İsrail’le Normalleşme ve Devlet Gerçeği


Yakup DÖĞER, İsrail’le Normalleşme ve Devlet Gerçeği

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Yaklaşık iki-üç yıldır gizli saklı yürütülen işgalci siyonit İsrail’le normalleşme çabaları, son dönemde gün yüzüne çıktı. Son günlerde de alenen, açıktan hükümetin en üst düzey yetkililerince dile getirilmeye başlanan anlaşmanın en kısa zamanda yapılacağı söylenmekteyken, bu söylentilerin ardından da 27-06-2016 tarihinde hükümetin en üst düzey yetikililerince de İsrail’le anlaşmaya varıldığı duyuruldu.

Bu gelişmeye devlet gerçeği ve reel siyaset kurgusundan bakıldığında, olağanüstü değil, bilakis beklenen, olabilirliği normal olan bir gelişmedir. Çünkü seküler devlet uluslararsı kulvarda inançlar üzerine değil, politik çıkarları üzerine hareket eder. Küresel ölçekte gücünüz neyse, gücünüz kadar direnebilirsiniz. Burada bu gelişmenin laik-seküler devlet politikası açısından normal olduğunu söylemeye çalışyorum, Müslümanlar açısından değil. Dikkat çekmek istediğim husus, maslahaten mevcut siyasi oluşumu destekleyen Müslümanlara işin aslının ne olduğunu hatırlatmaya çalışmak. Son dönem itibarıyla bu hatırlatmanın çok önem arzettiğini düşünüyorum.

Sadece siyonist İsrail’le değil, İsrail dışındaki bütün emperyalistlerle normalleşme çabaları alabildiğine hızlı esyretmekte. İşte tam da burada modern devletin çıplak sureti görülmektedir ve bu şu demektir: Siz kendinize Müslümanım deseniz, dünya beşten büyüktür diyerek ifade etseniz, kendi takiyyeci mantığınızla pragmatist yaklaşımınızla laik devlete hükümet olsanız dahi, Kemalist-Laik devletin statükosunun dışına çıkamayacağınız anlamına gelmektedir. Müslüman şahıslar olarak Hükümet olmanız, başınıza buyruk olabileceğiniz, devletin statükosunun dışına çıkabileceğiniz anlamına gelmez. Size, dostlarınızı ya da düşmanlarınızı belirleme hakkı vermez, kimi sevip kimi sevmeyeceğinizi hükümetin üstündeki devlet ve küresel emperyal güçler belirler.

Samimi duygularınızla hareket ederek İsrail Devlet Başkanı Simon Peres’e esip gürleyebilirsiniz, ama küresel kafirler ve onun desteklediği devleti sizi tekrar o zalimlerin ellerini sıkmaya zorlar hatta mecbur da edebilir, bütün dünyanın gözü önünde itibarsız bırakma girişiminde bulunabilir. Yönetmeye çalıştığınız devletin dünya ile bir bütün olarak seyrettiğini zihninizde canlandırabilirseniz, bu durumu daha rahat anlauabilirsiniz. Fransız düşünürün, “Artık bütün dünyayı hesaba katmadan bir şey yapılamaz oldu” dediği gibi.

İslami camialar olarak mevcut siyasi oluşuma, bazı alanları kazanıyoruz, önümüz açılıyor, özgürlüklerimiz veriliyor diyerek destek olmak, zaman içerisinde devletin dönüşeceğini beklemek büyük yanılgı ve hatadır. İyiliklerin kaynağı Allah’tır, kötülüklerin ise insanın kendisidir. Bu gün itibarıyla alan kazanıyor ve Müslümanlar olarak rahat hareket edebiliyorsak bu Allah’ın mü’minlere bir lutfudur. Bu rahatlığı laik-seküler modern devletten bilmek, Allah’ın kulları için gösterdiği lutfuna gölge düşürmektir.

Müslümanlar olarak bizlere düşen, Allah’ın açmış olduğu geniş hareket sahasında yapabileceklerimiz için mücadele etmek, sürekli sövmek ya da metih etmek yerine elimizden geleni yapmak olmalıdır. Yapamayacağımız tek şey ise, iktidardan yana ve devletten yana tavır almaktır. Bizim kimleri dost kimleri düşman edineceğimiz Resulullah’ın (as) örnekliğinde Ku’ran belirlemektedir. Gerek seküler devletle gerekse onun iktidarıyla aramıza mesafe koymak olmalıdır.

Yani hükümet olmanız, devlet olduğunuz anlamına gelmez, devlet başka bir şeydir hükümet başka bir şey. Hükümetler devletin hizmetkarıdır, devlet hep aynı devlet olarak kalır, ama hükümetler sürekli değişir. Hükümetlerin meşruiyeti sorgulanır, devletinse sorgulanmaz.

Bu olayda olduğu gibi buna benzer gelişmelerde de aynı sonuçla karşılaşılabileceği unutulmamalıdır. İsrail’le normalleşme çabalarını tepkiyle karşılarken geçtiğimiz yıl bir benzerini Cumhurbaşkanı’nın Çin ziyaretinde de yaşadık. Emperyalist işgalci Çin’in Doğu Türkistan’da Müslümanlar üzerinde uyguladığı asimilasyon ve soykırım zulmü bütün dünyanın gözleri önünde cereyan ederken, Cumhurbaşkanı Çin’e ziyarete gitmişti. Cumhurbaşkanı Çin’e gittiğinde, “Çin'in toprak bütünlüğüne saygı duyduklarını" söyleyerek, Uygur Türkleri'nin işkence gördüğü iddialarına konu olan Doğu Türkistan'da yaşanan olaylarla ilgili dikkat çeken bir açıklama yapmıştı. Erdoğan açıklamasında "Doğu Türkistan'daki terör faaliyetlerini kınıyorum" dedi. Oysa Doğu Türkistan Çin’in işgali altında olan ve hergün müslümanların hadsiz zulümler gördüğü bir İslam Coprafyası. Erdoğan ayrıca, Doğu Türkistan'da "terör faaliyetleri" yürüten Doğu Türkistan İslami Hareketi'ne de karşı olduklarını da ifade etmişti.

Bu ifadelerin beyanının zarureti Cumhurbaşkanının şahsı ya da inancıyla ilgili olmayıp laik seküler Türkiye Cumhuriyeti’nin reel politikasıyla ilgilidir. Aynı şekilde gerek Mısır’la, gerek Rusya ile, gerek İran’la olan ilişkilerin düzeltilmesi çabası devletin realist çıkarları doğrultusunda gelişmektedir.

Cumhurbaşkanı Erdoğan, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi'nde esnaf ve vatandaşlarla bir araya geldiği iftarda Rusya ile ilişkilerin düzelmesine dair son yaptığı açıklamada, "Rusya ile ilişkilerimizi yeniden geliştirme konusunda gönderdiğim mektupla vardığımız mutabakatın her iki ülkenin de hayrına olacağına inanıyorum. Sayın Putin'e gönderdiğim mektupla kendisine hem yaşanan hadiseden duyduğumuz üzüntüyü ifade ettim hem de geniş bir alanda yapabileceğimiz bölgesel iş birliği imkanlarını hatırlattım. Her iki ülkenin de zararına olan mevcut durumu bir an önce geride bırakarak ilişkilerimizi süratle normalleştireceğimize inanıyorum." Demiştir. Oysa Rusya halen Suriye’de çoluk-çocuk, kadın-erkek, sivil-asker demeden hergün yüzlerce masum insanı katletmektedir. Böyle zalim bir devletle ilişkilerin düzeltilmesi için gayret gösterilmesnin ne Nebevi ne de Kitabi bir izahı vardır. Bu çaba seküler devletin reel politik tavrından başka bir şey değildir. Tabi şunu da söylemek gerek, bunun hiçbir şekilde meşruiyeti yoktur.

Gerek dünyanın jandarmalığına soyunan ABD ile gerekse tarihi baştan sona soykırım ve sömürü olan batı ile ilişkilerin sürekli düzeltilmesi üzerine politika geliştirme çabaları ve ille de AB’ye gireceğiz taarruzları, bugün gerçekleşen İsrail’le normalleşme durumundan çok farklı değildir.

Laik Seküler yapılı devletlerde gerek iç politika gerekse dış politika reel siyaset üzerinden ulusal çıkarlara dayalı olarak yapılır. Dost düşman ulusal çıkarlar ve reel siyaset üzerinden belirlenir.

Bu yüzden Müslümanlar son dönemin büyük yanılgısından, hükümet olmayı devlet olmak zannından kurtulmalıdır. İslami mücadelede Nebevi yöntemleri kullanmalıdır. Biz Müslümanlar vahye tabiyiz ve vahyin şahitliği Resulullah’ın (as) şahsında örneklik gösterir. Resulullah’ın (as) bu gibi durumlarda nasıl davrandığı muhkem haberlerle sabittir. Bize düşen pragmatist tercihleri bir kenara bırakıp asıl olana tabi olmaktır.

Şurası unutulmamalıdır, özellikle de Müslümanlar buraya dikkat etmelidir; eğer ideallerimizde vahyin referansında toplumu dönüştürmek ve bütün insanlığı vahyin aydınlık geleceğinde ebedi esenlik yurduna ulaştırmak için mücadele etmek varsa, bu kesinlikle Nebevi bir yöntemle olmalıdır. Dünyevi, bugüncü ve vahiyden kopuk yollar tercih edilmemelidir. Rahmetli Seyyit Kutub’un dediği gibi, bu din Rabbanidir ve hakimiyetine giden yolda Rabbani usulle olmalıdır.

Yeryüzü kürsel emperyalistlerin hakim olduğu karanlık bir çağı yaşıyor. Karanlıklar sadece vahyin ışığıyla aydınlanabilir. Vahyin ışığını yakan Resulullahtır (as). Allah bütün dinlere üstün gelmesi için Resulünü Hak Dinle göndermiştir. “O, kendisine ortak koşanlar hoşlanmasa da, dinini bütün dinlere üstün kılmak için peygamberini hidayet ve hak din ile gönderendir.” (61 Saf/9)

Rabbimiz yine Nur Suresi 55. Ayetinde, “Allah, içinizden iman edenlere ve salih amellerde bulunanlara va'detmiştir: Hiç şüphesiz onlardan öncekileri nasıl 'güç ve iktidar sahibi' kıldıysa, onları da yeryüzünde 'güç ve iktidar sahibi' kılacak, kendileri için seçip beğendiği dinlerini kendilerine yerleşik kılıp sağlamlaştıracak ve onları korkularından sonra güvenliğe çevirecektir. Onlar, yalnızca bana ibadet ederler ve bana hiç bir şeyi ortak koşmazlar. Kim bundan sonra inkâr ederse, işte onlar fasıktır.” (Nur 24/55)

İfadelerimiz salt iktidar düşmanlığından öte, gelişmelerin mahiyetine vakıf olma açısından dillendirilmiştir. Bugün için Müslümanların içine düştükleri en büyük hatalardan biri de, sadece savrulmalar üzerine kurgulanmış, iktidar düşmanlığıdır. Savrulmaların yanlışlığını dile getirirken doğru olanlar toplumsal şahitlik nezdinde ete kemiğe bürünememektedir. Şurası unutulmamalıdır ki, gece gündüz sadece sövüp küfretmek bize bir şey kazandırmayacaktır.

Müslümanlar devlet ve iktidar eleştirilerini ödünç kavramlar ve fikirler üzerinden değil, kendilerine ait orjinal kavramlar ve tarihsel geçmişteki örenklikler üzerinden yapmalıdır. Eleştiriler ve tavsiyeler, özgün, orjinal ve size ait olduğunda değerlidir.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi, Allah’ın açmış olduğu alanda tolumsal şahitliğimizi görünür kılma için plan projeler geliştirilmelidir. Bazı firsatlar her zaman elimize geçmeyebilir.

Hayatta iken, yeniden düşünüp değerlendirme fırsatı elimizde iken, doğrularımızı bir daha gözden geçirmeliyiz. 


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat