Esenliğe Çağrı


Yakup DÖĞER, Esenliğe Çağrı

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Aydınlığa çağrı, dünya karanlık ve cehalete,

 yalnızlık ve tutsaklığa boğulmuşken etkileyiciydi.

Gece gündüz ışıl ışıl, yanıp sönen ışıkların tüketiciyi cezp ettiği,

ya da ona devletin propagandasını dayattığı büyük bir kentte,

O çağrının hala kurtarıcı olduğu söylenebilir mi?

Alaın Touraıne

 

En kadim ilkelerin faydacı yaklaşımlara satıldığı günleri yaşıyoruz, Dinin savaşın dediklerini, kefen giyerek savunanların, münkerin her türlüsünü bünyesinde barındıran amellere hayırlı olması dileğiyle başlayanların arzı endam ettiği bir dönemin şahitliğini yapıyoruz. Ne kadar düzenci-dünyevi iseniz o kadar etkili ve etkileyicisiniz. Değeriniz ederiniz dünya hesabında düzenle olan yakınlığınız kadar karşılık buluyor.

Sözünüzün etkili olması, artık hayatı inşa eden, göğü, yeri ve ikisi arasındakileri kuşatan paradigmayı konuşmakla değer bulmuyor, artık sözünüzün etkili olması, bize ne kadar rahat bir hayat yaşatanlara (!) yağdanlık yapmakla mümkün oluyor. Hayatın tamamını parçalayanlar, her parçanın da diğeriyle bir araya gelmesini na-mümkün kılanlar, her alanın davranış ve kabulleniş ilkelerini de birbirinden farklılaştırarak, huzuru ve mutluluğu tesis ettiklerini savunuyorlar. Bedenleri bireyselleştirenler, ruhların parçalandığı, her bir parçacının başka bir yere savruluşunu bir görsel efektin muazzamlığını seyredişin keyfiyle tebessüm eiyorlar.

Onlarca katlı bir yapının en üstünden şehre bakarsanız, muazzam bir manzara görürsünüz, her şeyi yolundadır baktığınız yerden, ara sokakları, çöpleri, çöp bidonlarını, saçılmış insan bedenlerini, kimsesiz yetimleri göremezsiniz. Gündüz baktığınızda muazzam bir şehir, gece baktığınızda ışıl ışıl bulvarlar gözünüze çarpar. Ne zaman ki fildişi kulenizden aşağı indiniz, sokakları dolaştınız, bir gönül yarası hissederek bakacağınız yere baktığınız zaman görürsünüz olumsuzlukları.

Her şeyin alınıp satıldığı bir dünya inşa edenler, aynı zamanda bedeli olmayan ve alınıp satılamayacak hiçbir şeyin olmadığını da iddia ediyorlar, yani her şeyin ederi vardır, yeter ki doğru fiyat belirlensin diyorlar. Bütün ihtişamlarıyla da bunu gösterip, fiilen de icra ediyorlar. Maddi şeylerin alınıp satıldığı bir dünya ilk kurulduğundan bu yana var, ama insanların satılamayacak hiç bir şeylerinin olmadığı dünyanın varlığına şahitliği beklide ilk defa bu günlerde yaşıyoruz.

Artık itirazlarımız itibar görmüyor, çağrımız muteber değil, toplumu kucaklayacak bir kol genişliğine sahip de değiliz, yani şunu demek istiyorum kısaca, malımızın müşterisi yok. Daha vahim bir durağa geldik gibi görünüyor; itirazlarımız itibar görmediği gibi, itiraz ettiklerimizi benimsenmemiz daha da ötesi içselleştirmemiz de isteniyor. Daha ne istiyorsunuz edasıyla yaklaşımlar ve alaycı bakışlarla süzmelerin odağına oturuyoruz.

Bütün sonsuzu tek bir anda geçicilikle kaybetme korkusu insanların kalbinden silinmiş gibi duruyor, günün muteber tevilcileri, olumsuz toplumsal dönüşümde gece mesaisi programlarıyla kaybediş anaforunun bir ucundan tutuyor. Her soruya kitapla cevap verenler, çağın cahiliyesini kitabı kapatarak savunmacı yaklaşımlarla olumluyorlar. Her şeyi her kesi bir mal ve Pazar olarak gören günün Karunlarını tahlil ve deşifre etmek, Adem’in (a.s.) ilk insan olup olmadığını tartışmak kadar değerli gelmiyor medyatik ulemaya.

Faizin haramlığını sürekli dillerine dolayanlar, faiz yüzünden yuvaların yıkıldığını kinlenerek anlatanlar, faizle ayakta duran ve bütün işlevini sömürü üzerine kuran sisteme hiç değinmiyor, sistem eleştirisi yapmıyorlar. Artık faiz alanların Allah’a ve Resulünü savaş açtığına dair ateşli konuşmalar, yerini faizin enflasyon oranına denkliğinin caizliğine bırakmış durumda.

Önceleri kumarın haramlığına dair sürekli duyduğumuz vaazların, kumarın devletleşmesinden sonra artık eskisi gibi anlatılmadığına, söyletilmediğine şahitlik ediyoruz. Kumarhaneleri kapatanların, devleti kumarhaneye çevirdikleri, insanların cebindeki bir liraya bile göz diktikleri, her birinin kumarbaz olduğu dile getirilmiyor. Kumarhanenin bir sektör olarak sistem içerisinde döngüsünün mahsuru, kumarın necaset oluşunu aşamadığı için, kumarhaneyi işletenlerin mücrimliğine ulaşamıyor.

Bazen çok seyrek olmakla birlikte, sistem eleştirisi yapanlarında, sistemi ayakta tutanları asla eleştirmediği, eleştiri bir tarafa yeri geldiğinde kutsamaktan geri durmadıkları, şahitliğini yaptığımız başka bir gerçek. Hükmetmenin Allah’tan başkasına verilemeyeceği hakikati, faydacı yaklaşımlarla ve bütün sonsuzun geçiciliğe değişmek pahasına örtüldüğü gözlerimizin önünde cereyan etmektedir.

Nesli ve ekini, ıslah ediyoruz demelerine rağmen ifsadı icra edenler, elinden geleni yaparken, onların karşısında da Hakkı her zaman söyleyecek birileri olacaktır elbet. Allah’ın sınırlarını çizdiği hakikati söylemeye talip olanlar, gelecek günlerin Ashab-ı Kehf’i, Şayb’ı(a.s.) olmayı da göze alabilenler olacak. Ne demişlerdi Şuayb(a.s.) ve iman edenlere: "Ey Şuayb, seni ve seninle birlikte iman edenleri ya ülkemizden sürüp-çıkaracağız veya mutlaka bizim dinimize geri döneceksiniz."(7 Araf/88) diyeceklerdir.Çünkü gelecek zamanlarda hiç bir şey eskisi gibi olmayacaktır. Artık sistem kendisine hakikatin şahitliğini yapan Müslümanları hasım olarak görmek istemiyor. Bunun böyle olduğu gibi, sistemi faydacı yaklaşımlarla savunan Müslümanlar, kendi gibi düşünmeyen diğer Müslümanlara oldukları yeri terk etmelerini söylüyor.

Bireysel çabaların ve yalnız yaşayan muvahhitlerin düzen açısından bir sakıncası bu vakte kadar olmamıştır bundan sonrada olmayacaktır. Lakin ciddi bir yapı olarak ortaya çıktığınızda, sivil toplum olmaktan cemaate adım attığınızda, ciddiyetiniz kadar baskı göreceğiniz aşikardır. Yani artık modern devletler aykırı seslere ve direnişlere müsaade etmeyecek, gerekirse her türlü zulmü yapmaktan da geri durmayacaktır. Devlet tanımlarının yapıldığı tariflerin içerisinde, “Devlet şiddetin meşru kaynağıdır” şeklinde bir tanımda bulunmaktadır. Gelecek günler sadece adananların, adanmayı bile aşanların ve bedel ödemeye razı olanların ayakta durabileceği bir zaman dilimine şahitlik yapacağımızı gösteriyor. Sonuç olarak sistemin bütün aykırı seslere ve özellikle sistemi eleştiren Müslümanlara teklifi bellidir; Ya dönüşeceksiniz, ya sessiz kalacaksınız ya da terk edeceksiniz, başka seçeneğiniz yok.

Dünyada Küresel kapitalizmin, Küresel Emperyalizmin, Küresel sömürünün önünde durabilecek tek sistemin İslam olduğunu Müslümanların haricinde bütün insanlık biliyor. Bütün dünya İslam’ın aslında ne olduğunu kavramış durumda, lakin Müslümanlarsa bunun farkında değiller ne yazık ki. Kendi sorunlarına, kendi değerleriyle ve ilkeleriyle çözüm aramak yerine, yönünü hasmından tarafa çevirip kendi karşıtından medet ummak, kendi ayağına kurşun sıkmaktan daha kötü bir durumdur. Yapılan bütün taarruzların İslam’ın kutsallarına karşı olduğunu görmemek için kör olmak bile az gelir.

Önceleri Müslümanlar herhangi bir sorunla, olumsuzlukla karşılaştıklarında, hatayı dönüp kendilerinde arardı, düştükleri yanlıştan da kendi doğrularıyla çıkarlardı. Şimdi ise bir yanlış yaptıklarında dönüp kendilerine bakmak yerine, dönüp İslam’a bakarak, dini çağa uygun yorumlayamadıkları kanaatine varıyorlar. Bütün Kur’an okumaları da bu modernist minval üzere parçacı olarak gerçekleşiyor, bugüne ait pratikte bir karşılığı olmayan tartışmalarla, medyanın gücü kullanılarak toplum Kur’anın nehyettiği bir yöne doğru devşirilmeye çalışılıyor.

İslam, bütün küresel yapılanmaların karşısında durabileceği gibi, bunları çözebilecek bir yapıya da sahiptir, ama Müslümanların bilgiyi üretememeleri, emperyal kuşatmaların çözülmesini geciktirmektedir. İngiliz sosyolog Ronald Roberson’un küreselleşmenin aşamalarını saydığı makalesinde, belirsizlik safhası olarak nitelediği beşinci safhanın sonunda İslam'ı küreselleşmeyi çözen ve yeniden inşa eden bir unsur olarak zikretmesi üzerinde uzunca düşünülmesi gereken bir noktadır.

Buradan kendimize dönüp öz eleştiri yapacak olursak; İnsanlığın neredeyse günün galibine toptan teslim olduğu bir dünya da, geçmişle bağı kalmayan ve geleceğini de bir anda tüketen insanlar ve bu kaybedişten sorumlu olan Müslümanlar, bütün ihtişamıyla karşısında duran, New York’tan Mekke’ye bütün yeryüzünü satıl almışlara karşı ne yapacak? Bolluğun, refahın, tüketimin, hazzın, hızın, lüksün egemen olduğu bir dünyada sesi cılız voltajla çıkan Müslümanlar, nasıl bir regülatör bulacak?

Bütün çıkmaz sokaklarımızı, gökdelenlerin bulvarlarına bağlamayı başaran, sessizce yaşadığımız hayatı, konserlerin gürültüsüne boğan, milyonlarca nüfuslu kentlerde bizi yalnızlığa mahkum edenlerin önüne nasıl bir set çekeceğiz? Bir Zülkarneyn’mi gelecek, yoksa kendi Zülkarneyn’lerimizi mi yetiştireceğiz?

Bütün insanlığın, Descartes’in zekasına teslim olduğu bir modern dünyada, İbni Haldun’larımız nasıl yetişecek? Bütün dünyayı hesaba katmadan hiçbir şey yapılamaz olduysa, bütün dünyanın hesabını yapabilecek, çözebilecek ve üretebilecek üst akıl ulema, Müslümanların arasından çıkmayacaksa nereden çıkacak?

 Çok fazla yakınıp serzenişte bulunuyoruz, ama bunların da önümüzde bir sorun olarak durduğunu görüyoruz. Eğer bulunduğunuz konumu aşamıyorsanız, bir zaman sonra tıkanmanız söz konusudur ve şu anda da Müslümanların tıkanmışlığı görünen en bariz manzaradır.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat