda sürekli değişmekte ve her şey tüketilmektedir. Besin, müzik ve moda alışverişi ile bireyler, kimliklerini ve kişiliklerini tanımlamaktadırlar.(31)

Dinin insan olarak tanımladığı muhatabı, dinin sahibi tarafından kendisine verilen kimlikle hayata müdahale eder ve bu kimlik kendi varlık gayesi hudutlarında hareketini sağlar.

Bu kimlik sahibi insana göre, dünya insan için yaratılmıştır. Varlık dünyasındaki bütün mevcutlar ilahi bir kaderin elinde olup büyük bir amaç yüklenmişlerdir. Her şey hayat sahibi varlıklar olup yaratanı tesbih etmekte, bütün bu varlık hiyerarşisi içinde bir satatüye sahip ve diğerine ulaşan halkalardır. İnsan ise bu varlık zincirinin hem “en şerefli” hem de “en aşağı”(32) halkasındadır. Bu kimlik sahibi insan evrendeki tüm olayları canlı ve anlam dolu dünyada ilahi bir amaç ve bağlam içinde yorumlar. Dolayısıyla diğer kimlikten farklı olan bir gerçeklik ve tanımına ve bilgisine ulaşır.(33)

 Batı düşüncesinin dayattığı modern kimlik ise hem şimdiyi hem de gelecek adına her şeyi ve özellikle de geçmişi mahkum ederek yeni bir hayat tasavvuru inşaa eder. Modern devlet kurgusunun temelinde de insana biçilen yeni kimlik ve insanın birey olarak tasavvuru yer alır. Dinin tanımladığı “insan”, Batlı’lı filozofların yeniden manalandırdığı “birey” olarak yeryüzünde arz-ı endam eder.

Bireyin tarih süreci içindeki yolculuğunda önemli bir kırılma noktası olarak karşımıza öncelikli olarak çıkan Aydınlanma Çağı ve Fransız Devrimi’dir. Coğrafi keşifler, icatlar, nüfusun artması, bilimsel gelişmeler ve ilkçağ metinlerinin Abbasiler döneminde Abbasi halifelerinin desteğiyle yunanca ve arapçadan latinceye çevrilmesi gibi birçok olay bu dönemi dönüştürecek olaylara zemin hazırlamışlardır. Bilginin kökeni nedir? Geçmişten bize aktarılanlar mı, algı ve deney yoluyla edindiklerimiz mi, yoksa anlık ve anlığın en büyük yetisi olan akıl mı? Gibi sorularla ilgilenen Descartes, Kartezyen şüphecilik ya da yöntemsel şüphecilik adı verilen bir yöntem geliştirir.(34) Descartes’la başlayan “ben” söylemi, kuşkuculuk, aklın öne çıkması, insanı “biz” denen toplum fikrinden kopmaya ve bireyi kabul etmeye götüren adımların başında gelir. Metamtiksel mantıktan yola çıkarak, “Düşünüyorum öyleyse varım” önermesini getiren (35) Descartes, kesin bilgiye erişmenin ancak akılla olduğunun öncülüğün de yapmıştır.

Descartes, felsefe tarihinde modernizmin kurucusu olarak da kabul edilir. Descartes’in çabası, kendisinin ve döneminin buhranına çözüm üretmektir. Bunu da kendi şahsından başlayarak yapmayı hedefler. Filozof şöyle der:“Görüşleri başkalarının görüşlerine tercih edilebilecek tek bir kimseyi bile seçmem mümkün değildir. Dolayısıyla da, kendime ancak kendim yol göstermek zorunda kaldım.”(36) İnsanı birey yapan bazı sosyologlar ise, bireyi "belirli bir statüsü olmayan “kişi" olarak tanımlamışlardır. Onlara göre "Biz, dünyaya birey olarak geliriz, toplum içinde belirli mevki ve statüler kazandıkça kişi olmaya başlarız."(37) Şeklinde tanımlamıştır.

Batı’da birey kavramının kabulü ile laiklik arasında da sıkı bağlar bulunmaktadır.Bireyin değer kazanmaya başlamasıyla, düşündüğü için varolan insan, inandığı için itaat eden insandan ayrılarak ve aklı inançtan sıyrılarak bilimsel düşüncenin oluşturulmasının temellerini yaratmaya başlamış ve laikliğin temellerini atmıştır.

Bu nedenle denebilir ki, ulus-devlet, egemenlik gibi kavramlarının ortaya çıkardığı modern devlet yapısının belki de en ayırt edici özelliklerinden biri laikliktir. Bugün laikliğin en basit tanımı olarak kullandığımız tanım “din ve devlet işlerinin ayrılması”dır. Bu döneme etki eden hümanizma akımı insanı yüceltmiş ve kutsallaştırmıştır. Bunun sonucunda yapılan çalışmalarda, yazılan edebi, felsefi eserlerde daha önceki inceleme konusu olan Tanrı bir kenara bırakılmaya başlamış, konu insana, onun doğasına kaymıştır. Yaratıcının muhatabı olarak insan dediği varlık, modern algının tanımıyla bu dünyalı birey olup çıkmıştır.

Birey olan insan artık sonu olmayan ve hiçbir zaman doymayan nefsiyle, dünyaya sahip olmak için çabalar durur. Birey yapılan insan egoist, bencil, hemen0,ci ve doyumsuz mutluluğun peşinde koşan karakter sahibidir. Bertrant Russell’ın İktidar adlı eserinde dediği gibi birey olanların unuttuğu bir şey vardır, “Sürekli mutluluğu sağlayacak şey insan için olanaksızdır, yalnızca Allah tam mutluluğun sahibidir. Çünkü saltanat ve iktidar, şan ve şeref O’na aittir. Yeryüzündeki saltanatlar, başka saltanatlarla sınırlıdır, yeryüzündeki iktidarı ölüm kısa keser. Piramitler de diksek, ölümsüz şiire bağlı da olsak, yeryüzündeki şan ve şeref yüzyılların geçişiyle söner.” Der. Burada önemli bir başka noktaya da temas eder Russell, der ki, “İktidarı az olanlara, şan ve şerefi az olanlara, biraz fazlası yeteckmiş gibi gelir, ama böyle sananlar yanılmış olur, istekler doyma bilmez, sınırsızdır ve ancak onlar yaratıcının sonsuzluğunda yatışabilir.”(38)

Russell’in ifadelerinden modern devlet kurgusuna empati yaparsak, bugün emperyalizmin ve onun yeryüzüne getirdiği orantısız şiddetin hangi değerlerden kaynaklandığını biraz daha net görebiliriz. Özellikle Max Weber’in devlet tanımında iktidarın daimiliği için şiddetin meşrulaştırıldığını ve devletin şiddetin meşru kaynağı olduğunu hatırlarsak, modern devlet tasavvurunun nasıl geliştiğini de anlayabiliriz. Weber'e  göre  devletin  belirlenmiş bir ülkenin sınırları içinde kendi adına meşru fiziksel şiddet ve baskı tekelini elinde tutan ve uygulayan beşeri bir topluluk olarak tasarlanması gerekir. Bir egemenlik kümesinin  siyasal  bir  kümeye  dönüşebilmesi,  kendi  varlığının  ve  koyduğu  kuralların geçerliliğinin coğrafya yönünden belirlenebilir bir bölge içinde fiziksel baskının sürekli olarak uygulanması yoluyla güvence altına alınmasıyla olur. Tüm siyasal kümeler gibi, devlet de meşru şiddet hakkının tek kaynağı olarak insanın insan üzerindeki egemenliği ilişkisinden ibarettir. Devletin varlığından söz edebilmek için egemen olanlar tarafından öne sürülen otoriteye egemen olmayanların itaat etmeleri gerekir.(39)

Weber’in, modern devlet tanımlarında önemli bir yer alan görüşünün Eflatun’un görüşlerinin çağına uygun versiyonu olarak düşünebiliriz. Eflatun (Platon) doğrunun güçlü kimse onun dediği olduğunu yukarıda söylemiştik. Platon, “Herkese kendi payını vermiş ve böylece bütünü güzel kılmış bulunuyoruz” (40) derken, bugünkü modern devletin çıplak suretini de ortaya koyuyor aslında. Devlet olma şartlarını belli bir toprak parçası olması zaruret gösterirken, tanımlamalar içerisindeki koşullardan biri olan belli bir ulus şartı sorun oluşturmakta, hem de sorunların kaynağını teşkil etmektedir. Belli bir ulusun egemenliği altında diğer kavmi ve etnik yapılar, egemen ulusun ezici gücü karşısında soykırıma tabi tutulmaktadır. Bauman, ulus devletleri kendi bahçesini yabancı otlardan temizleyen bahçıvana benzetir. Modern ulus devlet egemenliği altında insanları, aklın yasalarıyla uyumlu, düzenli bir topluma dönüştürmek için onları kapsamlı bir şekilde incelemeyi misyon edinmiştir. Ulus devlet nufusun mevcut durumunu, yabani ve terbiye edilmişler olarak ikiye böler, beslenecek ve özenle çoğaltılacak faydalı bitkiler ve yok edilecek ya da kökünden sökülecek yabani otlar olarak. Faydalı olanlar el üstünde tutulurken, yabani olanlar yok sayılır.(41)Batı felsefesinde devletin varlığı, güçlü olanların hakimiyeti anlamına geldiğinden, haklı olmak için güçlü ve egemen olmak, olmazsa olmazdır.

Yönetimin eylemleri, uyruk tarafından eleştirilemez. Egemen olanların yaptığı hiçbir şey, uyruk tarafından cezalandırılamaz. Uyrukların barış içinde yaşamaları ve onların savunulması için neyin gerekli olduğuna, uyruklara hangi düşüncelerin öğretileceğine de yönetim karar verir. Yönetim uyrukların neye sahip olabilecekleri, adaletsizlik etmeden ondan alınamayacak hakların neler olduğunu belirten kuralları da yapar. Yargılama ve anlaşmazlıkları çözme hakkı da ona aittir. Uygun görüldüğü şekilde savaş ve barış yapma hakkı, bütün savaş ve barış danışmanlarını ve bakanlarını seçmek hakkı da ona aittir. Ödül ve ceza vermeyi (bir yasa ölçüsü belirlenmemişse) dilediği gibi yapmak, şeref ve pay dağıtmak haklarına da sahiptir. Bütün bu haklar, güvenlik gerekçesiyle verilmiştir. Bunun yânında, devlet, insanlara toplum olma özelliğini kazandırma ya da topluma kişilik verme gücüne sahip olması nedeniyle de egemenliğini kullanma hakkına sahiptir.(42)

DOĞU KÜLTÜRÜNDE İNSAN ÖZNEDİR

Doğunun klasik devlet anlayışı daha çok öznesi insan olan bir kurumun varlığından müteşekkildir. Batının devlet tanımları ise kendi içlerinde yaşadıkları sorunlar yumağı ortamında neşet etmiş, kargaşa ve kaos ortamında modern devlet kurumsallaşmaya başlamıştır.

Eski Hint-İran Nasihatname ve Siyasetnamelerinde devlet, hükümdarın kuvvet ve kudretinden, otoritesinden başka bir şey değildir. Siyaset ise, hükümdarın bu otoritesini koruma ve kuvvetlendirme ve bunun vasıtalarını, yani askeri ve parayı halkın hoşnutsuzluğuna sebep olmadan sağlama yoludur. Halkın huzursuzluğu ve hoşnutsuzluğu otoriteyi tehlikeye düşüren, fakirliğe yol açan bir durumdur. Hükümdar bundan olabildiği kadar kaçınmalıdır Bu da, ancak adil olmakla mümkündür. Bu eserlerde adalet esas itibariyle, halkın üzerinden zulmü gidermek, kuvvetlinin zayıfı ezmesine meydan vermemek, tebaanın can ve malını emniyette bulundurmak şeklinde anlaşılır. Hülasa, hakimiyet adalete sıkı sıkıya bağlı bir kavram olarak meydana çıkar. Başka deyimle, iyi bir siyaset hükümdarın şahsi meziyetlerine gelir dayanır. Hükümdar insaflı, yumuşak ve af edici karakterde ise, adil bir hükümet kurmak mümkündür. Onun içindir ki, siyaset ahlakdan ayrılmaz, siyasetnameler aynı zamanda bir ahlak kitabı, bir ahlaki öğütler dergisi mahiyetindedir.(43)

Modern devlet tanımlarında egemenleri haklı olduğu ve egemenlerin kendi doğrularının halkın da doğruları olmak zorundalığı ifade edilirken, şiddetin devlet için neredeyse mecburiyet arzettiği üzerinde uzunca durulur. Egemenleri sorgulanması, eleştirilmesi, mevcut paradigmaya karşı çıkılması söz konusu değildir, dokunulmazlıklar meselesi konuyu güncel olarak anlamamızda yardımcı olabilir. Oysa İslam amme Hukuku’nda özellikle halîfenin vazifelerinden, sorumluluklarından (vâcibât) bahsolunmaktadır. Bunun da, incelendiği zaman, "icra" çerçevesine oturduğu görülmektedir. Kaynakların ortak tesbitlerine göre halîfenin vazifeleri şunlardır: Toplumu (ümmeti) temsilen amme menfâatini korumak, vatanın müdafasını, İslami hükümlerin uygulanmasını, adaletin tevziini, vergilerin toplanıp mahalline sarfedilmesini, amme hizmetlerinin gerektirdiği vasıf ve sayıda görevliyi tayin ederek halka hizmet etmelerini sağlamaktır.

İslam'da vazife ve selahiyetler birer emânet olarak kabûl edilmiş, herkesin idaresi altında bulunan kimselere nisbetle bir çobanın sürüsünden sorumlu olduğu gibi sorumluluk taşıdığı, bu bakımdan "devlet başkanı, aile reisi, kadın, çocuk, işveren, işçi" arasında fark bulunmadığı bizzat Rasûlullah (s.a.v.) tarafından ifade buyurulmuştur. İslâm amme hukûku yazarlarından İbn Teymiyye, devlet başkanının vazife tevzi ederken ehliyet ve liyakate riayet mecburiyetinden bahsettikten sonra şu satırlara yer vermektedir: "Devlet başkanı vazife verdiği, tayin ettiği kişi ile arasında bir akrabalık, dostluk, başkaca bir yakınlık, mezheb, tarikat, ırk birliği gibi bir ilişki olduğundan dolayı; yahut ondan bir menfaat sağladığı, rüşvet aldığı, yahut layık olana karşı kin ve düşmanlık duyduğu için ehliyet ilkesinden sapar, görevi ehli olandan başkasına verirse Allah'a, Rasûlü'ne (s.a.v.) ve müminlere hıyanet etmiş, şu ayete muhâtap olmuş bulunur: Ey iman edenler! Allah'a ve Rasûle hıyânet etmeyin, (sonra) size emânet edilen şeylere hıyânet etmiş olursunuz. (Enfal 8/27) demektedir. (44)

Maverdi Ahkamus Sultaniye’sinde Nizamülmük’de Siyasetnamesi’nde bu konulara yer vermiş, Nizâmülmülk, iktidar sahibinin, Allah’ın inayetiyle idaresini üstlendiği toplumun haklarına riayet etmesi ve bütün düzenlemelerini Allah’ın emirleri ölçüsünde yapması gerektiğini vurgulamıştır. Devletin var oluş sebebinden söz ederek onun kutsallığı konusunda açıklamalar yapmıştır. Gerek Maverdi ve gerekse Nizamülmülk, dinî ve dünyevî maslahatların korunup geliştirilmesini devletin varlığını gerekli kılan temel amaçlar olarak görmektedir. (45) Katip Çelebi’nin kaleme aldığı “Devletin Bozulan Düzeninin Yeniden Kurulması İçin Kılavuz” adlı risalede de devleti, “Memleket ve saltanat manalarına gelir, belirli gelenek ve kurallar çerçevesinde teşkilatlanmış insan topluluğundan ibarettir”şeklinde tarif edilmektedir.

Devlet kavramı ile ilgili tarif ve tanımlar değişik manalarda yapılmıştır, yapılan tanımlarda aşağı-yukarı içerik ve mahiyet olarak birbirine yakındır. Her dünya görüşü, kendi bakış açısından devleti tanımlarken, ideolojinin önceliğine göre paradigmasını belirlemiştir.

Modern devlet tasavvurunda aşkın düşüncelerin yani vahyin yeri yoktur, bilakis vahye muhalif olmak, vahyin insanla bi-tamam bağını koparmak için kurgulanmıştır. Bu kurgusunun bir tek gayes vardır, o gayede fıtraten boşta kalacak olan insanı şiddet ve kaosla sevk ve idare etmektir. Hem modern devlet hem de modern akıl kaosa gereksinim duyar, sadece düzen yaratmaya devam etmek için bile olsa (46) bu gereksinime ihtiyacı vardır.

Devletin  şiddet  olaylarının gündelik yaşamdan silineceğine dair verdiği güvence  de  aslında,  çok  daha sert  ve  bireylerin karşı koymasının imkânsız olduğu bir şiddetin gerçekleşeceği  tehdididir. Fakat  böyle  bir  güvencenin  varlığı  şiddetin  gündelik  yaşamdan  tamamen silinmesini  sağlamamaktadır.  Hatta devlet  de  şiddetin kontrol altında olduğu intibaının oluşmasından yana değildir. Şiddetin hala her an her yerden fırlayabileceği  hissi,  devletin  şiddet  tehdidini  ve  uygulamasını meşrulaştırması bakımından sürekli pekiştirilmektedir.(47)

Modern devletin öteki dediği, hiçkimsenin yurdudur, tartışmalı alandır. Bu alan imkanlar ve fırsatlar çerçevesinde gerekirse gasp edilir, insanları öldürülür, soykırıma tabi tutulur. Bütün bunlar olumsuzluk olarak algılanmadığı gibi, mecburi bir işlev görür. Bu devletin insan zihninde hiç bir dini meşruiyeti olmadığı halde bir Hıristiyanlık mirası olarak aşkın bir boyutu da olduğu söylenebilir. Daha açıklayıcı bir ifade ile, bir yığın araçlar kümesinin eşliğinde sağlanan belirli bir örgütlenme biçiminin şekillendirdiği bu aygıtın heryerde ortaya çıktığını, kendisini her durumda belli ettirdiğini söylemek mümkün.  Hayatın her anında ve her safhasında bizi kendisiyle ilişkiye zorlamakta, böyle bir ilişkiyi mecbur kılmaktadır. Denebilirki insanın Allah ile yüzyüze gelmekten çok, bu örgütlenme biçiminin sonucu modern ulus devletle karşı karşıya gelmektedir.(48)

Hayatın hiçbir anında ve alanında birey yaptığı insanı yalnız bırakmadan sürekli takip eden modern devlet, her an zaman diliminde de gerektiğinde kullarına müdahalede bulunmak için fırsat kollar. Adaletin ve hakkın tesisi ise söz konusu değildir. İçinden çıkılmaz bir girdabı ve dipsiz kuyuların içine atılan birey, hayatını milyonluk şehirlerde yaşasa bile yalnız geçirir. Eskiden sesszlik içinde yaşayan insanlar egemenlerin sürekli müdahale ettiği hayatta gürültü içinde yaşamak zorunda kalır, eskiden yapayalnız olan insan, şimdilerde kalabalığın içinde yitmiş durumdadır. (49)

Adalet, bünyesinde düzeni, kaos ise zulmü barındırır besler, iki unsur sürekli birbiriyle çatışma halindedir. Adalet bütün insanlığın verili değerler yani vahyi ölçüler doğrultusunda yaşaması, hakkın kendi dışındaki tüm hayat tasavvurlarına egemen olması, baskın gelmesidir. Adalet hak olandır ve hak Vahiyle gelendir.(50) Yani esenlik yurdunun inşasıdır. Kaos ise zulmün hakim olması, gerektiğinde düşman görülen herkesin yok edilmesidir. Yani çağın modern devletlerinin bilinçli olarak uyguladığı bir politikadır, hatta varlık sebepleridir. Kaosu hakim kılanlar amaçsız toplumların savruk hareketlerinden istifade ederek, can çekişen toplulukların üstüne her türlü şiddet ile sökün etmektedir. Mahalli savaşların ortak şiddeti, ikinci dünya savaşından beri bu savaşların yüzlercesine tanık olundu. Aynı halkı soyup soğana çevirmek için bir ekibin yerine bir başkasını geçirmekten başka bir amacı olmayan hükümet darbelerinin baskıları, egemenliklerini terör ve işkence üzerine kuran polis ve asker gücüne dayalı diktatörlüklerin sürekli zorbalıkları, insani yüzlü bir geleceği ve tasarısı olmayan toplumlarımızda, karmakarışıklığın kanunu haline gelmiş oldu.(51)

Modern devletlerin egemenleri, oluşum sürecinde artık istediklerini yapabilecekleri ve kimseye hesap verici olmayacaklarını ilan etmelerinin ardından, sürdürülebilir zulmün devamı için kaosu bir strateji olarak belirlemişler, kaos merkezli yönetim taktiğiyle halklarını baskı altında tutmaktadırlar. Yokluk, sefalet, rızık korkusu salarak toplumları sindirmeye çalışmaları bunun tezahürüdür.

Machiavelli’de  yeni  bir  insan,  yeni  bir  toplum  anlayışına  dayanan  yeni  bir  egemenlik   ve   meşruiyet geleneği   kururken, dinin   egemenliği   parçalayan   iktidarı  red  edilerek  ‘tek’  bir  iktidar  ve  meşruiyet  söylemi ortaya çıkarmıştır.  Onun  için  iktidar  bir,  bütün,  mutlak  ve  sınırsızdır.  Machiavelli  iktidarı  korkunun  esas olduğu  bir  güç  kullanma  aracına  indirger.İktidarın  mutlak  olduğu bu kuramda birey ve toplum iktidarın meşruiyet ilkelerine uyum göstermesi  gereken   araçlardır. İktidarı sınırlandıracak   bir   güç   olamayacağı   gibi,   iktidar   bireylerin  ve  toplumun iradelerinin  üstünde  mutlak  erektir.  Hukuk  ise  (toplumun  yargısal denetimi anlamında) siyasal iktidarın toplumu tek taraflı olarak kurmanın, egemenin  iradesinin  topluma  dayatılmasının  bir  aracıdır. Asıl  olan  ister  korku  isterse  ikna  ile  toplumun  itaatinin  sağlanmasıdır.  Egemen  bunu  sağlamak  için hiçbir  kayıt  altında  değildir  ve  “tuzakları  tanımak  için  tilki,  kurtları  ürkütmek  için  aslan gibi” olmalıdır.(52)

BU DÜZENDE BİR BOZUKLUK VAR

Rasim Özdenören Müslümanca Düşünme Üzerine Denemler’inde, dünyanın haline ve dünyayı bu hale getirenlere isyan ederken şöyle demekte; “Dünyadaki mevcut nüfusun şu an bile on katını besleyebilecek seviyede bir üretim yapıldığı halde, milyonlarca insan açlıka pençeleşiyorsa bunun nedeninin sorgulanması gerekmektedir. Afrika’da, Hindistan’da, Güneydoğu Asya’da, Güney Amerika’da açlıktan kemikleri çıkmış bebeklerin resmini çekmek için yarışa giren ve bu yarışta milyonlarca dolar parayı bir çırpıda harcayan gazete ve dergilerin bulunduğu bir dünyada, en aç insanın fotoğrafını çeken foto muhabiri altın madalya ile ödüllendirilirken, fotoğrafı çekilen aç insanın sırtından para kazanabilen becerikli gazeteciler tebriklere boğulurken, aç insanları kendi halleriyle başbaşa bırakılmasında bir bozukluk olsa gerek. Yoksul çocukları esirgeyip korumak adına düzenlenen balolarda, göbekleri yeterince şişmiş adamların sabahlara kadar vur patlasın çal oynasın vakit geçirirlerken, bu çocukların eğitimlerinin nasıl sağlanacağının hesabının yapıldığı bir dünyada bir bozukluk var demektir.

Aç kalma tehlikesiyle nüfus planlaması yapmak için teşkil edilen ekiplere milyonlarca dolar ödenekler ayrılırken, bir o kadar doktor ve hastane masrafına katlanılırken, doğmamış çocukların rızıkları yüzünden uykuların kaçtığı bir dünyada bozukluk var demektir. Doğmuş çocuğu beslemek için sarfedilecek paranın ana rahmindeki çocuğun doğmaması için sarfedildiği bir dünyada, bir bozukluk bir terslik var demektir.(53)

Kaosun tarihsel süreçte zalimler için kaçınılmaz bir dayanak olduğunu hem Kur’an hem de tarihi kayıtlar bize göstermektedir. Zalimler bekaları için tek seçenek olarak kaosu ve şiddeti seçerler devlet politikası olarak da uygulamaktan geri durmazlar. Bunun böyle olduğunu ortalama Kur’an ve tarih bilgisi olan herkes bilir. Çağdaş cahiliyenin egemenliği diyebileceğimiz günü devletleri de insanın aklını şiddetle çelmiştir. (54)Modern devletin omurgası meşru şiddet tekelidir ve egemenlik, sınırlarla birlikte devletin fiziki yapısını meydana getirir.(55)

YASALARA DOĞRU OLDUĞU İÇİN DEĞİL YASA OLDUĞU İÇİN UYULUR

Bugün için alenen gördüğümüz de budur. Devletler çıkardıkları yasalara uyulmasını, yasaların doğru olduğu için değil yasa oldukları için isterler. Ünlü Fransız yazar ve düşünür Michel de Montaigne’ın yasalar üzerine söylediği söz, bir bakıma modern devletlerin zihin yapısının iç yüzünü de ortaya çıkarır. Montaigne yasalar hakkında şöyle demektedir; “Kanunlar doğru oldukları için değil, kanun oldukları için yürürlükte kalırlar. Kendilerini dinletmeleri akıldışı bir güçten gelir, başka bir şeyden değil. (..) Kanunlardan daha çok, daha ağır, daha geniş haksızlıklara yol açan ne vardır?” Montaigne herşeyi aklıyla çözmeye çalışaN insanın olumsuzluğuna da vurgu yaptığı eserinde, “Belki öte varlıklarda görüldüğü gibi, insanlar içinde doğal yasalar vardır, ama bizde kaybolup gitmiştir. Çünki şu mübarek insan aklı heryere karışıp düzen ve vermeye komut etmeye kalkmış, dünyanın yüzünü kendi büyük iddiaları kararsız görüşleriyle bulandırmış karmakarışık etmiş”(56) demektedir. Montaigne’nin yaşadığı dönemin 16. Yüzyıl olduğu düşünülürse, modern devlet kuramının temellerinin atılmaya başladığı döneme tekabül ettiğini, bu dönemde söylenen bu sözün bugüne nasıl da isabetle yansıdığını görebiliriz.

Modern devletler çıkardıkları yasalarla kendilerine hukuki kılıf uydurabildiklerini bilmelerine rağmen, aslında bu yasalardan toplum nezdinde meşruiyet sağlayamadıklarının da farkındadırlar. Aynı zamanda meşruiyet sağlamak içinde farklı yollara başvururlar. Yasal olmak, Meşruiyet kazanmayı da beraberinde getirmez, içerdiği mana itibarıyla da bunu sağlayamaz. Yasallık, modern ideolojinin ürettiği bir kavramdır, Meşruiyetinse geleneksel manada bile olsa dinin anlamlandırdığı mana ile yüklüdür, bundan dolayı geldikleri yer itibarıyla tamamen birbirinden faklı anlamlar içerirler.

YASALLIK VE MEŞRUİYET

Diyanetin hazırladığı İslam Ansiklopedisinde bir paragraf gerçekten önemli bir husus da izah eder niteliktedir.“Kamu vicdanını rahatsız edecek bir karar kanunî de olsa meşrû sayılmaz. Toplumun adalet anlayışının aynası olan mâşerî vicdan bir anlamda meşruiyeti belirleyen en önemli unsurdur. Dolayısıyla bir kanun mâşerî vicdanın sesini temsil ederse meşruiyet temeli kazanır.”(57)

Modern, seküler, laik batılı toplumlar da, mevcut iktidarlar yasallık dairesinde bütün işlerini rahatça halledebilirler, kendilerini yasal oldukları hususunda savunup, tabilerini ikna ederek egemen oldukları toplumda iktidarlarını sürdürebilirler. Batı’da Hıristiyanlık, Aydınlanma filozoflarının kurulu düzenini kutsallaştırmaya çalışan bir sistem olarak görülmüştür.(58) Onların meşruiyet gibi bir sorunları yoktur, yani halkı Müslüman olan ülkelerdeki mananın içerdiği karşılıkta yoktur. Onların seküler anayasalarındaki maddelere ve onun ışığındaki yasalara uyumluluk kendi meşruiyetlerinin karşılığıdır. Batıdaki aydınlanma dönemi kiliseyle savaş üzerinden olduğundan dolayı, toplumlar sekülerleşmiştir.

Modern Darun Nedve olan meclislerde her gün onlarca yasa çıkmakta, bazıları eskilerini nesh ederken bazıları da hayata yeni müdahalelerde bulunmaktadır. Eskilerini nesh edenler, daha iyisini bulmak adına yapılırken, çıktıkları andan itibaren yeni sorunları da beraberinde getirir. Dikkat edilirse çıkan yasaların merkezinde hiç bir zaman insan özne olarak yer almaz, insan bir aksesuar olarak işlev görür. Yapılmak istenen egemen güce, iktidar-itaat ilişkisini sağlamaktır. Mevcut toplumsal şartlarda iktidar itaat ilişkileri dünden kurulmuş olarak gelir, yani bugün dünden hazırlanmıştır, itaat etmesi gerekenler böylece zihinsel olarak itaate hazır edilmiş olurlar.(59)

Burada dikkat edilecek husus, bu uygulamanın deneme yanılma metoduyla daha iyisini bulmak olmadığı, bu tür uygulamanın modern devletin varoluş mücadelesi çerçevesinde politik bir icraat olarak yapıldığını görmemiz gerektiğidir. Yani hiç bir zaman daha iyisini bulmak değildir amaç, burada asıl amaç, gündem değiştirip yeni sorunların ortaya çıkmasını sağlamaktır. Modern devletin yönetim erki, sorunlar içinde ve kaos ortamında varlığını sağlayabilir. Zihnen, bedenen, amelen, sıhhaten, insani ilişkilerde sorunlar yumağı içerisinde çırpınıp duran halklar, sağlıklı düşünemeyecek, olumsuz gelişmelere tepki gösteremeyecektir. Tepki gösteremeyeceği gibi oluşturulan algı yöntemleriyle de mevcut düzeni desteklemeleri de sağlanacaktır.

Dikkat edilirse Modern devletler insanın fıtri hakları üzerinden operasyon yürütmekte, her yönden bu hakların üzerine saldırmakta. Öncelikle akıl ne nesil emniyetini ortadan kaldırmakta, alabildiğine bozulmanın önünü devlet eliyle açmakta. İnsanların sağlıklı düşünmeleri ve sağlıklı nesiller yetiştirmeleri emperyalistlerin en büyük kabusudur. Düşünebilen toplumlar, düşünebilen sağlıklı nesiller yetiştirir.

Dünya tarihine Afyon Savaşları olarak geçen İngiliz-Çin savaşının nedeni, İngilizlerin Çinlileri afyona alıştırması ve bağımlı yapmasının sonucudur. İngilizler 1817’de, sömürgeleri olan Hindistan’da bolca ürettirdikleri afyonu Çin’e satarak çay satın almaya başladı. Çin halkı afyona alışınca bu alışkanlığa son vermek isteyen imparator, 1839’da İngilizler’in Çin’e afyon satmasını engelledi.İngiliz gemilerindeki 500 ton kaçak afyona el koyup imha ettiler. Birkaç gün sonra içkili İngiliz gemiciler taşkınlık yapıp bir Çinli’yi öldürdü. İngilizler gemicilerin Çin’de yargılanmasına karşı çıkınca gerginlik arttı.İngiltere, imha edilen afyonun parasını da Çin’den talepetti. Çin bunureddedince İngilizler, Çin limanlarına saldırdı. Savaş 3 yıl sonra sona erdiğinde İngilizler, Hong Kong’u ele geçirmiş oldu. Bu olay tarihe “Afyon Savaşı” olarak geçti.(60)

Düşünebilen sağlıklı nesiller, hayata, olaylara vakıf olup gerektiğinde tavır alabilirler. Modern devletler için öncelikle akıl sağlığının ve temiz neslin ortadan kalkması gerekmektedir. Bu yüzden aklın emniyetini ortadan kaldıracak her türlü girişimde bulunurlar, alkol fabrikalarını açarlar, uyuşturucu ticaretine göz yumarlar, hapçılığın ticaretine ses çıkarmazlar. Arada bir yakaladıkları ise, bu konuda bir şeyler yaptıkları izlenimini vermektir. Dünya Sağlık Örgütü (DSÖ) dünyada 2 milyar kişinin alkollü içki (alkol) kullandığını, 76,3  milyon  kişide alkol  kullanım  bozukluğu olduğunu bildirmektedir. Alkol, dünyada küresel hastalık  yükünü  oluşturan  risk  faktörleri  içinde üçüncü  sıradadır.  Alkolün  zararlı kullanımına bağlı ölümler, tüm ölümlerin % 4’üne (2,5   milyon)   neden   olmaktadır.   Bu   sayı HIV/AIDS, şiddet ve tüberküloza bağlı ölümlerin toplamından daha   fazladır.(61)

 Bu konuda genelde bütün dünya toplumlarının büyük sıkıntısı vardır. Uyuşturucu ticareti yapanları, uyuşturucu hapları satarak gencecik bedenleri zehirleyenleri devletin kolluk kuvvetlerine bildirseniz bile, hiç bir sonuca varılamaz, yakalananlar ise, şikayette bulunanlardan önce salıverilir.

İşin garibi, alkol fabrikalarını kuran devlet, aynı zamanda alkolle mücadele dernekleri gibi dernekler de kurarak, insanları algılarıyla adeta dalga geçiyor. Alkol fabrikalarının sayısını artırdıklarıyla övünen bürokrasinin en yetkinleri, bir de uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele adı altında kurdukları kurumlarla uyuşturucuyla mücadele ettiklerini gündem ediyorlar. Kurdukları kurumların memurlarını da yine insanlardan haksızca topladıkları vergilerle finanse ediyorlar.

Modern devlet akıl emniyetini ortadan kaldırmak için alabildiğine çaba sarf ederek, akılsız düşüncesiz izansız nesiller yetiştirme çabasını olağanüstü şekilde sergiliyor. Akıl sağlığını ortadan kaldırmak için sadece alkolle, hapla, uyuşturucuyla sınırlı tutmayan cahili egemenler, aynı zamanda eğitim sistemleriyle de bu işlevi yerine getirmek için yüz binlerce kadrolu elemanıyla kurumsal bir mücadele vermekte, insan fıtratıyla asla bağdaşmayacak öğretilerini tertemiz beyinlere zerk etmekte.

Bu gün lise seviyesinde bir öğretimi bitiren neslin ne kadar çapsız, düşüncesiz ve fikirsiz olduğunu bu eğitimin içinde yer alanlar bizden daha yalın ve net görebilir. Aslında modern eğitim sistemi, eğitmekten öte sadece öğretmek, ezberletmek üzerine kuruludur. Modern eğitimi ifa eden öğretmenlerin görevi öğrenciyi eğitmek değildir, öğretmenin görevi, akılcı kurguyla tasavvur edilen tabiatla öğrencinin arasını bulmak, hayatı salt akıl süzgeciyle okumasını sağlamaktır. İlahi değerlerin asla yer almadığı modern eğitimde, öğrenciler metafizik deneysel yöntemlerle hayatı okumaya yönlendirilir. Bütün doğrular keşfedilebilir olanlardır, verili, vahyi, ilahi olanlar hayatın içerisinde yer alamazlar.

AKIL VE NESİL EMNİYETİ

Akıl emniyetinin ortadan kalkması modern devletlerin devam için en önemli husustur. Akılsız nesiller yetiştirme çabaları, kendilerinin yaptıklarının hesap sorulamazlığını sağlamak içindir. Hapla, alkolle, uyuşturucuyla aklını bozamadıkları kitlelerin, başka yöntemlerle aklını başından almanın yolunu da denemektedirler. Bu yöntemlerin başında da, fuhşiyat, müstehcenlik, para, makam, mevki, kadın, dünyevileşme gelmektedir.

Akıl emniyetinin ortadan kalkmasının ardından nesil emniyeti de ortadan kalkmalıdır. Sağlıklı nesiller, sağlıklı toplumlar, modern devletlerin var olabilmesi için asla uygun zeminler değildir. Geçtiğimiz yıllarda yapılan bir araştırma, boşananların yüzdesinin evlenenlerin yüzdesi ile aynı oranda olduğunu ortaya koyuyor. Devlet destekli zinakar bir toplum oluşturulmaya çalışılıyor, bu konudaki projeler özgürlük söylemi adı altında piyasaya sürülüyor.

Nikahsız evliliğin, günübirlik ilişkileri basın yayın, tv dizileri ve internet ortamında sürekli gündem edilmesi, nikahsız evliliklerden veled-i zinaların çoğalması, babasız çocukların dünyaya gelmesi, modern devletin bir projesidir. Mahremiyetin dönüştürülmesi gerekmektedir. Modern uygarlıkta cinsellik yeraltına sürülemez. Tersine sürekli tartışmaya ve araştırılmaya başlanır. Cinsel özgürleşme mücadelesi suçladığı iktidar aygıtının bir parçasıdır. Cinsellik sadece toplumsal kuvvetlerin sınırlamak zorunda olduğu bir dürtü olarak anlaşılmamalıdır. Daha çok iktidar ilişkileri için özellikle yoğun bir transfer noktasıdır. Ürettiği güçle karışık enerji sayaesinde  bir toplumsal kontrol odağı olarak işletilebilecek bir şeydir.(62)

Modern devlet insanların aidiyet bağını kopararak köksüzleşmesini, dolayısıyla zulümlerine karşı dirençsizleşmesini sağlamayı amaçlamaktadır. Tv dizilerinin isimlerine ve işlenen konularına kısaca bakıldığında, nasıl bir politikanın uygulandığını görmek için üstün zekalı olmaya gerek yoktur. İfsadı medya ayağıyla sürdüren iktidarlar, medya gücünü kendi tekellerinde tutmaya özen göstermekte, siyasal iktidarlarının uzun süreli olması için medya gücüne ihtiyaç duymaktadırlar.(63)

Sömürünün ve zulmün devam etmesi, tüketim merkezli kapitalist üretimin sürdürülebilir olması için toplumun aklen ve neslen bozulması gerekmektedir. Refah seviyesi en yüksek modern devletlerden en alt gelir seviyesine kadar olanlara kadar bu kurgu böyledir. Küresel kapitalistlerin fabrikalarında çalışacak eleman bulabilmeleri, kendilerinin bir oturuşta çerez parası olarak harcadıklarına karşılık, bir ay emek sömürmeleri ancak bu yolla mümkündür. Modern düşüncenin ürettiği modern devlet, akıl sağlığı yerinde olmayanların ve nesli insani aidiyet bağıyla birbirine bağlanmayan toplumların sırtında cahili egemenliğini sürdürebilir.

Modern düşünce insana “neden” veya “niçin” sorusunu sormasına fırsat vermeyecek şekilde hayatı yönlendirir. Hayatın içindeki gelişmelerin nedenini akıl sağlığı yerinde olanlar sorgulayabilir, “neden böyle?” demek için aklın sağlıklı ve yerinde olması gerekir. Kur’an’ın sürekli olarak akletmek üzerinde durması, gelen bütün nebilerin toplumları akletmeye çağırmasına karşılık modern kurgu, akletmeyi salt akılla sağlamak, aklı merkeze alarak vahiyden kopuk belirleyici olmasını tesis etmeye çabalar.

Dipnotlar

1-İbni Haldun – Mukaddime c-1 shf.79

2- Hüseyin Alan – Dünyanın Son Beşyüzyılı Küre Medya.com

3-Talat Özhan- Gelecek için Manifesto shf. 66

4-Platon ya da İslam dünyasında Eflatun olarak bilinen MÖ 427 - MÖ 347), Antik klasik Yunan filozofu, matematikçi ve batı dünyasındaki ilk yüksek öğretim kurumu olan Atina Akademisinin kurucusudur. Bu akademi aynı zamanda günümüzdeki modern üniversite oluşumunun başlangıcı olarak da kabul edilir. Platon, akıl hocası Sokrates ve öğrencisi Aristoteles ile birlikte bilim ve Batı felsefesinin temellerini attı. Platon,aynı zamanda Sokrates'in öğrencisiydi. Sokrates'e dair bilgilerin çoğu Platon'un diyaloglarından edinilmiştir. Asıl adı Aristokles olan düşünür, geniş omuzları ve atletik yapısı sebebiyle, Yunanca Platon (geniş) lakabı ile anıldı ve tanındı. (Wikipedia.org)

5- Jean Bodin (1530–1596) Fransız hukukçu, tarihçi, siyaset felsefesi filozofu, Paris Parlamentosu üyesi ve Toulouse'de hukuk profesörü. Egemenlik kuramıyla tanınır. Bodin Reformasyon sırasında yaşamıştır ve dolayısıyla dini ve sivil ihtilafların arka planda yaşandığı bir dönemde eserlerini kaleme almış, düşüncelerini geliştirmiştir.

Devlet Üzerine Altı Kitap veya özgün ismiyle Les Six livres de la République, Bodin'in başyapıtıdır. 1576'da kaleme alınan eser insanların karakterlerinin gelişiminde iklimin önemi ve etkisi gibi çeşitli sosyolojik ve antropolojik fikirlerin yanı sıra, egemenlik üzerine de önemli fikirler barındırmaktadır.Wikipedia.org

6- Ergin Ergül - Jean Bodin'in Devlet Teorisi Üzerindeki Osmanlı Etkisi  

7-Abdurrahman SAYGILI - Jean Bodin'in Egemenlik Anlayışı Çerçevesinde Kralın iki Bedeni Kuramına Kısa Bir Bakış

8- Toros Güneş Esgün - Hacettepe Üniversitesi, Felsefe Bölümü Üyesi - Carl Schmitt'in Siyaset Felsefesi: Siyasal İlahiyat, Siyasal Ontoloji ve Siyasal Varoluşçuluk shf.8

9- Doç.Dr. Aydın Topaloğlu - Platon'un ideal devlet anlayışı nedir?

10- Ortaçağ İslam-Arap düşünürlerinden olan İbn Haldun ( 1332 1406 ) çok yönlü bir kişiliktir. Daha çok tarihçi, sosyolog ve siyaset bilimci olarak tanınan İbn Haldun, aynı zamanda kendine özgü felsefi ve ekonomik görüşlere sahiptir.İbn Haldunun asıl önemi tarih ve sosyoloji alanında yapmış olduğu çalışmalardan kaynaklanır.

İbn Haldun devletin doğuşu, gelişmesi, burhanları ve yıkılışının nedenlerinin bilinebileceğini ileri sürmektedir.Ona göre; topluluklar arasında olan asabiyet bağı sayesinde devletler kurulmuştur. Düşünür, devleti, ortak çıkarları ve ihtiyaçları karşılamaya yönelik bir kurum olduğunu iddia etmektedir. İbn Haldun, devletin yıkılışında asabiyet bağının zayıflamasına bağlamaktadır. Ona göre; insanın doğup, büyüyüp ölmesi gibi devletlerin kurulup, gelişmesi ve yıkılması doğal bir olaydır. (Dr. A. Ezeli AZARKAN – İbni Haldun’un Devlet görüşü) 

11-Urug: İlk türk devletlerinde, ailelerin bir araya gelmesinden oluşan bir nevi sülale.

12- Recep Yumuk – İbni Haldun’un Devlet Görüşü

13- Jean-Jacques Rousseau – Toplum Sözleşmesi

14- Alaın Touraine - Modernliğin Eleştirisi shf. 28

15- Platon - Devlet shf. 26 çeviri Can Civan Karadereli Karaca Yayınları

16- M. Beşir Eryarsoy - Şamil İslam Ansiklopedisi

17-Diyanet islam Ansiklopedisi Devlet bahsi c.9 shf 234

18- Kemal Gözler - Devletin Genel Teorisi

19- Suavi Aydın - Amacımız Devletin Bekası shf. 15

20- Dr. Nuran KOYUNCU - İslam- Osmanlı Hukukunda Devlet Kavramı

21- Yusuf kerimoğlu - Devlet ve Siyaset Üzerine Notlar shf 101

22-Kasım Küçükalp, Ahmet Cevizci – Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri - shf.16

23- Kasım Küçükalp-Ahmet Cevizci a.g.e. shf.112

24- Tuzla Denizcilik Yüksek Okulu Öğretim Görevlisi Muhsin Kadıoğlu - Hümanizm

25- Melek ORAK - Doğu Toplumlarının Sekülerleştirilmesi Köprü Dergisi 51.sayı

26- wikipedia.org Hümaniz maddesi

27-George Lukacs – Avrupa Gerçekçiliği shf. 258

28- Sosyal Bilimler Ansiklopedisi Hümanizm maddesi

29- Ali Şeriati – İslam’ı Anlamak

30-Muhammed Kutup – Çağdaş Fikir Akımları c-3 shf. 245

31-  Yrd. Doç. Dr. Vehbi Baykan - Tüketim Toplumunda Bireyin Ontolojik Mottosu: Tüketiyorum Öyleyse Varım

32- 95 Tin Suresi 4-5

33- Abdurrahman Arslan – Yeni Bir Anlam Arayışı shf-191

34-  Doğuş Üniversitesi İnsan ve Toplum Bilimleri Birimi - Özge Özaydın  - Modernliğin Akılcılık ve Evrenselcilik İddialarının Felsefi Kökeni

35- Gülnür Savran – Düşünüyorum Öyleyse Varım

36- Nihat Durmaz - Descartes'te Yöntemin Kendisi ve Etkileri

37- Mustafa Armağan – Sosyal Bilimler Ansiklopedisi - Birey

38- Bertrand Russell – İktidar shs. 10

39- Dr. Hülya Ekşi – Bugünü anlamak için Max Weber’i yeniden okumak

40- Ernest Cassirer – Devlet Efsanesi shf.309

41-Zygmun Bauman – Modernlik ve Müphemlik shf.37

42-Thomas Hobbes – Leviathan

43- Prof. Dr. Halil İNALCIK –Kutadgu Bilig’de Türk ve İran Siyaset Nazariye ve Gelenekleri

44- Hayrettin Karaman - İslâm'da Hukuk Devleti Kavramı

45-  Ömer Menekşe - İslam Düşünce Tarihinde Devlet Anlayışı: Maverdi ve Nizamülmük Örneği

46-Zygmunt Bauman – Modernlik ve Müphemlik shf.22

47- Arş. Gör. Furkan KARARMAZ, Akdeniz Üniversitesi Hukuk Fakültesi, Hukuk Felsefesi ve Sosyolojisi.  Polisin Hukuka Uymak Konusundaki Gönülsüzlüğü Üzerine Bir Tartışma

48- Abdurrahman Arslan – Modern Dünyada Müslümanlar shf.290

49- Alaın Toraıne – a.g.e. shf.123

50- Bakara 2/147, Ali İmran 3/60

 51- Roger Garaudy – Yaşayanlara Çağrı shf.21

52- Halis Çetin C.Ü. İİBF, Kamu Yönetimi Bölümü – Egemenlik ve Hukuk İlişkisi Üzerine (C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi, Cilt 3, Sayı 2, 2002)

53- Rasim Özdenören Müslümanca Düşünme Üzerine Denemeler shf.8

54- Muhammed Kutup – Yirminci Asrın Cahiliyesi shf. 311

55-Abdurrahman Sygılı – Modern Devletin Çıplak Sureti

56- Michel de Montaigne – Denemler shf. 107

57- Alaın Toraıne – a.g.e. shf. 56

58-  TDVİA cilt: 29; sayfa: 379

59- Hüseyin Alan Siyerin Gölgesinde 2 shf.21

60- Prof. Dr. Ural Akbulut ODTÜ Kimya Bölümü – Uyuşturucu 10 Bin Yıllık Sorun

61- Sencer BUZRUL Tütün ve Alkol Piyasası Düzenleme Kurumu -  Türkiye’de Akollü İçki Tüketimi

62- Anthony Giddens – Mahremiyetin Dönüşümü shf. 25

63- Yrd. Doç. Dr. Abdullah Özkan Siyasal İletişim Enstitüsü Direktörü - Küreselleşme Sürecinde Medya ve Siyaset: “Medya Gücü”mü, “Gücün Medyası”mı?


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Huseyin Şaşmaz
21.08.2016 16:31
Alkol..
İşin garibi, alkol fabrikalarını kuran devlet, aynı zamanda alkolle mücadele dernekleri gibi dernekler de kurarak, insanları algılarıyla adeta dalga geçiyor. Alkol fabrikalarının sayısını artırdıklarıyla övünen bürokrasinin en yetkinleri, bir de uyuşturucu bağımlılığıyla mücadele adı altında kurdukları kurumlarla uyuşturucuyla mücadele ettiklerini gündem ediyorlar. Kurdukları kurumların memurlarını da yine insanlardan haksızca topladıkları vergilerle finanse ediyorlar.
Huseyın Şaşmaz
21.08.2016 15:57
Diyanet..
Diyanet islam Ansiklopedisi’nde ise, Devlet, belli sınırlar içindeki insan topluluğuna ait siyasî hâkimiyetin teşkilâtlanmış şekli. Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak” mânalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerken bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır ve ilki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder.
Huseyin Şaşmaz
21.08.2016 15:47
Şirk devleti.
Modern algının ret ettiği ilahi yasalar, öteki olarak kodlanmış, ötekinin karşısına aklın ve nefsin hakimiyeti kurulmuştur. Allah’ın devletinden insanların devletine geçilmiş, egemenlik Allah’tan alınarak tamamen insana verilmiştir. Ölümsüz ebede-ezeli olan Yaratıcı Allah’ın ilahlığı ret edilirken, bu ilahlık ölümlü olan ve sadece aklıyla yol bulmaya çalışan insana verilmiştir. Kurgulanan modern Devlet tasavvuru, Allah’a kulluktan koparılıp, devlete vatandaş yapılan insanların yeni ilahı olmuştur. Yeni ilah olan modern devlet, ceberrut, acımasız, merhametsiz, kaosla ayakta kalabilen, sürekli düşman üreten ve ürettiği düşmanlar üzerinden kendi varlığının devamını sağlayan bir işlev görmektedir.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat