Küresel Dünyada Devlet Tecrübesi


Yakup DÖĞER, Küresel Dünyada Devlet Tecrübesi

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Fransız düşünür Paul Valery üzerinde çokça düşünülmesi gereken bir söz ediyor, “Bütün dünyayı hesaba katmadan hiç bir şey yapılamaz oldu” diyor. Kesinlikle doğruluğu olan bir söz ediyor. Artık kim olursanız olun bütün dünyayı hesaba katmadan hiç bir şey yapamazsınız. İster bir beşeri ideoloji sahibi olun, isterseniz vahiy mezkezli dinin müntesibi olun yapacağınız işlerde bütün dünyayı hesaba katarak hareket etmek zorundasınız.

Bütün dünyanın her olayda, her gelişmede aktif olarak rol aldığı bir zaman diliminde yaşıyoruz. Yeryüzü üzerinde en küçük kara parçasının ve bir tek insanın bile görmezden gelinemeyeceği stratejik bir önem arz ediyor.

Hayatın genel kurallarından biri de her zaman çıraklar ustaların yardımcısıdır. Talebeler hocalarından öğrenir. Devletler de tarihi köklerinden uzaksa, devlet tecrübesi olan tarihi köklerine sahip olanlar, sonaradan kurulmuş hatta kendileri tarafından kurdurulmuş köksüz devletlere her zaman egemen olurlar. Devlet tecrübesi olan köklü devletler, geçmişinden gelen bir özgüvenle kritik olaylarda hemen karar verebilir, aktif rol alabilirler.

Yaşadığımız ülkenin çevresinde olup bitenler  bunun açık göstergesidir. Bugün bütün dünyayı çekip çevirenler, istediği gibi at oynatanlar, tarihi köklere sahip, geçmişi derin bir tarihe dayanan, devlet tecrübesi olan ve bütün dünyayı hesaba katarak hareket eden devletlerdir. Edilgen olan, yönetilen, kritik konularda karar almakta geciken, karar almaktan korkanlar ise, köksüz henüz sözde bağımsızlıklarında yüz yılı bile doldurmamış sonradan türeyen devletlerdir. Bu devletler bırakın bütün dünyayı hesaba katarak iş yapmayı, henüz kendi halklarının bile bütününü hesaba katarak iş yapmakta beceri sahibi olamayanlardır.

Devlet tecrübesi, hükümetlerin üstünde bir değerdir ve hükümetler gelip geçse de, devletin köklü geleneği her zaman olaylara müdahil olma yeteneğini korur. Almanya’nın güçlü bir imparatorluğa dönüşmesinde en etkin rolü oynayanlardan biri olan Otto von Bismarck, “Büyük bir devlet, parti görüşlerine göre idare olunmaz” diyerek önemli bir noktaya işaret etmektedir. Tarih tecrübesi olan devletlerin tarihi köklerinde olaylara müdahil olduğunda nelerle karlılaşabileceğinin, gerek ülkesi gerekse halkı nelere katlanabileceğinin tecrübesi vardır. Bu tecrübe bir anda edinilebilecek bir değer olmaktan öte, yüz yılların birikimini gerektirir.

Devlet tecrübesi olmayan devletler, çekingen, korkak, karar almakta pasif olurlar. Geçmişi olmayanların nesebini sıraladığında, iki kuşak bile geriye gidemeyenlerin haleti ruhiyesini sonradan kurulan bu tür tecrübeden yoksun devletler yaşar.

600 Yıllık bir devlet geleneğine sahip Osmalı’nın yıkılıp 28 parçaya bölünerek, her parçaya adeta birer kabile devleti kurulması da, devlet tecrübesine sahip olan köklü devletlerin yüz yıllar sonrasını hesaba katarak üst akılla kurdukları yeni bir dünyadır. Bu yeni kurulan dünya düzenin de, tecrübesiz olanlar her zaman kendine güvenen, tarihinde onlarca savaşa katılmış, yenmiş yenilmiş, kazanmış kaybetmiş olmanın verdiği tecrübeyle yani devlet tecrübesiyle hareket eden köklü devletlerin egemenliği altında kalarak yaşamak zorundadır.

Bu gün Türkiye Cumhuriyeti, küreselleşen bir dünyada, bir ulus devlet olarak bütün dünyayı hesaba katmayı bir tarafa bırakın, henüz kendi sınırları içindeki halkının tamamını bile hesaba katarak halkına yeni bir hayat sunamamıştır. Tektipleştirme serüveni başlamasıyla birlikte, kendi halkıyla kavgalı bir devletin bütün dünyayı hesaba katarak bir şeyler yapması düşünülemez. Düşünülemez çünkü henüz kendi iç sorunlarını çözememiştir. Siyasi iktidarların kendi ülkesinde muktedir olamadığı 3. Dünya devletleri, dünya sahasında rol almak için gerekli tecrübe ve birikimden uzaktır.

Bu gün on bin kilometreden kalkıp birileri geliyor (ABD ve yandaşları) sizin burnunuzun dibindeki coğrafyayı, ülkeriyle, şehirleriyle, medeniyetiyle, insanıyla, doğal kaynaklarıyla pervasızca yakıp yıkıp talan ediyorsa, milyonlarca insanı katlediyor ve siz bir devlet olarak burnunuzun dibindeki olaylara korkarak müdahil olamıyorsanız, sadece kürsülerden konuşuyorsanız bu durum kesinlikle devlet tecrübenizin olmamasındandır. Bunun böyle olmasının hükumetle, kişilerle ilgisi yoktur, tamamen köksüz olmanızla, kağıt üzerinde bağımsız görünseniz de aslında her tarafınızdan kuşatılmış olmanızla ilgilidir.

Bölgedeki olayların gelişmesinde ilk devreye giren ve kendisini ait olduğu yerde görenlerin, hadiselere hemen ilk baştan müdahil olanların hepsinin bir köklü geçmişi, devlet geleneği ve tecrübesi vardır. Tarihini inkar etmeden, yok saymadan, kendilerine devredilen devlet tecrübesini en iyi şekilde değerlendirenler vardır.

Türkiye Cumhuriyeti kuruluşuyla birlikte geçmişine ait ne varsa hepsini inkar ederek kuruldu. Ne yazık ki, inkar ettiklerinin en önemli bölümlerinden biri de asırlarca hüküm sürmüş atalarının devlet tecrübesiydi. Devlet yönetimiydi, bütün dünyayı hesaba katarak yaptıkları icraatlardı. Modernleşmek adına cellatlarının gösterdiği ipi boyunlarına geçirip o haldeyken devleti kurdular. Şimdi boynunuzda yaplı ilmekle sadece konuşmanıza müsade var.

Aslında geçmişin inkar edilme sebebi, tamamen inanca ve dine olan nefretten, dine karşı savaştan kaynaklanan bir durumdur. Bu köksüz ve tecrübesiz devlet, Avrupa’nın dinle olan savaşının, kökü tarihin derinliklerine inen ve dalları inançla filizlenen topraklarda tezahürü olarak göründü. Dahili ve harici düşmanlar diye bir tabir kullananlar gerçek manada kendilerini ifade ediyordu.

Şimdi, neden böyleyiz demek ya tarihin verdiği tecrübenin yani devletler açısından devlet tecrübesinin ne kadar önemli olduğunu bilmemektir ya da bilip de görmezden gelmektir. Çıraklar her zaman ustalarına tabidir, aktörler yönetmenlerine, çocuklar ebeveynlerine. Yeni yetme devletler de yüzlerce yıllık devlet tecrübesine sahip olanlara tabidir. Dünyayı ve bölgesini ciddi manada tecrübeye sahip olan devletler şekillendirir, dizayn eder yeni haritalar çizer. Diğerleri ise henüz kendi iç sorunlarını çözemedikleri için kendi sınırları içerisindeki kaosların girdabında hayatta kalma mücadelesi verir.

Bu gün dünyayı yöneten devletlerin yapıp ettikleri, BM’nin beş daimi üyesi, BM’de veto hakkı bulunanların neden bu ülkeler olduğu rast gele kurgulanmış, hadi bunlar olsun dendiği için değildir. BM’nin daimi üyeleri İngiltere, Çin, Fransa, Rusya, ve Amerika yüz doksandan fazla ülke arasından rast gele seçilmiş ülkeler değildir.

Çin, yaklaşık beş bin yıllık bir tarihi geçmişiyle devasa bir devlet tecrübesine sahip devlettir ve 190’dan fazla ülke arasında ilk beştedir, alınan bütün kararları veto etme yetkisine sahiptir. Fransa, Milattan önceye dayanan tarihiyle, yaklaşık 2500 yıllık bir tarihi geçmiş sahip devlet tecrübesi olan sömürge devletidir.  Anakara toprakları Batı Avrupa'da bulunan ve dünyanın pek çok bölgesinde denizaşırı toprakları olan bir ülkedir. Kendi ülkesini yönetmesini becerebildiği gibi, denizaşırı sömürgelerinin de ustaca yönetmiş yüzyıllardır sömürmektedir. Bu işler gelişi güzel değil, bir devlet tecrübesiyle olmaktadır.

Rusya’nın sadece çarlık dönemini ele alsanız beş yüz yıldan fazla eder ki, daha öncesini merak edenler araştırabilir. Amerikayı İlgiltere ile birlikte zikretmek hem ABD’yi hemde Birleşik Krallığı daha iyi anlamayı sağlar.

Suriy’de olaylar patlak vermeye başlamasıyla İran’ın da bölgeye aktif olarak müdahalede bulunması ve direk olarak sahnede rol alması, geleceğine dair hesaplarının bir göstergesidir. İran’da meydana gelen rejim değişikliği bizleri tahlil konusundan yanıltmamalıdır. İran’da rejim değiişmesine rağmen, nerdeyse 2500 yıllık devlet geleneği ve tecrübesi tamamen diridir.

Bahsi geçen bu ülkelerin kesinlikle yüceltildiği, değer verildiği, Kadiri Mutlak gibi gösterildiği anlaşılmasın, sadece an itibarıyla dünyadaki egemenlerin neden böyle olduklarının durumunu izaha çalışıyoruz.

BM’nin egemenleri

BM’nin aslında ne kadar komikçe ve büyük bir aldatmaca olduğunu veto hakkı bulunan ülkelerin yetkilerine baktığınızda çok daha net görebiliriz.

BM Güvenlik Konseyi on beş ülkeden oluşmakta olup, bu üyelerden beşi daimi üye statüsündedir ve mutlak veto yetkisine sahiptir. Bu ülkeler ABD, Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti, Birleşik Krallık ve Fransa'dır. Güvenlik Konseyinin karar alabilmesi için daimi üyelerden herhangi birisinin aksi yönde oy kullanmaması gereklidir. BM kurgusuna göre Güvenlik Konseyi karar alırken veto yetkisine sahip üyelerden biri veya birkaçının oylamaya katılmaması bu üyelerin kararı veto ettiği anlamına gelmemektedir. Ayrıca daimi üyelerin çekimser kalmaları da aynı sonucu vermektedir.

 BM Güvenlik Konseyi’nin 15 üyesinden 14 tanesi bir işe karar verse bile, veto hakkı bulunan ülkelerden birisi olmaz dediğinde 14 ülkenin hiç bir yaptırım hakkı bulunmuyor. İcat ettikleri demokrasi putlarını acıkınca yiyen bu modern müstekbirlerin, Mekke müşriklerinden daha kötü durumda oldukları görülüyor.

Bu gün Çin halkından okuma yazma bilen bir kişi 3 bin yıl önce yazılmış eseri rahatça okuyabilmekte, Ruslar,  bin ikiyüz yıl öncesine uzanabilmekte, İngilizler biraz kendini zorlarsa 2 bin yıl öncesine kadar eserlerini okuyabilmektedir. Bütün bunlar önemlimidir? Tabi ki hem de çok önemlidir. Bu durumun ne kadar önemli olduğunu yaşadığımız ülkeyle kıyaslarsak daha rahat algılayabiliriz. Seksen yıl önce yazılmış bir eseri bile okuyamayan, okusa anlayamayan insan topluluğundan oluşan devletin hangi tecrübesinden bahsedebilirsiniz? Bu durum devletin asıl kökleriyle ilgili, tarihi tecrübesini, devlet geleneğini kritik etmesiyle alakalıdır.

Kendi tarihine dayanan devlet tecrübesinden yoksun olan devletler türedidir, sonradan kendilerine ait olmayanların üzerlerine monte edildiği, giydirildiği yabancı değerlerle oluşturulmuş butik yapılara sahiptir. Geleneğinden koptukları için geçmişleriyle birlikte cesaretlerini de kaybettiklerinden dolayı, köklü devletler tarafından yönetilirler.

Devlet tecrübesi olmayan devletlerin her hangi bir üretimi yoktur, pazar sahibi değildir, kendileri pazardır ve tüketim toplumudur. Bu yüzden sürekli olarak yabancı sermaye davetiyle, yabancı yatırımlarla ayakta kalmaya, başka devletlerin paralarını kullanmaya mahkumdur. Ekonomileri kırılgan ve tamamen finans sektörü üzerine kuruludur. Sadece para satan finans kurumlarının ülkenin en çok kazananları olduğuna bakılıdığında ne demek istediğimiz daha rahat anlaşılacaktır. İşin bu tarafı farklı bir boyut, ayrıca yazlıp konuşulması gereken önemli bir konu.

Bu gün içinde olduğumuz coğrafyada olan nedir?

Bu gün içinde olduğumuz coğrafyada olan biten tamamen devlet tecrübesine sahip köklü devletlerin istediklerini istediği gibi yaptıkları, istediği gibi sınırlar çizdikleri, istedikleri şekilde sömürdükleri, insanını, medeniyetini katlettikleri halde, köksüz devletlerin devlet tecrübesinden yoksun yönetimilerinin güçlülerin istediği yere savrulmasıdır.

Tarihimizde aynı durumların yaşandığı onlarca vakıa vardır, onlarca işgalle, savaşla, talanla karşı karşıya gelinmiştir. Devlet bu durumlarda tarihine dönüp atalarımız ne yapmış diye bakmazsa, atalarının devlet geleneğini değerlendirmezse, modern muktedirlerin uydusu olmaya mahkumdur. Bu öyle bir mahkumiyettir ki, farkında olasanız bile, yeteneğinizin ve tecrübenizin, imkanlarınızın ve gücünüzün olmasına rağmen hiç bir şey yapamamanın acısını hissedersiniz.

Yaşadığımız topraklarda sıkıntının en büyük nedenlerinden biri budur, sıkıntının en netameli kaynağı buralarda saklıdır. Küresel emperyalistler gözü dönmüş birer vampir gibi hareket ederler, kan emicidirler, sömürü üzerine kurdukları düzenlerinin dişlileri masumların kanıyla yağlanır, ocakları sömürüyle elde ettikleriyle tüter. Buyurgan, emreden tavırları karşısındakini çaresizce istemediklerini yapmaya mecbur bırakır.

Suriye’ye müdahil olanlara bakarsak durum canlı olarak gözlerimizin önünde ve zihinlerimizde tezahür eder, karşılığını bulur.

Nasıl kurtulunacak dersek..!

Nasıl kurtulanacağının öncelikle teorik bir çözümü bulunmalı ve hangi paradigmayla bunu sağlamalıyız bu konuda karar kılmalıyız. Seküler bir zihinle mi yoksa bu dünyanın hesapları dışında bir hesapla mı düşünmeliyiz?

Tabi ki bizler Müslümalar olarak kendimize ait ilkelerin doğrultusunda bir çıkış yolu arayacağız ve bütün dünyayı hesaba katacağız. Nur Suresi 55. Ayet bize çok net olarak bir yol göstermekte. “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.” (Nur 24/55) Allah bizden önceki Müslümanları nasıl güç ve iktidar sahibi yapmışsa bizi de yapmak istemektedir. Lakin gereken şartların yerine getirilmesi kaydıyla bu mümkün olacaktır.

Allah kitabımızda iman edenlere yol gösterek, “Biz ise, yeryüzünde güçten düşürülenlere lütufta bulunmak, onları önderler yapmak ve mirasçılar kılmak istiyoruz. Ve (istiyoruz ki) onları yeryüzünde 'iktidar sahipleri olarak yerleşik kılalım', Firavun'a, Haman'a ve askerlerine, onlardan sakındıkları şeyi gösterelim.” (Kasas 28/5, 6) demektedir.

Nur Suresinde gerek Kasas Suresinde olduğu gibi Kur’anın bir çok yerinde Müslümanlara yol gösteren işaretler bulunmaktadır. Biz ümmi bir zihinle kendimiz olarak çözüm arayacağız. Ret ettiğimiz değerlerin bize gösterdiği yolda ilerlemeye çalışmak, kendimiz için hem ciddiyetsiz bir durum ortaya çıkarmakta hemde aynı karanlığın dipsiz kuyularına atmaktır.

Yeryüzünde devlet ve yönetin tecrübesine en derin köklerle bağlı olanlar şüphesiz ki sadece Müslümanlardır. İnsnalık tarihiyle başlayan yönetim şekli bize aittir, diğerleri şeytan ve dostları tarafından İslam’a ve Müslümanlara alternatif olarak sonradan icad edilmiş, köksüz türedilerdir.

Bizim bütün yeryüzünü yönetmiş örneklerimiz olan Nebilerimiz var. Biz Müslümanlar olarak devlet tecrübemizi ve geleneğimizi kendimize ait değerlerden, bize yol gösteren peygamberlerden edinmiş insanlarız. Farkında olmamız gereken sadece budur. Dünya realitesinde belki bir ütopya gibi görünen bu durum,  Allah’ın belirlediği Sünnetullah’ta mevcuttur.

Seküler devletlerin egemen olduğu tolpumlarda, devletin paradigması da seküler olduğu için, devlet olarak vahye dönüş mümkün değildir. Mümkün olan toplumsal dönüşüm ve buna bağlı olarak devletin toplumsal bir dönüşümle dönüştürülmesidir. Bu dönüşüm Müslümanların çabaları ve mücadelesiyle gerçekleşecek, bu mücadeleler sonucunda elde edilebilecek değerdir.

Devlete İslam hukuku hakim olduğunda muktedir olur. Kafirlere o zaman asla boyun eğmez, onlar ne kadar güçlü, ne kadar silah, para, nüfus sahibi olsalar da. İslam Hukuku’nun hakim olduğu bir devletin yardımcısı Almelerin Rabbi olan Allah’tır.

Hz. Ömer’in deyimiyle, “İslam bir hayal ve hülya değil, hakikatin kendisidir.”


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat