Ey Geleneğim Beni Hiç Terk Etmedin


Yakup DÖĞER, Ey Geleneğim Beni Hiç Terk Etmedin

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Yaklaşık otuz-otuzbeş yıldır, Müslümanlar olarak kadim bir düşman edindik kendimize, bu aslında bizden olan, bizim olan, arızalanmış sadece tedaviye ihtiyaç duyulan geleneğimizdi. Özü itibariyle, kökleri, geldiği yer olarak inandığımız değerlerin üzerine bina edilmiş ama zaman içerisinde içerisine çer çöp atılmış bir hal almış gelenek.

Sürekli şikayet ettiğimiz modern hayatın bütün fraksiyonlarına aykırı, modern hayatın dayattığı yaşam tarzını ret eden donanımlara sahip, pratik olarak uygulanan elimizdeki en önemli değerlerden biri olarak kalan geleneği, ıslah etmek yerine sürekli saldırarak kendimize düşman edinerek yok etmeye çalıştık. İnsanları bireye indirgeyen modern hayatın karşısında dayanışma olarak dimdik ayakta duran kadim değerlerimizi içeren geleneğimizi, yine modern düşüncenin Müslümanları bile etkileyen üslubuyla, oturduğumuz fildişi kulelerimizden alabildiğine yerip yerin dibine batırdık.

Aslında bu durum modern düşüncenin, birlikte yaşmanın kodlarını genlerinde bulunduran geleneği yok etme projesinin Müslümanlar eliyle hayata geçirilmesiydi; çünkü geleneğe sahip çıkanlar belli bir bilince sahip olmasalar da yine Müslümanlardı.

İnsanlar kendi beceriksizliklerinin altında ezilmekten, hataları başkalarının sırtına yükleyerek kurtulmaya çalışırlar. Bunun birçok örneğini birebir kendimizde yaşamışızdır, başkalarının yaşadığından da görmüşüzdür. Okulda okuyan bir talebe, aldığı not iyi ise kendisine, kötü ise öğretmenine mal eder. Bir tüccar, yaptığı ticaretten gelir elde ederse, kendisinin çok akıllı olduğunu söyler, zarar ederse piyasa ekonomisi bozuk der.

Daha önceleri Müslümanlar, başlarına bir musibet geldiğinde, önce kendi nefislerini sorguya çekelerdi, yüzünü aynaya çevirir hatayı kendilerinde arardı. Zaman geçti, Müslümanlar yaptıkları hataların bedelini, inandıkları dini yanlış yorumladıklarına, dolayısıyla dinin geleneksel yorumuna, oradan da geleneğe yüklediler. Geçmişin yanlış uygulamalarına yani geleneğe alabildiğine yüklenenler, an itibarıyla yaptıkları kendi hatalarını cesaretleri olmadığı için görmezden geldiler.

Geleneği sürekli eleştirenler, aslında inandıkları dinden gelen ve geleneğin içinde barındırdığı komşuluk, ziyaretleşme, davetlere icabet etme, hediyeleşme, misafirliğe gitme, hasta ziyaretlerinde bulunma, cenazelerde bulunma, yeni doğumlarda hayırlı olsun deme gibi pratiklerinin hiç birine de hayatlarında yer vermediler.

Nasılsa bir şamar oğlanı bulunmuştur, vurun abalıya misali, davetini kitlelere ulaştıramayanların(ki ben öyle bir dertlerinin olduğunu da sanmıyorum), sürekli olarak davetin önündeki en büyük engelin geleneksel din anlayışı olduğunu, geleneksel yaklaşımların önlerini tıkadığını dillendirerek kendilerinin beceriksizliğini geleneğe yıkarak kurtulmanın kolayını buldular. Belli bir adanmışlığı ve bedel ödemeyi göze alamayanlar, en kestirme yol olarak geleneksel anlayışa kendi hatalarının diyetini ödeterek çıkış yolu buldular.

Geleneksel anlayışın yanlışlar barındırdığını söyleyip duranlar(ki asla tasvip edilmeyecek yanlışlar barındırdığını bende söylüyorum), bir günden bir güne de, geleneksel inancın sahiplerine bu yanlışların neler olduğunu anlatma lutfunda da bulunmamışlardır. Hayatın dışında olduklarından, bulunma imkanını da sağlayamamışlardır.

Davetçiler artık kolay olanı seçmiş, hayatın içinden çıkarak, yaşadığı toplumu, mahallesini, kasabasını terk ederek, Kur’an okumalarıyla, haftalık sohbetleriyle, kendi gibi düşünen beş-on kişiyle kapalı kapılar ardında kendilerine bir dünya kurmuş, bu dünyanın temel dersini de geleneği yermek olarak belirlemiştir.

Yapılan derslerin temel esprisi, geçmiş ulemanın yaptığı yanlışlar ve halkın inandığı geleneksel değerler olmuş, bu merkezde bol keyifli okumalar gerçekleşmektedir. Okunan Kitabın hayatın pratik yüzüne dair mesajı görmezden gelinerek, kitlelerin ıslah olmayacakları kanaatinden hareketle hicvedici bir dille alayvari yaklaşımlar sergilenmektedir.

Ne yazık ki, davetçilerin imdadına ise görmezden geldikleri geleneğin insani değerleri ve çoğu zaman geleneksel olarak eleştirilen ulemanın ilmi yetişmiştir. Hasta olduklarında ziyaretine ilk gelen komşuları olmuştur, düğünlerinde derneklerinde yardıma koşan geleneksel anlayışın sahibi toplum olmuştur. Kışın odunsuz, ekmeksiz kaldığında, elini uzatan yine bu kitle olmuştur.

Toplumla arasına aşılmaz duvarlar örenlerin, geleneksel anlayışı sürekli yerenlerin, her şeyi eleştirir iken, çözüm üretmeyenlerin, çöplerini temizlemek yerine, geleneği toptan çöpe atanların çabalarına baktığımızda, ilmin burjuvazi kısmını oluşturduklarını görüyoruz. Mikrofon başında konuşmakla komşusuna daveti götürmek, klavye başında yazmakla, yazdığını pratize etmek çok farklı şeylerdir.

 İnsanların kalbini kazanmadan, insanları sevmeden kendimizi sevdirmemiz, dolayısıyla davetimizi götürmemiz mümkün değildir. Bu unsurların pratiği ise geleneğin içinde bütün açıklıyla mevcuttur. Yapmamız gereken ise doğru olanı göstermektir. Doğru olanı göstermeden eleştirmek, dışlamak, insanları yok saymak zulümdür.

Davetçiler, yaşadıkları toplum nasıl inanırsa inansın, toplumla olan ilişkilerini düzeltmeli, haram hudutlarını çiğnememek kaydıyla haşır neşir olmalıdır. İnsanlar kendi aralarında gördüklerine zaman içerisinde kulak vereceklerdir, en azından bizlere doğru olanı anlatma fırsatı doğacaktır.

Yaşadığım bir diyalog hiç aklımdan çıkmıyor. Zamanın birinde bir yere kardeşlerimi ziyarete gitmiştim. Konumuz davet üzerineydi. Sohbetimiz bitmiş bir kardeşimiz beni misafir etmişti. Evde de biraz hasbihal ettik, komşuluk ilişkilerine değindik. Sordum, “Bu apartmanda kaç yıldır oturuyorsun?” diye, “Üç yıldır” dedi kardeşimiz. “Karşı komşunu tanıyor musun”  dedim, “Hayır” dedi, “Yan komşunu tanıyor musun?”, “Hayır”, “alt, üst”, hiç birisini tanımıyoruz. Hiç tanımasak bile, komşumuzun kapısını çalmak, komşu ziyaretinde bulunmak, yok saydığımız geleneğin içinde çok önemli bir yer tutan davranıştır. Komşunuzun kapısını çaldığınızda ve ziyarete geldiğinizi söylediğinizde asla yadırganmaz bilakis olumlu bir sonuç elde edersiniz. Peki, biz nasıl davetçiyiz? Diyalog sorunumuz var, ya da yaptığımız işleri yeterli görüp kendimizi tatmin ediyoruz.

Yaşadığım üç-beş olay bana, “Ey geleneğim, beni hiç terk etmedin” dedirtti. Evet, şimdi de öyle diyorum, “Ey geleneğim beni hiç terk etmedin.”

Oysa ben yıllardır hep seni eleştirdim, seni düzeltmek yerine, seninle hem hal olanlara senin yanlışlarını anlatmak, doğrularını teyit etmek yerine, hep seni yok saydım kötüledim, buna rağmen sen hep benim yanımdaydın. Hasta olduğumda, geleneğin hamuruyla yoğrulan komşularım vardı yanımda, çocuğum hasta olduğunda, ilaç yetiştirenler benim yerdiğim beğenmediğim insanlardı, kömürüm olmadığında, sobamı yakanlar, halimi soranlar, akşam misafirliğe geleceğiz diyenler, evinde çorba pişirdiğinde bir tas da bana getirenler, geleneğin yetiştirdiği, komşuluk hakkıdır diyen insanlardı.

Davetime icabet edenler, karşılıksız emek sarf edenler, maddi manevi destek olanlar, kendi aralarında konuşurken, benim adıma olumlu düşünceler üretenler, bilmediklerimde nasıl olması gerektiğini, izah etmekten öte yapanlar ve beni mahcup bırakanlar, geleneğin ulvi duygularıyla yetişen temiz fıtratlı insanlardı. Kıyasıya yaptığım tüm eleştirilerime, yüzlerine bir şamar gibi vurduğum sözlerime, çoğu zaman incittiğim gururlarına rağmen, geleneğim bütün olumlu yanları hep yanımda oldu.

Davetçiler kendilerini bir daha gözden geçirmeli diye düşünüyorum. Hayatın içinde olmadan, yaşadığımız mahallede varlığımızdan haberdar etmeden, insanlara yaptıkları yanlışları ve olması gereken doğruları anlatmadan, gündelik hayatımızda doğru olanları pratik olarak göstermeden eleştirmenin ve dışlamanın ancak kendimize zararı olacaktır.

Beş-on kişi bir araya gelerek modern bakış açısıyla, günümüzden geçmişe bakarak yaptığımız yorumlarla muhataplarımıza ulaşamayacağız. Muhataplarımıza değer vererek, onlara yanımızda değerli olduklarını hissettirmemiz gerekmektedir. Değer vermezsek, değerli olamayız, değerli olmazsak ulaşamayız. Ret ettiğimizi neden ret ettiğimizi, söylediğimiz doğrunun neden doğru olduğunu anlatmak ve haberdar etmek zorundayız. 

Bunun için de, onlarla hem hal olmalı, ziyaretlerde bulunmalı, ev misafirliklerine gitmeli, doğumlarına, ölümlerine, davetlerine, aşlarına-ekmeklerine karışmalıyız. Topluma sorumluluk duygusunu aşılamanın yoluna, onlarında bizimle hem fikir oldukları değerler üzerinden ulaşmalıyız.

Emin olun, biz şefkat ve merhametle yaklaşırsak, burun kıvırmadan hitap edersek, onların hayatlarına müdahale etme imkanımız ortaya çıkıyor. Zaman içerisinde doğruları net olarak anlatabileceğimiz zemin oluşuyor. Biz doğru olanı insanlara ilettiğimizde, dahası iletilene kalıyor, itibar ederler etmezler. Biz bize düşeni yapmakla mükellef değimliyiz?

Bize lazım olan ulaşma metodu, edindiğimiz kadim düşman olan geleneğin içinde saklı. Yapmamız gereken biraz kafa yormak, çalışmak, üzerinde ciddi ciddi düşünmek.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Yakup Döğer
29.10.2014 23:36
Ve aleyküm selam
Katkın için teşekkür ederim Kemal abim.

Davetçilerin gelenek üzerine ciddi bir çalışma yapmaları gerektiğini düşünüyorum.Eğer bizler yaşadığımız toplmun hayatına müdahil olmak ve müdahale etmek istiyorsak bunu gelenek üzerinden çok kolay sağlayabiliriz.Bu yolla önümüz açık olarak düşünüyorum.

Bu yanlışları onaylayacağımız manasına gelmiyor tabiki.Yaşadığımız dönem itibarıyle geleneğin olumlu yönlerini bireysel olarak hayatımıza tatbik etsek,hayatımızda pratize etsek bunun davet açısından çok olumlu sonuçlarına ulaşacağız.

Ben daveti kendisine dert edinen kardeşlerime bu konu üzerinde kafa yormalarını tavsiye ediyorum.
Kemal Songür
29.10.2014 22:50
selam ile..
Hepimizin bildiği ve ''keskin sirkeli radikal'' yaklaşımlarıyla malül bir çevreden muzdarip olduğu için aralarına biraz mesafe koyan bir tanıdığıma sordum, dilleriyle sürekli adam doğrayan bu arkadaşların sosyal hayattaki durumları nedir diye, mesela akraba ilişkileri nasıl, konu-komşu münasebetleri ne merkezde, kısaca etraflarındakilere karşı insani ilişkileri nasıldır diye merak ile sordum. Gelen tek kelimelik bir cevaptı! YOK Kİ.. dedi. Kendi etrafında pek dikkate alınmayan/görünmeyen ama dünyayı kurtarmaya aday! soğuk nevale prototiplerdir anlaşılan dedim bende.
Bu din hayata/insana dokunan bir öğretidir, bu dinin müntesipleri de hayata-insana-topluma dokunmalı ve örnekliğini dokunarak yansıtmalıdır. ''Biz elçilerimizi şehirlerin ana merkezlerine göndeririz'' ilahi hitabı bize tamda bunu anlatmaktadır. Fildişi kulelerine çekilerek ya da toplumdan uzak münzevi hayatlarıyla davetlerini ''uzaktan'' ulaştıran resulleri hiç görmemekteyiz. Gören varsa beri gelsin.
Doğumlarında, ölümlerinde, düğünlerinde, hüzünlerinde yanlarında olmadığımız ve yanlarımıza yaklaştırmadığımız muhataplara hangi daveti götürebiliriz ya da ikna edici olabilir miyiz?
Geleneği tortularıyla birlikte almak da doğrularıyla birlikte atmak da yanlıştır, marufu-güzeli taşımak/yaşatmak gerekir.
Dile getirdiklerine ayniyle katılıyorum. Kalemine sağlık Yakup kardeşim
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat