Kendimle Kavgam


Yakup DÖĞER, Kendimle Kavgam

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Kendimle Kavgam

İnsan bazen kendisiyle de kavgalı oluyor, hem de şiddeti yüksek, etkisi fazla olarak. Kendi kendinizi yiyip bitiriyorsunuz. Bu kavgada insan kendisinin bazen işe yaramaz biri olduğuna kanaat ediyor, öyle düşünmeye başlıyor, öyle karar kılıyor. İnsanın işe yaramaz olduğu nasıl anlaşılır demeyin, insan bunu en iyi kendisi anlıyor. İnsan kendisini en iyi bilendir, insanın kendisine ait bir saklısı yoktur, çünkü kendisiyle hem hal olduğunda, içini dışını dökerek hem hal olur.

Bazen, kağıdı kalemi elinden atıyorsun, okuduğun kitabı fırlatıyorsun, ayağa kalkıp koridorda voltalıyorsun, gelgitlerle biraz zamanı harcıyorsun. Bildiklerinin hiçbir işe yaramadığını, anlattıklarının karşıda pratik oluşumunu göremeyince, bilmenin de çok önemli olmadığını anlıyorsun. Sürekli okuyup yazmanın, her defasında bulduğuna anlatmanın, buna rağmen elindekilerinin elinden kaymasının seyrine dayanamıyorsun. Bir isyan değil tabi ki, ama büyük yürek yangını oluyor benliğinde.

Anlaşılamamak ya da anlaşılır olamamak, anlaşılabilecek şekilde anlatamamak, yığınların zamanlarını beyhude geçirdiğini gördüğünüzde, en yakınlarınızın bile sizi yıllar yılı es geçtiğini fark ettiğinizde, yüreğinize diklemesine saplanan bir hançer oluyor. En baştan alıyorsunuz meselenizi, ilk başladığınız yere gidiyor, oradan tahlillerle olduğunuz yere gelemeye çalışıyorsunuz. Lakin ne mümkün, olduğunuz yere nasıl geldiğinizi en iyi bilen sizsiniz. Nelere rest çektiğinizi, kimlere diklendiğinizi, dişiniz tırnağınızla bulunduğunuz yere geldiğinizi en iyi bilen kendinizsiniz. Olduğunuz yerden ilk başa dönmenin dayanılmaz acısını bedeninizin en ücra köşesine kadar yaşıyorsunuz.

Sonra; iki elinizin arasına başınızı alıyor, düşünüyor düşünüyorsunuz… daha sonra bir şeyi çok net anlıyorsunuz: Bilmenin her şeyi hatta hiçbir şeyi halletmediğini, bilmenin bildirdiğini yapmadığınız, bilmenin bildirdiğini yerine getirmediğiniz taktirde, sadece kendinize amansız bir yük olduğunu kavrıyorsunuz. Bilmenin belki de o an ilk pişmanlığını yaşıyorsunuz, tarifsiz bir keder içinizi yakarak boğazınızdan midenize kadar iniyor. “Bilmenin bedeli ne kadar zormuş” diye hayıflanıyorsunuz.

Zaaflarınızın, korkularınızın, vurdumduymazlığınızın, bi aracılığınızın, müsait zaman kollamacılığınızın, yapmadıklarınıza cevaz bulmacılığınızın zindanlarında hapsoluyorsunuz.

Bütün gücünüzle haykırışınızın, çabalamanızın, yılların emeğiyle adeta bir iğne oyasının misali, ilmek ilmek örerek öğrendiklerinizi olanca cömertliğinizle ortaya saçıp dökmenizin, sizin için bir hazineye değişemeyeceğiniz hafızanızın, muhataplarınız karşısında hiçbir değerinin olmadığını görüyorsunuz.

Avuçlarınızın arasından, sahip olduklarınız akıp gidiyor, gözlerinizin önünde insanların eriyip giden ebedi hayatlarının şahitliğini yapmak kahrını yaşayarak ömür sürmeniz size keder olarak çok fazla geliyor ve hüznün en amansızını yaşıyorsunuz. Burada kendinizle kavganız alevleniyor.

Sokaklarda, caddelerde, bulunduğunuz mahallede, varlığınızı ne kadar hissettirmeye çalışsanız da, bütün samimi duyguları kuşansanız da, bedelini ödemeye hazır olsanız da, beyhude yaşamın tercihini yapanlar, sırtını dönüp gidiyor.

Bazen kendisiyle kavgalı oluyor insan, hem de cengin dik alasını yaşıyor. Merhamet sınırlarını bile zorluyor, insanların akın akın gözlerinin önünde eriyip gitmelerini gördükçe, çaresizliğinin verdiği hissiyatla bütün faturayı kendisine kesiyor.

Sonra kendinize dönüyorsunuz, sorgulama başlıyor, bedelini kendinize keserek, yanlışın sahibi olarak kendinizi buluyor, bedel ödetmeye kalkıyorsunuz. Suskunluğu tercih ediyorsunuz, kağıda kaleme küskünlüğü, kitaplara ambargo koymayı, zihniniz bulanıyor, gözleriniz yaşarıyor. Davet şevkinin ateşiyle çıktığınız sahada, egemen zihniyetin duvarına tosluyorsunuz. Suskunluğunuz ve küskünlüğünüz de işe yaramaz bir hal alıyor. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi olmamış misali.

Müthiş bir anaforun içindesiniz, bildiklerinizin pratiğe aktarılması sizin imanınızla bağlantılı, ne kadar biliyorsan o kadar sorumlusun. Sürekli gelgitler içinde zamanı tüketiyorsun. Acının çaresizlikle birleştiğinde nasıl bir ruh hali olduğunu şahsınıza münhasır yaşıyorsunuz.

Ve yeniden bir ayağa kalkışa hazırlanıp, kaldığınız yerden devam diyerek yola revan oluyorsunuz. Kafanızda, yılların içinde eriyeceği planlarla ortaya çıkıyorsunuz, susmanın ve küsmenin kendinize zarar olduğunu görerek. Susmanın ve küsmenin zalimlere pirin olduğunun farkına vararak, susmanın ve küsmenin yetimlerin, mazlumların, kimsesizlerin, gözü yaşlı dulların hakkını görmezden gelmek olduğunu anlayarak, yeniden suskunluğunuzu bozmaya, küskünlüğünüzle barışmaya karar veriyorsunuz.

Kim var kim yoksa, var olanların olduğu yere, yok olanları da aramak üzere, kendinizle kavganızı bir kenara bırakarak koşuyorsunuz. Yeni bir heyecan, yeni bir umutla.

Yakaladığınıza, kendisi ve sizin için, sizin farkında olduğunuz ama kendisinin farkına varamadıklarını anlatıyorsunuz, çok önemli olan ve olacak bütün hakikatleri diliniz döndüğünce ifade ederken, ciddiyetten uzak bir dinleme haliyle karşılaşıyor, insanların hakikatlerin dışında olanlara teslim olduğunu, tamamen dünyaya dönük bir ruh halini görüyorsunuz.

Olsun, bu olmadı ama diğeri olabilir diyerek, heyecanın ve umutlarınla hedef değiştiriyorsun. Yakınlarından başlamak üzere var gücünle atılıyorsun…. Ve görüyorsun ki, dünyalarımız ne kadar farklı, başka dünyaların insanıyız gibi, birbirimize yabancı, birbirime uzak, birbirimizle konuşacak ortak noktanın bulunamadığını görüyorsun. Birde akıl verip geri yolluyorlar seni. Dünyalık olarak sevginin muhabbetin bini bi para, lakin aşkın değerlere dair ebede dair bir birlikteliğin olmaması yüreğinizi burkuyor.

Her oturuşunuz dünyalık üzere muhabbetle geçiyor, meseleye girdiğinizde, rahatsızlık başlıyor, “tamam da” diyerek başlayan cümleler, “Hayatın gerçeğini de görmek lazım” la bitiyor. Hayatın gerçeğinin dünyevileşen insanda nasıl tezahür ettiğini görüyorsunuz, suskun kalışınız başınızı önünüze eğiyor.

Hamle üstüne hamle, ama sonuç hep aynı. Bu kez kendinize dönüyorsunuz, nerede hata yapıyorum diye. Sorgulamalar başlıyor. Üslup mu, metot mu, dil mi, geleneksel değerler mi, insanların vurdumduymazlığı  mı? Nedir sizi etkisiz kılan, nedir hakikati bütün açıklığıyla ifade etmenize rağmen insanları duyarsız kılan?

İşin kolayı da var aslında, “İnsanların çoğunluğu….” diye  başlayan ayetlere sığınmakta kolay, ama burada başka bir şey var, peki ne var? Bulamamak kahrını benliğinizin zerresine kadar yaşıyorsunuz.

Kendimle kavgalıyım bu aralar, içim içimi yiyor, günler buz gibi eriyor, günler su gibi geçiyor. Sevdiklerim, yakınlarım, komşularım, çevrem gözümün önünde dünyada ebedi kalacakmış gibi yaşıyor. Davet görevimi olması gerektiği gibi yapamıyorum. Cesaretim yetmiyor, her kapıdan geri dönüşüm azmimi kırıyor. Oysa Allah, kuluna taşıyamayacağını yüklemiyor. Yapacaksın dedikleri, yapabileceklerimizdir, yapamayacak olsaydık Allah buyurmazdı.

Yapamıyorsam sorun bendedir.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Hüseyin Alan
08.12.2014 18:57
-3-
İnsanlara hakkı “göstermek”, ateşe giden yolu “hatırlatmak”.

İslam’da kurtuluş diye bir inanç yoktur. Kimse kendini kurtulmuş olarak göremez. Ümit ve korku halidir Müslüman’ın vaziyeti. Kendimizi kollayalım, ehlimizle-kardeşlerimizle birlik olalım, bu halimizle kirlilikten uzak durarak insanlara hakkı gösterelim ve ateşi hatırlatalım. Bizim halimize en benzer durum, cumartesi yasağındaki kavimdir. İbret alalım inş.
Hüseyin Alan
08.12.2014 18:56
-2-
Bunun için bir Müslüman hem Müslüman hem demokrat, hem Müslüman hem laik, hem Müslüman hem muhafazakâr, hem Müslüman hem sosyalist, hem Müslüman hem ulusçu veya dil’ci, Hem Müslüman hem kapitalist, hem Müslüman hem insan hakları savunucusu, hem Müslüman hem sivil olabiliyor.

Senin bahsettiğin sorunun temelinde bu sebepler yatıyor. İçinde yaşadığımız, işleyişine ve kurumsal yapısına İslam’ca müdahil olamadığımız bu toplum, müşriklerin Müslümanlara hükmettiği bir toplumdur. Dolayısıyla birinden kaçsak diğerinden kaçamayacağımız kirlilikler ve günahlarla kuşatılmış olmanın sonuçları bunlar.

Bu çerçevede kötülükleri ve günahları engelleyecek bir halimiz yok. Elimizle düzeltecek kabiliyet ve kapasiteye sahip değiliz. Devletimiz, ordumuz ve donanmamız olmadığı için bu yok. O halde ne yapmalı? Zannımca pisliklerden ve kirliliklerden korunmalı. Şirk sistemine ve işleyişine hem bulaşmamalı hem de ona bir şekilde destek olmamalı.

Biz biliyoruz ki haram, bünyeyi bozar. Haramdan uzak duralım. Kimse bizi harama bulaşmaya zorlamıyor. Dininden bazı değerleri feda ederek harama hile katmaya gerçekten de gerek yok.

Günahın ve haramın üretildiği merkez yani toplumsal işleyiş orada sürüp gidiyorken o merkezden bütünüyle kopuk olarak ya da böyle bir şey yokmuş gibi hareket ederek mekanik biçim ve muhtevada sürdürülmesi gereken “tebliğ” gibi bir şey İslam’da zaten yok. Ayrıca biz kimsenin kurtuluşundan sorumlu falan da değiliz. Böyle bir yetkimiz de görevimiz de yok. Bize düşen ne o zaman?
Hüseyin Alan
08.12.2014 18:54
SORUN NE?
Kent hayatı kazancı ve refah düzeyi yüksek, güvenliği sağlanmış, şımarık dolayısıyla medenileşmiş insanların yerleşim alanlarıdır. Bu tarafıyla günah üreten, insanları kirleten ve bozan bir kültürün hâkim olduğu bir hayattır. Bu durun çağlardan beridir hemen her kentte böyle olagelmiştir.

Modern döneme kadar sadece büyük kentler sapkın kültür üretirken post dönemde gelişen iletişim araçları nedeniyle artık küçük kentler ve hatta köyler de insanları bozan bu kültüre ve medeniyete teslim oldular.

İslam, başından beri Allah’ın dininin adıdır. Bu din şehirli dinidir. Uygarlık üretir. Kitabı vardır. Kavramları vardır. Yazılı kaynaklara sahiptir. Bu nedenle Müslümanlar, itikadi bütünlüklerine uygun olarak toplumsal kurumlar ve işleyiş üretirler. Yani şehirleri ve yeryüzünü imar ederler. Bu hayat ve kültür farklı ve başka bir medeniyettir.

Müslümanlar dinlerini bozmadıkları her çağda, her toplumsal yapıda ve mekânda ya şehirleri dönüştürdüler ya da kendi şehirlerini kurdular. Bu nasıl mümkün olmuştu: İtikadi bütünlükleri ile toplumsal hayatı ve işleyişi bütünleştirmekle. Bunun başka hali hiç olmadı.

Ancak Müslümanlar, itikadi bütünlüklerini toplumsal hayatla ve işleyişle bütünleştiremedikleri zamanlarda hem itikadi bütünlüklerini parçaladılar hem de toplumsal hayatlarını parçaladılar. Dolayısıyla modern çağlardan bu yana hem Müslüman’ca düşünemiyor hem de hayatlarını Müslüman’ca yaşayamıyorlar.
Kemal Songür
05.12.2014 13:08
kendimizi sorgulamak..
Yazını okuyunca ruhum sıkıldı, acaba dedim, bu denli dertlenmemek bir eksiklik mi, bir duyarsızlık mı, kendi kendime sordum, Yakup kardeşim gibi kendimle kavga etmiyorsam bu benim duyarsızlığım mıdır diye, kendimden şüphelenmeye başladım.
Sonra, herkes bu dini dert edindiği oranda ecrini alacaktır diye düşündüm ve Yakup kardeşime gıbda ettim.
Sonra, 16/82..13/40..42/48 ve benzeri ayetler geldi aklıma ve Allah'ın elçisine hitaben ''hüzünlenme, sana düşen ancak tebliğ etmektir'' şeklinde ilahi desteği ve itminan uyarısını düşündüm.
Sonra, Nuh a.s'ın 950 yıllık mücadelesinin sonunda gemiye binilmesine vesile olduğu insan sayısının azlığı aklıma geldi.
Sonra, son nebi rasulullah'ın 23 yılda ulaştığı muhteşem başarısı (hem coğrafi hem de sayısal olarak ulaştığı başarı/zafer) geldi aklıma.
Sonra, Yakup kardeşimin son cümleleri geldi aklıma, ''Allah'ın yapacaksın dedikleri, yapabileceklerimizdir, yapamayacak olsaydık Allah buyurmazdı, yap(a)mıyorsam sorun bendedir''
Sonra, daha fazla dertlenerek ve daha fazla cehd ederek ölüm bizi buluncaya kadar mücadele etmemiz gerekir inşaallah dedim.
Sonra, Rabbimiz canımızı müslüman iken al diye dua ettim.
Yüreği güzel Yakup kardeşim, kalemine sağlık. selam ve dua ile.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat