Kur’an ve Devlet


Yakup DÖĞER, Kur’an ve Devlet

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Öncelikle şunu ifade etmenin önemli olduğunu düşünüyorum. Kim olursa olsun, hayata bakışı, hayatı okuyuşu, olayları değerlendirmesi ve bu değerlendirmeler sonucunda tavır alışı, kendi bakış açısıyla ilgilidir. Kişi neye iman etmiş, hangi ilkelerle hayatını ve hayat tasavvurunu kurgulamışsa, bakış açısını da inandığı değerler belirler. Müslümanlar da böyle bir hal ile hallenmeli, inandığını ikrar ettiği ilkeler doğrultusunda hayata bakmalı, imanının gerektirdiği şekilde bir hayat tasavvuru kurgulamalıdır.

Batı düşüncesi

Zamanla yalnızca maddi olan değişmiyor, düşünüşlerimiz, duygularımız, önceliklerimiz ve duyarlılıklarımız da değişiyor. Zaman geçtikçe başka açılardan bakarak düşünmeye, başka türlü düşündükçe başka etkiler altında fikirler düşünceler geliştirmeye başlarız. Bu değişim ilk önce önceliklerimizin sırasını, ardından duyarlıklarımızı dönüştürür. Geride kalan ne varsa, ya sahiplendiğimiz değerli bir anı ya da pişmanlıklar olarak hafızamızda yerini alır. İnsan yaratılışı gereği böyledir. Bu dönüşüm, bazen yeni bir keşfi beraberinde getirirken, bazen de korkuların hakim olduğu yolun sonunu hatırlatır. Aslında insan olarak yaşadığımız bu süreç, tamamen bir kimlik sorunu olarak süren arayışımızın sonucudur. İnsanın kendisi için aradığı kimlik, ezeli ve ebedi olan, başka türlüsüne de dönüştüğünde ruhsal bir refahı bulma ihtimali olmayan kimliktir. İşte o kimlik, kendisinin ait olduğu fıtri değerler üzerine inşa edilmiş ve her daim harici saldırganların sürekli tehdit ettiği, dönüştürmeye çalıştığı kimliktir. Oluşumu bir bakıma tarihsel süreç içerisinde gelişen aidiyet bağlarına dayanan kimlik, oluştuğu tarihsel süreçten koparıldığında, köksüz ve savunmasız kalır.

Batı düşüncesinin bize dayattığı bir tarih anlayışı vardır. Karşımıza düz bir çizgi çizerler ve o çizgiyi kendi tarih yorumlarına göre parçalara bölerler. Bunun ilk bölümü ilkel çağdır ve insanlar hiçbir şey bilmeyen ilkel olarak adlandırılan, neredeyse birer hayvan topluluklarından oluşan yaratıklardır. Hukuksuz, kuralsız, birlikte yaşama bilincinden uzak birer vahşiler olarak taktim edilirler. Çağlara böldükleri insanlık tarihini yine kendi emrivaki anlayışına göre sınıflandırarak, gelen her çağın biraz daha medenileşmeye doğru ilerlediğini öne sürerler. Bu durumda Batı düşüncesinde modern olarak adlandırılan çağımızda ise insanlık medeniyette ve teknolojide en üst seviyededir. Aklı merkeze alarak bütün aşkın değerleri pasifize eden Batı, duygundan, histen, vicdandan, merhametten yoksun mekanik bir dünya kurma arzusuyla yanar tutuşur.

Akılcı yaklaşımıyla, bütün dünyanın kendisi gibi düşünmesi ve olması gerektiğinde ısrar eden Batı düşüncesi, bu ısrarında emredici bir üslupla baskıcı bir politika izler. Lakin kendi doğrularının da aslında evrensel değerler dizgesi olmadığını farkındadır ve bu farkın farkına varılmaması için olabilecek bütün gayreti göstermektedir. Bütün ısrarına rağmen, karşısında duranın ve kendi akılcılığına itiraz edenin gücü karşısında çaresizliği de sürmektedir, ne yaptıysa binlerce yıllık kalıpları kıramaz. Bunun üzerine sürdürdüğü mücadelede, karşıt düşünce üzerinde kendisini tanımlamaya, konumunu karşıtıyla ispatlama arayışı egemendir. Batı düşüncesinin tek arzusu, Hıristiyan kültürü üzerinden tüm dünyaya egemenlik kurmak ve ötekini yok saymaktır.

Bu yok sayma, kendi karşısındakini bir nesne olarak görmesi, özne olarak da kendisini dünyanın merkezine koymasıdır. Batı düşüncesi için, kendi dışındaki insanlar ve coğrafyalar, işgal edilecek, incelenecek, sömürülecek, fantezilerini süsleyecek, isteyerek olmazsa zorla boyun eğdirilecek, bir bakıma medenileştirilecek yerlerdir. Kendisini var eden akılcılık ve bunun sonucunda iddia ettiği evrenselcilik tasavvuru karşısında, yanılgılarını bile görmezden gelerek yeryüzünde tasarrufta bulunmaya devam eder. Benmerkezci düşüncesi ve kendi dışındakini öteki görmesi, ilkel topluluklar olarak tanımladığı diğer coğrafyalara özgürlük ihracını gerekli hatta zaruri görür. Bütün çabasına rağmen bir türlü kendi düşüncesinde eritemediği ötekilerini, korkuya, yokluğu, sömürüye ve sefalete mahkum eder. Batı düşüncesi için, başkalarının var olabilmesi, sadece kendileri gibi olmalarıyla mümkündür.

Dünya ve insanlık tarihini, İsa’dan (as) önce ve İsa’dan (as) sonra diye ikiye bölen düşünce ve tarih anlayışı, İsa’dan (as) önceki tarihi neredeyse barbarlığın hüküm sürdüğü ve medeniyetle hiçbir şekilde tanışmadıkları üzerine kurgular. Yıllarca fikir sömürüsüne tabi tuttukları İslam ülkelerindeki materyalist eğitimleriyle de toplumun geneline kendi tarih anlayışlarını kanıksattılar. Batı düşüncesinin tarih anlayışı içerisindeki kendiyle tezat teşkil eden yüzlerce argümansa görmezden gelinerek saklandı. İşin ilginç yanı, Modern Batı düşüncesini geliştiren felsefeciler, temellerinin kendi tabirleriyle barbar denilen çağlara kadar uzanan felsefecilerin fikirleri üzerine inşa ettiklerini de inkar etmediler, aksine dünya tasavvurlarının Yunan-Latin uygarlığının devamı olduğunu söyleyip durdular.(1) Buradaki asıl aymazlık ise, bu dünya tasavvurunu hiç sorgulamadan toplumsal hayata hakim kılma gayretine girişen yerli batılıların tavrındadır.

Kendi toplumlarıyla asla bağdaşmayacak düşünce tarzını ve bu düşünceden referans alarak kurguladığı hayat tasavvurunu, birebir kabul etmek, başlı başına bir olumsuzluk zincirini de ortaya çıkarmıştır. Batı düşüncesi, Antik Yunan’da doğada hüküm süren sebeplerin ve var olanların temel ilke ve zemininin araştırılmasına tekabül eden, bilimsel düşünme mantığının, Sorates, Eflatun ve Aristo gibi Yunanlı Filozofların felsefeleriyle başlayan düşünce tarzının zaman içinde geçirmiş olduğu evrimi dile getirir. Yunan’la başlayan Batı Düşüncesi, Roma İmparatorluğu ve kaynaklarını doğudan alan Hıristiyanlığın kendisine eklemlenmesiyle devam etmiştir. Rönesans, modern bilim ve felsefenin doğuşuyla çağdaş dünyadaki anlam içeriğine kavuşmuştur. Nihayet Aydınlanma ile bir yandan kemale ererken, diğer yandan kendisine karşı radikal düzeyde tartışmaları da muhtevasına almak suretiyle günümüze intikal etmiş bir düşünce geleneğidir.(2)

Batı düşüncesine meftun olan son dönem Osmanlı aydını, Osmanlı’nın sonun hazırlamak ve parçalamak için, ümmetin birliğini sağlamakta büyük bir işlev gören Hilafetin de sonunun hazırlanmasında çok büyük çaba harcadılar. Osmanlı saltanat olmasına rağmen, bütün yeryüzünde İslam’ın sancaktarlığını yapan, topraklarıyla kıtalar kuşatan, yeryüzünün neresinde bir mü’min varsa, yaslanacağı bir umut olan yapıya sahipti. Gelişmeler öylesine hızlı cereyan etti ki, iki yüzyıllık çöküş sürecinin yüz yılı siyasi entrikalar, diğer yüz yılın ilk yarısı savaşlar, diğer yarısı da siyasi buhranlardan geçerek bugünlere gelindi. Bu günlerde de artık konuşulan ve mü’minlerin hafızasından silinmek istenen “İslam Devleti” kavramı tartışılmaya, konuşulmaya, apaydınlık bir tarihle bütün canlılığını sergileyen Resulün (as) “Peygamber Devleti”, teorik olarak zihinlerden silinmeye çalışıyor.  “İslam Devleti” diye bir isimlendirme yanlıştır denilmekte,(3) Devletin bir kurum olduğu, kurumların dininin olamayacağı (4) söylenmekte, dinin bir devlet talebinin olmadığı sıklıkla dile getirilmektedir.

Kur’an ve Devlet

Arapça’da devlet veya dûlet “değişmek, bir halden başka bir hale dönmek; nöbetleşe birbiri ardınca gelmek, dolaşmak; üstün gelmek, zafer kazanmak” manalarına gelir. Çoğulu düveldir. Bazı dilciler, kullanım bakımından iki kelime arasında fark bulunmadığını söylerler. Bazılarına göre devlet savaşla, dûlet ise malla ilgili olarak kullanılır. İlki zaferin taraflar arasında el değiştirmesini, diğeri ise servet ve zenginliğin elden ele dolaşımını ifade eder şeklinde izah etmiştir.(5) Türkçe de kullandığımız, "devlet" kelimesi Arapça “devi” kökünden gelmekle olup, el değiştiren, elden ele geçen güç, kuvvet, iktidar, servet, mal ve makam anlamlarına gelmektedir. Günümüzde ise, daha çok siyasal İktidarı, kamu gücünü, kamu kurumları ve idarenin yetkilerini ifade etmek için kullanılmaktadır.(6) Ortak manayı içeren başka bir açıklamada, ayetlerde "devlet" ve "dûlet" şekillerinde kullanılan bu kelimeye, elden ele münavebeli bir şekilde dönüp dolaşmak gibi anlamlar verilmektedir. Kur’an’da işaret edilen ayetlerde bu ve buna yakın anlamlarıyla kullanılmıştır. Umumi olarak, kişi ve toplumlar hakkında işlerin düzgün iken ters dönmesi, yahut bunun aksinin olması hallerinde bu kelime ve bunun çeşitli türevleri kullanılır.(7) Elmalılı da Ali İmran 140. Ayette geçen “devlet”, “devle” kelimesini yenilgi ve zaferin elden ele dolaşması olarak zikretmiştir.(8) Modern siyaset bilimi ve anayasa hukukunda tanımlanan anlamda devlet kavramını karşılayacak bir sözcük, Kur'an'da yer almaz. Kur'an'da “d-v-l” kökünden türeyen iki sözcük bulunmaktadır: Dület ve dâvele. Dûlet sözcüğü ile devlet sözcüğünün aynı anlamda olduğu belirtilir.(9)

Devlet, servet, baht, mevki, güç ve galibiyet gibi insanlar arasında kâh buna, kâh şuna devreden, sevindirici nimet ve duruma/şartlara denilir. Kisaî ve Basra'nın ileri gelen alimleri, bu kelimenin, fetha ile "devlet", ötre ile "mülk" veya "dûle" / devlet, esre ile "milk" anlamına geleceğini söylemişlerdir.. Dilimizde "bir devlete kondu" denilir ki, şansına büyük bir nimete sahip oldu demektir. Nitekim Fransızca "etat" yani devlet kelimesinin esas manası da hal, durum demektir.(10)

Yapılan izahlardan ve yaklaşımlardan Kur’an’da direk olarak devlet kavramının geçmediği anlaşılıyor ve bu bağlam üzerinden geliştirilen modern iddialara ve yorumlama biçimlerinde, dinin dolayısıyla da İslam’ın bir devlet talebinin olmadığını savunanlara, Resulullah’ın (as) hayatından kopuk okumalar sonucunda bir kapı aralıyor. Son dönem popüler olan tarihselcilik anlayışı ve bu anlayış üzerinden gelişen okuma formları, esas itibariyle Peygambersiz bir din anlayışının toplumsal tabanda kabulünü sağlamaya yönelik olduğu açıktır. Geleneği ayıklamanın ötesinde, geleneğin sahip olduğu ve bugüne taşıdığı ne varsa yok sayıp yeni ve modern bir gelenek oluşturma çabaları, üzerinde durulup düşünülmesi gereken bir noktadır.

Dikkat edilirse, tarihsel süreç içerisinde, İslam Dininin devlet talebinin olup olmadığı, batılı oryantalistlerde dahil, bu döneme kadar tartışan hiç kimse yoktur. Böyle bir tartışmanın kapısını aralayan da olmamıştır. Ne yazık ki, bugün bu tartışmaların kapısını aralayan ve üzerinde hassaten durarak tartışanlar, “Kur’an bize yeter”, “İndirilmiş din uydurulmuş dine üstün gelecek” diyenlerdir.

Hayrettin Karaman, “İslam'ın devlet talebinin olup olmadığı, daha geniş bir ifade ile İslam ve devlet ilişkisi son yıllarda sık sık gündeme gelmiş ve tartışılmıştır. Bu tartışmada İslam'ın laik karakterli bir din olduğunu savunanlar doğrudan naslara ve özellikle Kur'an'a bakmışlar, bu kaynakta mahiyet ve niteliklerini Allah'ın belirlediği bir devleti aramışlardır. Gerçi Kur'an doğru okunduğunda, nitelikleri dolaylı ve genel hatlarıyla belirlenmiş bir devlet kavramını onda bulmak da mümkündür.”(11) dedikten sonra, O’da muğlak ifadelere yer vererek, bazı dolambaçlı yollara kaçmaktadır. Karaman, Örtünme ve Kur’an öğrenimi konularına değinerek, bunların Müslümanlar için olmazsa olmazlar olduğunu ifade etmekte, yaptığı izahlar sonucu, mevcut devletin müminler için bunların serbestliğini sağladığında, sanki problemin çözüleceği izlenimi vermekte.(12) Bu izahları yapmasına rağmen, adaletin kaynağı, hükmün kim tarafından konulacağı, mülkün asıl sahibinin kim olduğuna dair konulara değinmemektedir. Oysa Hayrettin Karaman gibi dünya çapında ilmiyle ehil görülen birinden, açık ve sarih olarak İslam’ın devlet talebinin olduğu, tarihi süreç içerisinde de Resulullah (as) ile başlayan bir İslam Devletinin olduğunu zikretmesi beklenirdi.

 Hayrettin Karaman’ın kendisinin de katıldığı, Gazeteciler ve Yazarlar Vakfı'nın tertip ederek masraflarını üstlendiği 16-19 Temmuz 1998'deki Abant’taki toplantıya çeşitli düşünce, inanç ve kanaat gruplarından elli civarında akademisyen, uzman veya konu ile ilgili şahıs yanında bir o kadar da basın mensubu davet edilmişti. Bu toplantı sonucunda çıkan sonuç bildirgesine değinen Karaman, “Laiklik ilkesini benimsemiş bir ülkede Müslümanlar yaşıyorlarsa devletin yapması gereken şey, laikliği din ve vicdan özgürlüğü çerçevesinde tanımlamak; devletin varlık ve bütünlüğüne, başkalarının hak ve özgürlüklerine, kamu düzenine zarar vermedikçe her türlü inanç ve kanaatin benimsenmesini, ifade edilmesini, öğretilmesini, yaşanmasını ve örgütlenmesini serbest bırakmaktır. Böyle bir ortamda Müslümanlar, başkalarıyla bir arada uyumlu yaşayacaklar ve kimsenin hak ve özgürlüklerine tecavüz etmeyeceklerdir; böyle yapacaklardır; çünkü dinleri onlardan bunu istemektedir. Bunu istemektedir; çünkü "dinde zorlama yoktur" ve Allah Teâlâ kullarını, güçlerinin yetmediği bir fiil veya talep ile yükümlü kılmaz”(13) demektedir. İfadeler içindeki “kamu düzenine zarar vermedikçe” söylemi kanaatimizce İslam’ın ne olduğunun anlaşılmamasına tekabül eden bir cümledir. Tevhidin manasını ortalama olarak anlayabilen bir Müslüman bile, İslam’ın kamu düzenini kendi paradigmasında yeniden şekillendireceğini anlayabilir.  Rousseau’da “Sivil Din” tanımında yaptığı açıklamasında, kalbe ve bireye gömülmüş bir dinden bahsederek, vatandaşlar,  insanın iç dünyası ile ilgili bir mesele olan inanç konusunda zorlanamazlar ama inançlarının içinde yaşadıkları toplumu ve parçası oldukları devleti ilgilendiren dışa dönük sonuçları açısından sorumlu tutulabilirler. Bu açıdan, sivil din haricinde toplumda var olan ve bağnazlığa fırsat vermeyen dinler serbest olacak, verenler ise olmayacaktır. Bununla beraber,  her vatandaş dilediği takdirde diğer dinlere bağlı olmaksızın sadece sivil dinin takipçisi olabilecektir (14) demektedir.

 Mehmet Okuyan ve Caner Taslaman’ın katıldıkları bir televizyon programında ifade ettikleri de kayda değer şeylerdir. Mehmet Okuyan Nur Suresi 55. Ayeti ve Kasas Suresi 5. ayeti okuyup izah ederken, dini bir kavramın mana olarak siyasi bir kavrama dönüştürülemeyeceğini söylemektedir. Caner Taslaman’da dini bir kavramın Kur’an’da siyasi bir karşılığını olmadığını izaha gayret etmektedir.(15) Abdülaziz Bayındır kendisine sorulan bir soruya da, “Devletin dini olmaz, hiç devletin oruç tuttuğunu göreniniz var mı? Ya da devletle birlikte hangi camide namaz kıldınız? Devlet hakiki bir kişilik değildir, Allah’tan kork desen korkmaz, ahiret endişesi yoktur, namaz kılmaz, oruç tutmaz, zekat vermez. Allah’ın emri ile sorumlu olan hakiki insanlardır. İslam Devleti olmaz, Müslümanların devleti olur. Devletin rejimiyle ilgili bir ayet gösterin...(16) demektedir. Bu anlayışlara göre din, dünyayı düzenlemek ve mükemmelleştirmek isteğinden peşinen vazgeçmiştir. Din dünyada ve insanlar karşısında nasıl yaşayacağım değil, kendi içimde nasıl yaşayacağım sorusuna cevaptır. Din dağın doruğunda bir mabettir, bir sığınaktır.(17) Dinin devlet talebinin olup olmaması bir kenara, akademisyenlerin izahlarına göre din hayatın içerisinden tamamen soyutlanmış, yaptıkları izahlar şerh edilmeye çalışılırsa, peygamber(ler) yanlış işler yapmıştır.

Zamanın popüler ilahiyat aydınlarının ifadeleri ve aslında söylemek istedikleri dinin siyasal boyutunun olmadığını izaha gayrettir. Yapılan açıklamalarda, Kur’an’ın demokrasi ve laiklik gibi meselelere herhangi bir söz söylemediği de ifade edilmektedir.(18) Bu ilahiyat aydınları zaman zaman verdikleri derslerde ve konferanslarda sıklıkla dile getirdikleri konulardan biri de, İslam’ın hayatın tamamını kuşattığına dair ifadeleridir ve doğru da söylemektedirler. Lakin dinin ve kavramların siyasallaştırılmasını da doğru bulmamaktalar. Daha doğru bir ifadeyle, laikliğin karşı konulması gerekmeyen bir ideoloji olduğunu savunmaktalar. Devletin, adaletten başka bir varlık gerekçesinin olmadığı söylenirken, halkın kendi kendine adaleti sağlayabilmesi taktirinde, devlete de gerek olmadığı (19) bile dile getirilmektedir. Devletin adaletle davranmasının yeterli olduğunu savunan akademya ve avanesi, adaletin kaynağının ne olacağı konusuna ise hiç değnmemekteler. Siyasetin tamamen dinden ayrılması gerektiğini düşünen günümüz ilahiyat aydınları, tarihte yaşanmış zengin tecrübe yanında, insan ile din, siyaset ile insan varlığı arasındaki önemli ilişkiyi de göz ardı etmektedirler.(20)

Günümüzde Müslümanlar arasında ve özellikle de ülkemizde tartışılmaya başlanan, din devlet ilişkileri, dinin devlet talebi, laiklik üzerinden mevcut beşeri ideolojinin meşrulaştırılma çabaları, aslında aydınlanma dönemi Batı filozoflarının, kiliseye ve dolayısıyla dine ve yaratıcıya karşı takındıkları tavırla aynılık göstermektedir. İslam Ülkelerinin Modernleştirilme sürecinde, aydın sıfatına bürünen ulemanın, bakış açılarının ve inandıkları değerler üzerinden hayatı okumadan sapmalarından dolayı, ne yazık ki, modern düşüncenin hayat tasavvuru da, hayatın pratiği içerisinde yerini aldı. Modernizmin getirdiği bu süreçte, cemaati topluma çevirirken, tüm bireyleri, gelenek ve göreneklerinden, tarihi bağlarından kopardığı için, yine modern düşüncenin bir ürünü olan modern devlete ve onun mutlak iktidarına ses çıkaramayan atomlaşmış bir kalabalığa dönüştürmüştür.(21) Modern düşüncenin temelini oluşturan Batı Felsefesinin temel öğretisi ise, insanlığı belirsizlik içinde yaşamayı öğretmektir. Asıl amaç yatıştırmak değil, tedirgin etmektir. Her yerde her şey olurken, ya da hiçbir şey olmazken, bütün insanlığın aklıyla ve yargılarıyla dalga geçmek için ortaya belirsizlikler atarak, zihinleri bulandırmaktır.(22)

Konuyu buralara getirmemiz, aslında dinsiz devlet anlayışının nerelerden geldiğine biraz olsun ışık tutmayı amaçlamaktadır. Bugün dillendirilen bu söylemlerin, Batı’da başlayan kiliseye, dolayısıyla da Allah’ı kozmolojik aleme hapsetme söylemleriyle aynı olduğunu, dinin hayattan sürülerek, seküler bir dünya düzeni kurmaya çalışıldığını gösterme çabasıdır.(23) Modern devletin maaşlı akademisyenleri, modern düşüncenin mabetleri olan üniversitelerden Batı’nın aydınlanma felsefesini alarak, siyasaldan soyutlanmış din anlayışını, peygamberi de aradan çıkararak, insandan bireye, cemaatten topluma dönüşmüş olanlara karşı meşrulaştırmak gayretindedir. Bu çabaların başlangıcını Osmanlı’nın yıkılıp yerine Kemalist diktatörlüğün kurulduğu Cumhuriyet rejiminin ilk yıllarında da görüyoruz.  İttihat-Terakki Cemiyeti ve Cumhuriyet dönemi siyasal kadrolarının uygulamaları da laiklik ve ulusal kimliğin inşası üzerine yoğunlaşmış yeni bir ulus devlet kurma çabasıyla hareket etmişlerdir. Her yerdeki ulus devlet oluşumu aynılık arz etmediği için, bazı toplumlarda olduğu gibi, Türkiye’de de ulus devlet kurgusu, yukarında baskıyla olmuştur.(24)

 Laikleşme sürecinde İslam’ın kamusal alandaki etkisi siyasi ve hukuki değişiklikler ile sınırlandırılmıştır. Öte yandan kimlik inşası ise Türklüğü esas alarak bir vatandaşlık modeli geliştirme amacında olmuştur.(25) Cumhuriyetin ideolojik temellerinin belirlenmesinde, Osmanlı’nın son dönemindeki Türkçü ve Batıcı aydının katkısı önemlidir. İslami gelenek ve İslamcı söylem, çağdaş Cumhuriyet rejimi içinde kendine yer edinemeyerek suskun kalmıştır. Cumhuriyetin kurulması ile birlikte rejimi kuran kadroların laik uygulamaları ve sert yaptırımları yüzünden sistem içerisinde kendisine yer bulamamıştır.(26)

Osmanlı’nın son döneminde aydınlar arasında yaygınlaşan seçkincilik, Cumhuriyet dönemi aydınlarına da aynı şekilde intikal etmiştir. Cumhuriyet aydını, Osmanlı döneminin ilim adamı olan ulemanın yerini tam anlamıyla almış; ulemanın toplumu Batı kültürüne karşı koruma çabasının tam aksine, kültürü ve toplumu Batılılaştırmaya yönelik bir çaba sarf etmiştir. Batıcı olarak bilinen aydınlar ve devlet adamları toplumda meydana gelen değişmeleri "asrileşme" kavramıyla açıklamaya çalışmışlardır.  Buna paralel olarak oluşan toplumu da  "muasır toplum" olarak adlandırmışlardır. Batıcı aydınların üzerinde önemle durmuş oldukları kavramlardan birisi de "ilerleme" kavramıdır. İlerleme ve modernleşme kavramları 19. yüzyılın başlarından itibaren Osmanlı aydınlarınca kabul görmüş ve genellikle geleneğe olan bağlılığın zıddı olarak kullanılmıştır. (27) Burada vurgulanması gereken, çağdaşlaşma çabalarının Osmanlı aydınları tarafından, hatta bizzat devletin kendisince başlatıldığı ve Cumhuriyet’in kurulmasıyla birlikte, eskinin ve eski olanın yerine yeninin zaferinin ilan edilmiş olduğudur. (28) Daha Cumhuriyetin ilk yıllarında başlayan (aslında çok daha öncelere dayanan bir geçmiş var) Batı hayranlığı pratiğinin toplumsal zeminde uygulanma arzusu, evirilerek bugünlere kadar gelmiştir.

Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi öğretim üyesi Prof. İlhami Güler, 13 Ocak 2015 tarihinde bir haber kanalına verdiği röportajında, İslam dünyasının şiddetle ilişkisini anlattır. Güler, “İç savaş, totalitarizm ve din istismarından bizi kurtaracak hiçbir şey yoktur, tek bir şey vardır, o da laiklik” demekte, Demokrasiyi ulema yönetimine tercih ettiğini söylemektedir. Güler’e göre, Türkiye’de şimdiye kadar dini sebeplerle bir iç savaş çıkmamasının nedeni de, Türkiye’nin seküler tarihinin olmasıdır.(29)

Burada bir şeyi ifade etmekte fayda var hem de kanaatimce hayati önem arz ediyor düşüncesindeyim. Müslümanların Hıristiyanlığı ve ondan gelen her şeyi reddettiklerini (30) bilen Batı’nın aydınlanma düşüncesi, İslam Dünyası’nın aydın entelektüellerine bilumum ulemasına özellikle 20. yüzyılda bir teklifte bulunuyor. Bu teklif çok açık net; “Gelin uzlaşalım” diyor. Yaklaşık dört yüzyıldır kendi içinde kavga ederek mekanik bir evren tasavvuruna (31) bürünen, iki yüzyıldır da modernleşme dayatmalarıyla Osmanlı özelinde (32) İslam Alemi’ne karşı bir savaş içine giren batı düşüncesi ve hayat tasavvurunun, aydınlanma dönemine ait söylem ve düşüncelerinin insanlığa verecek hiçbir şeyi kalmamıştır. 20. yüzyıla girildiğinde İslam, düşünen, yara alan ve talep eden bir özne olarak Batı’nın karşısına geçer. İslam, Batı’nın dayattığı modernizme tek ciddi ideolojik direnç noktası olarak ortada belirir. İşgal edilen, incelenen, ziyaret edilen, sömürülen, fantazmaları süsleyen, bir yerlerde boyun eğmez ve baskıya gelmez olarak; gürültülü ya da sessiz ama azimli bir reddediş, Batı’nın tüm gücüne rağmen bir türlü üstesinden gelemediği bir engel olarak yeniden karşısına dikilmiştir. (33)

Batı düşüncesi bütün insanlığı bir kenara bırakın kendi toplumlarına dahi hitap edememektedir. Maddi refah seviyesi ne kadar yükselirse yükselsin, toplumun ruhi çöküntüsünün önüne geçilememektedir. Refah seviyesi yükselen Batı dünyasında, İbni Haldun’un tespitini doğrular nitelikte, değerler yozlaşması yaşanmaktadır. (34) Batı uygarlığının bir ürünü olarak ortaya çıkan ve insanlık tarihinde derin izler bırakan sömürgecilikle, refah seviyesini yükselten Batı,(35) kendi halklarının rahat ve bolluk içerisinde yaşamasını sağlarken, insanlığın vicdanın da kan kaybetmiştir ve kaybetmeye de devam etmektedir. Batı’nın kaybediş serüveni, bir daha telafisi olmayacak tarzda gelişmektedir. Bu süreçte, yüzyılımızın akışı içinde Batı dünyası yeryüzündeki etkinliğini kaybetmeye başlamış ve insanları başka arayışlara yöneltmiştir.(36) Yani bu şu demektir; Batı ve küresel emperyalistler asla kaybettiklerini bir daha geri alamayacaktır. Er veya geç bu görünen gerçektir. Bu gelişmenin zaman olarak sürecini de Müslümanlar belirleyecektir. Modern düşüncenin işbirliği yaptığı yerli oryantalistlerin her ne kadar engel olmaya çalışsa da, Müslümanlar bir an önce kendi özüne döndüğü taktirde, yani dinlerinde olan kimliklerini kuşandıkları an, artık zafer müminlerindir. Müslümanların yeniden kuşanması gereken bilinç, ümmice bir yaklaşımla Kitabi ve Nebevi manada İslam’a sarılmak ve her zorluğun arkasından bir kolaylığın geldiğini bilmektir. Kolaylık zorluktan sonradır, bunu hatırda tutmalıyız.

Dipnotlar:

1-Rene Guenon-Modern Dünyanın Bunalımı shf.43

2-Kasım Küçükalp-Ahmet Cevizci Batı Düşüncesi Fesefi Temelleri shf.16

3-Mustafa İSLAMOĞLU -Devletin Dini Adalet Olmalıdır, Ama Nasıl? Kur’ani Hayat Dergisi

4-A.Bayındır-Din ve Devlet ilişkileri s.10

5-TDVİA cilt: 09; sayfa: 234

6-Şükrü Karatepe-Fevzi Demir Sosyal Bilimler Ansiklopedisi Devlet kavramı

7-Beşir Eryarsoy - Şamil İslam Ansiklopedisi

8-Elmalılı Hamdi Yazır Hak Dini Kur’an Dili Ali İmran Suresi 140-141. Ayetler

9-Vecdi Akyüz, Kur’an’da Siyasi Kavramlar shf. 18

10- Mehmet Yaşar Soyalan, Elmalılı Tefsirinde Kur’ani Terimler ve Deyimler

11-Hayrettin karaman - Dinin devlet talebi

12- Hayrettin karaman - Dinin devlet talebi

13-Hayrettin Karaman Laik Düzende Dini Yaşamak 2.cilt İslam Ve Laiklik

14- Yard. Doc. Dr.Özgüç Orhan Fahir Üniv.İktisadi ve İdari Bilimler Fak. Jean Jacques Rousseau’da Sivil Din Kavramı

15-İslam'da Halifelik, Devlet Yönetimi, Ulu'l Emr Mehmet Okuyan / Caner Taslaman https://www.youtube.com/watch?v=uZY0-ohNjPs

16-Din devlet ilişkileri - Abdülaziz Bayındır - https://www.youtube.com/watch?v=94TyC9pat6A

17-Aliya İzzetbegoviç Doğu Batı Arasında İslam shf.253

18- Mustafa Öztürk Meali önsözü

19-Erol Çetin, “İhsan Eliaçık ile Adalet Üzerine Söyleşi”, Kur’ani Hayat, İstanbul 2012, yıl: 5,s:23

20-Ali Bulaç – Din, Devlet ve Siyaset Bilgi ve Hikmet Yaz 1995 sayı 11

21- Alaın Touraıne Modernliğin Eleştirisi shf.99

22-Zygmunt Bauman Modernlik ve Müphemlik shf. 118

23-İsmail Ekinci – Sekülerleşme ve Din Seminer çalışması shf.6

24-Doç. Dr. Nevzat Güldiken Cumhuriyet Üniv. İktisadi ve İdari İlimler Fakül.  Ulus, Ulus Devlet ve Uluslaşma Kavramlarına İlişkin Trtışmalar ve Türkiye C.Ü. İktisadi ve İdari Bilimler Dergisi cilt:7 s.2 2006

25-   Seyfettin ASLAN Mehmet ALKIŞ  Osmanlı’dan Cumhuriyete Geçişte Türkiye’nin Modernleşme Süreci: Laikleşme ve Ulusal Kimlik İnşası- Akademik Araştırmalar Dergisi shf.18

26-Resul Türk – Türkiye’de Siyasal İslam’ın Örgütlenme Faaliyetleri Akademik Hassasiyetler Dergisi Yıl 2015 cilt 2 sayı 3 shf. 99

27-M. Cengiz Yıldız Araş.Görev.Fırat Üniv.Fen Edeb.Fak.Sosoyolji Bölümü Osman’lının Son Döneminde Üç Düşünce Akımının Sosyolojik Analizi

28- Evren Altıntaş - Cumhuriyetin İlk Yıllarında Aydınlar: Kurucu İdeolojinin Seçkinleri shf.116

29- Hazal Özvarış- İlhami Güler söyleşisi - Müslümanlar laikliğe muhtaç t24.com

30-  Özgür Oral - Bernard Lewis ve Oryantalist Gelenek

31-Kasım Küçükalp – Ahmet Cevizci Batı Düşüncesinin Felsefi Temelleri shf.24

32- Araş. Görev. Dr. Gürsoy AKÇA - Doç. Dr. Himmet HÜLÜR Osmanlı-Türk Düşüncesindeki Doğu-Batı İmgelerini Küreselleşme Bağlamında Yeniden Düşünmek shf.261

33- Thierry Hentsch, Hayali Doğu, Çev. Aysel Bora shf. 225

34- Doç. Dr. Ahmet Faruk KILIÇ  Türkiye’de Ahlaki Değerlerin Yozlaşma Süreci

35-Doç. Dr. Erdoğan UYGUR Fatma UYGUR Fransız Sömürgecilik Tarihi Üzerine Bir Araştırma

36- Doç. Dr. Nevzat Y. AŞIKOĞLU “Kutsal ve Toplum” (Bu çalışma, 10-12 Nisan 1996 tarihlerinde Ege Ün. Edebiyat Fakültesi tarafından düzenlenen "Cumhuriyet, Demokrasi ve Kimlik" konulu sempozyuma tebliğ olarak sunulmuştur)


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Huseyin Şaşmaz
28.10.2016 19:34
Hilafetin delili
1.“Hayır! Rabbine And olsun ki; onlar aralarında çıkan anlaşmazlıklarda, seni hakem tayin edip sonra da senin verdiğin hükme, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın, tam bir teslimiyetle teslim olmadıkça, gerçekten iman etmiş olmazlar.” (Nisa 65)

2.“Allah'ın sana gösterdiği şekilde insanlar arasında hükmedesin diye sana Kitab'ı hak ile indirdik.” (Nisa 105)

3.“Aralarında Allah'ın indirdiği ile hükmet ve onların arzularına uyma! Allah'ın sana indirdiği hükümlerin bir kısmından seni saptırmalarından sakın.” (Maide 49)

4.“Her kim Allah’ın indirdikleriyle hükmetmezse, işte onlar kafirlerin ta kendileridir.” (Maide 44)
Kemal Songür
11.10.2016 22:32
selam ile..
İnsanı ve onlardan oluşan toplumu inşa için gönderilen ve bunu da yaşan(ıl)mış rasuller ve karşıtları üzerinden ince ince dokuyan, insanın ve toplumun ıslahı/kurtuluşu için emir ve nehiyler vaaz eden bir kitabın tümü adeta vahiyden neşet eden adil bir yönetimi haykırırken!!!
Devlet kelimesi geçiyor/geçmiyor tartışmalarına girmek abes ile iştigaldir. Zira bütün ideolojilerin (aciz beyinlerinden mülhem) yönetim talebi/önermesi var iken iş müslümanlara gelince dünya ayağa kalkıyor.
Müslümanın devlet/yönetim konusuna dair salt bir isteği-talebi şöyle dursun, bilakis bunun için mücadele etmekle yükümlüdür, bu yükümlülük sonuç odaklı değilsede mutlak sefer odaklıdır, Nebilerin ve takipçilerinin hayatı bunu resmeder, gerisi boş laftır.
Kalemine sağlık Yakub kardeşim. selam ve dua ile.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat