Vahdettin'in sürgün yılları


Vahdettin'in sürgün yılları

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 03 Nisan 2016 Pazar 12:14


Sultan Vahdeddin'in Sanremo'daki sürgün yılları, İtalyan araştırmacı Riccardo Mandelli tarafından kaleme alındı.

Küre Medya / Haber Merkezi
Sultan Vahdeddin'in Sanremo'daki sürgün yılları, İtalyan araştırmacı Riccardo Mandelli tarafından kaleme alındı. Son Sultan/ Osmanlı İmparatorluğu'nun Sanremo'da Ölümü adlı kitapta; Vahdeddin'in hayatından Mustafa Kemal'le ilgili anılara, uluslararası entrikalardan günlük hayata dair trajedilere, casusluktan cinayete kadar bir çok konu var. Araştırmacı yazar Riccardo Mandelli, “Tarihçi ve hikayeci olarak yazmak için daha iyisini bulamazdım. Kitabı okuyan bazı İtalyanlar kitaptan büyük bir film yapılabileceğini söyledi. Hatta Bernardo Bertolucci'nin filmi 'Son İmparator' dan daha epik olabilirmiş” diyor.

Sultan Vahdeddin, abisi Sultan 2. Abdülhamid gibi son bir asırlık siyasi tarihimizin en çok tartışılan isimlerinden biri oldu. Osmanlı Devleti'nin son padişahıyla ilgili resmi tarihe aykırı ilk kitap 1968'de Necip Fazıl Kısakürek tarafından “Vatan Haini Değil, Büyük Vatan Dostu Sultan Vahidüddin” adıyla yayınlandı. Ardından gelen tartışmalarla bu konuda bir çok kitap yazıldı ancak sürgün hayatıyla ilgili belgesel niteliğindeki çalışmalar; Vahdeddin'in yaverlerinden Tarık Mümtaz Göztepe'nin iki ciltlik “Osmanoğulları'nın Son Padişahı Vahideddin Mütareke Gayyasında” ve “Osmanoğulları'nın Son Padişahı Vahideddin Gurbet Cehennemi'nde” adlı eserleriyle, Murat Bardakçı'nın “Şahbaba”sı ve Osman Öndeş tarafından derlenen “Vahdeddin'in Sırdaşı Avni Paşa Anlatıyor Milli Mücadele ve Sürgün Yılları” adlı hatırat oldu. İtalyan araştırmacı yazar Riccardo Mandelli, “Son Sultan/ Osmanlı İmparatorluğu'nun Sanremo'da Ölümü” adlı eseriyle bu kitaplara bir yenisini kazandırdı. Feza Özemre tarafından Türkçe çevirisi yapılan ve ilk defa yayınlanan belgeleri de içeren kitap geçtiğimiz günlerde Timaş tarafından yayınlandı. “Ortadoğu'yu hâlâ kana bulayan tüm anlaşmazlıkların temelleri, Vahdeddin'in tahta çıkışından ölümüne kadar geçen 8 yılda atılmıştır” diyen İtalyan yazar, kitabının Türkçesi'nin, İtalyanca baskısından 5 yıl sonra, eline geçen yeni bilgilerin ışığında yaptığı bazı değişikliklerle basıldığını söylüyor. Mandelli ile; İtalyan Devlet Arşivi, İtalya Dışişleri Bakanlığı Arşivi ve Sanremo Belediyesi Arşivi'ne girerek, sürgün yıllarını araştırıp yazdığı Son Sultan'ı ve 1920 yılında aynı şehirde paylaşımına karar verilen Osmanlı Devleti'nin Vahdeddin'le birlikte ölümünü konuştuk.

Osmanlı'nın talihsiz sultanı Vahdeddin ile ilgili birçok çalışma yapıldı ancak sürgün yıllarıyla ilgili fazla bilgi yoktu. Sizi, kitabı yazmaya kışkırtan sebep bu muydu?

Bizim buralarda sürgündeki sultanla ilgili her zaman dolaşan söylentiler oldu ama konuyu ciddi bir şekilde araştıran kimse olmadı. Ben niyetlendiğimde (2006 yılıydı), arşivlerde son derece önemli ve o güne kadar keşfedilmemiş malzeme bulmak gibi bir şansım oldu. Araştırmam derinleştikçe en başarılı analizlerin bile bu konuyu dikkate almadığını farkettim. VI Mehmed'in klasik anlamda “dead man wealking” (ç.n: idama götürülenler için söylenir) olarak nitelendirildiği barizdi. Ama aslında Sanremo'da geçirdiği o üç yılda her şey mevcuttu: Uluslararası entrikalar, cinayet, intihar, casuslar, günlük hayata dair trajediler, saygın şahsiyetler ve karanlık adamlar, seyahatler, suikastler, devrimler, savaşlar, dini tarikatlar ve mason locaları... Açıkçası bir tarihçi ve hikayeci olarak daha iyisini bulamazdım. Kitabı okuyan bazı İtalyanlar kitaptan büyük bir film yapılabileceğini bile söyledi. Hatta Bernardo Bertolucci'nin, Çin hanedanı Qing'in son hakanı Puyi'nin hayatını konu edinen “Son İmparator” filminden daha epik olabilirmiş.



Kitabınızın önsözünde, Ortadoğu'yu hâlâ kana bulamaya devam eden anlaşmazlıkların temellerinin, Vahdeddin'in tahta çıkışından ölümüne kadar geçen sekiz yılda atıldığını ifade ediyorsunuz. Bu temeller çok mu sağlam atılmış? Sizce sarsılma, yıkılma şansı var mı?

İnsanoğlunun yarattığı her şey eninde sonunda nihayete erer. İyi olan da, kötü olan da. Bunların oluşmasındaki nedenler ve çıkarlar ortadan kalktığında veya bunları sürdürmeye takat kalmadığında sona ererler. Birkaç yıldır Orta Doğu'nun “yeniden yapılandırılmasına” ilişkin sinyaller dolanıyor. Nasıl ve ne zaman gerçekleşeceğini bekleyip göreceğiz.

Sultan Vahdeddin İstanbul'dan hangi duygularla ayrıldı? Bir gün geri döneceğine ve kaldığı yerden devam edeceğine inanıyor muydu?

Vahdeddin terk etti zira Kemalistlerin kendisini öldüreceğine emindi. İngilizlerden yardım talep etti ki bu durum kendisinin hain olduğu suçlamasına yol açtı. Aslında Mustafa Kemal'in henüz yeterli güce sahip olmadığına ve kısa sürede geri dönme imkânı olduğuna inanıyordu. Böyle bir şey olması halinde muhtemelen tahttan feragat eder ve tahtı güvendiği birine bırakırdı. Ne de olsa o “yanmıştı” ama yenildiğini kabul etmek istemiyordu.

MUSTAFA KEMAL HANEDAN BİREYLİĞİNE TALİPTİ

Vahdeddin ile Mustafa Kemal'in ilk karşılaşmaları Almanya seyahatinde olmuş ve sultan, yaverini seyahat boyunca az çok tanımıştı. Anadolu'ya gönderirken Cumhuriyetçi fikirlere sahip olduğunu biliyor muydu?

Bunu bilebilmek zor ama, o zaman bile tarih kendisine askerlerin yönettiği tüm ilerici siyasi hareketlerin cumhuriyetçi bir matrikse sahip olduğunu öğretmekte olmasına rağmen muhtemelen bilmiyordu. Atatürk kızıyla evlenmek istemiş ama o reddetmişti. Bu da aslında niyetinin hanedanı yıkmak değil de ailenin bir bireyi olmak olduğunu gösteriyor.



Mustafa Kemal'in Nutuk'ta ifade ettiği gibi gönderilme nedeni insanları rahatsız etmiş olmasından mıydı yoksa Anadolu'daki direnişi örgütlemesi için miydi?

Bu, Türkiye'nin çağdaş tarihi ve baş kahramanı için en kritik anlardan birisidir. Nutuk bir kanıt değeri taşıyamaz. Gerçek olan şudur ki Anadolu'ya Osmanlı'nın en iyi komutası ve en becerikli görevliler yollanmıştır. İngilizler haberdar olmalarına rağmen karşı çıkmadılar. Sık sık amaçlar çakışır ve tek vücut olur. Sultanın hükümeti için, ordunun el değmemiş bir çekirdeğe sahip olması müzakerelerde galiplere karşı elinin daha güçlü olmasını ve daha iyi koşullar umut etmeyi sağlamıştır. İngilizler içinse bolşeviklerin taşıdığı “salgını” durdurma amacı taşımış olabilir. Mustafa Kemal için de başşehrin dayattığı koşullamalardan kurtulmak ve en nihayet hür olarak hayatının fırsatını değerlendirmek anlamına gelmişti. Ama özellikle Anadolu'daki direnişi koordine etmek için yollandığı pek muhtemel gibi durmuyor. Koşullar değişmiş ve zamanın akışı çerçevesinde başka bir şekle bürünmüştür. Bu noktada her halûkârda bir gizem söz konusu.



Mustafa Kemal'in Daily Herald'a verdiği bir röportajda, “Yeni Türk devleti, sosyalizmden fazla farkı olmayan bir sistemle yönetilecek. Bununla bizler komünistiz demek istemiyorum. Değiliz zira milliyetçiyiz. Ama şahsen ben sosyalistim ve bu inanç sistemi milliyetçiliğe son derece yakındır ” açıklamasını siz Mussolini'nin altına imzasını atacağı cinsten bir açıklama olarak nitelendiriyorsunuz. Neden?

Mussolini'nin ikinci sınıf bir temsilci sayılamayacağı İtalyan faşizmi, milliyetçi unsurlarla sosyalizmden alınan unsurları bir araya getirmeye çalışmıştır. Mussolini bir şekilde devleti, bölümleri -yani sosyal sınıfları- ortak çıkar adına, herkesin dahil olacağı bir şekilde birbirleriyle etkileşim içinde olan romantik bir devlet fikrini yeniden yaşatmaya çalışmıştır. Ama çok da başarılı olmadığını biliyoruz. Komünizm ise milliyetçi devleti burjuva sınıfının ve kapitalizmin çıkarlarına hizmet eden bir biçim olarak görüyordu. Bugün düşünülenin aksine, İtalyan faşizmi, en azından 1930'lu yılların sonuna kadar İngilizler ve Amerikalılar tarafından da takdir görmüştür. Gerçi bu ülkeler bu sistemi asla siyasi sistemleri olarak kabul etmezlerdi ama İtalya gibi dengesiz ülkeler için bir çözüm olabileceğini düşünüyorlardı. Mustafa Kemal'in söylemleri, kendi fikirleriyle İtalya'yı yönetecek olan adamınkiler arasında, en kaba hatlarda belli bir uyuma sahip olduğu inancı veriyor.

Vahdeddin, İslam dünyasına hitap eden açık mektubunda ülkeden ayrılışının nedenlerini açıklarken, “Kendi elimle felaketime neden olmaktan imtina ettim” derken neyi kastediyordu?

Hz. Muhammed'in de bir sürgün dönemi olmuş. Kendisini korkaklıkla suçlayanların nezdinde kendini haklı göstermek için kimsenin söz söyleyemeyeceği Hz. Peygamber'in o dönemine atıfta bulunuyor.

SULTANIN YANINDA ATATÜRK'ÜN CASUSLARI VARDI

Hayfa, Kıbrıs, Lozan Sultan'ın gitmek istediği yerlerdi. Neden aniden Sanremo'ya gitme kararı alıyor? Bu seçime zorlanıyor mu? Yönlendiriliyor mu?

Kanalize edilmiş olduğu aşikâr. Kahire'den Cenova'ya geldiğinde niyeti, yeni Türk devleti temsilcileri ile savaşın galipleri arasındaki konferansın sürmekte olduğu Lozan'a geçmekti. Ama orada bulunması, zaten tehlikede olan dengeye zarar verecekti. Pratikte kendisine Sanremo'da kalarak hadiselerin gidişatını beklemesi “hararetle tavsiye edilmiştir”. 1923 yılı göz önüne alındığında Mustafa Kemal'in konumu henüz çok sağlam gözükmüyordu. Yeni Türk Devleti her tür sorunla başa çıkmaya çalışıyordu. Gidişatın hâlâ yön değiştirme ihtimali mevcuttu. Ama Osmanlı İmparatorluğunun bölünme kararının 1920 yılında Sanremo'da alınmış olması mizah gibidir.



Sanremo'daki ilk haftasında öldürülmek istendi mi?

Evet. İtalyan polisinin bulgusu gayet net. İki Arnavut suikastçi kendisini öldürmek için İtalya'ya gelmiştir. Bu adamları kimin tuttuğu ise bilinmiyor.

Sultan Vahdeddin'in yanında Mustafa Kemal'in casusları var mıydı?

Hem de birden fazla. 1925 yılında eski kayınbiraderi ve sağ kolu Zeki, eve tercüman olarak özgeçmişi 007 James Bond'u aratmayan bir başka Arnavut'u sokmuştur. Belki de bu adam birkaç ay önce sultanı öldürmek isteyen o iki kişiden biriydi. Zeki'nin yaptığı inanılmaz bir ihmal. VI. Mehmed'in maiyetinden bir diğer kişi, Mahir Bey de bu küçük topluluk içinde olan biteni haber vermek için Atatürk'e mektuplar yolluyordu. Sürgün uzadıkça Mustafa Kemal'in konumu da güçlenmekteydi ve hükümet tarafından affedilmek ve vatana dönebilmek için de ihanet ve bilgi satma eğilimi artmaktaydı.

Vahdeddin, Sanremo'da Mussolini ile görüştü mü?

Mussolini'nin, 1926 yılı Ocak ayında kralın annesi Margherita di Savoia'nın ölümü nedeniyle Sanremo yakınlarına -Bordighera'ya- gitmek gibi bir imkanı hasıl oldu. Üstelik o tarih, tüm bu sürecin, en önemli kararların alındığı en “sıcak” dönemiydi. Eğer bir araya geldilerse bile bu azami bir gizlilik içinde yapıldı. Şahsen ben karşılaşmadıkları kanaatindeyim. Ortalıkta bu kadar casusun cirit attığı düşünülürse son derece riskli olurdu. Bazı konular üzerinde anlaşmaya varmak için yeterli miktarda aracıları bulunuyordu.

ÖZEL DOKTORU ÖLDÜRÜLDÜ

Sultanın özel doktoru Reşad Paşa'nın ölümüyle ilgili belgeleri Sanremo Devlet Arşivi'nde bulmamış olsaydım bu kitap biraz zor yazılırdı diyorsunuz. O belgeler size yol gösterici olmuş. Reşad Paşa'nın ölümü sizce intihar mı yoksa cinayet miydi?



Kesinlikle Reşad Paşa'nın bir cinayete kurban gittiğine inanıyorum. Şu nedenlerden dolayı: 1) Öncelikle bulunduğu yer. Reşad niçin yanında bir tabancayla o odada (Zeki Bey'in odası) olsun ve orada intihar etsin? Eşyalarını karıştırmak için oraya gitmiş olması çok daha mantıklı. 2) Yarası. Kendisinde o tür bir yara açacak şekilde ateş edebilmesi için Reşad kolunu yukarıya ve dışarı doğru kaldırmış olmalı. 3) Tabanca. Reşad gibi bir doktor 6,35'lik bir Browning'in hemen öldürmek yerine paralize edecek bir yara açma ihtimali olduğunu biliyor olmalıydı. 4) Para. Neden Reşad yüzüğü sattıktan sonra, bir banka havalesi ya da posta çeki vasıtasıyla ihtiyaç içindeki ailesine yollamak yerine kendisine ateş etmeden önce üzerine saklasın? Bu davranışı, intihar etmeye niyetli birisi için ne kadar anlamsızsa, kaçmak, evine dönmek niyeti olan birisi için de o kadar mantıklı bir hareket.

Reşad Paşa'nın damadı, kayınpederinin Sultan Vahdeddin ve organizasyonu tarafından cinayete kurban gittiğini iddia ederek İstiklâl Mahkemesi'ne başvuruyor. Ankara bunu iyi kullanıyor mu?

Kesinlikle. Ankara cinayet suçlamasını sabık sultana baskı uygulamak ve kendisini bir şekilde misafir eden Mussolini hükümetini zor duruma düşürmek için kullanıyor. Atatürk Vahdeddin'in, tüm siyasi oyunlardan elini eteğini çekmiş saf biri olmadığına inanıyordu.

İtalyan polisi, Sultan Vahdeddin'i izliyor muydu? “Abdülhamid döneminde nazırlık yapmış olan Selim Melhame'nin, Vahdeddin'in kaldığı Villa Nobel'in hemen karşısındaki villayı satın alması bir tesadüf müdür?” diyorsunuz. Nedir?

Bazı tesadüflere inanmak zor. Selim Melhame, Abdülhamid'in gizli polis teşkilatının başı olan kişiydi. Kızlarından bir tanesi, tesadüfen devrim yapılan her yerde bulunan -1908 yılında İstanbul'dan 1917 yılında Petersburg'a kadar- İtalyan askeri gizli servisinin güçlü şahıslarından Albay Giovanni Romei Longhena ile evliydi.

Sultan Vahdeddin'in Sanremo'daki günleri nasıl geçiyordu? İzlendiğini, sürekli takip edildiğini biliyor muydu? Korunmak için yanında silah taşıyor muydu?

Sosyal hayatı yoktu. Bu hayatı akrabaları Sami Bey ve yeğeni Bahaeddin yaşıyordu. Montecarlo'ya yaptığı bazı seyahatler veya sürgündekilerin moralini biraz olsun düzeltecek başka konularla ilgili söylentiler mevcut ama bunlar doğrulanamıyor. Hayatı, 1924 yılında eşleri gelince biraz düzeldi. Kızları da mümkün olduğu kadar kendisini ziyaret ediyor ve torunlarını da getiriyorlardı. İki adet tabancası olduğu sanılıyor: Bir tanesini yanında taşıyor diğerini de odasında tutuyormuş. Ateş etmede ustaymış ve bir kere Sanremo'daki atış alanında bir gösteri yapmış.

Mussolini, Vahdeddin'i tahta çıkma imkânı hâlâ bulunan bir yarı- halife olarak mı görüyordu? Bu durumdan yararlanmak istiyor muydu?

Vahdeddin belki monarşiyi yeniden kurmak istiyordu ama temelde, daha geniş bir siyasi ve dini ilişkiler bağlamında halife rolü oynamak istiyordu. Mussolini'nin, özellikle de Afrika'da, İngilizlerle anlaşmak zorunda olduğu sömürgecilik hedefleri vardı.

VAHDETTİN'İN ÖLÜMÜNÜ BOĞAZIM DÜĞÜMLENEREK YAZDIM

Sultan Vahdeddin'in ölümü kuşkulu bir ölüm müydü? Kalp krizi sonucu vefat ettiği duyuruluyor ancak ailesi bunun mümkün olmadığını iddia ediyor.

Şüpheli bir ölüm söz konusu. Onun da öldürüldüğünü söylemiyorum ama olaylar muğlak. Aile hemen zehirlenmiş olma ihtimalini öne sürmüş ama doktorlar otopside, zehirlenme ihtimalini teyid ya da reddedecek adımları atmadan aceleci davranmışlar. Ancak en hayret uyandırıcı olan nokta sultanın ölümündeki zamanlama. Sultan tüm ümitlerinin kaybolduğunu anladığı anda adeta bir İsviçre saati dakikliğiyle hayata veda ediyor. Yani artık kimseye ve hiçbir şeye faydası kalmadığında, hatta İtalyanlar ve İngilizler için artık bir sıkıntı halini aldığında hayata veda ediyor. Başarısız olduğunu idrak etmiş olmak kalbinin durmasına neden olmuş olabilir.



Kitabınızda Sultan Vahdeddin'in ölümü ve defnedilmesi sürecini anlattığınız bölümde, “Merhumun macerası başlıyor” başlığını kullanmışsınız. Bu süreç çok trajik. Cenazesinin bir serada bekletilmesi, alacaklıların villanın çevresini sararak fatura tomarlarını sallayıp bağırmaları sizi de etkiledi mi?

O bölümü boğazım düğümlenerek bitirdim. Her okuduğumda aynı hisleri taşıyorum. Bir kişilikle ilgili yazdığınızda kendinizi onunla özdeşleştiriyorsunuz.

Türk basınının, Vahdeddin'in vefat haberini verme biçimi nasıl olmuştu?

Türk basını için bir hain ortadan kalkmıştı. Aslında davranışının vatana karşı bir tutum olduğunu zannetmiyorum. Hatalar yaptı, Mustafa Kemal'in direnişinin başarılı olacağına inanmadığı gibi aksine her şeyi tehlikeye atarak ülkeyi tamamen felakete sürükleyeceğini zannetti. Kaldı ki bir tek kişinin inancının İngiltere ve Fransa gibi dünya güçlerinin plânlarına üstün geleceğine kim inanabilirdi ki? Ama Vahdeddin ile görüşme yapmış olan Sanremolu bir gazeteciyi buldum. Şüpheli olmayan bir dönemde ve koşullarda yapılan bir görüşme ve ben güvenilir olduğuna eminim. Sabık sultan kendisine Mustafa Kemal'in kendisine ihanet etmiş olsa dahi “vatanı kurtardığını” ve bunun da “Allah'ın takdiri olduğunu” itiraf etmiş.

Kaynak: Yeni Şafak

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat