Canlı Bir Tarih Daha Aslına Rucu Etti


Yakup DÖĞER, Canlı Bir Tarih Daha Aslına Rucu Etti

Yakup DÖĞER


A+ |Normal |A-


Canlı Bir Tarihin Bu Dünaydan Uğurladık

Genç yaşta gelen ölüm zor derler, doğrudur da. Ölen yaş itibarıyla genç ise katlanmasıda zor oluyor haliyle. Arakada bıraktıkları, yarım kalan işleri, genç yaşta apansız terk edişi haliyle üzüyor, eşini dostunu, akraba arkadaşını. Lakin Taktiri İlahi geldimi yapacak bir şey de yok teslim olmaktan başka. İnsanoğlunun belkide mecburi olarak teslim olduğu gerçek ölüm gerçeği. İtirazsıca, mecburca ve ertelenemez şekilde.

Geçtiğimiz günlerde bir yakınımızı kaybettik, genç olmayan, ömrü bir asra yaklaşmış bir Anadolu insanını. Sıkça ziyaret ettiğim, oturup muhabbet ettiğim, öyle saf öyle temiz öyle riyasız, öyle kendinden konuşan birisini. Ömrü bir asra yaklaşsa da insanın böyle bir kayıptan üzülebileceğini hissettim ve de çok üzüldüm. Kalmadı etrafımızda böyle insanlar, birer birer kaybolup gittiler aramızdan. Öyle masum, öyle saf öyle temiz halleriyle.

Merhum Hacı Yusuf da bunlardan biriydi. Yaşı doksan beşe dayanmış, bir ömürünü çileyle geçirmiş, yokluğun, ezilmişliğin ve adaletsizliğin dik alasını görmüş buna rağme hiç şikayet etmeyen bir neslin son temsilcilerinden. Her gittiğimde sohbet ederken öyle içten ve samimice konuşması halen kulaklarımda yankılanıyor.

Merhum Hacı Yusuf 1923 doğumluydu. Çocukluğunu Mustafa Kemal zulmünde, gençliğini İsmet İnönü zulmünde, orta yaşlılığını gurbetlerde ırgatlık yaparak geçirmiş bir halis Anadolu insanı. Geçmişe dair anlattıklarını dinlediğimde, kinim ve nefretim daha da artıyordu mevcut düzenin egemenlerine.

Bir asra yakın bir ömür süren bir insanın, bütün hayatını elli kelimeyle ifade etmesi, bildiği elli kelimeyi bir nakış gibi cümlelerine işlemesi, sadece elli kelimelik bir lugatle size hayatı hiç boşluksuz anlatması üzerinde çok düşünülmesi gereken bir nokta gibi geldi bana. Çağımızın çok bilmiş aydın-entelektüellerin anlayamacağı bir tarzı kullanıyordu ifadelerinde adeta.

Sohbetinden, konuşmalarından seksen beş yıl önceden bir şeyler duymak çok ürpertici geliyordu bana. Ve seksen beş yıllık dostlarının olması daha da anlamlandırıyordu hayatı sanki. Günü birlik dostlukların bile fazla geldiği günümüz insanlarının varlığı arasında.

Gönen’in küçük bir dağ köyünde dünyaya gelmiş, savaştan çıkmış bir ülkenin yeni kurulan düzeninde görülebilecek bütün olumsuzlukları görmüş, bütün baskıları hissetmiş, devlet eliyle yapılan bütün gaspları yaşamış, elden gelmeyen rızasız bir teslimiyetle hayata tutunmuş bir insan.

İlk ezan Atatürk zamanında “Tanrı uludur” diye başladı demişti. Bir gün minarelerimizden “Tanrı Uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan başka yoktur tapacak” denmeye başladı diyordu; üzülerek. Saman damlarında namaz dualarını öğrendiklerini, jandarma korkusuyla geceleri toplandıklarını iç çekerek anlatıyordu. Ellerinde elif kağıdı ve Kur’an bulunmadığı için gelen hocanın ezberinde öğrenmeye çalışıyorlarmış. Kendi köylerinde öğretecek hoca olmadığı için, yakın bir köyden iki saat yürüyerek gece gizlice gelen hoca, talebeleriyle saman danımda toplanır, bir çocuk da kapıda gözcü olarak beklermiş. Geceleri köylere baskın yapan jandarmanın geleceği haberi alınınca hoca herkesi toplandıkları yerden dağıtırmış. Her sabah “Tanrı uludur, Tanrı uludur, Tanrıdan başka yoktur tapacak” sesiyle uyanırlarmış.

 

Merhum (Allah gani gani rahmet eylesin, merhametiyle muamele etsin inşaallah), hocadan namaz dualarını öğrenmek için çocukların iki saat yol yürüdüklerini, geri dönmek için de yine iki saat köylerine yayan gittiklerini söylerdi. Soğuk, kar, kış, açlık, tokluk demeden ve hiç yılmadan ve başlarına gelebilecek olan bütün musibetleri de göze alarak.

Sonra; “öyle gelip gittiler ama öğrendiler de” diyordu. Hem hocanın dirayetini hem de talebelerin azmini iç çekerek, bütün engellemelere rağmen başarmanın verdiği sevinçle.

Köylü takkesiyle gezmek yasaktı diyordu, “Köylü milletin efendisidir” diyen zihniyet köylüsünün giydiği takkesini bile yasaklamıştı. Jandarma köylü takkesiyle gördüğünde bir araba sopa atar bir de mahkemeye verirdi. Herkes fötür şapka giyecekmiş, mecburdu.

Ayakkabı hak getire, çarık buldukmu çocuklar gibi sevinirdik, bir eşek ölecek, bir öküz ölecek de derisini yüzüp çarık dikeceğiz diye beklerdik, onuda diktirecek insan bulmak için arardık diyor merhum. Lastik ayakkabılar çıktı da çarıktan kurtulduk diyor gülümseyerek. Lastik ayakkabıyı da Menderes getirmiş, paralandımı at bir tane daha al, ayakkabı işini böyle çözmüşler.

Hayvan sayımları vardı diyor merhum, her köylü elindeki küçük baş, büyük baş hayvanların bir kısmını devlete vergi olarak verir, vermezlerse jandarma zoruyla alırmış, “Köylü Milletin efendisidir” diyen  devlet. Elimizde 10-15 keçi koyun olurdu, geçimimiz zaten çok zordu, hayvanlarımızın bir kısmınıda devlet alırdı, elimiz kolumuz bağlı kalırdık diyordu. “Bizde sayım memurları gelmeden hayvanları alır köyün başındaki dağdan öte yüze aşırırdık, damda üç-beş bırakırdık” derken o günleri adeta yaşıyordu tekrar. Eğer köyde kavgalı olduğunuz biri varsa o zaman işiniz çok zordu, gelen memurlara sizi şikayet ettilermi, sakladığınız yerden hayvanlarınız getirtilir ve ceza en az üç,beş misli olurmuş.

Daha neler neler anlatıyordu merhum, ne satırlara sığar ne kitaplara. Anlatılanlar iki kapak arasında bir kitap olur belki ama, hassas bir yüreğin kaldırabileceği bir yük asla değildir.

Dinledikçe bu memleketin insanına neler çektirmişler diye derin derin hayıflanıyor insan. Mazlum, kimsesiz, sakin ağırbaşlı insanlara bunca zulmü nasıl reva görmüşler akıl almıyor açıkçası...

Anlattıklarından yazılacak daha çok şey var da, yazmak yaşamak gibi değil ne yazık ki. Bir anlık bile plsa bazı kahırları yaşamak, kaç A4 kağıda sığacak kim bilebilirki?


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat