Soruşturma: Mehmet Durmuş; "İslam başlı başına bir siyasettir"


Soruşturma: Mehmet Durmuş; "İslam başlı başına bir siyasettir"

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 05 Mayıs 2015 Salı 15:17


Soruşturma Dosyamıza Venhar Haber'den Mehmet Durmuş ile devam ediyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
Soruşturma Dosyamıza Venhar Haber'den Mehmet Durmuş ile devam ediyoruz.

Sayın Mehmet Durmuş'a da 3 kavram üzerine sorularımızı yönelttik. Kvramlarımız: Siyaset, İdeal Siyaset, Reel Siyaset. Mehmet durmuşla gerçekleştirdiğimiz söyleşimizi siz Küre Medya okurlarıyla paylaşıyoruz.

Küre Medya: Siyaset İslami anlamda neye karşılık gelmektedir, yani Müslümanlar, “Siyaset” denince ne anlamalıdır? Tabi aynı zamanda modern devlet, yani laik-seküler manada neye tekabül etmektedir?

Mehmet Durmuş: Rahman ve Rahîm Allah'ın adıyla.

İSLAM SİYASETTİR

Siyaset, yönetme sanatıdır. Yönetme işi belki zihinlerde olumsuz çağrışımlara sahip olabilir çünkü tarih boyunca insanlık kötü yönetimlerden çok çekmiştir. Lakin yönetme işi doğasında daha temizdir. Her güzel şey gibi, yönetim de kötüye kullanılmışsa, bu onu tab’an kötü kılmaz. Yönetim işi, zorbalıkla bir topluma tahakküm etme olarak algılanmamalıdır. Yönetim, yasaların soğuk yüzü yanında, insana saygıyı, şefkat, merhamet ve adaleti de içerir. Hayvan bakıcılığına seyislik, bakıcıya seyis denmesi de bu dediğimiz inceliklere işaret eder.

Siyaset bir sanattır. Bu sanatın iyi bir şekilde icra edilmesi, siyasetin yaslandığı ana ideolojik zemin dışında, hikmet ve adaletten nasiplenmeye bağlıdır. Bir öğretmen de sınıfta bir tür yönetim sanatı icra eder. Öğretmen vardır, öğrenci nazarında tam bir canavardır, öğretmen vardır, dersi iple çekilir ve adeta bütün streslerin atıldığı bir ‘sağaltma’ vaktidir.

Bir ülke üzerinde bir toplumu yönetme işi, bir aileyi yönetmek gibidir. Ailenin bir yöneticisi mutlaka vardır ve genelde babadır. Öncelikle aileye ‘Müslüman aile’ denmesi için, babanın ve annenin Müslüman olmaları şarttır. Çocukların Müslümanca yetişmelerinde anne-baba birinci dereceden ve asla göz ardı edilemez bir role sahiptir. Ailenin bütün fertlerinin Müslüman olduğunu farz etsek bile, o ailenin müslümanca ve aile huzurunu temin edecek tarzda yönetilmeleri yine garanti olmaz. Çünkü aile reisi, Müslüman olmakla birlikte, ilim sahibi, hikmetten anlayan, adil, şefkatli olduğu kadar dirayetli, basiretli bir kimse olması da icap eder. Aile reisi, ailesinin rızkını helal yollardan kazanmasını bilmeli, gereksiz borçlanmalardan mutlak surette kaçınmalı, savurgan olmamalı ama cimri de olmamalıdır.

Ailenin temel taşları olan baba ve annenin olgun, hikmetli ve basiretli tutum ve davranışları, ailede geçimsizlikleri önleyeceği gibi, yetişen çocukların kişiliklerinin oluşumunda da birinci dereceden rol oynayacaktır.

Ailenin, komşu ve akrabalarıyla, tevhid ve adalet ekseninde iyi geçinmesi de çok önemlidir.

İşte, toplum da, ülke çapında büyütülmüş bir aile gibidir.

Önümüzde çokça ‘kötü aile’ örneklerinin bulunması, nasıl ki bizde aile mefhum ve kurumuna karşı olumsuz bir kanaat hasıl etmezse, yönetim işi de böyledir.

Peygamberler siyaset işiyle birinci dereceden alakalı insanlardır. Onlar toplumun seyisidirler. İlk siyaset önderlerimiz Rasullerdir. Peygamberliğin açılımı siyasete çıkar. Çünkü Din/İslam siyasetin ta kendisidir. İslam, insanları yönetmeye taliptir. Bir Peygamber’in veya Müslüman bir liderin devletleşememesi, İslam'ın siyaset olduğu gerçeğini asla değiştirmez. Peygamberlik, insan toplumlarının nasıl ve ne ile yönetileceklerine dair, Allah’tan kullara tevdi edilmiş bir ilahi programdır. Dolayısıyla siyaset, çok mübarek bir iştir, bir ibadettir. İslam nazarında siyasetin namazdan ve diğer ibadetlerden asla geri kalır tarafı olamaz. Siyaseti, Allah'ın rızasını kazandırıcı vasfı oldukça yüksek, haysiyetli bir iş, büyük bir kulluk görevi olarak görmek gerekir. Hac gibi, Cuma namazı gibi ibadetlerimiz doğrudan siyasetle alakalı olduğu gibi, cihad ve İslam hukukunun uygulanması tamamen İslami siyasete endekslidir.

Yeryüzünde Müslümanların zillet içerisinde, başları eğik olmaktan kurtulup, küfür karşısında dimdik durabilmeleri siyasetle temin edilebilir. Bunu temin etmenin yolu yordamı da siyasettir.

Müslümanların, İslam karşıtlığı üzerine bina edilmiş siyasetlere bakarak, siyasetten el etek çekmenin en iyi dindarlık olduğu mealinde bir söylem ve bu doğrultuda pozisyon belirlemelerinin (uzlet, köşeye çekilme, pasiflik) hiçbir haklı tarafı olamaz. Böyle bir küskünlük asla İslamî olmadığı gibi, siyaseti (hayatı) kurtlara bir sofra yapmaktan başka bir anlam da taşımamaktadır.

Siyaset, yeryüzünde marufun emredilmesi, münkerin nehyedilmesi görevine hizmet edebilecek, şerrin damarlarını tıkamaya, hayrın alabildiğine yayılmasına imkan veren, nübüvvetle yoldaş bir iştir.

Laik siyasete gelince, Kitabımız Kur'an, iyi ürün bitiren verimli arazi ile ancak ılgın ağacı bitirmeye elverişli, verimsiz/çorak araziyi kıyaslayan bir temsil verir. İslamî ve laik siyaset işte bu temsile denk düşen iki siyaset tarzıdır. Bu, tıpkı hak ve batıl iki din gibidir. Laik siyaset, esasında çorak topraktan da öte, bugünkü terimlerle söyleyecek olursak, kanserojen içeren, zehirli araziye tekabül eder.

Kabaca, din işini devlet işinden ayırmak olarak tanımlanan laiklik, insanlığı Din’den tecrid etme, Din’i insan hayatından kovma girişimidir ve bu haliyle Allah'a kafa tutma anlamı taşır; gerçek bir tuğyandır, iblisçe bir tutumdur.

İçinde yaşadığımız ülke özelinde siyaset, yine yönetim anlamına gelmektedir; toplum yönetilmektedir fakat bu, Allah adına olmayan, Allah'ın adıyla başlamayan ve o şekilde bitmeyen bir siyasettir. Bir ‘iş’ Allah'ın adına ve Allah'ın adıyla yapılmıyorsa, kimin adına ve kimin adıyla yapılıyor olması önemli değildir ve Kur'an bu durumu tağut diye isimlendirmektedir. Demek ki bugünkü siyaset bir tağut/tuğyan siyasetidir. Allah'ın inzal ettiği değerlerin insan hayatına egemen olmaması esasına dayalı bir siyasettir çünkü.

Küre Medya: İdeal Siyaset denildiğinde Müslüman zihinlerde ne canlanmalıdır? Müslüman’ın pratik hayatındaki amel olarak karşılığı nedir?

Mehmet Durmuş: İdeal siyaset deyince bir Müslüman olarak zihnimde, İslamî siyaset canlanmaktadır. İslamî siyaset deyince de, öncelikle kesin olarak Allah'ın ulûhiyeti ve rububiyeti esasına göre tanzim edilmiş bir siyasal düzen (devlet) canlanmaktadır. Bize ait bir siyasal düzende, bugünkü siyaset dili ile söyleyecek olursak, hâkimiyet kayıtsız şartsız Allah'a ait olmalıdır. Yani yasamanın kaynağı, hiç tartışmasız İslam’dır.

Kuşkusuz, yasamanın kaynağını İslam yapmakla yönetim meselesi hallolmuyor, bilakis, belki yeni başlıyordur. İşte ikinci aşama olarak, İslam ümmetinin, kendisini yönetmeye ehil, tam donanımlı ve Allah rızasından başka hiçbir amaç taşımayan bir nesil yetiştirmesi gerekir. Bu nesil, kendisini, eşi benzeri bulunmaz bir Hint kumaşı, sanki bu iş için yaratılmış, yeri doldurulamaz, ebed-müddet bir yönetici gibi görmemeli, ahlaklı, edepli, mütevazi olmalıdır. Fakat bundan çok daha önemli olan bir şey varsa o da şudur diye düşünüyorum: Yönetim ekibi böylesine mütevazi olmadığı ve ‘tek adam’lığa heveslendiği, yani tağutlaşma eğilimi gösterdiği anda onu oradan kazasız-belasız uzaklaştırıp, yenisini seçebilecek bir düzen kurabilmek. Yöneticimiz Ebu Bekir ve Ömer ise, bu aliyyül a’lâdır lakin karşımıza bir ‘Muaviye’ çıkarsa ne yaparız? İşte geçmişe baktığımızda İslam ümmetinin asıl sorununun sanki bu olduğunu görmekteyiz. Demek ki siyasetimizin tağutlaşmaması için çok önemli ön tedbirler almak durumundayız.

Yönetimin, Ebu Bekir ve Ömer gibi mü’minlere teslim edildiğini var sayalım. Bu iş, dahilde ve hariçte düşmanlardan hiçbir zaman halî olmayacaktır. Yani fitne her zaman kapımızda pusuda olacaktır. Ümmetin pusuya düşmemesi ancak ilim, hikmet, ahlak, basiret, teorik siyaset bilgisi ve sağlam bir imanla sağlanabilir.

Yöneticiler, kendilerinden hesap sorulamaz, sorgulanamaz tiranlar değildir; onlar ümmetin yönetimini üstlenmiş emanet sahipleridir. Ne yönetenler, her yaptığı işte bir keramet bulunan, tartışılmaz rablerdir; ne de yönetilenler, yönetim işinden anlamayan ‘sürü’dürler. Bunu, namaz ibadetinde daha açık idrak edebiliriz. Müminlere namaz kıldıran bir ‘İmam’, Peygamberlerin dışında kim olursa olsun, yeri doldurulabilir birisidir. Namaz imamı, kendisini yeri doldurulamaz biri olarak gördüğü an onun imamlığı bitmiştir. Cemaat de, imamı yüceltmemeli ama cemaat olmayı da bilmelidir. Kısacası, Allah'a itaat ettiği sürece yönetici (İmam) meşrudur ve itaat edilmesi gerekir. Allah'a itaat sınırını aştığı an meşruiyetini yitirmiş olur.

Bu arada şunu eklemek gerekir ki, siyasete ilişkin söylediklerimizin tamamını günlük hayatımızda, kendimize terettüp eden pay oranında gerçekleştirebilmemiz gerekir. Günlük hayatımızda tevhid, adalet, ehliyet, liyakat, tevazu, kendimizi tek adam değil, müminlerden biri olarak görmek gibi erdemleri yerleştirememişsek, ‘ideal yönetim’den bahsetmek laf u güzaftan öte bir anlam taşımayacaktır.

Küre Medya: Aynı şekilde yukarıdaki sorunun benzerini Reel Siyaset hakkında da sorarsak, nasıl bir anlam ortaya çıkar? Yani bir Müslüman, Reel Siyaset denilince ne anlamalı, zihin dünyasında nasıl bir karşılık bulmalıdır?

Mehmet Durmuş: Reel siyaset sözünü ben, ‘mer’î siyaset’, hâlihazırda yürürlükte olan diye anlıyorum. Reel kelimesi bu anlamdadır. Eğer sorunuz bunu kastediyorsa, bugünkü reel siyasete ilişkin kanaatlerimizi yukarıda zaten özetlemiş bulunuyoruz. Bugün biz Müslümanlar, İslam olmayan, İslam dışı ve hatta İslam karşıtı bir siyasetle yönetiliyoruz. Buna ‘tahakküm ediliyoruz’ demek daha doğrudur. Evet, İslam karşıtı bir sistem zorla Müslümanlara tahakküm etmektedir. Devlet nizamının en ince detaylarına kadar hukuki düzenlemelerle zapturapt altına alındığı bugünkü modern şartlarda, yönetim çarkına bireysel anlamda ‘dindar’ kimselerin tayin edilmesi, dindar kimselerin iş başına geçmesine imkân verilmesi, mer’î sistemi, yani reel siyaseti İslamî yapmaz. Aksini savunan görüşün, duygusallıktan öte bir anlamı yoktur. Sosyolojik anlamda ‘dindar’ birilerinin reel siyasete soyunmuş olmaları, kendilerinin ictihadıdır ama bu, Müslümanlara ait, İslam'ın onaylayacağı bir siyaset tarzı değildir.

Müslüman, kendi iradesi ile tasdik ve beyan ettiği akidesine ters düşmemeli, İslam'dan başka sistemlere talip olmamalı, gayrı İslamî sistemleri İslamlaştırmak gibi batıl heveslere kapılmamalıdır. Aksi takdirde sistem o kimseyi değiştirir, dönüştürür ve kendisine hizmet ettirir. Peygamberlerin (hepsine salat ü selam olsun), ısrarla ve çok keskin çizgilerle reel siyasetle aralarına mesafe koymaları, kendilerini reel siyasetin içine çekmeye yönelik her türlü teklifi ellerinin tersiyle itmeleri bizler için paha biçilmez güzel örneklerdir, servet değerinde bir iman ve ahlak mirasıdır. “Lekum dînukum ve liyedîn” sözü, bugün çoklarınca sanki bir çoğulculuk tasdiki gibi tercüme edilmektedir. Oysa bu söz, gerçek bir ayrışma, tevhidî bir rest ve bir kimlik beyanıdır. “Lekum dînukum…” resti aynı zamanda, sizden hiçbir şey istemiyor ve beklemiyorum demektir.

Ebu Hanife, Seyyid Kutub, Ercümend Özkan gibi müminler, sözünü ettiğimiz nebevî çizgiyi sürdüren müminlerden bazılarıdır.

Biz Müslümanlar, bize ait olmayan siyasi sistemlerde bir şekilde Allah'ı razı edecek şekilde bir hayat yaşamamız mümkündür ama İslamî olmayan sistemlerin İslamî sanılmasına sebebiyet verecek tutum ve davranışların vebalini çekmemiz mümkün değildir.

Geçmişte ve günümüzde siyasal rejimler, kendilerine muhalif gördükleri ciddi fikirleri sistemlerinin içine çekerek asimile etme, kendilerine benzetme, hiç değilse tehlikesinden emin olma politikasını ustalıkla uygulamışlardır. Ve yine sözü edilen ‘tehlikeli fikirler’in (bizim açımızdan İslam’ın) bağlıları da aynı ustalıkla, onların politikalarını boşa çıkartmışlardır. Rasulullah Muhammed (sav) bu bakımdan her türlü takdirin ötesinde, mükemmel bir örnektir. Allah'ın tayin ettiği siyasal ilkelere sımsıkı bağlı kaldığı sürece bir kişinin neler yapabileceğine dair Peygamberimizin örnekliği kusursuzdur.

Küre Medya: Üç kavramın anlam dairesinde ortaya çıkan tanımın, total olarak Müslüman kimliğindeki pratik etkisi nedir, kendisini Müslüman olarak vasıflandıran kişinin mevcut laik-seküler düzenlere karşı duruşu nasıl olmalıdır?

Mehmet Durmuş: Bildiğim, anladığım kadarıyla kendisini Müslüman olarak vasıflandıran kişinin laik-seküler düzenlere karşı duruşu, bir müminin tağuta karşı duruşu gibi olmalıdır, Muhammed (sav)’in Kafirun suresi ile, Kevser suresi ile duruşu gibi olmalıdır. Müslümanlar öncelikle, devletin ‘nimetlerinden’ yararlanma gibi denî arayışlara girmemelilerdir. Müslüman, rızkın Allah'a ait olduğuna kesin olarak iman ettikten sonra, siyasal makamların kapılarında dünyalık dilenecek kadar köpekleşemez. Tabi ki bu, müslümanın bir işi olmasın, çalışmasın, para kazanmasın anlamına gelmemektedir. Bir Müslüman, her fırsatta kendisine ait olmadığını dile getirdiği bir siyasal sistemden gün oluyor, makamlar, mevkiler, tayinler, terfiler, ticaretini büyütmeye yönelik ulufeler, davasına hizmet edecek yeni fırsatlar(!) talep ediyorsa, bahsettiğimiz ‘köpekleşme’ bu anlamdadır.

Ardından Müslüman, yeryüzünde Allah'ın adının yüce olması, İslam'ın tanınması, tanıtılması, İslam'a dayalı bir hayatın inşa edilmesi için elinden gelen gayreti göstermelidir. Biz iman ediyoruz ki, Rabbimiz, vüs’atimizi aşan hiçbir işten, neden yapmadın diye hesaba çekmeyecektir ama yine iman ediyoruz ki, vüs’atimiz dâhilindeki her işten de, neden yapmadın diye sorguya çekecektir.

Tabi sözün burasında ben yine tekrar iğneyi kendimize batırmayı düşünüyorum: İslam en başta kendi nefislerimize sinmeli, yerleşmeli, taht kurmalıdır. Biz İslam'ı nefsimizde, ailemizde ve kendisine tesir edebileceğimiz sair insanlar üzerinde egemen kılmamışsak, orada durmalı, haddimizi bilmeli, hiçbir ‘büyük’ davadan bahsetmemeliyiz.

Bir Müslüman, laik-demokratik siyasal düzenlerde, herhangi bir makama kendince İslamî bir renk katacağı zannına kapılabilir. Oysa bu bir zandır ve defalarca da test edilip, böyle olmadığı anlaşılmaktadır. Aynı M üslüman, gayrı İslamî bir düzenin İslamî sanılmasına vesile oluşunun günahını acaba neden düşünmez?

İslam çok güçlü, büyük harflerle bir SİYASET iken, onun yarım-yamalak müntesipleri sayesinde pespaye bir görüntüye maruz bırakılması, bu uğurda ‘emeği’ geçen herkesin üzerine çok ağır bir vebaldir. Rabbimiz bizleri bu vebalden muhafaza buyursun.

Küre Medya: Bize zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz, Allah razı olsun.

Mehmet Durmuş: Estağfirullah diyorum. Ben de sizlere bu gayretinizden dolayı teşekkür ediyorum. Sizden de Allah razı olsun.

Yukarı Dön


Kazım Sağlam: "İdeal siyaset Kur'anın gölgesinde olur"



Küre Medya olarak, "Siyaset" üzerine açtığımız soruşturma dosyamıza sayın Kazım Sağlam ile devam ediyoruz. Röportajımızda üç kavram üzerine durduk, kavramları İslami ve laik-seküler anlamda değerlendirmesini istedik.

Soruşturma Dosyası:İlk konuğumuz Hüseyin Alan



Küre Medya olarak hazırladığımız ve Müslüman ilim adamlarının düşüncelerini aldığımız Soruşturma Dosyamız "Siyaset"in ilk konuğu araştırmacı yazar sayın Hüseyin Alan.

Soruşturma Dosyası: Siyaset



Küre Medya olarak, seçimlerinde yaklaştığı şu günlerde Siyaset, İdeal Siyaset, Reel Siyaset üzerine bir soruşturma dosyası hazırladık.

Etiketler:

Yorum yap yorum

Yorumlar

Deniz Uzun
13.05.2015 00:10

Kavram Olarak siyaset, ideal siyaset ve reel siyasetin müslümanların siyaset denilince ne anlamaları gerektiğine dair güzel bir makale olmuş.Allah Razı olsun Mehmet Abi.
Mehmed Durmuş
06.05.2015 19:19
Vedat Kardeşime
Sizlerden de Allah razı olsun Vedat kardeşim. teşekkür ediyorum.
Mehmed Durmuş
06.05.2015 19:17
Kemal Kardeşime
Aleykum selam.
Kemal kardeşim! Yazıda, sorunuzda ima ettiğiniz türden bir anlam kast etmedim. Kastım, inancı ile ‘ikballerini’ birleştiren, ‘davası’nı vasıta edinerek, dünyalık ikballer arayan, daha da açıkçası, çıkarını din edinenlerdir. ‘Din edinenler’ derken de, Müslüman böyle olmamalıdır anlamında söyledim. Amacım, birilerini eleştiri oklarının hedefine yerleştirmek değildir. Müslümanlar olarak, belirli bir tarihe/tarihlere kadar mesafeli durduğumuz, birtakım akidevi terimlerle andığımız sistemin ‘nimetlerinden’ istifade etme yarışına girmeyelim, sözü edilen ‘nimetler’ üzerine abanmayalım anlamında bir uyarı cümlesidir. Aksi takdirde o nimetler bizim savrulmamızın manzarası olmaktadır. Bir müslümanın, dün olduğu gibi bugün de yaptığı ve mubah bildiğimiz işlerini sürdürmesini kınamıyoruz.
Ben de selam ve dualarımı gönderiyorum.
Kemal Songür
05.05.2015 17:09
selam ile..
Yazınızın geneline katılıyorum, kaleminize sağlık Mehmet kardeşim.
''Köpekleşme'' deyiminin iki kez geçtiği pragrafı biraz açarmısınız?
Örneğin; bir memurun, imamın ya da öğretmenin tayin istemesi, bir akademisyenin terfi etmesi için cehd etmesi ve bunu sistemden istemesi, doçentlikten profluğa yürümesi, reddettiği sistemden maaş alması ya da vergili ticarette bulunması, davanın hizmetine yönelik pragramlar yapabilmesi için sisteme ait toplantı salonlarını istemesi/tutması ve bu nevi ''fırsatların!'' çoğalmasını arzu etmesi, vakıf/dernek gibi açılımlar için sistemden izin alması vs.vs. dilenmek midir, ''köpekleşmek'' midir?
Biraz ve somut olarak bunu açarsanız sevinirim. selam ve dua ile..
Vedat Demiralay
05.05.2015 10:25
-
Allah razı olsun Mehmet kardeş,gayet netbir şekilde kavramları izah etmiş ,müslümanca düşünüş ve duruşu ortaya koymuşsun.
Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat