Dinden Bağımsız Laik Cumhuriyet


Yakup DÖĞER, Dinden Bağımsız Laik Cumhuriyet

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Laiklik ideolojisi tarihsel süreçte Hıristiyan Batı dünyasının oluşturduğu ve kabullendiği, özellikle de kendi dinleri olan Hıristiyanlığın çok tanrılı değerlerle harmanlanmış inanç ve uygulamalarının bütün Batı toplumunda, asırlarca geniş halk kitleleri üzerinde uygulama görmesine karşın oluşan tepkisel gelişmelerin sonuçlarıdır. 

Daha çok Batı uygarlığının kendine has fikrî ve siyasî gelişimi çerçevesinde ortaya çıkan laikliğin en önemli özelliği, din ile devletin birbirinden ayrılmasıdır. Aydınlanma düşüncesinde anayasal sözleşmede algılanan toplumun siyasal tezahürü ulus devlet olarak ortaya çıkmıştır. Bu düşüncede esas olan, devletin buyurma erkinin, egemenliğinin kaynağının, salt, katıksız beşeri irade olmasıdır. Tanımını kavramsal olarak laiklikte bulan bu kabul, dinin devlete karıştırılmadığı, devletten ayrıştırıldığı gibi, devletin de dine karşı leh veya aleyhte bir tavır takınmamasıdır. Devletin bütün yurttaşlarına din ve vicdan özgürlüğü hususunda eşit yaklaşacağı, dini eğitim ve öğretim hakkıyla ibadet özgürlüğü gibi, bunlara benzer daha birçok anlamlar ifade ettiğini iddia etmektedir.

Batıda ortaya çıkan laiklik ideolojisi kilise-iktidar-halk mücadelesinin sonucunda tepkisel olarak kendisini göstermiştir. Ne İslam’la ne de Müslüman ile yakından uzaktan ilgisi yoktur. Batı'daki bu gelişime karşılık, genelde Doğu dünyasının, özelde Osmanlı toplumunun, Batı'dan farklı siyasal ve toplumsal yapısının bir sonucu olarak, laikleşme yönündeki değişim süreci bambaşka biçimde ortaya çıkmış ve laiklik olgusu da Batı'dakinden farklı nitelikler kazanmıştır.

Osmanlı devleti ve toplumsal düzeninde merkezi otoritenin gücü, tüm toplum kesimlerini yerinde tutmayı öngören devlet ideolojisi ile birleşmişti. Bu bağlamda Osmanlı yönetimini eleştirenler, genel olarak Cumhuriyet elitlerinin yapılan değişimleri, toplumsal dönüşümleri meşrulaştırmak, yeni düzene övgüler düzerken, mecburen geçmişin kötülenmesi gerektiğini ifade eden köksüz teze dayanarak yapılmıştır. Türkiye’nin tarihi seyrine ilişkin geleneksel görüş, klâsik Kemalist-veya Atatürkçü- kurucu ideolojiyi yansıtmaktadır. Kurulan yeni iktidar meşruiyet sorunun aşmak arzusuyla geçmişini silmenin amacını gütmekteydi. Meşruiyet, siyasal iktidarın “niçinliğini” belirleyen en önemli üst anlamlandırmadır. Meşruiyet, siyasal iktidarın varlık sebebi ve devam etmesinin tek güvencesidir.

Osmanlıda halife olan sultan, sultan olmasına rağmen kanun koyucu sıfatını takınamazdı. O ancak İslam kanununun yani şeriatın bir muhafızı gibi davranırdı. Yeni düzen ise, laikliği yani devletin dinsizliğini savunmakta olduğundan, eski düzenle olan bütün bağlar koparılmalıydı. Savunulan ve peşinden koşulan Batı ideolojisinin, seküler anayasal düzeninde, Tanrı doğadan ve cumhuriyetin yasalarından uzaklaştırılmalıydı. Yoksa modernlik söz konusu olamazdı. Bunun gerçekleştirilmesi uğruna, birçok baskı göz kırpmadan uygulandı. Toplumsal değişimin sağlanmasında özellikle edebiyat dünyası olarak romancılık akımı, toplumun seküler merkezde laikleşmesine ivme kazandıracak şekilde yeni bir edebiyat türü olarak ele alındı. Ulus-devletin oluşumunda da kadın-erkek ilişkisi, kamusal alan-özel alan ayrımı, mahremiyet gibi konular merkezi tartışma konularıdır. Romanlarda bu tartışmalara yer verildiğini ve kadınların çeşitli rollerde ele alındığını görülür. Ulus Devletin bekası ve toplumsal değişimin devamlılığı için, üretilmiş bir burjuva sınıfına ihtiyaç vardı.

Osmanlı devlet ve toplum yapısı içinden Batı'da kapitalizmin ürettiği burjuvazi benzeri yeni bir sınıfın ortaya çıkması olanaksızdı. Millet sistemine dayanan Osmanlı toplum yapısında ilişkiler, Thomes Hobbes’in dediği gibi “insan insanın kurdudur” ve “herkes herkesle savaşır ilkesiyle yürümemektedir. İslam toplumlarındaki arayış vahye dayanır ve bütün insanlar bir erkek ve dişiden yaratılmış, birbirlerini tanımaları için kabilelere ve boylara ayrılmıştır. Bütün insanların Rabbi birdir ve hepsi Hz. Adem’in (as) çocuklarıdır. İman etme hususunda zorlama yoktur, dileyen iman eder, dileyen inkâr eder. İnananlar arasında ise üstünlük sadece takva iledir ve vaad edilen cennet takva sahiplerinedir. Böyle bir toplum, gerek sosyolojik olarak gerekse psikolojik olarak, seküler dayatmalara, inancı devletten ve hayattan ayırma dürtülerine illaki direnecektir.

Bu geleneksel toplum yapısı, kendi içinde Batı tipi bir modernleşme ve burjuva sınıfının oluşmasının imkânsız kılıyordu. Mustafa Kemal, Türkiye Cumhuriyeti’nin milli burjuva sınıfının öncülüğünde uygar medeniyetleri (!) seviyesine taşınabileceğini düşünmekteydi. Dolayısıyla modernleşme ve laikleşme Osmanlı toplum yapısı içerisinde Batıda olduğu gibi istenilen şekilde seyretmedi. Toplumu laikleştirmek ve modernleştirmek ise asker-aydın-bürokrasi eliyle tepeden inme olarak gerçekleştirilmiş, modernleşme sürecinde “makbul vatandaş kimliği” kurgulanmıştır.

 Laiklikle birlikte dünyevileşmeyi de hızlandıran egemenler, laiklik ve sekülerleşme arsındaki ilişkiyi yoğunlaştıracak politikalar geliştirdiler. Kemalist devletin çekirdeğini oluşturan asker ve entelijansiya, değişim fikrine bağlı olarak, ilerlemenin önünde engel olarak gördükleri geleneğe karşı sabırsızca davrandılar. Devlet laikleşirken, toplumun ve bireylerinde dünyevileşmesi için büyük çaba harcadılar.

 Laikleşme ve sekülerleşme kavramları genelde eş anlamda kullanılmakla birlikte ilk kavram hukuki ve siyasi alanda dinin rolünün ortadan kaldırılmasını belirtirken, sekülerleşme ise daha çok bireylerin dini referansları önemsemeyerek dünyevileşmelerini anlatır. Laiklik devlet katında var olması istenilen bir dönüşümü ifade ederken, sekülerleşme hali hazırda var olan toplumsal dönüşümün adı olarak kullanılmaktadır. Tarihsel ve siyasal süreçte incelendiği zaman laikleşme, modernitenin temel ilkelerinden biridir.

Kemal Karpat’ın ifadesiyle Türkiye Cumhuriyeti’nde, laiklik genel olarak insanların ve toplumun (sözde) inanç özgürlüğünü ve bütün dinlere eşit mesafede yaklaşılacağı üzerine bir savunma stratejisiyle yürütüldü. Bu strateji üzerinden toplumu bir araya getiren, "Osmanlı," "Müslüman" gibi temel kimlikler yeni biçimde yorumlanmaya, yani "milli" devlet açısından tartışılmaya açıldı. Laikliğin nereden ve neden çıktığı, hangi toplumun değerlerinden ve tepkilerinden oluştuğu üzerinde hiç durulmadı. Batı’da yaşanan bir dizi gelişmeler Hümanizma, Rönesans ve Reform ile birlikte, İslam toplumlarıyla hiçbir ilgisi olmayan Aydınlanma düşüncesini ortaya çıkarmıştı. Batının anlayışındaki Aydınlanma düşüncesi, insanın esasına dair, yaratılış fıtratına karşı aklı merkeze koyarak, dinin hukuka, devlet düzenine ve toplumsal alana karışmasına, dolayısıyla dine karşı verdiği en büyük savaştır. İnsanlığın bir onur savaşı (!) olarak adlandırılan Aydınlanma, Beşeri vicdanın özgür kılınacağını iddia ederken, insan dair birçok problemi de ortaya çıkarmıştır. Salta akla dayalı çözümlemelerle, insan fıtratına yaptığı müdahaleler sonucunda, insana ve evrene büyük zararlar vermiştir.

Mustafa Kemal, Aydınlanma felsefesinin önemli filozoflarından olan Jean Jaques Rousseau’nun fikirlerinden olabildiğince etkilenmiş ve ulus devlet kurma yolundaki fikri oluşumunu büyük oranda Rousseau’nun dogmaları üzerine kurgulamıştır. Laik Cumhuriyetin varlığına karşı duranlara da yaptığı ve Nutuk’ta yer alan bir Meclis konuşmasında toplumsal dönüşümün laiklik üzerine olmasına karşı gelenler için, “ihtimal bazı kafalar kesilecektir.” demektedir.

Yeni Türkiye’de siyasetin, bütünüyle toplumsal taleplere ve süreçlere paralel olarak şekillenmesine izin verilmedi. Buna karşılık, modern siyasi kurumlar biçimsel açıdan varlığını korudu. Fakat bu siyasi kurum ve ilkeler, ithal edildikleri Batı dünyasındaki esprilerine uygun bir içeriğe tam olarak kavuşamadılar. Peyami Safa’nın ifadesiyle Batı hayranlığının iğdiş ettiği kafalar, kendi halkını hakir görmeye kadar varacak telaffuzlara yol açarken, hayranı oldukları değerlerin toplum nezdinde meşruiyetini bir türlü sağlayamadılar.

Gerçekleştirilen askeri müdahaleler sonrasında yapılan anayasalarla iktidar, bürokrat seçkinlerle siyasi seçkinler arasında paylaştırıldı ve dahası siyasi seçkinleri vesayet altına alacak bürokratik mekanizmalar ihdas edildi. Oysa bu yarı vesayet düzeninin, ne cumhuriyet kurulurken halkla seçkinler arasında sağlanan zımni mutabakatla, ne de seçkinler kadrosunun topyekûn çağdaşlaşma ve modernleşme söylemiyle bağdaşır bir yanı vardı.

Kurucu kadro yeni oluşuma karşı duranları, dahili düşmanlar olarak görmekte, gerekirse bazı başların kesileceğini söylemektedir. Oysa altı yüzyıllık bir Osmanlı toplumu üzerinde, Batıdan gelen, Batının kendi iç dinamiklerinin çatışmasından doğan laiklik, Aydınlanma ve modern düşüncenin eseri olarak yeryüzüne arzı endam etmiş, giydirilmek istenen toplumla uzaktan yakından alakası olmayan bir ideolojiydi. Osmanlı toplumunun iman ettiği Dinin buyurgan kaynağının günah dediğine, laiklik yaşam tarzı olarak yaklaşıyordu. Türkiye Cumhuriyeti'ne can veren siyasal felsefenin ana dayanağı olan laiklik, baştan sona devlet-toplum-birey olarak yaşam tarzını değiştirmeyi hedeflemektedir.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat