Hayatın Gerçeği


Yakup DÖĞER, Hayatın Gerçeği

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Hayatın Gerçeği

Modern dünyada artık insanlar,  gelişi güzel yaşamaya ve hiçbir sabitelerinin olmadığı bir hayat sürmeye başladı. İdeali olmayan, hedefi olmayan, ütopyası olmayan topluluklar oluştu yeryüzünde. Her şeyin değiştiği, değişime uğradığı bir zamanda, erdemin, ahlakın, ilkenin, eşyanın, insanın, hakikatin de tanımı değişti. Bütün bu değerler, her insan başına ayrı bir anlam, her bireyin kendi anlayışında bir karşılık buldu.

Değişen dünyadan ve değişen hayat algısından, Müslümanlar da nasibini aldı, her biri müçtehit, her biri muallim Müslüman bireyler çıktı ortaya, modernist algının nur topu gibi bir çocuğu oldu zaman içerisinde. İlim ehli(!) çoğaldı, geleneği arındırıp faydalanmak yerine, geleneğin derinliğini önlerinde engel görüp, kökten ret eden alimlerimiz(!) türedi. Kur’anın aynı ayetini birlikte okuyup, farklı yorumlayan, muhkem bir ayete onlarca soru sormak akletmekle karşılık buldu. “Ben senin gibi düşünmüyorum” bir ekol oldu, olmasında belki bir mahsur yoktu bir zenginlikti, lakin bu ekol Müslümanların bir araya gelmesine engel teşkil eden en büyük sorun olarak çıktı ortaya. Bir diğerinden farklı düşünüyorsan, ya da senden farklı düşünüyorsa, birlikte olmanızın da imkanı yoktu, çünkü zaman içerisinde hakikat algıları değişmiş, ilim zaaflı Müslüman’a, haset ve enaniyetten başka bir şey vermemiş, birleştirici olmaktan öte ayrıştırıcı bir rol almıştı.

Değişen algılarımızın arasında, “Gerçek algısı” da değişti. Karşımıza, “Hayatın Gerçeği” diye yeni bir ifade, ifadeden öte, hayata yön veren bir kavram çıktı. Müslümanların ret ettikleri paradigmanın içini doldurduğu Hayatın gerçeği, yine Müslümanların dilinden düşmeyen, yapıp ettiklerine meşruiyet sağlayan bir yapıya büründü. Hayatın Gerçeğinin nasıl ve kimler tarafından anlamlandırıldığını unutan Müslümanlar, birbirini gerçekçi olmaya çağırarak, “Bu vaad edilenler var ya, sizin aranızda konuştuklarınız kadar gerçektir”in(51/23) ruhundan uzaklaşarak dünyevi bir kastın mümessili oldular.  

İnsanın insanla, malla, dünyayla, makam-mevkiiyle, işçisiyle, işvereniyle, yani sosyal hayata dair bütün amellerle olan ilişkisi, modernizmin içini doldurduğu, Hayatın Gerçeği üzerine kurulmaya başlandı. Seküler anlayış, bir zamanlar dünya ile arasında bir mesafe bulunan Müslümanların içine kendini fark ettirmeden sızarak, dünya ile ilişkisini, “emanetçi” konumundan “sahiplenici” noktasına taşıdı. Müslümanlar kendilerinde hasıl olan bu köklü değişimi de meşrulaştırmak için modernizm tarafından içi doldurulan “Hayatın gerçeği” ne sığındılar.

Artık her şey, her ilişki, her amel, dünyevileşerek birincil sıraya çıkıp, muhalif olanlar, itirazda bulunanlar, hayatın gerçeğiyle susturulmaya ve gerçekçi olmamakla suçlanmaya başlandı. Reddettiği paradigmanın, manalandırdığı kavramların hayatını yönlendirdiğini, daha düne kadar mü’min bir anlayışın kendisine çizdiği dünya-insan ilişkisinden, kapitalist bir algıya evrildi, emanetçilikten sahipçiliğe soyundu.

Hayatın gerçeği ve gerçekçi olmak; hayatı şekillendiren, ilişkilerin seviyesini düzenleyen, samimiyetten resmiyete, yarıştan rekabete, sıla-i rahimden tatile, rızıktan tüketime, infaktan israfa, ihtiyaçtan üretime, tesettürden modaya, yani kısaca bütün ilişkilerin belirleyicisi ve meşruiyeti “Hayatın gerçeğiyle” ve gerçekçi olmakla manalandırıldı.

Artık kredi kartlarına sarılmak, Allah ve Resulüne savaş açmış bir kurumla ilişki içinde olmak, yeni bir ev almak için enflasyon oranında kredi çekmek, rekabetçi bir anlayışla ticaret yapmak, gerçekçi olmak olarak boy gösterdi. Kapitalist sistemin varlığını reddeden işverenler, yine kapitalist ve materyalist anlayışın belirlediği ve bir ailenin geçinmesinin mümkün olmadığı asgari ücreti, hayatın gerçeği olarak işçilerine ödemeyi normal buldu. İşçilerinden sürekli doğru-dürüst olmayı bekleyen Müslüman patronlar(!), kendi dünyevi zaaflarını ve tüketime dayalı lüks yaşantılarını, hayatın gerçeğiyle manalandırdı.

Doğruluk, dürüstlük, erdem, Müslümanların dünyasında sadece dünyevi ilişkilerde bir anlam buldu, karşılığı dünyevi olarak yorumlandı, ahret boyutunun ikinci plana atıldığı bir ilişkiler yumağı ortaya çıktı. Ahlakilik karşılıklı ticarette çok önemliydi, sözünde durmak, ahde vefa borcun, senedin, taksitin zamanında ödenmesiyle(ki böyle de olması gerekiyor) mümkündü, aksi ahlaksızlık olarak ifade edildi ve buda İslami kavramların sadece bu noktada hassasiyetle kullanıldığı bir alan olarak ortaya çıktı. İşçisini on iki saat çalıştırıp asgari ücret veren Müslüman işveren, sınırsızca israflar edip tüketimin aracı olan Müslüman, tesettürden şova dönüşen kadınların kıyafetleri, lüks yaşantıları, “İşçisine yediğinden yediren, giydiğinden giydiren ol” maktan çok uzaklaşarak, ahlaki olmaktan çıkıp hayatın gerçeğiyle meşrulaştı, “Allah verdiklerini kulunun üzerinde görmek istemekteydi”(!). İtirazda bulunup şerh koyanlar, gerçekçi olmamakla suçlandı, ahlakilik sadece dünyevi ilişkilerin sınırları içinde sıkışan bir konuma getirildi.

Kitaba yaklaşım ve okumalar, geleneği tahlil ve reddiyeler, bin yıllık derinlikli düşünceler değişen dünyada, değişen hayatın gerçeğinden sadır bakış açısıyla ifade edilmeye başlandı. Modernizmin dayattığı rasyonalist düşünce tarzını kendi dünyasına taşıyan Müslümanlar, buna değişen dünyadaki hayatın gerçeğiyle meşruiyet sağladılar. Kendine ait olan değerlerle kendi dışındakileri tahlil edip itibarsızlaştırmaları, kendi kitabi değerleri ile diğerlerini okumaları gerekirken, modern algının rasyonel yaklaşımı ve hayatı okuma metoduna göre kendi değerlerini tahlil etmeye başladı. Değişen dünyaya uyum “Hayatın gerçeği” oldu.

İktisadi ve ekonomik durumun iyileştirilmesine yönelik düşüncelerin ilk sıraya yükselmesi, ekonomik özgürlük ve gelecek kaygısı, Müslüman kadınların, mü’mince bir eğitimin rahmi olan evlerinden ayrılarak, dünyevi kazanç için piyasaya çıkması değişen dünyada hayatın gerçeği olarak manasını buldu. Rızkı verenin “Rezzak”, yani “Allah” olduğunun hatırlatılmasına karşılık, “Tamam da, hayatında bir gerçeği var” la ve “Gerçekçi olmamakla” karşılık buldu.

İlahı beşer olan bütün dinleri ret eden Müslümanlar, laik, Kemalist, Demokrat, Liberal, Milliyetçi olmadıklarını söylemelerine rağmen, gerektiği zamanlarda mevcut egemen gücün devam işlevini üstlenen seçim ve oy ameliyesini, günümüz dünya konjektüründe hayatın gerçeği olarak gördüler hatta daha da ileri gidip, “Salih amel” le eşitlediler.

Oysa, hayatın gerçeği ve gerçekçi olmanın mü’min zihninde ki karşılığı; sürekli okudukları, tahlil ettikleri, metin çözümlerine indirgedikleri, gereksiz zihni zorlamaların yapıldığı kitaplarının muhtevasında çok ayan olarak belliydi. Ne yazık ki, kitapta söylenenler ve Kitabi olan dünya tasavvuru, şimdiki Müslüman’ın hayatını üzerine kurduğu “Hayatın gerçeğiyle” ve “Gerçekçi” olmakla, taban tabana zıt bir anlam taşıyordu.

Gerçekçi olmanın dünyacı bir anlayışla Müslüman zihinlerde yer bulması, modernizmin Müslüman’lara attığı en büyük kazıklardan biri olduğu çok açıktır. Müslüman’ın benliğinde olması gereken gerçeklik bilinci, Alemlere rahmet olan bir elçinin sünneti olmalıdır. Dünyevi kaygıların ve ekonomik endişelerin, Müslümanların bile ayağına pranga olan gelecek kaygısının çözülmesi, etkisizleştirilmesi, itibarsızlaştırılması için yeniden ve Mü’mince, “Hayatın Geçeği” ve “Gerçekçi Olmak” nediri tahlil etmemiz gerekmektedir.

Bu gün bütün insanlığa söz söyleyebilecek tek din İslam ve onun tabisi Müslüman’lardır. Müslüman’lar şunu tekrar gözden geçirmeliler, bu dünyevi hayatın tek bir gerçeği var, oda ölüm ve hesap.

“Bilmez misin ki, göklerin ve yerin hükümranlığı Allah’ındır. Sizin için Allah’tan başka ne bir dost, ne de bir yardımcı vardır.”(2/107)


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Yakup Döğer
23.06.2014 19:13

Aleyküm selam Kemal abim.Değerli katkıların için çok teşekkür ederim.

Söylediklerinizin olduğu gibi katılıyorum,öyle olmalı.Benim kastım, modernizmin günümüzde topluma dayattığı ve kendi mantığında manalandırdığı,bir çok Müslümanın da bu durumu kabullendiğine dair bir eleştirel yaklaşımdır. Müslüman için "Hayatın Gerçeği" ve "Gerçekçi Olmak" sizinde bahsettiğiniz gibi sabiteleri olan İslamın kendi gerçekliği ile manalandırılmalıdır.Bu gün bir çok kavramımızın,idealimizin,amelimizin içinin boşaltıldığına yakinen şahidiz.

Sekülerleşmek,dini bir kenara itmek değildir sizinde bildiğiniz gibi,sekülerleşmek,yaptığınız işlere dini bir meşruiyet bulmanız,dini argümanlarla ama içeriği değişmiş olarak yaşamaktır.

Selam ve dua ile
Kemal Songür
23.06.2014 16:05
selam ile -4-
Hakikatin gölgesinde kendine yer bulan ya da hakikate muarız olmayan ''hayatın gerçekliğini'' dikkate almak, hayatın da zamanın da şahidleri olmak, hayata, zamana, tarihe müdahil bir bilinçle hakikatin tanıklığını yapmak zorundayız. Bu da hayatın gerçekliğini doğru tanımlamakla ve gardımızı doğru belirlemekle mümkün olacaktır. Birilerinin dediği gibi, sistemin okullarında okunamaz, vergili ticaret yapılamaz, dernek/vakıf kurulamaz vesaire olan yaklaşımların hayatın gerçekliğiyle uyuşmadığını düşünenlerdenim. Alternatifi oluşturuluncaya kadar bu nevi hayatın gerçekliğini zorlayan yaklaşımlara asla katılmamaktayım.
Müslüman, yaşadığı çağın şartlarını ve gerekliliklerini dinin sabitelerine gölge düşürmeden ve de müslümanca bir duyarlılıkla ve dahi her türlü donanımı kuşanarak dünyaya ses vermelidir. selam ve dua ile.
Kemal Songür
23.06.2014 16:03
selam ile -3-
Bir anektod paylaşayım; din dersi öğretmeni olan bir dostum ile beraberinde doktor olan bir arkadaşı ziyaret için mekanıma geldi, ümmetin halipür melali sohbetimizin konusuydu, müslüman kişi-topluluk-devlet olarak zalimlere/düşmanlara karşı ''Onlara karşı gücünüzün yettiği kadar kuvvet ve besili atlar hazırlayın'' 8/60 ilahi uyarısını zamanın/hayatın gerçekliğiyle uyumlu her türlü donanımın (bilgi/bilim, teknoloji, ekonomi, medya, iletişim vesaire gücü) hazırlanılmasına yönelik olarak anlaşılması gerektiğini dile getirdim. Doktor olan misafir ''ayet; düşmana karşı besili at hazırlamamızı istiyorsa biz de besili at hazırlarız'' diye cevap verdi (bunu söyleyen tahsilli doktor), ben de tanka/topa karşı mı besili at hazırlayacağız dedim, o da aynen öyle dedi.
Bu okuma tarzının ne hayatın gerçekliğiyle ne de vahyin maksadıyla uyumlu olduğunu söyleyebilmek mümkün müdür?
Kemal Songür
23.06.2014 16:01
selam ile -2-
Dinin sabitelerine gölge düşürmeyen her değişim ve değişkenlik hayatın da zamanın da gerçekliğidir. Bu din kıstasları, hududları, sabiteleri olan bir dindir, aynı zamanda bu din hudutlara sadakat gösterilmesi kaydıyla maruf olana, kültürel zenginliğe, zaman ile değişen araç/gereçlere, düşünsel üretimlere ambargo koymayan bir dindir.
Kısaca bu din, şablonizmi, donukluğu, durağanlığı, tarihin bir kesitine hapsolmayı, içerikten yoksun şekilciliği, zamana ve şartlara karşı duyarsızlığı, hayattan kopukluğu, zamanın ve hayatın kıyısına çekilmeyi, münzeviliği, ''bir lokma bir hırka'' anlayışını önermemektedir ve bilakis kerih görmektedir. ''Onlardan öylesi de vardır ki; Rabbimiz, bize dünyada da iyilik ver ahirette de iyilik ver ve bizi ateşin azabından koru der'' 2/201 Dünya hayatı ahiretin tarlasıdır, dünyayı zalimlerin at oynatacağı bir yer olarak görüp onlara bırakmak müslümanların işi olmasa gerektir. Bu dinin bizden istediği dengedir/vasatlıktır/ölçülülüktür.

Kemal Songür
23.06.2014 15:58
selam ile -1-
Kalemine sağlık Yakup kardeşim; katkı babından şunları ilave etmek isterim. Hakikatleri ''hayatın gerçeğine'' ki bu çoğu zaman -ne yazık ki- batılın ayartısına kurban edilerek kendini göstermektedir.
Din bize iki alan bırakır, bunlardan biri olan ve ekleyip-çıkarmaksızın sadakatle tabi olacağımız sabitelerdir, dinin sabiteleri akidedir, bariz emir ve nehiylerdir, bir de değişkenler vardır ve bu da içtihada açık olan ve hayatın/zamanın gerçekliğiyle ya da zorunluluğuyla orantılı değişkenlerdir.
Sabiteleri değişkenler haline getirmek nasıl bir zulüm ise, değişkenleri sabitlemeye çalışmak da o kadar zulümdür. Çünkü zulüm ''bir şeyi kendine mahsus yerinden başka bir yere koymak''tır.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat