Suriye'de azınlık iktidarı


Suriye'de azınlık iktidarı

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 19 Haziran 2016 Pazar 22:55


ABD'li tarihçi ve yazar. Middle East Forum'un kurucusu ve direktörü olan Daniel Pipes’in Suriye’deki Alevi iktidarın sürecine dair kaleme aldığı makalesini ilginize sunuyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
ABD'li tarihçi ve yazar. Middle East Forum'un kurucusu ve direktörü olan Daniel Pipes'in Suriye'deki Alevi iktidarın sürecine dair kaleme aldığı makalesini ilginize sunuyoruz. 67 yaşında olan Pipes, daha çok Birleşik Devletler'in dış politikası, Ortadoğu, İslam tarihi ve İslamcılık üzerine çalışmalar yapmaktadır.

Suriye'de Azınlık İktidarı – Daniel Pipes


Yüzyıllar boyunca Aleviler, Suriye'nin en zayıf, fakir, kırsal; horlanmış ve geri kalmış insanlarıydılar. Bununla beraber, son yıllarda Şam'ın egemen sınıfı haline gelmeyi başardılar.

Bugün hükümete egemenler, askeri kilit pozisyonları ellerinde tutuyorlar ve eğitim kaynaklarından aşırı derecede faydalandıkları gibi gittikçe de zenginleşiyorlar. Bu dramatik değişim nasıl gerçekleşti? Ne zaman, geleneksel sınırları aşmanın yolunu buldular? Yükselişlerinin mekanizması neydi?

Sünniler ve Hafız Esad'ın rejimine karşı olanlar bu soruyu, Alevileri, Suriye'de iktidarı ele geçirmek için özenle hazırlanmış, uzun vadeli bir komplo kurmakla itham ederek cevaplıyorlar. Annie Laurent'a göre asi lider Süleyman Mürşid'in başarısızlığından sonra intikam almaya kararlı Alevilerin orduya ve Baas Partisi'ne adamlarını yerleştirmeleri onları iktidara yükseltmiştir. Bu görüşe katınlalar Alevilerin yükselişini, Baas Partisi'nin askeri komitesinin kurulduğu 1959 yılına dayandırırlar.

Peki, söz konusu grubun liderleri varlıklarını parti yetkililerinden neden gizlemiştir? Bu gizlilik, Askeri Komite'nin başlangıçtan beri mezhepsel bir gündeme sahip olduğu anlamına gelir. Matti Musa ise subayların Baas Partili olarak değil, partiyi ve silahlı kuvvetleri Suriye'de iktidara yükselme amacıyla kullanan Nusayriler (Aleviler) olarak hareket ettikleri iddiasındadır. Nitekim Askeri Komite'nin kurulması da, gelecekte hükümeti ele geçirme planlarının başlangıcıdır.

1960'da Alevi dini liderlerinin ve subayların (Esad da dâhil) Esad'ın doğum yeri Karaha'da yaptıkları gizli toplantı bu varsayımı doğrular. Toplantının asıl gayesi yönetime ulaşma yolunda Nusayri subaylarının Baas Partisi'ne yükselmelerinin planlanmasıdır. Üç yıl sonra Humus'ta gerçekleşen diğer bir Alevi toplantısı ise bir öncekilerinin devamı niteliğindedir. Atılacak adımlar arasında, daha çok Alevi'nin Baas Partisi'ne ve orduya yerleşimi vardır. Diğer gizli toplantıların 1960'ın sonlarında vuku bulduğu belirtilir.

Esad'a daha aşina tahlilciler, yalnızca bu toplantıları ve önceden hedeflenmiş iktidar tutkularını değil, daha genelde mezhebi faktörü de pek fazla hesaba katmama eğilimindedirler. Mesela John F. Devlin Alevilerin ordudaki aşırı yığılmalarının Alevi hâkimiyetini amaçladığını yadsır. Her iç anlaşmazlığı Sünni-Alevi çatışması çerçevesinde görmeye karşı çıkar.

Ona göre Alevilerin iktidarda olmaları esas olarak rastlantıdır:"Baas laik bir partidir ve azınlıklarla yüklüdür." Alasdair Drysdale coğrafya, yaş, sınıf, eğitim ve meslek gibi egemen sınıfı belirleyen faktörlerden biri olduğu savıyla "etnik yapı" konusunu odak alan açıklamaları "indirgemeci" olarak adlandırır. Yahya M. Sadowski'ye göreyse Baas'da mezhepsel sadakat önemsizdir ve hatta bu tür bağlar "himaye"nin oluşma yollarından sadece biridir.

Gerçek ise komplo ile rastlantının arasındadır. Başlangıçta ne Aleviler yönetimi ele geçirmeyi tasarladılar; ne de Baas Partisi'nin azınlıklarla dolu olması salt tesadüftü. Suriye'deki Alevi iktidarı planlanmamış olup; toplumsal yaşamın mezhepsel değişiminin sonucudur.

Michael Van Dusen, bunu şöyle açıklar: "Suriye, 1946-1963 yılları arasında yeni ve özellikle dinamik elitlerin ortaya çıkmasından çok, iç tartışmalar sebebiyle geleneksel elitin öncelikle milli, sonunda yarı milli politik iktidarının çöküşüne şahit oldu. Siyasal bilimlerin diliyle van Dusen, iç bölünmelerin Baaslı olmayan sivil Sünnilerin iktidarı kaybetmelerine neden olduğunu, bunun da Alevi kökenli Baaslı subaylara fırsat yolunu açtığını söyler.

Asıl konu bu süreçlerin nasıl gerçekleştiğinin incelenmesiyle de ilk önce, Alevilerin geçmişleri ve geleneksel Suriye toplumundaki konumları hakkında bilgi yerinde olur.

1920'ye Kadar Alevi Sapması

İnsanlar ve İnanç

"Alevi" genelde Alevilerin kendilerine verdiği isimdir, ancak 1920'ye kadar Nusayri veya Ensari olarak biliniyorlardı. Suriye'de kontrolü ele geçiren Fransızlarca telkin edilen bu isim değişikliği önemlidir. "Nusayri" grubun İslam'dan farklılığını ima ettiği halde; "Alevi" Ali taraftarlığını ve Şii İslam'a olan benzerliği vurgular. Bu nedenle Esad'ın muhalifleri adet üzere önceki deyimi, rejim taraftarları ise ikinci tabiri kullanırlar.

Bir milyona yakını Suriye'de olmak üzere bugün yaklaşık 1,3 milyon Alevi vardır. Suriye nüfusunun %12'sini oluştururlar. Suriyeli Alevilerin dörtte üçü, üçte iki gibi bir çoğunluğa sahip oldukları Lazkiye'de yaşar.

Alevi akidesini kökleri dokuzuncu yüzyıla kadar uzanır ve Şii İslam'ın İsnaaşeriyye ya da İmamiye koluna dayanır. 859'da İbn Nusayr Şii ilahiyatında önemli bir kavram olan "Bab'lığını ilan eder ve bu yetkisine dayanarak Aleviliği ayrı bir din haline getiren yeni akideler türetir. İbn Kesir'e göre(öl.1372) Müslümanlar inançlarını "Allah'tan başka ilah yoktur ve Muhammed onun peygamberidir."diye belirtirken; Aleviler "Ali'den başka ilah yoktur ve Muhammed onun peygamberidir."diye belirtirken; Aleviler "ali'den başka ilah, Muhammed'den başka sahtekar [veli] ve Selman'dan başka 'bab' yoktur" derler. İslam'ın ana prensiplerini inkâr ettikleri için gayri Müslim hükmündedirler.

Bazı Alevi akideleri Mazdekizm ve Maniizm gibi Fenike putperestliğinden türemişse de en yakın benzerlik Hıristiyanlık iledir. Alevilikte şarap içmek Allah'ı temsil ettiğinden dini törenler ekmek ve şarabı içerir. dördüncü halife Ali (İsa gibi) ilahiliğin canlı bir simgesi kabul edilir. Muhammed, Ali ve Muhammed'in azatlı kölesi Selman'ı kapsayan kutsal bir teslis vardır. Noel, Yılbaşı, Epifani*, Paskalya, Penkost** ve Palm Sunday*** gibi çoğu Hıristiyan bayramı kutlanır. St. Catjerine, St. Barbara, St. George, St. John, St. Mary Magdelana başta olmak üzere birçok Hıristiyan azizine saygı gösterilir. Gabriel, John, Mathew, Catherina ve Helen gibi Hıristiyan isimlerinin Arapça karşılıkları sıkça kullanılır. Kısacası Alevilik Müslümanlıktan çok Hıristiyanlığa yakınlık eğilimi taşır.

Bu nedenlerden dolayı birçok gözlemci –özellikle misyonerler- Alevilerin gizli bir Hıristiyanlık eğilimine sahip oldukları ihtimali üzerinde dururlar. T. E. Lawrence bile onları " bereket mezhebinin müridi, halis pagan, yabancı düşmanı, İslamiyet'ten kuşkulu ve kitlesel baskı anlarında Hıristiyanlığa kayan insanlar" olarak tanımlar. Cizvit aydın Henri Lammens, Nusayrilerin Hıristiyanlığından ve Hıristiyan ile Şii unsurların sentezini yaptıklarından emindir.

Alevi inancının özellikleri yalnızca yabancıların değil; kendi aralarında çoğunluktan da saklanır. Allah ile kul arasındaki direkt ilişki üzerine kurulu İslam'ın tersine Alevilikte sadece Alevi ana babadan doğmuş erkeklerin dini akideleri öğrenmelerine izin verilir. Bu vasıftakilerin inançlarının samimiyetine emin olunduğu zaman 16 ve 20 yaşları arasındakiler bazı ayinlere dâhil edilir, diğer sırlar daha sonra ve ancak yavaş yavaş öğretilir. Ölüm acısı çekmek ya da iğrenç bir hayvana dönüşme korkusuyla dinsel gizlilik sürdürülür. Ölüler konuşamayacağı için ikinci tehdidin etkisi belirsizse de birincinin etkisi kesindir. Nitekim Aleviliğin tanınmış döneği Süleyman Efendi el- Adhani mezhebinin sırlarını açığa vurduğu gerekçesiyle öldürülür. Daha çarpıcı olanı, 1960 ortalarındaki mezhebi gerilim döneminde ülkeyi yöneten Alevi subayların Aleviliğin gizli kitaplarını bastırma teklifine Salah Cedid'in "bunu yapacak olursak asıl şeyhlerimiz bizi mahveder!" şeklinde cevap vermesidir.

Ağır işlerin çoğunu kadınlar yapar; bu yolla erkeklerin itibarlarıyla bağdaşmaz bulduğu işleri yaptıklarından ödüllendirilmiş olurlar. Asla sırlara ortak edilmezler. Aslen, kirlilikleri bütün dini törenlerden uzak tutulmalarını gerektirir. Ağaçlara, tepelere ve çayırlara tapılan pagan mezhebini devam ettirdikleri ve ruh taşımadıkları düşünülür. Kadınlara kötü muamele edilir; bununla birlikte, bu küçümseyişin bir sonucu da peçe takmalarının gerekmemesidir ve Müslüman kadınlardan daha özgür hareket ederler.

Kadınların örtüsüzlüğü ve diğer birkaç Alevi adeti –özellikle şarap içme izni ve gece yapılan bazı ayinler- müslümanların uzun zamandan beri Alevilerin davranışı hakkında şüphe duymalarına yol açmış; bundan başka saplantı haline gelen dini gizlilikler bir şeylerin saklandığı imajını vermiştir; ama ne?.. Sünni muhayyilesinin bulduğu cevap "cinsel taşkınlık ve sapkınlıktır."

Aleviler İslam şeriatını reddederler ve bundan dolayı İslam inancının şiddetle yasakladığı her türlü harekette bulunurlar. Temizlik, yeme-içme ve kadın erkek ilişkilerini belirleyen kurallara ve ibadetlere aldırmazlar. Bunun gibi oruç, zekât ve haccı pek önemsemezler, aslında Mekke'de yapılan haccı putlaştırılmış bir ibadet olarak görürler.

Hepsinden ilginci Alevilerin ibadet edecek mekânlarının bulunmamasıdır. Gerçekten türbelerden başka dini yapıları yoktur. İbadetler çoğunlukla şeyhlerin evlerinde yapılır. Yüzyıl gezginlerinden İbn Batuta cami yapımını emreden bir hükümet fermanına nasıl karşılık verdiklerini anlatır: " Her köy evlerinden uzakta ne girecekleri ne ne de devam edecekleri birer cami yaptırdı. Çoğunlukla hayvan barınağı olarak kullandıkları camiye bir yabancı gelip de ezan okuduğunda 'kes anırmayı istediğin yem geliyor' diye bağırırlardı." Beş asır sonra Osmanlı yönetimi tarafından yapılan benzeri bir girişim, tüm baskılara rağmen camilerin din görevlilerince bile terk edilmesi ve bir kez daha hayvan barınağı olarak kullanılmasıyla sonuçlanır.

Belki aykırılıklardan başka, şeriatin çiğnenmesi Aleviliğin temel olarak diğer müslümanların yaşamlarının tersine kendi ritmini izlediği anlamına gelir. Aleviler Sünni müslümanlar gibi davranmaz; aksine tamamen değişik hayat sitilleriyle Yahudi ve Hıristiyanları andırırlar. Musa diğer aşırı Şiiler gibi Nusayrilerinde İslami sorumluluklara aldırmadığına dikkat çeker. Ignaz Goldziher bunu; "bu din sadece görünüşte İslam'dır" şeklinde özetler. Netleştirilmesi gereken bir nokta varsa o da Alevilerin ne geçmişte ne de şimdi asla Müslüman olmadıklarıdır.

Sünnilerle İlişkiler

Sünni ve Şii gibi orta yol müslümanları geleneksel olarak Alevilerin takiyye çabalarını önemsemezler; onları İslam dairesinin dışına çıkmış gayri Müslim gibi görürler. Bu dinin cazibesini sapıklığında bulan Hamza İbn Ali bunu "günahkâr bir Nusayri'yi ilk teşvik eden şey cinayet, hırsızlık yalan, iftira zina gibi günahların normalde insanlar arasında yasak olduğu halde Alevi akidesini kabul edenlere izin verilmesidir" şeklinde açıklanır.

Hala son derece etkili, Suriye kökenli yazar Ahmed İbn Teymiyye (1268-1328) bir fetvasında Nusayrilerin Yahudi ya da Hıristiyanlardan ve hatta birçok müşrikten daha kâfir olduklarını belirterek Muhammed ümmetine Frenkler, Türkler ve savaşçı kâfirlerden daha çok zarar verdiklerini; kayıtsız müslümanlara Şii göründükleri halde, gerçekte ne Allah'a ne kitaba ne de peygamberine inanmadıklarına dikkat çeker.

Düşmanlıklarının kötülüğü hakkında da müslümanları uyarır: "Fırsat buldukça müslümanların kanını dökerler… Müslümanların daima en azılı düşmanlarıdır." Sonuçta Şeriat gereğince onlarla savaşıp, cezalandırmanın bir müslüman için en mühim dini vecibelerin başında geldiğini iddia eder. 14. Yüzyıldan bu yana Sünniler Nusayri tabirini "parya" anlamında kullanırlar.

Alevilerin Osmanlı İmparatorluğu'nun "millet" sisteminde ayırt edilebilir bir pozisyonları yoktur. 1571 tarihli bir Osmanlı fermanı klasik hukukun Alevilerin ne Ramazan orucu tuttukları, ne ibadet ettikleri, ne de İslami buyrukları yerine getirmedikleri için fazla vergi ödemeleri gerektiğini kaydeder. Sünniler Alevilerin yaptığı yemeği pis sayarak yemezler.

Sünniler Alevi inançlarını reddedip, onları kâfir ve müşrik olarak görmüşlerdir. İsnaaşeriyye Şiası ise bu konuda Sünnilerden pek farlı bir tutum takınmaz ve Alevilerin Ali'yi tanrılaştırarak fazla ileri gittiklerine yani "gulat" olduklarına inanır; öte yandan Aleviler için İsnaaşeriyye Şiası'na Ali'nin ilahlığını kavramakta eksik kaldığı için "mükessire" adını verirler.

Alevilerin müslüman olmadığı görüşünün tek bir istisnası vardır. 19. Yüzyılın sonlarına doğru, Hıristiyan misyonerler Alevilerle ilgilenmeye başlayınca Osmanlı yönetimi de onları İslamlaştırmağa çalışır. Fransızların zaten oradaki Katoliklerle –Marunîlerle- özel bağları vardır. Bu durumda İstanbul, benzer bağların Alevilerle de oluşturulmasından korkar ve Alevi topraklarına camiler, İslam'ı öğretmek için okullar yapılır. Şeyler Sünni adetlerini öğrenmeğe zorlanır. Genel olarak Alevilerin doğru müslümanlar gibi davranmalarına gayret edilir. Bu durum birkaç yıl sonra Aleviler üzerinde çok az bir etki bırakarak son bulur.

Alevilerin durumu 1. Dünya Savaşı'ndan sonra o kadar kötüleşir ki gençlerin büyük bir kısmı iş bulma ümidiyle evlerini terk eder. Erkekler orduya yazılmak ya da adi işlerde çalışmak üzere ayrılırken kızlar da yedi veya sekiz yaşlarında şehirli Sünni Arapların evlerinde çalışmak için yola çıkarlar.

Alevilerin Yükselişi: 1920-1970

Alevilerin tırmanışı yarım yüzyıl zarfında gerçekleşir. 1920'de, biraz önce anlatıldığı gibi, hala en kötü azınlık durumundayken 1970'lerde ülkeyi yönetimleri altına alırlar. Bu baş döndürücü değişim üç safhada meydana gelir: Fransız Mandası ( 1920-1946), Sünni hâkimiyeti devresi (1946-1963) ve Alevi birliği dönemi (1963-1970).

Fransız Mandası: 1920-1946

Suriye'nin önde gelen politikacılarından Yusuf el-Hâkim'e göre Aleviler, Fransız taraftarı bir tutuma; Fransızların Temmuz 1920'de Şam'ı zapt etmelerinden de önce sahiptirler. Adeta bir cehennemden sonra kendilerini lütuf içerisinde bulan Aleviler, bu nedenle Fransız mandasına bağlanarak [ Genel] Suriye Kongresi'ne delege bile göndermezler. 1918-1920 yıllarında Suriye'yi yöneten ve kendilerini kontrol altına almayı istediğinden şüphelendikleri Sünni Arap Prens Faysal'a o denli karşıdırlar ki 1919'da yönetime karşı Fransız silahlarıyla bir isyan başlatırlar. Bu konuda bilgi sahibi bir gözlemci Alevilerin İslam'ı lanetlediklerini ve Osmanlı İmparatorluğu'nun yıkılması için dua ettiklerinden bahseder. General Gauraud 1919 sonlarında değişik kabileleri temsil eden 73 Alevi şeyhinden mutlak Fransız koruması altında bağımsız bir Nusayri devletinin kurulmasını isteyen bir telgraf alır.

İki yıl sonra Aleviler Salih el-Ali'nin önderliğinde Fransızlara karşı, Esad hükümetinin anti-emperyalist olmasıyla övündüğü bir isyan düzenlerler. Fakat daha yakından bir bakış bu isyanın, İsmaililerin Fansızların yanında yer almaları olgusuyla ilişkili olduğunu ortaya koyar. İsmaili- Alevi ilişkileri açısından bu durum Alevilerle Fransızlar arasında düşmanlığa yol açmıştı. Nihayet, Fransızlar Alevilere özerklik verir vermez Alevi desteğini tekrar kazanırlar.

Gerçekte, 1. Dünya Savaşı'ndan sonra Fransız yönetiminin kurulmasından en çok Alevi cemaati fayda sağlar. Fransızların azınlıklarla işbirliği yapmaları Alevilerin politik özerklik kazanıp Sünni kontrolünden çıkarak 1Temmuz 1922'de Lazkiye devletini kurmaları anlamını taşır.

Bundan başka, yasal otonomi elde ederler; 1922'de alınan bir kararla Alevilerin mahkeme davaları artık Sünni kontrolünden Alevi yargıçlara devredilir. Ayrıca yeni Alevi devleti hem düşük vergiden hem de önemli ölçüde Fransız subvansiyonundan yararlanır. Doğal olarak Aleviler bütün bu değişiklikleri coşkunlukla karşılarlar. Daha sonra Alevi karşıtı bir tarihçinin ortaya koyduğu gibi "Fransız mandasına karşı direnme hareketlerinin tırmanıp; Şam, Halep ve Havran'ın Suriye'nin birliği ve bağımsızlığı yolunda sürekli, isyanlara şahit olduğu sıralarda Nusayriler ülkenin parçalanmasına şükretmektedirler.

Karşılığında, Aleviler Fransız yönetiminin devamına katkıda bulunurlar. Fransızların üstlendiği Ocak 1926 seçimlerine onlardan başka hemen hiçbir Suriyeli katılmaz. İstihbarat toplayan ve polis olarak görev yapan Troupes Spéciales du Levant'ı oluşturan sekiz piyade taburunun yarısını meydana getirmekle devlete nispetsiz sayıda asker sağlarlar. Nisan 1945'in sonuna kadar Troupes Spéciales'in büyük bir çoğunluğu Fransız komutanlarına sadık kalır. Aleviler, Sünni gösterilerini dağıtır, grevdeki fabrikaları kapatır ve isyanları bastırırlar. Fransız yönetimini, bölgeyi terk etmeleri halinde yeniden Sünni kontrolüne girme korkusuyla açıkça desteklerler. 1925-1927 yıllarında Fransa'nın Suriye Yüksek Komiseri olan Henri de Jouvenel güçlü bir Alevi politikacının kendisine "biz üç ya da dört asırda yaptığımız ilerlemeden fazlasını son üç-dört yılda başardık. Bunun için bizi bu halde bırakın" dediğini anlatır.

Fransız taraftarlığı, özellikle, 1936'da alevi devletinin geçici olarak Suriye ile birleştirilmesi, geniş ölçüde itirazlara yol açtığı zaman açığa vurulur. Mart 1936 tarihli bir dilekçe Sünnilerle birleşmenin "kölelik" olduğundan söz eder. 11 Haziran 1936'da bir Alevi lideri Fransa Başbakanı Leon Blum'a yazdığı mektupta kendileriyle (Sünni) Suriyelileri ayıran uçurumun derinliğini hatırlatarak birleşme halinde meydana gelebilecek felaketi tasavvur etmesini ister.

Günler sonra Alevi ileri gelenlerinden altı kişi (aralarında Hafız Esad'ın büyük babası Süleyman Esad olduğu halde) Blum'a hassasiyet gösterdikleri bazı noktaları içeren başka bir mektup gönderirler: "Aleviler Sünnilerden dinsel ve tarihsel açıdan ayrılırlar. Suriye'ye katılmayı reddediyoruz; çünkü Suriye Sünni devletidir ve Sünniler de bizi 'kâfir' kabul etmektedirler." Mektup mandanın Alevileri ölümcül tehlikeye sokacağından bahisle biter: "Ülkenin kendi kendini yönetmesi dini feodalitenin özü gereği olanak dışıdır. Bu yüzden Fransa Alevilerin özgürlüğünü ve bağımsızlığını Suriye'de kalarak güvence altına almalıdır."

Temmuz 1936'da Fransız hükümetine verilen bir alevi notası bugün Fransızların, Nusayri topraklarında Haçlıların kaleleri olmasaydı başarılı olamayacağı gerçeğini edip etmediklerini sorar ve Fransa'ya olan sonsuz inancını yineler. Hepsinden etkilisi ise Eylül 1936'da 450.000 Alevi, Hıristiyan ve Dürzî tarafından imzalanan bir dilekçedir:

Aleviler kendilerinin boğazlanmaya hazır hayvanlar değil, insan olduklarına inanıyorlar. Dünyada hiç bir güç onları sonsuza dek köle olmak için geleneksel ve tarihsel düşmanlarının boyunduruğu altına girmeye zorlayamaz… Aleviler şimdiye kadar dost bilip, takdir ettikleri Fransa'ya bağlılık ve desteklerini yitirmekten üzüntü duyacaklardır.

Lazkiye, Aralık 1936'da özerkliğini kaybetmekle beraber, "özel bir idare" ve "mali rejime" sahip olmaya devam eder.

Alevilerin Sünni yönetime direnci 1939'da şişman, cahil ve keramet sahibi "Tanrı"nın yarı-uğursuz ve yarı- gülünç bir sureti olan Süleyman el-Mürşid'in liderliğinde başlatılan silahlı bir isyanla yeni bir boyut kazanır. İlahlığını ilan eden eşkıya Mürşid, Fransız silahlarıyla donanmış 5.000 Alevi ile Sünni yönetime meydan okur. 1944'e ait bir İngiliz konsolosluk raporuna bakılırsa, "Suriye'deki yeni düzen hakkında, Fransızlardan sonra otoritelerine arka çıkacak ve aşırılıklarına göz yumacak milliyetçi hükümet görüşü taşıyan yerli Alevi liderleri birleşmek için ellerinden geleni yaparlar ve bu da Fransızlarca desteklenir." Böylece Mürşid, Şam'ın nüfuzunu Alevi topraklarının dışında sürdürmede başarılı olur.

Bağımsızlık yolunda, Alevi liderleri Fransız himayesinin devamı lehinde dilekçe vermeye devam ederler. Örneğin Mart 1945'teki on iki liderin imzasını taşıyan bir bildiri Alevi askerlerin Fransız komutasında kalmasını ve Alevi hükümeti ile Şam arasındaki anlaşmazlıklarda Fransız hakemliğini isteyen maddeler içerir.

Sünni Hâkimiyeti: 1946-1963

1946'da Fransız mandası son bulduğunda hükümeti Sünniler, özellikle kentli Sünni elit devralır. Bağımsızlığın kazanılmasından sonra bile Aleviler merkezi yönetime uymamakta diretirler. 1946'da Süleyman el-Mürşid, idamıyla sonuçlanan ikinci bir isyan başlatır. Bir üçüncü başarısız ayaklanma da Mürşid'in oğlunun önderliğinde 1952'de meydana gelir. Bu girişimlerin başarısızlığı Alevileri, Lazkiye, Lübnan ya da Ürdün'e bağlanma gibi Suriye'ye katılmayı önleyici her türlü olasılığı düşünmeye yöneltir. Direnme faaliyetleri Alevilerin Sünniler arasında zaten kötü olan ünlerine bir leke daha çalar.

Başa geçtiği zaman, Şam'daki Sünni yönetim Lazkiye'yi Suriye'ye katmak için hiçbir çabayı esirgemez (kısmen, bu bölge denize tek geçit olduğundan) silahlı direnişin üstesinden gelerek, Alevi devletini, askeri birimlerini, parlamentodaki Alevi koltuklarını ve kişisel sorunlarda Alevi kanunlarına başvuran mahkemelerini fesheder. Bu önlemlerin bazı başarılı sonuçları olur; 1954'te Dürzî ayaklanmasının bastırılmasından sonra Aleviler Suriye yurttaşlığında karar kılar ve artık ayrı bir devlet olma hayallerinden vazgeçerler. O zamanlar nispeten önemsiz gibi görünen bu manzara değişimi aslında Suriye politik hayatında yeni bir çağa yol açar: "Alevilerin politik yükselişi."

Alevilerin geleceklerinin Suriye'ye bağlı olduğunun farkına vardıklarında hızla güç kazanmaya başlarlar. İki kilit müessese silahlı kuvvetler ve Baas Partisi değişimlerinde özel bir öneme sahip olur. Fransızların ayrılmasıyla askeri yönden zayıfladıkları halde, Aleviler ve diğer azınlıklar bağımsızlıktan sonra, orduda yine aşırı sayıdadırlar. Eski askerler görevlerinde kalırken bir yandan yenileri gelmeye devam eder. Sünnilerin Alevilere olan yaklaşımları belliyken, Alevilerin silahlı kuvvetlerdeki ısrarı şaşırtıcıdır. Bu anormallik bir kaç etkenin sonucudur:

Öncelikle askeriyenin azınlıkların mekânı olarak yaptığı ün sürmektedir. Patrick Seale toprak sahibi Sünni ailelerin milliyetçi bir yaklaşımla bir meslek olarak askerliği; savaşlarda Fransızlara hizmeti gerektirdiğinden küçümsediklerini gözlemler. Humus Askeri Akademisi onlara göre tembel, asi, akademik ve sosyal açıdan geri, sıradan insanların yeridir. Sünni olmayanların görüşleriyse Humus'un hırslı ve yetenekliler için bir fırsat olduğu doğrultusundadır.

İkinci olarak, Sünni idareciler yerel politikadaki gücünden korkarak devletin bir aygıtı olan orduyu hakikaten ihmal ederler; fonlarını kısıp, sınırlı tutarlar, askeri mevkilerin cazibesini azaltırlar. Bir üçüncü etken Alevilerin ve diğer kırsal kesim insanlarının meşum ekonomik açmazlarının, orduya mensup olmanın çocuklarının askerlikten muafiyeti için ücret ödememe imkânı olarak görülmesine neden olmasıdır ve daha da olumlusu, çocukların askerliği doğru-dürüst bir yaşama ulaşmada araç kabul etmeleridir.

Bütün bunlardan dolayı, Humus Askeri Akademisi'ne giren Alevilerin oranı 1946'dan sonra düşerse de subay müfrezelerinde yine fazla sayıda temsilci bulur. 1949 tarihli bir rapor azınlık kökenlilerin Suriye ordusundaki önemli birimleri kumanda ettiklerini ortaya koyar. (Bunlar sadece Aleviler değildir, mesela Cumhurbaşkanı Hüsni ez-Zaim'in 1949'daki muhafızı bir Çerkez'dir.) Aleviler eratın çoğunluğunu, erbaşların da üçte ikisini meydana getirirler.

Görünüşte, Sünni liderler üst mevkileri ellerinde tutmanın askeri kuvvetleri kontrolde yeterli olduğu inancındadırlar. Bu yüzden azınlıklar alt kademeleri doldururlar ve birkaç yıl bölük düzeyinden yukarı çıkamazlar. Fakat tersine bu ayrım onların lehine olur; 1949 ve 1963 yılları arasında sayısız askeri darbe ile uğraştıklarından dolayı, her hükümet değişimi Sünni mevkilerinin boşalması ve istifası ile sonuçlanan yıkıcı güç mücadelelerini beraberinde getirir.

Wags, kısmen doğru olarak, Suriye ordusunun dışında, içinden daha fazla subay olduğunu öne sürer. Söz konusu anlaşmazlıklardan etkilenmeyen gayrı Sünniler ve özellikle Aleviler ardı kesilmeyen bu tasfiyelerden yararlanırlar. Zamanla, rütbeleri de yükselir ve bir Alevi, yükseldikçe yakınlarını da gözetir.

1946-1963 dönemindeki tasfiyeler ve karşı-tasfiyeler subaylar arasındaki güvensizliği körükler. Kimin kime karşı komplo hazırlayabileceği bilinmediği için, yüksek rütbeli subaylar sık sık yetki hiyerarşilerini akrabaları lehinde kullanırlar. İhanet korkusu askerler arası ilişkileri etkilerken güvenilir etnik bağlar azınlık subaylarına büyük avantaj sağlar. Nerede ise genel kuşkuculuğa varan durumlarda sarsılmaz ilişkilere sahip subaylar, aynı özellikten yoksun olanlardan daha nüfuzludurlar. Sünniler orduya birey olarak girdikleri halde, Aleviler bir mezhebin üyeleri olarak gelirler; bu yüzden ikinci grup gelişme imkânı bulur. Alevilerin etnik dayanışması Sünni subayların çürük ittifaklarından daha dayanıklı işbirliklerine zemin hazırlar.

Ordunun başında Aleviler, Baas Partisi kanalıyla da güç kazanırlar. İlk yıllarından itibaren Baas, çok sayıda katılım gösteren Alevilerin de dâhil olduğu azınlık ve taşra kökenliler için özel bir çekiciliğe sahiptir( özellikle partinin Lazkiye şubesinde). Genelde alt-orta sınıfa mensup şehre yeni göç etmiş eski köylülerin çocukları olan öğrenciler parti üyeliğinin çoğunluğunu oluştururlar. Örneğin Baas, Halep'teki bazı liselerde öğrencilerin dörtte üçünün kendi üyesi olduğu iddiasındadır. Nitekim parti kurucularından Zeki el-Arsuzi alevi olup (taşralı) dindaşlarından çoğunu partiye kaydettirir.

Alevileri bilhassa çeken iki doktrin vardır: Sosyalizm ve sekülerizm. Sosyalizm, ülkenin bu en fakir cemaatine ekonomik fırsatlar vaat eder (azınlıkların ön plana çıkarılmasını üstlendiği 1960'lara kadar Baas'ın sosyalizmi net değildir). Sekülerizm -din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması- ise küçümsenen bu topluluğa daha az "ön yargı" sözü verir. Ayakaltında ezilmiş dini bir cemaat için bu iki doktrinin bileşiminden daha cazip ne olabilir? Hakikaten, Baas, Alevileri (ve diğer fakir kırsal azınlıkları) Arap milliyetçiliğinden çok bu yönüyle cezbeder.

Baas'ın tek rakibi hemen hemen aynı şeyleri öneren Suriye Sosyalist Milliyetçi Parti[ SSNP]'dir. İki parti de 1955'deki Maliki olayına dek bir on yıl başa baş gider; ancak bu tarihten sonra özellikle Suriye'de Aleviler baskın bir şekilde Baas'da toplanırlar.

Alevilerin Birleşmesi:1963-1970

Rejimdeki üç değişiklik Alevilerin güçlerini pekiştirmelerine yardım eder. 19632deki Baas hükümet darbesiyle, Şubat 19662da Alevilerin ve Kasım 1970'de Esad'ın yaptığı darbeler. Aleviler 8 Mart 1963 darbesinde etkin bir rol oynadıkları gibi ardından kurulan Baas rejiminde de kilit pozisyonları elde ederler. 1963 ve 1966 yılları arasında ordu ve Baas'da, azınlıkları ve Sünnileri karşı karşıya getiren mezhebi savaşlar meydana gelir.

Önce orduda; Sünni başkan Emin el-Hafız'a karşı direnen Alevi liderleri orduyu dindaşlarıyla doldururlar. Bu yolla, azınlık subayları Suriye askerlik kurumuna hükmetmeye başlarlar. Mart 1963 darbesinden hemen sonra oluşan 700 açığın yarısını Aleviler kapatır. Sünniler o denli kısıtlanır ki, harp okulu mezunlarına kolordu görevleri bile verilmez. Alevi, Dürzî ve İsmaililer Şam bölgesinin politik açıdan hassas mevkilerini tutarken, Sünniler başkentten uzaklara gönderilir. Cemaat bağları her ittifakı yönlendirmese de81 uzun vadeli ilişkilerin çoğuna zemin hazırlar.

Muhammed Umran gibi bazı Alevi önderleri kendi cemaatlerinden kilit üye birlikleri kurarlar. Öte yandan Sünni subaylar çoğunlukla, yüksek mevkileri tutan ama güç kullanımı sınırlı "kuklalar" haline gelirler. El-Hafız misilleme amacıyla neredeyse her Alevi'yi düşman kabul eder ve mesela sırf cemaat bağları nedeniyle Alevileri bazı mevkilerden ihraç etmek gibi pervasız mezhebi politikalar izler.

Grupçu eğilimlere direnen Alevi subaylar bile sonunda dışlanırlar. Politik olaylar öteden beri Alevileri bölen grupsal, sosyal ve mezhebi ayrılıkları azaltarak aralarındaki bağı pekiştirir. O dönemin öğrenci liderlerinden Itamar Rabinovich grupçuluğun nasıl bir dinamizm kazandığını şöyle açıklar:

Cedid (Salah Cedid, 1966-1970 arasında Suriye Başbakanı) politik nedenlerden ötürü Ümran'ı mezhepçiliği (taifiyye) teşvik ettiği gerekçesiyle suçladı; hâlbuki kendisi önceden Ümran'ın terfi ettirdiği subayların desteğine sahipti…

Ümran'ın rütbelerini yükselttiği subaylar, ordunun üst kademelerinde aşırı sayıda bulunmalarının, çoğunluğun hıncını körüklediğinin farkındaydılar. Yüksek ama sallantıda olan mevkilerini koruyabilecek, dönemin en önemli Alevi subayı Cedid'in etrafında toplanır göründüler. Emin el-Hafız'ın, Cedid'i mezhebi politikalar bulaşmakla suçlayarak Sünni subayları çevresinde toplaması oldukça doğaldı… Cedid'in Alevi taraftarlarının dayanışması; konu daha bir itirafçı çehreye sokup, müşterek ya da özel statülerini tehlikeye soktuğu endişesini daha fazla güçlendirir.

Aynı etkenler yine yüksek askeri mevkilerde aşırı yığılma gösteren Dürzî subayları da 1965'te Alevilerle beraber kendi kaderleriyle baş başa bırakır.

Benzer bir dinamik hareket Baas Partisi'nde de meydana gelir. Aleviler boşalan 700 askeri mevkiyi doldurur doldurmaz büyük sayılarda da partiye yığılırlar. Üyeliklerini kolaylaştırmak için Mart 1963'ten sonra iki yıl boyunca üye kabulündeki ideolojik koşullar hafifletilir. Parti görevlilerinin birçoğu aile, kabile, köy ya da mezhep üyelerini partiye getirir. Baas Partisi'ne ait 1966 tarihli bir iç belgenin problemi ortaya koyduğu gibi:

"Dostluk, ailevi ilişki ve bazen kişisel ahbaplık parti mantığına ters düştüğü halde üyeliğe kabulün temelini oluşturur." Aleviler diğer Alevileri getirdikçe Sünnilerin çoğu tasfiye edilir. İdeolojik bir partiden mezhebi bir birliğe dönüşerek üye sayısı iktidara geldiği yıl beş misline çıkar. İktidarının ilk iki buçuk yılı zarfında –yani Mart 1963'ten 1965'in sonlarına kadar tamamen farklı bir kurum haline gelir.

Bu değişimler Şubat 1966 da el-Hafız'ın azınlık kökenli otuz subayı ordudan ihraç etme kararıyla doruğa ulaşır. Planı haber alan bir grup Baaslı Alevi Subay el-Hafız'dan önce davranarak Suriye'nin en kanlı hükümet değişimiyle 23 Şubat'ta iktidarı ele geçirir. Göreve gelir gelmez diğer dini gruplardaki rakip görevlileri tasfiye eder (önce Sünni ve Dürzîleri daha sonra da İsmailileri). Bu da cemaatler arası gerilimi iyice artırır.

Alevi subaylar en önemli mevkilere geçerek benzersiz bir güç kazanırlar. Önemli kararlar alma yetkisine sahip Suriye Bölge Komutanlığı, 1966-1970 yıllarında Şam, Halep ve Havran'dan hiçbir Sünni temsilciyi barındırmaz. Bununla beraber üyelerinin üçte ikisi Lazkiye, Havran ve Dayr ez-Zur'un kırsal azınlık nüfusundan gelir. Çarpıklık Bölge Komutanlığı'nın subayları arasında daha belirgindir, zira 1966-1970 arasında %63'ü sırf Lazkiyeli'dir.

Alevi iktidarı, diğer cemaatlerin şiddetli yakınmalarına sebep olur. Dürzî bir askeri lider Salim Hatum Suriye'den kaçışından sonra basına yaptığı açıklamada Alevilerin, orduda, diğer dini cemaatlere oranla bire beş üstünlük sağladıklarından bahseder. Ayrıca, Suriye'deki durumun grupsal ve mezhebi canlılığın artmasının bir sonucu olarak bir iç savaş tehdidiyle yüz yüze geldiğine dikkat çeker. Suriyeli bir askere ne zaman subaylar hakkında soru sorulsa; yalnızca Alevi subayların yerlerini koruduğu, diğerlerininse görevden uzaklaştırıldığı cevabı alınır. Hatum, Alevilerin Baas'ın sloganı; "ebedi misyonlu tek Arap Milleti"ni "ebedi misyonlu tek Alevi devleti" olarak değiştirdiklerini söyler.

Alevi tahakkümü istikrar sağlayamaz. İki alevi lider Salah Cedid ve Hafız Esad Suriye'de üstünlüğü elde etmek için 1960 sonlarından, Esad'ın galibiyetiyle sonuçlanan Kasım 1970'e kadar savaşırlar. Görünümlerindeki farklılıklara ek olarak –Cedid daha ideolog; Esad'sa pragmatisttir- Alevi mezhebinin farklı kanatlarını temsil ederler. Ürdün hükümetiyle Filistin Kurtuluş Örgütü arasındaki Eylül 1970 savaşı Esad'ın iktidarını belirleyen olay olur. Cedid kara kuvvetlerini Filistinlilere yardıma gönderdiği halde, Esad hava kuvvetlerini göndermeyi reddeder. Suriye zırhlılarının yenilgisi iki ay sonra Esad'ın kansız askeri darbesini hızlandırır. Suriye'nin on yedi yıl içerisindeki bu onuncu darbesi uzun süre için sonuncusu olur; Aleviler arası sürtüşmelere son verir.

Suriye'nin kontrolünü kazanma yarışından galip çıkan Hafız İbn Ali İbn Süleyman Esad85 6 Ekim 1930'da Türkiye sınırı yakınlarında Kardaha köyünde dünyaya gelmiştir. On bir çocuktan dokuzuncusu olan Hafız'ın ailesi, Matavira kabilesinin Numaylatiya koluna mensuptur. (Bu Esad'ın atalarının 1120'lerde Irak'tan geldiklerini açıklar.)

Hafız'ın büyük babası ile babası köylülükten küçük eşraflığa geçişi tamamladıklarından, o doğduğunda ailesi nispeten zamanın varlıklı aileleri arasındadır. Nitekim Kardaha evlerinin çoğu kurumuş çamurdan yapıldığı halde Hafız taş bir binada büyür. Bununla beraber, sonraki yıllarda babasının okul harcı olan 16 Suriye Lirası'nı bulmasına kadar okula gidemediğine dair bir fakirlik hikâyesi geliştirir.86 doğru ya da yanlış, Hafız parlak bir çocuktur ve ailesinden okula giden ilk kişidir. 1930-1940 yılları arasında öğrenim için Lazkiye yakınlarında bir şehre gönderilir. Bir sonraki öğretim yılında, Kardaha'daki okuluna geri döner. 1944'ten 1951'e kadar Lazkiye'nin tanınmış liselerinden Lazkiye Koleji'ne devam eder.

1948 başlarında henüz 17 yaşındayken büyüyen İsrail devletine karşı savaşmak amacıyla orduya gönüllü yazılmak istemesine rağmen, yaşının küçük olduğu gerekçesiyle kabul edilmez. 1951'de mezuniyetinden sonra Humus Askeri Akademisi'ne yazılırsa da hemen sonra yeni kurulan Hakep Hava Okulu'na geçer.1955'te savaş pilotu subayı olarak diploma alır. Aynı yıl Şam dışında Mezze Hava Üssü'ne atanır, ancak bir süre sonra jet uçakları üzerine on altı aylık bir yetiştirme kursu için Mısır'a gönderilir. Kanal Savaşı sırasında tekrar Suriye'dedir. 1958 ortalarında Enise Mahluf'la evlenir evlenmez Suriye'ye henüz gelen Mig-15 ve Mig-17'leri kullanmayı öğrenmeye on bir aylığına Sovyetler Birliği'ne gider. Orada biraz Rusça öğrenir. Birleşik Arap Cumhuriyeti yıllarında Kahire yakınlarındaki MİG-19 uçak filosunu kumanda eder.

Esad, 1945'ten beri aktif politikada yer almıştır. Zaten Lazkiye Koleji'nde öğrenci komitesine başkanlık yapmış, daha sonra da buna, Ulusal Öğrenci Birliği'nin başkanlığına seçilerek devam etmiştir. Öğrenciliğinde, politik faaliyetlerinden dolayı Fransızlar tarafından hapsedilir. 1947'de Baas Partisi kurulur kurulmaz ilk üyelerinden biri olur. Bir yandan rütbesi yükselirken öte yandan Baas Partisi'nde aktif çalışmalarına devam eder. 1959'da Mısır'daki sürgün yıllarında Askeri Komite'nin kurulmasına ve faaliyetlerinin organize edilmesine katkıda bulunur. Bu arada Suriye Silahlı Kuvvetleri'ndeki mevkisi terfi aşamasındadır.

Birleşik Arap Cumhuriyeti'nin Eylül 1961'de dağılması Esad'ın iki zor yıl geçirmesine neden olur. Önce, kendisini Mısır, Suriye ve Lübnan'da hapsedilmiş bulur. Kahire yakınlarında beş parsız bir Suriye askeri olarak bir buçuk ay Mısır hapishanelerinden birinde kalır. O zamanlar, güçlü bir şahsiyet olduğu için Suriye'ye dönüşünde Şam'da iktidarı ele geçirmiş bulunan muhafazakâr liderlerce yüzbaşılıktan istifaya ve Deniz Nakliyat Şubesi'nde küçük bir görev almaya zorlanır. Ama işine çok az zaman ayırarak genellikle Askeri Komite'nin çalışmalarına katılır.

Mart 1962'de gizli darbe planının başarısızlığındaki payından dolayı Lübnan ve Suriye hapishanelerini boylar. Trablusgarb'a kaçarsa da dokuz gün tutuklu kalarak; birkaç gününü hapiste geçirdiği Suriye'ye iade edilir. Bu talihsizliğe rağmen, komplo politikalarıyla uğraşmaya devam eder ve Mart 1963'teki Baas darbesinde önemli rol oynar. Gösterdiği çabalardan ötürü orduya geri çağrılır ve 1963 başında Yüzbaşılıktan Aralık 1964'te Tüm Generalliğe, 1968'de de Mareşalliğe terfiiyle ödüllendirilir.(ordudan 1970 ya da 1971'de ayrılır). 1963 darbesinden sonra Dumayr'daki kargaşa yılarında gücünün tabanını oluşturacak hava kuvvetlerinin tümünü kontrol altına alır.

1963 darbesi Esad'a otoritenin ve yönetmenin ilk tadını verir (zaten baştan beri her ikisindeki kabiliyetini ispatlamıştı). Şubat 1966'daki isyanı vaktinde desteklemesi Alevilerin iktidara gelmelerini sağlamada belirleyici rol oynar; ödülü ise yeni rejimin ilanından yirmi dakika sonra savunma bakanlığına atanması olur. Yeni mevkisi Esad'a yetkisini hava kuvvetlerinin dışına özellikle ordunun savaş güçlerine kadar uzatma fırsatı verir. 1968'de ülkenin en önemli şahsiyetidir; ama bütün kontrolü eline geçirmeden önce bekleme vaktinin bittiğini anın geldiğine inanmaz. Hem son rakibi Salah Cedid'i devre dışı bıraktığı hem de Alevileri iktidar yükselttiği Kasım 1970'te o an gelip çatmıştır.

Sonuç

Alevi yükselişinin tarzı ordu, politik parti ve etnik cemaatler arasındaki girift bağlantılara işaretle Suriye'nin politik kültürünü yansıtır. Baas Partisi, Ordu ve Aleviler birbiri ardına yükselir; fakat bu üçünden hangisi en önemlidir? Yeni Baaslı yöneticiler Alevi askerler miydiler; yoksa Alevi Baaslı olan askerler miydiler? Bir üçüncü formül en doğrusudur. Bunlar hem Baaslı hem asker Alevilerdi.

Hakikaten parti de ordu da önemlidir; ama sonunda en önemli olan otoritenin Sünnilerden Alevilere geçişidir. Partinin ve ordunun kritik rollerini de küçümsemeden Alevilik ilişkisi nihayet Suriye'nin yöneticilerini tayin etmiştir. Parti ve kariyer önem taşır; ancak Suriye'de sık sık olduğu gibi en son etnik ve ve dini münasebet kimliği belirler. Esad'ın rejimi öncelikle Baaslı ve askeri yapısına dayanarak değerlendirmek Suriye politikasının özünü göz ardı etmek olur. Grupçu ilişkiler hayati derecede önem taşır; yüzyıllar boyu olduğu gibi bireyin mezhebi diğer herhangi bir niteliğinden daha çok önemlidir.

Cemaatsel bir şekil alan yeni yöneticilere karşı Sünnilerin tepkisi bu görüşü doğrular. Suriye nüfusunun %69'unu oluşturan Sünnilerin alevi yönetimine yaygın muhalefeti, şiddetli hatta terörist yollarla hükümete meydan okuyan ihvan-ı Müslimin örgütünü kurdurur. Birkaç kere rejimi devirmeye yaklaşmanın dışında şimdiye kadar başarılı olamamıştır.

Şu andaki güçlerine rağmen hala küçük ve hakir görülen bir azınlık olarak Alevilerin sonunda Suriye kontrolünü kaybetmeleri kaçınılmaz görünmektedir. Böyle olunca, büyük bir olasılıkla cemaatler arası anlaşmazlıklar, Alevi yönetimle Sünni çoğunluk arasında çıkacak kritik savaşla onları iktidardan indirecektir. Bu meyanda Alevilerin düşüşü önemli şahsiyetlere suikast, hükümet darbesi veya bölgesel isyan yoluyla yükselişlerini andıracaktır.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat