Sürgün’ün 73. yılında Kırım Türklerinin tarihine kısa bakış


Sürgün’ün 73. yılında Kırım Türklerinin tarihine kısa bakış

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 18 Mayıs 2017 Perşembe 21:56


Bugün 18 Mayıs. Kırım Türklerinin 1944'de Kırım'dan sürülmelerinin yıldönümü.

Küre Medya / Haber Merkezi
Büyük Sürgün olarak anılan hadisenin neticesinde toplam insan kaybının 100 bin kişiden az olmadığı ve 18 Mayıs 1944’de sürülenlerin yarısına yakınının hayatını kaybettiği genel olarak kabul edilmektedir

Levent Baştürk / Haberiyat.com


Bugün 18 Mayıs. Kırım Türklerinin 1944'de Kırım'dan sürülmelerinin yıldönümü. Ancak bu insanlık utancı olay bugün herhangi bir şekilde gündem konusu olmayacak. Hatta pek hatırlanmayacak bile.

Oysa 3 yıl önce Rusya’nın Kırım'ı ilhakına giden süreçte herkes hem ülkemizde hem de Batı'da birden Kırım Sürgünü'nü ve Kırım Türklerini hatırlayıvermişti!

Acılar da maalesef belli bir piyasa değeri olan tüketim malzemesi olmanın ötesine gitmiyor. Acılar da gündemimize sadece piyasada o konuda arz-talep dengesinin oluştuğu bir konjonktürde aklımıza geliyorlar.

Kimdir bu Kırım Türkleri ya da daha yaygın anılan biçimiyle Kırım Tatarları? Bizimle bağları nedir? Bu sorular ancak Kırım’a dair yeni bir uluslararası kriz yaşandığında tekrar aklımıza gelecekler.

Tarihçiler arasında Kırım’daki Müslüman Türk (Tatar) varlığının kökenleri konusunda değişik açıklamalar vardır. Umumiyetle 13. yüzyıldaki Moğol dalgasının bir kalıntısı olarak izah etme eğilimi ağır basar. Lakin bölgede Türkik unsurların mevcudiyetinin 4. yüzyıla kadar dayandığını görmek mümkündür.

Bu unsurlar belli bir tarihi konjonktür içinde Kırım coğrafyasında belirgin ve kalıcı nitelik göstermeye başlamışlardır. Bu süreçte, din olarak Yahudiliği benimsemiş olan Hazar Hanlığı’nın hakimiyetinin mühim etkisi olmuştur. Tebasının dini hayatına müdahale etmemesiyle bilinen Hazarlar döneminde, Kırım bölgesinde yaşayan Türkik unsurlar arasında İslamiyetin yayılmaya başladığı görülmektedir.

9. yüzyılın ikinci yarısında Kırım’daki Hazar hakimiyeti son bulmuştur; fakat bölgeye değişik Türkik kabilelerin gelmesi kesintisiz olarak devam edecektir. 10. yüzyılda Peçenekler ve 10-11. yüzyıllarda Kıpçaklar (Kumanlar) bölgede derin ve kalıcı izler bırakmışlardır.

Günümüzde Kırım Tatarları dediğimiz halkın dili ve kültürü üzerinde Kıpçakların derin etkisi olduğu görülmektedir. Kıpçakların büyük çoğunluğu 11. yüzyılda İslam’ı benimsemişlerdir. Bu İslamlaşma sürecinin ardından Kırım’da Müslüman cemaatler görünürlük kazanmaya başlamıştır. Kırım’ın mühim bir kısmı üzerindeki Kıpçak hakimiyeti 13. yüzyılın ortalarına kadar devam edecektir.  Kırım ile Anadolu’daki Müslüman Türk varlığı arasında temasın da 13. yüzyılda tesis edildiği tarihçilerce tespit edilmiştir.

Cengiz Han’ın torunlarınca 13. yüzyılın ortalarında kurulan Altın Orda Devleti, Kırım üzerinde yaklaşık bir yüzyıl hakimiyet sürdürmüştür. Altın Orda hanedanları Moğol asıllıydılar. Ancak, Kırım’daki Müslüman teba gibi, doğudan Moğol dalgasıyla gelen boyların çoğunluğunu da Türkik unsurlar oluşturmuştur. Bölgeye yerleşmelerinin ardından Türkik boyların hızla İslamlaşmaya başladıkları görülmektedir.

Altın Orda Devleti 14. yüzyıla girildiğinde resmen İslamiyeti kabul etmiştir. Türkik özelliği de daha baskın bir nitelik arzeder olmuştur. Kırım bölgesindeki Müslüman ve Türkik unsurlara genel olarak Tatar isminin verilmesi bu dönemin ürünüdür. Altın Orda Devleti’nden başlayarak bu bölgede tam beş asır kesintisiz bir Müslüman hakimiyeti kendini hissettirmiştir.

Bu hususta Akif Emre’nin haklı ve yerinde bir vurgusu vardır: Bölgedeki Müslüman hakimiyeti bir fethin değil, o coğrafya üzerinde yaşayan insanların İslam dinini kabul etmesinin sonucunda ortaya çıkmıştır.

15. yüzyılın ilk çeyreğinden başlayarak Kırım’da Hacı Giray yönetimi altında güçlü ve bağımsız bir devlet olarak Kırım Hanlığı egemen olmaya başlamıştır. Kırım Hanlığı, 1475 yılında Osmanlı İmparatorluğu ile sıkı bir ittifaka, hattâ onun himayesi altına girmiştir.

Kırım Hanlığı üzerinde Osmanlı nüfuzunun artmış olmasına rağmen Hanlık özerk siyasi varlığını muhafaza etmiş ve Doğu Avrupa’nın güçlü devletlerinden biri olmuştur. Kırım Hanlığı XVI. yüzyılda Türk/Müslüman hanlıkları aleyhine güçlenmeye ve genişlemeye başlayan Rusya’yı durdurabilen tek güçtür. 1571’de Kırım Hanı I. Devlet Giray Han kumandasındaki Kırım ordusu, Korkunç İvan’ın Rus birliklerine üstün gelmiş ve Moskova’ya girmiştir.

Başşehir Bahçesaray’dan yönetilen Kırım Hanlığı bir göçebe siyasi formasyonu olmaktan çıkıp İslâm medeniyeti dairesi içinde yerleşik medeni bir devlete dönüşmüştür. 15.-18. yüzyıllar arasında Kırım sayısız büyük âlim, devlet adamı, edip, sanatçı ve askerin vatanı olmuştur. Kırım Hanları, Osmanlı devlet protokolünde Sadrazam ile birlikte Padişahtan hemen sonra gelmekteydiler.

Kırım Hanlığı yaklaşık 300 yıl kadar sürmüştür. Hanlık üzerindeki Osmanlı hakimiyeti, 1769-1774 Osmanlı Rus savaşının sonunda imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşması ile sol bulmuştur. Bu antlaşmaya göre sözde bağımsız bir devlete dönüşen Kırım Hanlığı, Rus entrikaları sebebiyle kanlı iç kargaşalar yaşamıştır. Yaşanan ciddi siyasi istikrarsızlık neticesinde iyice yıpratılmışır. İç kargaşa ve istikrarsızlığın ardından 1783’de Rusya Çariçesi II. Katerina döneminde Kırım, Rusya tarafından işgal ve ilhak edilmiştir.

Çarlık Yönetimi, yarımadanın ilhakının ardından Kırım’ı Ruslaştırmaya politikalarını icraate koymuştur. Ayrıca Rusya daha güneye yönelik genişleme teşebbüsleri için Kırım’ı stratejik bir sıçrama tahtası olarak kullanmaya başlamıştır.

Kırım’ın Rus idaresi altına girmesinin ardından yarımadanın Müslüman halkına yönelik Ruslaştırma politikaları bağlamında baskı politikaları hiç durmamıştır. Bu politikaların bir yönü, halkın dinî ve kültürel hayatına yönelik fiilî veya psikolojik baskıların uygulanmasıdır. Bununla birlikte ekonomik baskılar da ağır boyutlara ulaşmıştır.

Kırım Tatar köylüleri 18. yüzyıl sonlarından itibaren sürekli olarak topraksızlaştırılmışlardır. Muazzam genişlikteki topraklar yarımadanın Rusya’ya ilhakı ile birlikte Rus asilzadelerine ve memurlarına dağıtılırken, ezici çoğunluğu köylülerden oluşan Kırım Tatarları giderek yoksullaştırılmıştır.

Kırım toprakları üzerindeki ağır Rus varlığı ve Ruslaştırma politikaları Kırım Tatarlarının Osmanlı Devleti topraklarına büyük dalgalar halinde göç etmelerine sebep olmuştur. Kırım Harbi’nden sonraki 1860-1861 göçünün ardından da ilk defa Kırım Tatarları Kırım’da nüfus çoğunluğunu kaybettiler.

Kırım’ı “İkinci Endülüs” olarak niteleyen Akif Emre, Kırım’ın Çarlık döneminde Ruslarca ilhakından 20. yüzyıla kadar olan durumu şöyle özetler:

“Rusların Kırım'ı işgali sonrası gelişmeler, pek çok anlamda Endülüs'ün düşüşüyle hayata geçirilen uygulamaları hatırlatır. Her şeyden önce büyük göçler, sürgünler bu benzerliğin en göze batan unsurları. Mesela işgalin başladığı 1784'ten 1800 yılına kadar geçen sürede 500 bin kişi vatanını terk etmek zorunda kalır. 19. yüzyılın ilk yarısında 200 bin, 1860 sonrası ise 230 bin Müslüman anavatanlarını terk etmek zorunda kalacaktır.”

 Sovyet devrinde imkânsız hale gelene kadar Kırım’dan Türkiye’ye göçler tek bir yıl bile inkıtaya uğramamıştır. Bu durum Türkiye’de küçümsenemeyecek miktarda bir Kırım Tatar nüfusunun oluşmasına yol açmıştır.

20. yüzyılın ilk on yılında Kırım Tatarları ve Türkiye arasındaki ilişkiler büyük bir ivme kazanmıştır. Bunda 1905 Rus Devrimi ile 1908 Osmanlı Meşrutiyet Devrimi’nin etkileri olmuştur. Osmanlı Devleti’nden Kırım’a, Tatarlarının eğitim ihtiyacını karşılamak için çoğu Kırım Tatarı asıllı olan öğretmenler gönderilmiştir. Aynı zamanda pek çok Kırım Tatar genci de eğitim amacıyla İstanbul’a gelmiştir. Çarlık rejiminin Kırım Tatarları ile Osmanlı Devleti arasındaki gelişen ilişkileri engelleme teşebbüslerine rağmen, bu gelişmeler oldukça mühim kalıcı tesirler bırakmıştır.

 1905 Rus Devriminin ardından Kırım Tatarları nispi bir rahatlığa ulaşmışlardır. Ancak bu 1917 Bolşevik Devrimi’nin ardından değişecektir. 1917 devriminin karmaşasında kendi kaderlerini kendilerinin tayin etmesi yönünde Tatarların attıkları adım Bolşeviklerce çok kanlı bir biçimde bastırılmış ve Ocak-Nisan 1918 tarihleri arasında Bolşevikler’in katliamına maruz kalmışlardır.

Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’nin kurulmasını takiben 1920’lerin başında geçici bir nispi rahatlama dönemi yaşanmıştır. Ancak 1920’lerin ikinci yarısında Stalin’in Sovyetler Birliği’nde iktidara gelmesinin ardından Kırım Tatarları tekrar baskı, şiddet ve terörün muhatabı olmaya başlamışlardır. Siyasi önderlere ve onlarla bağlantılı olduğu varsayılanlara karşı büyük bir imha kampanyasına girişilmiştir. 1928’de bütün Sovyetler Birliği çapında şiddet ve baskı yoluyla sürdürülen kollektivizasyon ve “kulak”ların (toprak sahipleri) tasfiyesi yönündeki sert politikaların hışmından Kırım Tatarları da nasibini fazlasıyla almışlartır. On binlerce Kırım Tatar köylüsü “kulak” oldukları iddiasıyla Urallara, Sibirya’ya ve başka yerlere sürülmüştür. Stalinist politikalarla tarımın tahrip edilmesi neticesinde Kırım’da 1931-1933 yıllarında muazzam boyutlarda bir açlık hadisesi yaşanmıştır.

Kırım Tatarları tarihinde 1930’lardaki Stalinist devlet terörünün unutulmaz bir yeri vardır. Bu korkunç dönemde, Kırım Tatar elitleri doğrudan idam veya çalışma kamplarında yok etme suretiyle tamamen ortadan kaldırılmıştır. Halk kesimleri de devlet teröründen büyük zararlar görecektir.

Ancak Kırım Tatarları için en büyük felaket Stalin tarafından 11 Mayıs 1944’de imzalanan ve Kırım Tatarlarının son ferdine kadar Kırım’dan sürülmesini emreden kararın uygulanması idi. Hayvan vagonlarına tıka basa yüklenen Kırım Tatarlarının en az üç-dört hafta sürecek olan bir ölüm yolculuğu sırasında açlık, susuzluk, hastalık, bitkinlik ve havasızlıktan on binlercesi hayatını kaybetmiştir. Sürgünden, Kızılordu saflarında Almanlara karşı savaşmış olanlar da dahil olmak üzere, hiç bir Kırım Tatarı istisna edilmemiştir.

Büyük Sürgün olarak anılan hadisenin neticesinde toplam insan kaybının 100.000 kişiden az olmadığı ve 18 Mayıs 1944’de sürülenlerin yarısına yakınının hayatını kaybettiği genel olarak kabul edilmektedir.

Sürgünün ardından yarımadada Kırım Tatarlarından geriye kalan her türlü iz büyük bir hızla yok edilmeye başlanmıştır. Tatarlarından kalan bütün mallar yağmalanmıştır. Ayrıca, bir kaç istisna dışında, Kırım’ın Türk-İslâm geçmişine ait hemen bütün tarihî binalar, abideler ve eserler yerle bir edilmiştir. Başka bir deyişle, Kırım Tatarları sadece fiziken değil, tahayyüllerde de katledilmiş ve silinmek istenmiştir.

Tatar Sürgünü’nün ardından boşaltılan Kırımlıların yerlerine 1944 yazından itibaren Sovyetler Birliği’nin diğer bölgelerinden getirilen Rus ve Ukraynalı nüfus yerleştirilmiştir. Kırım Tatarlarının sürülmesiyle Kırım’ın Sovyet tarzı özerkliği artık anlamsızlaştığından Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti de (KÖSSC) 1946’da ortadan kaldırılmış ve yarımada alelâde bir oblast olarak Rusya Sovyet Federatif Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlanmıştır.

1954’de ise, Ukrayna’nın “Rusya’ya katılmasının” 300. yıldönümü gerekçe gösterilerek, Ukraynalılara bir jest olarak Kırım oblastı Ukrayna Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne bağlandı. O dönemde Sovyetler Birliği’nin her noktası zaten tartışmasız bir şekilde Moskova’ya bağlı olduğundan teknik olarak hiç bir şeyi değiştirmeyeceği düşünülen bu “hediye”nin uzun vadeli neticeleri, Ukrayna 1991’de bağımsızlığını kazandıktan sonra görülecekti.

Stalin’in ölümünün ardından Sovyet sisteminin şiddetinde bir hafifleme olmuştur. 1956’dan itibaren Nikita Hruşçov’un nisbî yumuşama politikasından cesaret alan Kırım Tatarları vatanlarına dönmeyi talep etmeye başlamışlardır. Lakin bu yöndeki çabalarında 1989 yılına kadar sürekli engellerle karşılaşmışlardır. Buna rağmen, her türlü zorluğu göze alarak dönüşler de başlamıştır. 1989-1991 arasında Kırım Tatarlarının Kırım’a dönüş hareketi, karşılaşılan ağır güçlüklere rağmen önceki yıllarla kıyaslanmayacak ölçüde artmıştır.

Kırım Tatarlarının dönüş çabalarını hızlandırdıkları bir dönemde Kırım’daki mevcut Rus çoğunluğa mensup milliyetçi unsurlar da harekete geçeceklerdir. O ana kadar Kırım Tatarlarının talep edegeldikleri ortadan kaldırılmış olan Kırım Özerk Soviet Socialist Cumhuriyeti’nin (ÖSSC) yeniden kurulması fikrini Ruslar da savunmaya başlamışlardır. Ancak, bu seferki Kırım (ÖSSC) Ruslara dayanacaktı. Özerkliğin bu şekli Kırım Tatarları tarafından şiddetle reddedilmiştir. Buna rağmen Kırım’da 20 Ocak 1991’de yapılan referandumun sonucunda, Ukrayna SSC Yüksek Sovyeti’nin 12 Şubat 1991 tarihli kararıyla Kırım Oblastı Ukrayna’ya bağlı Kırım Özerk Sovyet Sosyalist Cumhuriyeti’ne dönüştürüldü. Kırım Tatarlarının hiçbir seviyede yer almadığı bu yeni özerk cumhuriyet idaresi Kırım Tatarlarının dönüşüne karşı önceki olumsuz tutumu sürdürmüştür.

Mevcut tüm güçlüklere rağmen, Kırım’a dönen Kırım Tatarları mevcut Rus çoğunluğu tatmin için kurdulan Kırım ÖSSC’nin bu şeklini tanımayı reddetmiş ve Kırım’ın statüsünün ancak Kırım Tatarlarının kendi kaderlerini tayin hakkına uygun olarak belirlenebileceği fikrinde ısrarlı olmuşlardır.

1991 sonunda Sovyetler Birliği’nin tamamen ortadan kalkması ile Kırım artık bağımsız bir devlet olan Ukrayna’ya bağlı bir özerk cumhuriyet haline gelmiştir. Ancak bu noktada Kırım’daki Ruslar, Kırım’ın Ukrayna’dan bağımsızlığını kazanmasını ve bunu müteakip derhal Rusya’ya katılmasını savunmaya başlamışlardır. Aynı şekilde Rusya’daki milliyetçi güçler de Kırım’daki Ruslara açık bir şekilde destek vermişlerdir.

Kırım Tatar Millî Meclisi ise Kırım Tatarlarının iki yüzyılı aşkın bir süredir başlarına gelen felâketlerden Rusya’yı sorumlu tutmaları nedeniyle, Kırım’ın Rusya’ya bağlanmasına veya Rusların hakimiyetinde bağımsız devlet olmasına kesin olarak karşı çıkmıştır. Tatarlar Kırım’ın Ukrayna’ya bağlı bir Tatar millî özerk cumhuriyeti şekline dönüşmesi görüşlerini savunmuşlardır. Kırım Tatarları günümüzde Kırım’ın Ukrayna içinde özerk bir yönetim olarak kalmasını Rusya hakimiyeti altında yaşamasına tercih etmektedirler.      

20 Mart 2014’de Kırım’ın Rusya tarafından ilhakının ardından Kırım Tatarları açısından yeni bir zor dönem daha başlamıştır. Kırım Tatar Milli Meclisi kapatılmış ve toplumun liderleri Kırım dışına çıkmak zorunda kalmışlardır. Rusya’nın parçası olmaya karşı çıkan aktivist Tatarlardan hapse atılanlar olmuştur. Bir kısım Tatar, Kırım’dan ayrılmak zorunda kalmıştır.

Hülasa, Kırım’ın “İkinci Endülüs” olma niteliği devam etmektedir.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat