Soruşturma Dosyası:İlk konuğumuz Hüseyin Alan


Soruşturma Dosyası:İlk konuğumuz Hüseyin Alan

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 30 Nisan 2015 Perşembe 20:25


Küre Medya olarak hazırladığımız ve Müslüman ilim adamlarının düşüncelerini aldığımız Soruşturma Dosyamız "Siyaset"in ilk konuğu araştırmacı yazar sayın Hüseyin Alan.

Küre Medya / Haber Merkezi
Küre Medya olarak, seçimlerin de yaklaştığı bir dönemde konu ile ilgili olarak bir soruşturma dosyası hazırlamak istedik. Soruşturma dosyamızda üç kavram üzerine sorularımızı, Müslüman fikir adamlarına yönelttik. Sorularımızı İslami ve seküler anlamda değerlendirmelerini istedik.

Kavramlar: Siyaset, İdeal Siyaset, Reel Siyaset

Küre Medya:

Siyaset İslami anlamda neye karşılık gelmektedir, yani Müslümanlar, “Siyaset” denince ne anlamalıdır? Tabi aynı zamanda modern devlet, yani laik-seküler manada neye tekabül etmektedir.?

Hüseyin Alan: 

Siyaset, özetle ve genelde yönetim işidir. Yönetim hükmetmek, son kararı vermektir. Bunun için  otorite ve egemenlik sahibi olmaktır. Bu özellikler devlet denen mekanizmaya, örgüte aittir. O halde devlet, bu güç ve yetki ile yapılacak işlerde tekel sahibidir. Bu işler, toplumsal hayatta sorun çözme ve nihai karar verme yetkisi, değer belirleme ve yasa çıkartma imtiyazıdır. Toplumun güvenlik ve adalet işlerini, iktisadi işler ve dış savunma işlerini yapmaktır. Bu bağlamda siyaset, insanları bir şey/din üzerinde birleştirmek, toplumsal olarak birlik ve bütünlüğü sağlamak ve temsil etmektir. Bu işler devlet eliyle, gücüyle ve otoritesiyle yapılan işlerdir.

Devletin tanımı, varlık gerekçesi, fonksiyonu ve meşruiyeti, siyasetin niteliğini ve vasfını ifade eder. Buna göre modern çağdaş devletler, varlık gerekçesi, vasfı ve amaçları bakımından demokratik, Marksist, militarist veya despotik adla anılır.

Modern anlayışta sadece devletin yaptığı işe siyaset deniyor. Devlet her ne yapar ederse, her neye karar verirse bunun adı siyaset oluyor. Bu sebeple söz gelimi dernekler, şirketler, vakıflar, sendikalar, odalar ve borsa birlikleri vs. kurumların işine siyaset denmiyor. Bunlar siyaset yapmak için bir araya gelmiyor, bu amaçla örgütlenmiyorlar. Adları gibi her ne amaç için örgütlendilerse, ne için bir araya geldilerse o işle meşgul oluyorlar, yürürlükteki mevzuat böyle.

Demokrasilerde, siyaset işini sadece siyasi partiler yapar ve parlamentolarda yapılır. Partiler siyaset işini yapmak için örgütlenir. Böylece devlet dediğimiz yapıyı yönetmeye, idare etmeye soyunur. Bu çerçevede devletle partiler aynı değildir. Parti devlet istisnasını dışarda tutarsak normalde devlet asıldır, partiler işletmeci veya yönetici organdır. Devletin şeklini, muhtevasını, tanımını, ilkelerini ve yönetim şeklini anayasalar belirler. Partiler veya iktidarlar, verili anayasal çerçevede devleti yönetirler. Bunun için seçimlere girmesi, çoğunluk oyunu alması gerekmektedir.

Modern hayat parçalı anlaşıldığı ve yaşandığı için kategorilere ayrılmıştır. Siyaset, ekonomi, sanat, mesleki hayat, tatil, eğlence vs. her alan diğerinden bağımsızdır. Dolayısıyla her kategori kendi kurallarıyla diğerlerinden bağımsız olarak işliyor. İslam’da bunun adı putperestliktir. Zira her parçanın rabbi farklı, her rabbin kuralları farklıdır. Meşhur din devlet, din laiklik, din demokrasi, din ekonomi, din sanat, din kültür, din mesleki hayat ayırımında olduğu gibi, din ve insan vücudu arasındaki ilişkilerdeki ayrışma da bu anlayışın sonucudur.

Laik, seküler siyaset yürüten demokratik devletlerde, anayasalar temel olarak muhtevayı ve çerçeveyi belirler ve izah eder. Söz gelimi Türkiye devleti kendisini laik, demokratik, sosyal bir hukuk devleti olarak tanımlıyor. Yönetim biçimini, partileri, anayasal kurumları ve bunların yetkilerini ve dayanaklarını da açıklıyor. Burada İslam’dan bahsedilmez. İslam’a gönderme yahut referans yapılmaz. Meşruiyetini İslam’dan almaz. Devletin siyasetinde İslam’ın üstün tutulacağı, referans yapılacağı söz konusu edilmez.

Modern demokratik devletlerde devlet her dine eşit mesafede durur. Birini diğerinden üstün tutmaz. Laikliğin doğası budur. Açık ve net olan budur. Bu şartlarda İslam’da diğer dinler gibi bir dindir. Buysa İslam’ın doğasına terstir. Çünkü İslam Hıristiyanlık ya da Yahudilik gibi bir din değildir. Dolayısıyla modern devlette partilerin ulusçu, militarist, sosyal demokrat, liberal, muhafazakar veya İslamcı olması bir şey ifade etmez. Bu partiler iktidar olurlarsa, kendilerini kuruluşta ve tüzüklerinde ifade ettikleri gibi, anayasal sınırlarda ve yetkilerde kalmak kaydıyla bir takım politik tercihlerde bulunabilirler. Fakat anayasal düzeni değiştiremezler. Böylesi bir amaçları olamaz, böylesi bir amaçla da kurulamazlar.

İslam’i açıdan bakınca siyaset, devlet olarak benzer ilişkileri en temelde uluhiyet ve ubudiyet inancı temelinde kurar. Yani imani unsurlarla ve bunlara uygun olarak toplumsal yaşam biçiminin tümünü aynı ilkeye dayanarak düzenler. Devletin varlık gerekçesi ve işi de bu çerçevededir. İslami siyaset iman ve imana uygun olarak gerçekleştirilen salih amel ilişkisi olarak özetlenebilir.

Namaz kıl emrinin, bildiğimiz formda, vakitte, rekatlarda ve cemaatle kılınmasında olduğu gibi, cinsel ilişki kurarken nikah şekil şartı ve muhtevasına uymakta İslami bir siyasettir. Bu gibi imani tüm unsurların toplumsal hayatta ve ilişkilerde İslam’a uygun olarak yapılmasının tümümün adı siyasettir. Dolayısıyla İslam’i devlet, bütünün bir parçası olarak devletle yapılacak işlerin imana uygun ve kendine has olarak yapılmasıdır. Bu sebeple İslam’da devlet veya İslam’i siyaset dediğimizde bildiğimiz diğer tüm devletlerden ve siyasetlerden çok farklı şeyleri çağrıştırır.

İslam’da dünya işleri olarak nitelenen işlerden ancak devletle yapılacak işler de, diğer tüm alanlarda ve işlerde olduğu gibi uluhiyet ve ubudiyet temellidir. Allah’ı ortağı olmayan, tek ilah ve rab olarak kabul ettiğimizde her işte olduğu gibi devlet işlerinde de onun hükümlerine tabi olmak esastır. Laik-seküler yahut adı ne olursa olsun çağdaş devletlerle İslam’i devlet arasındaki temel fark buradadır.

Burada Müslüman için mesele, devletin kendi işlerini yaparken ve varlığını meşrulaştırırken neyi referans edindiğidir. Bu işler İslam’a göre yapılırsa İslam’i siyaset yapılmış; akla, bilime, çağdaş rasyonelliğe göre yapılırsa laik-seküler siyaset yapılmış olur. Müslümanlar iki yüzyıldır devletsiz, yönetimsiz kaldığı içindir ki anlayışlar ve işler karışmış, ümmet olarak birlik ve bütünlük oluşturmak yerine ulus devletler içinde fırkalar halinde ayrışmıştır. 

Bu bağlamda İslam’i devlet veya siyaseti mevcutla, var olanlarla karıştırmak, reel politiği veya siyaseti İslam’la buluşturmak, hak ile batılı karıştırmak olur. Kelime’i tevhidi parçalamak, sünneti iptal etmek olur. Bunun içindir ki Müslümanların verili şartlarda parti kurup siyaset yapmaları, hükmedici kademelerde bulunmaları söz konusu olamayacağı gibi bu işlere en azından gönülden desteği de söz konusu olamaz. Uluhiyet ve ubudiyet inancı ve buna uygun yaşam tarzı/siyaseti buna izin vermez. Şirkten, kötü huylardan ve harama dayalı ilişkilerden “arınmış” olmanın gereği budur.

Küre Medya:

İdeal Siyaset denildiğinde Müslüman zihinlerde ne canlanmalıdır? Müslüman’ın pratik hayatındaki amel olarak karşılığı nedir?

Hüseyin Alan:

Alttaki soruyla birleştirerek cevap verelim. İdeal-reel kategorisi daha çok varlık felsefesiyle alakalı bir tanımlama, siyaseten Makyevalist bir tutumla bağlantılıdır. Felsefik kısmı, varlık tanımıyla ilgilidir. Bu kabulde varlık iki türlüdür. REEL OLAN: Nesnel olarak vardır. Gerçekliği olaylardan ve kişilerden bağımsızdır. Duyu organlarıyla algılanır. Dut ağacı, dağ, deniz gibi. İDEAL OLAN: İnsan bilincine bağlı olarak var olanlar. Bu varlıklar kuramsal, kavramsal ve soyuttur. Zihinde, fikirde ve düşüncede vardır. İnsan ilişkilerinden soyutlanarak elde edilir. Duyu organlarıyla kavranamaz. İspatlanması da çürütülmesi de mümkün olmayandır. Matematikteki pi sayısı, dünyanın güneş etrafında dönmesi gibi... İdeal-reel ayırımı Aristo felsefesinde, fizik-metafizik anlayışı ve kategorisiyle de ilgilidir.

Burada konumuz siyaset olunca, ideal ve reel kategorisi siyasette ne anlama geliyor, bunu anlamaya çalışalım. İDEAL SİYASET: Var olana, mevcuda, gerçekliğe bağlı kalmaksızın bir kurama, teoriye, ahlaka veya ideale bağlı kalarak siyaset yapmaktır. Verili şartlarda gerçekleşmesi mümkün olmasa da ideale bağlı kalmaktır. REEL SİYASET: Ahlaktan, idealden ve bir kuramdan bağımsız olarak, mevcuda, var olan gerçekliğe uygun şekilde siyaset yapmaktır. Eldeki imkanları kullanarak, hedefe ulaşmak için taktikler gütmektir. Makyevalizm de denen bu siyasette ahlaki sınırlamaya, duygusallığa, tahmine ve ideale yer yoktur.

Şimdi, bu meseleyi kendi içinde değerlendirelim: Makyevalist veya reel siyasette kurama, teoriye, ilkelere ve ahlaki sınırlara bağlılık yok. Pratiğe ve verili şartlara uygunluk söz konusudur. İslam böylesi bir siyasete, politikaya izin verir mi? Bu siyasette haram helal ölçüsü bağlayıcı mıdır? İkisine de hayır... Felsefik olarak bakıldığında durum daha da vahimdir. Buna göre İslami siyaset günümüzde, çağımızda ve gerçekte var değil. Nesnel olarak bu şartlarda gerçekleşmesi de mümkün değil. O halde ne yapmalı? İslami siyaseti soyut olmaktan, fikirsel olmaktan, zihinsel olmaktan, ideal olmaktan çıkartmalı,  var olana, mevcut şartlara göre uyarlayarak siyaset yapmalıdır.

Reel siyasette İslami siyaset, bu çağda, bu şartlarda, bu toplumsallıkta, var olan gerçeklikte, reel olarak mümkün değildir. O halde İslam devleti veya siyaseti soyuttur. Fikirseldir. Zihinsel ve idealdir. Başka bir deyişle gerçekleşmesi mümkün olmayandır, özü, özeti bu.

Bir an için bunu doğru kabul edersek şunları da otomatik olarak kabul etmiş oluruz: Allah’ın dini her çağda, her şartta, her toplumda geçerli bir din değildir. Son kitapla bildirilen haram ve helal ölçüsü kıyamete kadar geçerli olmayıp çağa, şartlara ve toplumsal gerçekliğe göre değişkendir. Vahiy, insanlara değil şartlara inmiştir. Yani vahiy şartları belirlemez, mevcut şartları düzeltmez aksine şartlar vahyi belirler, düzenler.

Peygamberler ideal siyaset uğruna mücadele ederken devlet olamadıkları gibi hayatın hiç bir alanında Müslümanlığı gerçekleştiremediler. Kendi toplumları içinde ayrı hukukları, ayrı örgütlenmeleri, ayrı işleri ve liderleri olan bir taraf olmadılar. Kavimlerinin birer parçası olarak yaşamayı istediler. Buna rağmen kavimleri şaşkınlaştı da onlarla gereksiz çatışmaya girdiler. Bu sebeple beyhude dövüldüler, gereksiz yere sövüldüler, boşu boşuna kovuldular hatta öldürüldüler. Oysa onlar Allah’tan başka ilah ve rab yok derken aslında ideal, zihinsel ve soyut fikirlerden bahsediyor, pratikle, gerçeklikle ilgilenmiyorlardı. Dolayısıyla La İlahe İllallah ideal bir sözdür. Soyuttur, zihinseldir. Toplumsal hayatta gerçekliği mümkün olmayan bir ifadedir!

Küre Medya:

Üç kavramın anlam dairesinde ortaya çıkan tanımın, total olarak Müslüman kimliğindeki pratik etkisi nedir, kendisini Müslüman olarak vasıflandıran kişinin mevcut laik-seküler düzenlere karşı duruşu nasıl olmalıdır?

Hüseyin Alan:

Hristiyan din anlayışında teolojik, ilahiyat, inanç ve itikadi unsurlarla toplumsal hayat arasında zorunlu bir bağ veya ilişki yoktur. Hıristiyan bir mümin için dünya hayatı, toplumsal hayat tarzı, tercihe dayalıdır. İnanç unsurlarından bağımsız olarak herhangi bir toplumsal sistemi kurabilir yahut herhangi bir reel politikle uyuşarak yaşanabilir. Zira çifte kılıç teorisi gereği dünya hayatı seküler adama, krala veya yöneticiye aitken, ahiret hayatı ise Kiliseye, ruhbana, din adamına aittir. Varlık anlayışı düalist olduğu için bu doğaldır. Bu sebeple hayat ve varlık alemi kutsal ve kutsal olmayan olarak ikiye ayrılmıştır. Böylece kurtuluş inancı gereği Kilisede günahlar bağışlanır, cennete gidilebilir. Hıristiyanlıktaki vahiy telakkisi de buna uygundur.

İslam’ın son kitabı Kuran, Hıristiyanları gazaba uğramış millet olarak tanımlar. Bu inancı taşıyanlar Hz. İsa’yı ilahlaştıran, Tanrının oğlu yapan, kitabı tahrif eden, Allah’ın haramlarını helal, helallerini haram yaparak hükümlerini değiştirenlerdir. Bunları yaptıkları için onları müşrik ve kafirler olarak niteledi Kuran. Allah, son kitabında, insanlara bunlar gibi inanan ve toplumsal hayat yaşayanları bildirdi. Uyardı ve böyle olmayın dedi.

Müslümanlar, uzun bir süredir Hıristiyanlardan fazlasıyla etkilendiler. Siyasi düzen olarak, iktisadi sistem olarak, sanat ve müzik faaliyetleri olarak, mesleki ve ferdi hayat olarak, kentleşme ve kent kültürü olarak, özetle toplumsal hayat olarak onları taklit ediyorlar. Kendileri olmaktan, toplumsal hayatta Müslümanca bir hayat tarzı yerine Hıristiyan kültür ve ahlakının ürünü Batılı/çağdaş toplumsal yaşam tarzını yeğlemiş durumda. Bu sebeple reel şartları veri kabul ediyor, hakikat ve gerçeklik sayıyor. Buradan hareketle İslam’ı yeniden tanımlıyor, Kuran’ı yeniden tefsir ediyor.  

İslam, kelimeyi tevhitle başlar, sonuna kadar buna bağlılıkla devam eder. Tevhidin inanç tarafı içseldir. Kalbidir. Allah’a sadakat ve güvenle alakalıdır. Bu iman, inananın niyetini değiştirir. Dünyada bulunuş amacını ve hesabını başkalaştırır. Huyunu ve davranışlarını düzeltir. Başka bir adam yapar. Dünya hayatında tüm ilişkilerini helal ve haram ölçüsüne göre kurdurur. Salih amel budur ve imani unsurlarla uyumludur. Bunda şüphe yoktur.

İman eden mümin şirkten, küfürden, sapkınlıktan, kötü huylardan ve günahlardan arındığında Müslüman vasfını kazanır. Düşünce, anlayış, bilgi biçimi ve değer ölçüsü olarak Allah’a ittika etmek budur. Haramlardan, haram ilişkilerden kendini, malını tezkiye etmek budur. Dolayısıyla sapık dinden, putperest kültürden, cahili inanç ve yol üzerindeki kavminden bu sebeple ayrışmıştır. Bu ayrışma imani sahada, bilgi, fikriyat, hissiyat ve değer sahasındadır. Müminin siyaseti budur.

Müslümanın siyaseti daha farklı olup müminin siyasetinin üzerine biner ve farklı bir aşamaya tekabül eder. Toplumsal bir taraf olarak topluca tavra dönüşmüş bir siyasettir bu. Şura süresinde Kuran bu durumu ve aşamayı şöyle ifade ediyor: “Rablerinin davetine icabet edenler.” Kimmiş bunlar? Ne yaparlarmış? “Namazlarını topluca kılarlar. Kendi içinde iktisadi işlerini çözerler. Topluluk işleri için aralarında istişare ederler. Aralarından birisi haksızlığa uğradığı zaman topluca onun hakkını alırlar.”

Başka bir deyişle kavimlerinden bağımsız olarak topluca hareket edenler. İmani unsurları toplumsal hayatlarına yansıtanlar. İslam’dan yana taraf olup kavminden ayrı hukukları, ayrı örgütlenmeleri, ayrı değerleri, ayrı ilişkileri ve ayrı liderleri olanlar. Bunu açığa çıkaranlar. Şiddete, haksızlığa, taşkınlığa meyletmeyenler. İttika edenler. Başlarına gelenlere sabredenler. Affedenler. Mütevazi olanlar. Bu işler dağlarda, atmosferde, mağaralarda değil bizzat hayatın içinde gerçekleşiyor. Mekki şartlarda gerçekleşiyor. Gerçekliğe, reel politiğe rağmen gerçekleşiyor. İşte Müslümanın siyaseti. Nass bunu söylüyor. Peygamber bunu örnekliyor... Bu iki siyasetten gayrisi hevaya uymak, reel politikayı hakikat saymak olur. Hakkı batılla karıştırmak olur.

Küre Medya: Bize zaman ayırıp sorularımızı yanıtladığınız için teşekkür ederiz.

Hüseyin Alan: Ben teşekkür ederim, önemli olan zihin karışıklıklarını gidermektir, faydalı olması duasıyla diyelim.

Yukarı Dön


Soruşturma: Mehmet Durmuş; "İslam başlı başına bir siyasettir"



Soruşturma Dosyamıza Venhar Haber'den Mehmet Durmuş ile devam ediyoruz.

Kazım Sağlam: "İdeal siyaset Kur'anın gölgesinde olur"



Küre Medya olarak, "Siyaset" üzerine açtığımız soruşturma dosyamıza sayın Kazım Sağlam ile devam ediyoruz. Röportajımızda üç kavram üzerine durduk, kavramları İslami ve laik-seküler anlamda değerlendirmesini istedik.

Soruşturma Dosyası: Siyaset



Küre Medya olarak, seçimlerinde yaklaştığı şu günlerde Siyaset, İdeal Siyaset, Reel Siyaset üzerine bir soruşturma dosyası hazırladık.

Etiketler:

Yorum yap yorum

Yorumlar

Hüseyın Alan
06.05.2015 12:50
Anlayışlı olmak!
Sevgili Kemal, bu ülkede islami sistem nedir, islami örgütlenme ve Müslüman kimlik nedir, pek bilinmiyor. Konu üzerine kafa da yorulmuyor. Başına Isam getirilmiş faşist ya da marksist örgütlenme biçimi İSLAM sanılageldi. Şimdi de demokrat örgütlenme İSLAM oldu. Hissiyat olarak buna karşı çıkanlarsa harici ya da selefi tepkiselliği İSLAM sanmaya devam ediyorlar. Buraya kadar anlaşılır bir durum Gözüyle bakabiliriz çünkü yüzyıllık hikayenin bu döneme kalıntısı bu durum. Ama affedilmez olan şu ki, lafı güzafla peynir gemisi yürütenlerin ne oldukları hakkında bilgi sahibi olmamalarıdır. Oturup ne durumda olduklarını anlamak vebdoğruya yönelmek yerine üst perdeden uçuşa geçmenin ne yarar sağlayacağunı dahi bilmemek ayıp oluyor. Başkalarının gözündeki merteğe dikkat Çekerek var olmaya çalışanlar kendi gözlerindeki sırığa dikkat etseler iyi olur. Seni beni ya da Başkalarını Ateş'e yollayanlar kendilerinin bahçelere gideceğini düşünüyorsa aldanıyorlar. İSLAM kimsenin babasının dini değil, kimsenin tapulu mülkü de değil. Kibir, kendini beğenmişlik İSLAM ahlakı hiç değil...
Kemal Songür
01.05.2015 15:05
selam ile..
Hüseyin ağabey! yorum yazan vedat beyin sorusu çok açık.
Bu vedat beyin başka sitelerdeki yorumlarını hatırlıyorum, İhvan'a, Hamas'a yönelik ''uzlaşma zilletine düçar olmuşlardır'' şeklinde vecizelerini paylaşarak ne kadar ''dik duruş!'' sahibi olduğunu yansıtmaktaydı.
Hüseyin Alan'ın diğer yazı ve yorumlarda İhvana/Hamasa yönelik olumlu yaklaşımlarını hatırlatmakta ve sistem içi mücadelenin/seçim seçeneğinin muadili görülen reel siyaseti İhvan'a/Hamas'a uyarlayarak topun ağzına getirip fitili çekmeni beklemektedir.
Evet Hüseyin ağabey! bir kalemde Haması-İhvanı-Aliya'yı ve muadili olan ümmet coğrafyasındaki müslümanları sileceksin-atacaksın, yoksa vedat bey ve muadillerinin ''dik duruş''tan mülhem eleştirilerine alışacaksın.
Seçim senin Hüseyin ağabey, selam ve dua ile..
Not: Sürekli bedel ödeyen İhvanı/Haması selamlıyorum ve bedel ödemeyen ve de eleştiri dinine mensup olanları da İnsafa/İz'an'a/ıslah'a davet ediyorum.
Hüseyin Alan
30.04.2015 18:25

Konuyu kendi literatürüyle izah edince zorluklar oluyor. Anlaşılır dille anlatamadıysak bu bizim kusurumuzdur.

Soruyu tam olarak anlamadım desem bana kızmazsınız değil mi?

Genel olarak diyebilirim ki:
Son iki yüzyıl acı bir tarihe sahibiz. Fazlasıyla etkilendik. Modern dönemin baskısı zihnimizi ve dilimizi ya savunmacı yaptı ya da saptırdı. Tepkiselleştik veya çözüldük. Dönem oldu sosyalist olduk, dönem oldu ırkçılaştık. Şimdi de demokratlaştık. Bu kriterlerle düşündük ve örgütlendik.

İslami sistem nedir unuttuk. İslami kelimeleri şeklen kullanıyoruz ama muhtevayı değiştirdik biz. O nedenle şaşkınız. Her konuda taklitçi olduk.

"Erdem-fazilet-iyilik" hareketleri, "kültürel ve sosyal" faaliyetleri İslami faaliyet saydık. Cahili kavimlerimizin birer parçası olmak normalleşti. Küresel sistemin önerdiği istediği dindarlık yetti bize. Modern dönemlerin dışlaması ve horlamasına karşılık postmodern İktidarların verdiği rüşvetleri kazanım sandık. Hep beraber devletçileştik.

Suçu dışarıya atarak rahatlamak yerine başımıza gelenleri anlamak önemli. Tarihe sırt dönmeyi meşrulaştırıp türedileşmekten kurtulmalı. Haddimizi bilip kulluğumuzu hatırlamalı. Islah yaptığımızı sanırken bozgunculuk yaptığımızı anlamalıyız. Hakkı batılla karıştıran bileriz diğerleri değil.

İnsanlar arasından seçilmişlik vasfımız ortaya çıkmalı. Kavmimizde zalimleri kuşatacak helak bizi de kuşatmasın. Cumartesi yasağındaki üçüncü gurup olamazsak akıbet hayr değil. Peygamber örnekliği sahicileşmeli.
Vedat Demiralay
30.04.2015 12:47
-
Genel olarak istifade ettiğim ,güzel bir değelendirme olmuş ,biraz daha kapsamlı örneklendirilerek yapılsa idi daha anlaşılır olurdu.
Benim bu bağlamda sormak istediğim bir soru var, yapmış olduğunuz bu değerlendirmeler sadece Türkiye gerçeği ilemi ilgilidir ?! Arap baharı denen sürece ve bölge ülkeleri ile olan başta Mısır ve Suriye özelinde ,bu yapmış olduğunuz değerlendirmelerin fevkinde reel siyasetle uyumlu yorum ve açıklamalarınız var bunlar hakkında ne dersiniz.?!
Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat