İnsanı Düzelt ki Dünya Düzelsin


Yakup DÖĞER, İnsanı Düzelt ki Dünya Düzelsin

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Hikayedir anlatılır; Çocuk babasını eve gelindiğinde rahat bırakmaz, kendisiyle meşgul olmasını, oynamasını ister sürekli üzerine gider. Baba ise, işten gelmiş yorgun, tv karşısında daha fazla vakit geçirmek derdinde. Şöyle divana uzanıp kumandayı eline alarak zaping yapacak. Lakin çocuğundan bir türlü kurtulamıyor. Birden babanın aklına bir fikir gelir ve yerinden kalkarak evde bulunan dünya haritasını alıp gelir ve parçalara ayırır. Sonra çoğunun önüne atarak: “Bu haritayı düzelt gel o zaman seninle oynarım” diyerek başından savar. “Nasılsa düzeltemez” diyerek kumandayı alır eline uzanır divanına. Ne var ki kısa zaman sonra çocuk çıkar gelir, “Baba düzelttim haritayı” diyerek babasına uzatır. Şaşkınlık yaşayan baba nasıl olduğunu sorar çocuğuna. Çocuk, “Haritanın arkasında bir insan resmi vardı, insanı düzelttim, dünya da düzeldi” diye cevap verir.

İnsanın bozulduğu bir dünyada dünyanın sıhhatli olmasından söz edilemez. Modernizmde bütün alt yapısını insanın kişiliğini ifsada uğratmak, kendi türüyle ilişkisini bozmak üzere kurmuştur. Önce insana saldırmış, onun tanımını varlık sebebini, yaşama gayesini değiştirmiş, daha sonra hemcinsleriyle olan ilişkilerinden birbirine yabancılaştırmıştır. Bütün olumsuz gelişmeler öncelikle modernizmin insanı istediği duruma getirmesiyle gerçekleşmiş, ardı sıra gelenler çorap söküğü gibi devam etmiştir.

Modernizmin etkisiyle kendisini hayatın merkezine oturtan insan, evrenin kendi etrafında döndüğü kanısına vardıktan sonra, var edilen her şeyin kendisi için var olduğu kanaatiyle yeni bir yaşamın kapılarını aralayarak, önü alınmaz bir bozulmanın yolculuğuna da başlamış oldu.

İnsanın insanla olan ilişkilerindeki ifsat, hatır tanımazlık, kıymet bilmezlik, sadece bencilik üzerine yeni nesillerin kurulmasına, çakma insanların bir fabrikadan imal edilir gibi Allah’ın arzına yayılmasına neden olmuştur. Geniş aile profilinin parçalanması, Sılah-ı Rahimin tatille yer değiştirmesi, açılan kreşlerin adedince yaşlı evlerinin kurulması, nesiller arası saygının tükenmesi, özgürce yetişen neslin baba sözü dinlememesi, geleneğin ret edilerek köksüz bir yapının inşası fark edilmeden gelip kapımıza dayanan tehlikenin şimdilik görünen yüzü.

Batıdan ithal kişisel gelişim kitapları, insanın sürekli nefsini pompalayan telkinler, istersen yaparsın türü dürtüler,  bağımsız bir hayatı vaat eden yönlendirmeler, materyalist kişiliği temiz fıtratın üzerine bina eden eğitim sistemi insanı duyarsız, duasız, hissiz, ölümsüz, adeta programlanmış bir makine şekline sokarak bir canavar üreterek, insanın bozulduğu bir dünyada, dünyayı da yaşanmaz hale getirmiştir.

Her şeyin insan için olduğu dünyada, bakış açısını, her şeyin benim için olduğuna dönüştürdüğünüzde, birey merkezli çıkarların ve kavgalarında zeminini hazırlamış olursunuz. İnsan, her şey benim için demeye başladığında, hiç ölmeyeceğinin de kanaatine varmıştır, artık ölümsüz bir hayat yaşayacağını sanan bir faninin, bütün dünyayı savaş alanına çevirdiğini görmenize az bir zaman kalmıştır ki, zaman itibarıyla da bunu yaşıyoruz.

Bu gün Müslümanların en büyük sorunu, dünya ve ahret saadetini sağlayacak olan dinlerini insanlara anlatamama, insanları Allah’a davet etmedeki etkili yöntem çıkmazı, dil ve üslup sorunu, sorunlara çözüm bulamaması, İslami daveti nasıl yapacağının sıhhatli bir planını yapamaması olarak düşünülebilir. Algıları değişen insanların dikkatleri de yönlendirildikleri tarafa doğru olduğundan, yönlerinin İslam’a döndürülme mücadelesindeki çabaların başarısızlık demeyelim ama çözüme ulaşamamasının nedenliği, üzerinde düşünülmesi gereken en önemli konudur.

Dünyanın bilinen tarihinde de şüphesiz ki böyle karanlık ve kaos dönemleri de olmuştur, ama bunca karmaşasının yaşandığı, zihinlerin iğdiş edilip, fıtratların bozulduğu, ekinin ve neslin ifsat edildiği bir dönem vukuu bulmuş mudur belli değil. Yaklaşık iki yüz yıl öncesine kadar, geleneğin şemsiyesi altında yaşayan insanlar, binlerce yıllık birikimin verdiği edeple, bir biriyle olan ilişkilerinde, “Hatır” denilen bir kavram vardı ve bu kavramın sahibiydiler. Bu kavram hayatlarında bir birleriyle olan ilişkilerine yön veren, belirleyen rol oynardı. Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırının olması, karşılıklı toplumsal bağın gücünü göstermekle birlikte, işlevselliğini de ortaya koyuyordu.

Batıdaki ideoloji salgının ortaya çıkmaya başladığı, doğunun ise kendini korumaya çalıştığı dönemlerde, insanların hatır ilişkisi, gönül kırmama üzerine devam ediyordu. Dağa taşa yapılan sebil pınarlarının üzerine, “Kırma gönül kapısını yapacak ustası yok” diye yazılarak, önemine dikkat çekiliyor, insanlar bu minval üzere her fırsatta eğitiliyordu. Edep insanın eğitiminde ve gelişiminde önemli bir kavram, edepsizlik ise kerih görülen, horlanan bir haldi. Biri için edepsiz denmesi, genel manada kişinin durumun gösteren bir terimdi.

Batının dine savaş açarak değişen insanı, kendi değişimiyle birlikte, maneviyata ait ne varsa toptan yok saydı, inkar etti. Modernizm denilen dogmanın insan tanımına uymayan, anlamsız çocukları oldu. Her çocuk kendisini hayatın merkezine koyarak, evrenin kendisi için döndüğünü, var olan her şeyin kendisi için var olduğunu, kendi yaşamı için gerekirse herkesin yok olması gerektiğini, istediği gibi kazanıp istediği gibi tüketebileceğini, hazları için gelecek kuşakların geleceğini karartabilen Vandal ve Narsist bir nesil olarak ortaya çıktı.

Arzuyu ve hazzı üreten ideolojiler, kalbe ait olan haddini bilmek duygusunu ortadan kaldırınca, önüne geçilmez bir teşhircilik ve fahşayı da insanın merkezi olan kalbe taşıdılar. Kalbin kirlenmesi ise, dünyanın kirlenmesini de aşan bir hal olarak tezahür etti. Yaşadığı dünya içerisinde insan kaybolmuş, yok olmuş adeta eriyerek, yerini başka bir varlık işgal etmiştir.

Dünyayı istediği gibi sömürmek isteyen ideologların ve onların öğreticilerinin istediği gerçekleşmişti. Şimdi sıra bu nesillerin ya ihraç edilmesini sağlamak, ya da, ihraç edecekleri yerlerin ithal etmesini yolunu bulmaktı. Kolay olan, ithal edilmesini sağlamaktı, çünkü ithal edecekleri ülkelerin idari kadrosu, kendi prototipleriyle aynilik gösteriyor, yöntemleri ve hedefleri örtüşüyordu. Amaç: kendilerinin önünde büyük engel olan, geleneğin öğretisiyle yetişen insanlarda varlığını gösteren, “Hatır”, “Gönül”, “Katlanmak”, “Paylaşmak”, “Vefa”, “Sabır”, “Komşuluk”, “Kanaat”, “Ziyaretleşme”, “Elbirliği” v.b. gibi ulvi değerlerin çözülmesini, insanın insanla olan ilişkilerini bozmaktı. İnsanların bir biriyle olan sıkı bağları ve toplumsal dayanışmaları, yenidünyanın ulaşmak istediği hedeflerle uyuşmuyordu ve insanın kesinlikle bozulması gerekmekteydi. İnsan bozulduğunda dünya bozulacak, dünya bozulduğunda ise Kur’anın tabiri ile Zalimler kazanacaktı.

Üçüncü Dünya ülkelerine ve özellikle doğunun insanına dayatılan insanı bozma teorileri ve buna dayalı eğitim politikaları, muasır medeniyet seviyesine erme adına yerli işbirlikçilerin eliyle uygulamaya konuldu. Yavaş yavaş fark edilmeden çözülen insan ilişkileri, batının projelendirdiği tipin benzerlerini ortaya çıkarmaya başladı. Binlerce yıllık kökü olan ulu ağaç, dallarından köküne doğru kuruyor, her kuruyan dal kesilerek atılıyordu. Bahsedilen değerlerin sahibi nesiller, uzun eğitimlerin sonucunda, Kral Midas düşüncesinde, her tuttuğunun altın olması gerektiğine inanmaya başlayan yeni nesillere dönüştü, atalarıyla hiç benzeşmeyen karakterlere sahip oldu. Artık, büyüklerinin karşısında ayaklarını uzatarak oturmayı edebe aykırı gören babaların, kendi karşılarında yarı çıplak roman havası oynayan edepsiz çocukları dünyaya geldi. Her şeyin mutlaka maddi bir karşılığının olması gerektiğine inanan yeni nesil nesiller, karşılıklı ikramlarla ve birbirine katlanmakla yaşlanan ebeveynlerini huzur evleri denen terk edilmişlerin yuvalarına yerleştirmeye başladı. Beş çocuğunu hiç gocunmadan bakıp büyüten ana-baba, beş çocuğun kendisine bakıp taşıyamadığı birer yüke dönüştü.

Hayatın yükünü çeken erkekler, evi ve çocukları ile meşgul olan kadınlar, zaman içerisinde hayatın müşterekliğine ikna edilerek, kadını da iş hayatına çıkarmanın yolunu, daha refah bir hayatı yaşamak adına sistemleştirdiler. İnsanlar artık evi ile işi arasında gidip gelen dolap beygirine benzerken, erkek ve kadının sürekli yorgun, çocukların ise ilgisiz büyüdüğü eskinin sıcaklığından uzak, kazanmanın kibriyle ısınmaya çalışan birer otele dönüştü. Herkesin dünyalık kazandığı bir dünyada, kaybeden birileri mutlaka olmalıydı.

İnsanın bozulduğu dünyada hiçbir şey yaratıldığı gibi doğal seyrinde olmadan gelişecek, özellikle de insanın insanla olan bağları tarumar edildiği için faydacılık, çıkarcılık popüler olarak iktidarını ilan edecektir, etmiştir de. Şehir merkezlerinden varoşlara doğru genişleyen insandan kopuş halkası, insanın yalnızlığını paylaştığı uydu antenleriyle dolup taşmıştır.

İslam davetçilerinin tam da bu noktadan yani bozulan insanın yeniden imarından başlayacak bir proje geliştirmeleri, yeni bir strateji belirlemeleri gerekmektedir. İnsanın yeniden bozulan düşüncesini, bozulan amelini, ruhi kirlenmesini, hayatta her şeyin peşin karşılığı olduğunu gösteren bakış açısını değiştirmeleri gerekmektedir.

Komşular arası iletişimin, bir tas çorba ikramının, alış verişlerini hipermarketlerden değil de mahalle bakkalından yapmanın, hasta ziyaretlerinin yeniden ikame etmenin, selamlaşmanın, düğün dernek işlerinde yardımlaşmanın, yani insanla olan her türlü meşru bağı yeniden kurmanın yolu aranmalıdır.

Bunun nasıl yapılacağına dair bizim elimizde muhkem bir kitap ve sahih bilgiler bulunmaktadır. Peygamberlerin geldikleri toplumlarda da bu durum ve buna benzer durumlar yaşanmış birer örneklik olarak vardır. Peygamberlerinde geldikleri toplumlarda insan bozulmuş, haddini aşmış, insanın insanla olan ilişkileri tehlike boyutlarına varmıştı. Allah bozulan toplumlara Rahmetinin göstergesi olarak nebiler gönderdi, nebiler de bütün aksaklıklara rağmen imkansız denilen ilişkileri yeniden ihya ederek kendilerinden sonra gelecek bu işin sahiplerine birer örneklik teşkil ettiler.

Burada önemli olan, bizim bizden asırlarca önce yaşamış Peygamberlerin örnekliğinde çağa hitap edebilecek yöntemi devşirmektir. Bu kolay olmayacak bir çabadır, ama mutlaka bir yolu bulunmalıdır. Kafa yormak, düşünmek, nasıllığına dair bir üst akıl oluşturmak gerekiyor. Ne yapılabilir de, bozulan insan yeniden ihya edilebilir, yeniden temiz fıtratına döndürülebilir?

Bu çağın gelecek yeni bir nebisi yok, yeni bir kitapta beklemiyoruz, dinimizde değişmeyeceğine göre, bu çağın demode olmuş insanlığını yeniden fabrika ayarlarına döndürecek olanlar, Kitaba varis kılınan bizleriz. Yani insanı değiştirmenin kitabi bir yolunu nebilerin örnekliğinde bulmak, çağın resullerine kalmıştır.

Öncelikle kendi zaaflarımızdan yola çıkarak işe koyulmalıyız diye düşünüyorum. Değiştirmeye aday, değiştirmeye adanmak isteyen, öncelikle kendisi değişmelidir. Eksikliklerimizi, fazlalıklarımızı, hayata bakış açımızı, hem cinslerimizle olan ilişkilerimizi, hayatla, evrenle, Allah ile ve en önemlisi ölümle olan aramızdaki bağımızı gözden geçirmeliyiz. Şeytan Adem’i (a.s.) kandırabildiyse, mutlaka bizi de kandırabilir. Şeytanla olan düşmanlığımızın derecesine bakmalıyız. İnsan en samimi niyetlerle bile bir şey yapmak için yola çıktığında, iblis gelir kendisine musallat olabilir.

Ömer bin. Abdülaziz’e bütün problemleri nasıl kısa zamanda çözdün diye sorulduğunda, “Allah ile aramızı düzelttik” demesi mutlaka üzerinde düşünülmesi gereken bir noktadır. Allah ile aramızı düzeltmek için gereken donanıma sahip olmalıyız.

Bu gün Müslümanların, davetini kitlelere ulaştırabilmeleri için, kaybolan insanlık onurunu yeniden inşa edebilmeleri için, tarihin benzer sayfalarını tetkik etmeleri, ciddi manada gözden geçirmeleri gerekmektedir. O günlerin daveti ve inşayı kendisine dert edinen insanların ve öncülerin bulundukları kaostan nasıl çıktıklarını, neler yaparak bir hal çaresine eriştiklerini doktora tezi ciddiyetinde incelemeleri gerekmektedir. Dert varsa mutlaka dermanda mevcuttur. Çağı okumak nasıl bir şeyse, okumayı becerebilmenin statik hesapları da yapılmalıdır. Doğru her çağda ve mekanda doğrudur, aslına uygun tanımlanması insanla olan bağının kurulması Müslümanların işidir.

Belki de bugün Müslümanların işinin en zor yanı, kendilerini Müslüman olarak adlandıran, ama İslam’la sadece lisanen bağı olan insanlara bu dinin hakikisini anlatmaktır. Müslüman olduğunu söyleyen topluma, İslam’ı anlatmaya çalışmak, kökleşmiş hurafelere din gibi iman edenlere yanlış olduğunu ifade etmek ve karşılığında betondan kavi duvara çarpmadan sonuç almak, üzerinde çalışılması gereken bir konudur.

Sonuç almak derken, mutlaka insanların iman etmesini sağlama çabasına girmek olarak anlaşılmamalıdır, önemli olan, doğru dinin anlaşılır şekilde tebliğ edilmesidir. Hidayetin Allah’tan olduğunu bizler biliyoruz.

Sabır denilen lutfun Müslüman’a en çok lazım olduğu bir çağda yaşadığımızda aşikardır.  Sabır, sebat, uzun bir soluk gereken bir dönemdeyiz. Artık insanlar akşamdan sabaha dönüşmüyor, değişmiyor, etkilenmiyor, bildikleri yoldan başka yollara kolayla sapmıyor. İletişimin ve etkileşimin hat safhada olduğu ahir zamanda, çocuklarımızın bile bizden daha fazla bizden başkalarıyla vakit geçirdiğini biliyoruz. Bilmenin bile para etmediği, bilginin kolay edinilmesi, bilgiye kolay ulaşılması, doğru ile yanlışın birbirinden ayırt edilmesini de engelliyor. Her insanın kendi doğrusu çok kısa zamanda oluşuyor, doğruları olduğunu varsayanlara, doğrusunun yanlışlığını anlatmak, ikna etmenin çabasını vermek, hakiki manada sabır isteyen bir çaba olarak yüzümüze bakıyor.

Derdimiz, insan denen Eşref-i Mahlukat’ı ateş çukurunun kenarından alma çabası ise, bu yola adanmak ve bedel ödemek gibi göze almamız gereken sonuçlar vardır. Sabikun olmak, bunu gerektirir, bozulan insanı yeniden imar etmekte, şu an yaşadığımız hayatta Sabikun olmakla mümkündür. Adanmışlık, ayrı bir meziyeti olan, günün gerektirdiğini yaparken, yaptığının sonucunu bilen, buna rağmen yoluna devam edendir.   


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
08.05.2015 11:17
selam ile..
Baştaki hikaye anlam yüklü ve çok güzel, dünyayı değiştirme hedefi uzak görülebilir, uzak görüleni yakınlaştırmak yakın olan insanı düzeltmekten geçer.
Yakından başlamak (26/214) uzağı yakınlaştırmaktır.
Zihnine sağlık Yakup kardeşim.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat