Sıradan Hayatlar


Sıradan Hayatlar

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 12 Mart 2016 Cumartesi 16:14


Mehmet Durmuş'tan okunası anlamlı bir gerçek hayat hikayesi. İyiler her zaman kazanır.

Küre Medya / Haber Merkezi
Mehmet Durmuş'tan okunası anlamlı bir gerçek hayat hikayesi. İyiler her zaman kazanır.


Mehmet Durmuş / Sıradan Hayatlar

İlk defa bir öykü yazıyorum. Yanlış anlaşılmasın, artık öykü yazmaya niyetlenmiş değilim. Bu benimkisi, gerçek bir öykü, gerçek bir yaşam hikâyesidir. Masal âleminden dünyamıza düşmüş, ‘sıradan’ insanların, gıpta edilesi hayatlarının düz anlatımıdır.


Bizim bu öykümüzde, sırf hikâye olsun diye abartılmış, birazcık da olsa süslenmiş, tasannu ürünü hiçbir unsur bulunmamaktadır. Tam tersine, konu uzamasın diye, bazı detaylar atlanmıştır bile.


Ben bu hikâyeyi çok önemsiyorum ve seviyorum.


Üstad Sezai Karakoç’un dediği gibi, zambaklar ıssız yerlerde açıyorlar. Onların büyüsü de belki buradan geliyor.


İşte, sıradan bir ‘zambaklar’ öyküsü…


***
Öykümüzün gerçek kahramanı Seyyid [yöresel söylenişi ile Siyid], Kayseri’nin, şehir merkezine bağırsan duyulacak kadar yakın ama kuş uçmaz kervan geçmez denecek kadar da ‘uzak’, merkez köylerinden birinde, 1954 yılının 18 Temmuzunda gözlerini açar dünyaya. Babası 1984 yılında terk-i dünya eylemiş, annesini ise hiç tanımamıştır. Kendisi bir rivayete göre dokuz aylık, bir başka rivayete göre de bir buçuk yaşında ikin anası vefat etmiştir.


Neyse ki Seyyid’in ameleri, anasının yokluğunu aratmamışlardır. Ameler Seyyid’i emzirmişler ve analık yapmışlar. Analığının hizmetlerini de yâd etmektedir Seyyid.


Kahramanımız köy ilkokulundan 1967 yılında mezun olur.


O yıllarda Anadolu’nun pek çok yerinde olduğu gibi onların köyünde de ağalık düzeni hâkimdir. Köyün dörtte üçü ağaların inhisarındadır. Babası böyle bir köy ortamında iyi-kötü toprakla uğraşmakta ama belli ki evlad ü ıyalinin karnını zar zor doyurabilmektedir. Seyyid, bağırsan duyulacak mesafedeki köyünden, gurbete, yani şehir merkezine gitmek durumumdadır. O artık ilkokul mezunudur ve yaşıtları gibi, ekmeğini kazanmak ve aynı zamanda bir zenaat sahibi olmak gerektiği gerçeği, onun da karşısında durmaktadır. Kayseri’nin, adına ‘kent’ dedikleri modern belaya kurban edilen eski mahallelerinden Yenice İsmail mahallesinde halası vardır, onların yakınlarında bir eve yerleşir. Enişte kalıpçı, amcası ise soğuk demircidir. Seyyid’in soğuk demir ustalığı böylece bir kader gibi serilir önüne…


İnşaatların işlemediği mevsimde, belki bacası tüten sıcak bir ana evi de olmadığı için Seyyid el arabası üzerinde sebze-meyve satmaya başlar. Böylece onun, artık dört mevsim işi vardır.


Bu şekilde yıllar birbirini kovalar; Seyyid şimdi bir delikanlıdır. Her Anadolu erkeğinin hayatının dönüm noktası sayılan askerlik çağı gelip çatmıştır. 1974 yılında askere gider. Hatay-Mardin-Cizre-Şırnak-Silopi/Irak hududu arasında mekik dokuyan, 20 ay süreli askerlik, sonunda İzmir Seferihisar’da son bulur. 1976 yılında terhis olur.


Seyyid köyüne döner. Rençberliğin bir ucundan tutarsa da, bu işin cazip bir tarafının bulunmadığının farkındadır. O yine Yenice İsmail mahallesine avdet eder, yine inşaatlarda soğuk demir ustalığı ve boş vakitlerde el arabası ile sebze-meyve satıcılığı…


Askerliğini yaptığına, iyi kötü bir kazancı da olduğuna göre, bu vaziyette kendisi dursa bile, yakın akraba ve konu-komşu durmaz, illa ki Seyyid’i baş-göz edeceklerdir… Öyle anlaşılıyor ki, kendisinin pek bir şeyden haberi yokken, hakkında birtakım adayları ölçülüp biçilmiş ve Fevziye amesi en sonunda, çok iyi anlaştıkları komşularından armutlu evin kızını Seyyid’e yakıştırmışlardır. O yine sokakta el arabası ile meyve sattığı bir gün, endamı, boyu-posu yerinde güzel bir kız, elinde bir kapla yanına gelerek, babasının iki kilo kiraz istediğini söyler. Seyyid, meseleyi bir nebze de olsa çakmıştır.


Belki bir iki gün sonradır ki, amesinin kocası Seyyid’i tebrik eder, “başını bağladık, gözün aydın, hayırlı olsun yeğenim” der. Seyyid afallar ama kabullenmekte de zorlanmaz. Evet, Seyyid nişanlanmıştır, armutlu evin kızı Pakize ile… Belli ki, kiraz almaya gelişi ‘özel’miş…


Kız evi, oğlan gelsin görelim der ve gider nişanlısının ailesi ile tanışır.


Seyyid’le Pakize’nin düğünleri 1976 yılında yapılır.


Genç çiftin 15 Ocak 1978’de bir çocukları doğar; çocuğun adı bellidir: Dede adı olan İsmail…


Seyyid’in çalışma düzeni aynen devam etmektedir: Yazın soğuk demir, inşaatın çalışmadığı dönemlerde sebze-meyve satıcılığı…


Bu arada kayın pederin birtakım maddi sıkıntıları oluşmuştur, Seyyid ve Pakize, Pakize’nin bileziklerinden bir kısmını babaya vererek, borcunu kapatmasını sağlamışlardır.


1980 yılının bahar mevsimine gelindiğinde genç çiftin hayatlarında yeni bir sayfa açılır. Bu, onların bu tarihten sonraki hayatlarının dibacesi olacak bir sayfadır. Pakize hastalanır. O tarihe kadar hastane kelimesini bile belki telaffuz etmekte zorlanabilecek olan Seyyid, sorup soruşturarak, hanımını devlet Hastanesine kaldırır. Hastalar sahra tipi sedye üzerlerinde, polikliniğin orta yerinde yatmaktadırlar. Doktor, Pakize’yi işaret ederek, “Şu hasta kimin?” diye sorar. Seyyid, “benim” der. Doktor, otuz altı senedir Seyyid’in zihnine nakşedilmiş olan ve adeta ona silah sıkmış gibi tesir eden alaycı bir üslupla şöyle der: “Sen bu hastanı istersen uçak kirala ve hemen Ankara’ya götür!”


Seyyid’in kan beynine sıçramışsa da, yine de öfkesini içine atmış, doktordan şöyle doğru dürüst bir tavsiye, çizebileceği bir yol haritası istemiş fakat doktor bey, aynı alaycı sözünü yinelemekten başka bir şey yapmamıştır. (Burada zikri geçen bütün doktorların isimleri kendisinde mevcuttur).


Seyyid hastasını, çevreden öğrendiği, o zamanlar Kayseri’de belki ilk olan bir özel Kliniğe götürür.


Pakize aynı zamanda ikinci çocuğuna hamiledir.


Özel kliniğe tedavi maksatlı üç seans giderler. Sonunda yüklü miktarda hastane masrafı tahakkuk eder. Fakat bütün doktorlar, yerde çaresiz yatmakta olan hastasına uçakla Ankara’ya gitmeyi salık veren meslektaşları gibi değildir; özel kliniğin doktorları, tahakkuk eden paranın yaklaşık üçte ikisini siler, üçte birini alırlar. Aynı zamanda özel kliniğin doktoru Pakize’yi Ankara SSK hastanesine sevk ederse de, Seyyid, doktora, eşini Ankara’ya götürmesinin mümkün olmadığını söyler. Bunun üzerine doktor hastayı Erciyes Ü. Tıp Fakültesi hastanesine sevk eder.


Bu arada Pakize, aldığı iğne-ilaç ve serumların v.b. etkisiyle, yedi buçuk aylık kız çocuğunu ölü doğurur. Oğlu İsmail ise üç yaşındadır.


Fakülte hastanesindeki tedavi Pakize’ye iyi gelir, bir süre sonra görece olarak iyileşir. Ayağa kalkar ve işlerini kısmen yapar hale gelir. Pakize’nin hastalığı felçtir; vücudunun yarısı (sağ taraf) felç olmuştur. İyileşti dediğimiz dönemde sağ elini kullanamamakta, sağ ayağını adeta sürüklemektedir.


Seyyid ise eşinin bu şekilde iyileşmesinden tarifi imkânsız şekilde sevinç duymaktadır. Eşinden bilmecburiye kendisine kalan ev işlerini hiç yüksünmemektedir.


Pakize 2000 yılında yeniden felç olur; yine aynı sağ tarafı tamamen tutmaz vaziyettedir. Seyyid, bu ikinci felci, oğlu İsmail’in askerden gelmesinin verdiği heyecanın tetiklediği kanaatindedir. Oğlunu sağ-salim yeniden yanında gören Pakize, oğluna sarılmış ve oracıkta yere yığılmıştır.


Neyse ki EÜ Tıp Fakültesi hastanesindeki 21 günlük tedaviden sonra yine -görece olarak- iyileşmiş, kocası ile birlikte evine dönmüştür.


Fakat bu sefer iyileşmesi çok uzun sürmez, bir hafta sonra tekrar Fakülte hastanesindedir. Meğer önceki 21 günlük tedavisi sırasında enfeksiyon kapmıştır. 21 günlük yeni bir tedavi döneminden sonra tekrar taburcu olur. Bu esnada kendisine bir de hipertansiyon tebelleş olmuştur.


Yaklaşık on iki sene, yine sağ elini ve sağ ayağını kullanamayarak ve vücudunun büyük bir fonksiyonunu yitirmiş vaziyette ama ayaktadır. Fakat kendi ifadesiyle, eşinin nefes alıp vermesi Seyyid’e yetmektedir.


2012 yılında felç Pakize’yi yeniden ziyaret eder. Seyyid, özel hastanelere götürür eşini. Bazı hastanelerde aradığını bulamamıştır. Özel hastanenin birinde doktorlar ciddi şekilde ilgilenmişler, bütün tedkikleri, röntgen filmlerini v.b. incelemişlerdir. Sonuç olarak doktorun Seyyid’e dedikleri şudur: Senin bu hastayın durumu hiç iyi değil! Sen bundan fazla umutlanma! Bu hasta ayağa kalkamaz!


Buna ilave olarak dâhiliye doktoru, böbreklerin iflas etmiş durumda, ciğerlerin çalışmaz vaziyette olduğunu söyleyerek, diğer doktorun kanaatini teyid etmiştir.


Seyyid’in ise doktorlara cevabı şudur: “Hocam, siz tedavinize bakın, ben Allah’tan umut kesmem!”


Bu esnada Seyyid, o gün hastaneye gitmeden evinde bir saat kadar kendince zikir yapmış, alnını secdeye sürmüştür. Üçüncü gün dâhiliye doktorunun Seyyid’e verdiği rapor şu şekildedir: “Seyyid amca! Hastanız tedaviye cevap veriyor! Böbrekler çalışmaya başladı, ciğerler işlevini yürütüyor.” Sonuç olarak doktor, Seyyid’e, sen haklı çıktın demek durumunda kalmış.


Doktorların ve hemşirelerin Seyyid amcası, hastanede hastasının yanında hiçbir zaman boş durmamakta, doktorların önerdiği egzersizleri tam bir uzman maharetiyle yapmaktan bir an bile geri kalmamaktadır. Doktorlar, sen bizim personelden daha iyi yapıyorsun diye takılırlar. Doktora şöyle mukabelede bulunur: Hocam, eşim yatalak da olsa, yanımda nefes alsın yeter!


Hemşirelerin en fazla dikkatini çeken husus da şudur: derler ki, Seyyid amca, biz senin gibi, eşine böylesine tatlı ve güzel sözler söyleyen, bu kadar saygılı ve müşfik davranan bir adam görmedik!


Hasta özel hastaneden taburcu olur, evine döner.


Bu iyileşme günleri de çok sürmez, bir kere daha enfeksiyon kapmıştır ve bu sefer Devlet hastanesine yatırılır.


Fakat artık bir melek inceliğinde gölge gibi, yanı başından hiç ayrılmayan sevgili eşi Seyyid yanında değildir; ama neyse ki, ondan çok uzakta da değildir! Aynı gün Seyyid amca da Devlet hastanesinin genel cerrahi servisine yatırılmış; gazlı kangren hastalığından kalın bağırsak ameliyatı geçirmiştir. Pakize’nin yeğeni Mehmet, iki ‘bahtiyar’ hasta arasında adeta mekik dokumakta, cep telefonu ile çektiği görüntülerini birbirlerine izletmekte, selamlarını iletmekte, böylece morallerini diri tutmaktadır… Seyyid amcanın refakatçisidir aynı zamanda küçük Mehmet…


Bu esnada, canı pekmez istemiş, baldızının evinden taze kaynamış pekmez gelmiştir. Herhalde sıcakken şişeye konmasının neticesi ile masanın üzerine koyar koymaz şişenin kapağı fırlayarak, adeta pekmez bombasına dönüşür ve hastane odasının tavanları pekmez olur. Bu olay, o gün olduğu gibi, bugün de, hatırlandıkça gülüşmelere sebep olmakta, zambakların mizahına dönüşmektedir.


Seyyid amca 45 günlük hastane safahatından sonra taburcu olmuştur. Ondan kısa bir süre önce ise Pakize Hanım taburcu olmuştur.


Taburcu dediysek, öyle turp gibi sağlıklı bir hayatı yoktur artık Seyyid amcanın. O ameliyattan beri büyük abdeste çıkamamakta, idrar sondasına benzer bir sonda ile yaşamaktadır.


İşte imtihan denilen şey böyle olsa gerektir. Seyyid amca ile Pakize hanımın yaşadıklarını yaşamayanlar ‘imtihan’dan bahsetmek için biraz daha temkinli olsalar iyi ederler…


Aynı yıl yani 2012 yılının haziran ayında Seyyid amca tarlada çalışırken yıldırım çarpar. O, yıldırım çarptığının farkında da değildir, ayağı bir ota takıldığı için düştüğünü sanmaktadır. Sekiz günlük hastane safahatından sonra taburcu olur.


Çok sevdiği eşi Pakize Hanım ise 2013’ten itibaren iyice yatağa bağımlı hale gelmiş ve artık bir daha kalkamamıştır. Hayatının son doksan beş gününü Devlet hastanesinin yoğun bakım ünitesinde geçirmiştir. Gerçi ömrünün, 95 günlük bu son faslından öncesinde de evinde adeta bitkisel hayat yaşamaktaydı. Gözünü belli bir noktaya dikiyor ve saatlerce o şekilde bakıyordu. 2015 yılının 15 Şubat’ından bu yana yemeden-içmeden tamamen kesilmiş vaziyette idi.


Bu günlerde Seyyid amca, en hâzık bir bakıcı/doktor, belki en iyi tanımla bir Lokman hekim nezaketi ile eşini beslemekten ve gerekli olan günlük egzersizleri/masajları yapmaktan bir gün bile geri kalmadı. Ona sıvı gıdalar verdi, mercimek çorbası içirdi, bisküviyi bezin arasında ezerek yoğurdun içine kattı ve öyle yedirdi. Onu tanıyanlar doktordan, bir ruh doktorundan daha mahir, daha bilge olduğunu düşünmekten kendilerini alamazlardı.


Bu husustaki detaylar oldukça fazladır.


Son görüşmelerinden birinde Pakize’ye, “sen bana hakkını helal ettin, ben de sana helal ediyorum!” demiş, eşi sözü anladığı için cevabı, ağlamaklı bir yüz ifadesi olmuş.


Son gününde, yoğun bakımdaki ilgili personel Seyyid amcayı evine gitmesi doğrultusunda ikna etmişler ama o sanki artık ayrılık vaktinin geldiğini hissetmiş gibi, oradan ayrılamamış. Dışarı çıktım ama bir türlü eve gitmek içimden gelmedi diyor. Oralarda dolaşmış, oyalanmış ve nitekim, hastanenin önünden geçen caddenin tam karşı kenarında, hüzünlü gözlerini hastaneye doğru dikmiş vaziyette iken telefonu çalmış ve anestezi uzmanının, boğazına düğümlenen sözleri ile eşinin artık gözlerini ebediyen yumduğu haberini almış.


Evet, 1976 yılında beyaz gelinlikle Seyyid’in helali olan Pakize Hanım, 9 Mart 2016 Çarşamba günü öğle saatlerinde Rahmet-i Rahman’a ermiş, annesinin ve babasının diyarına o da yolcu olmuştur. Bir gün ya da bir günün yarısı kadar kalacağı makberine indirilmiştir. Kendisine Rabbimden mağfiret diliyor, cenneti ile ödüllendirmesini niyaz ediyorum.


Seyyid amca, gülünün yüzüne son bir kez daha bakmak ister ama hastanenin ‘hocaanım’ı, “o artık sana na-mahrem oldu, nikâhınız düştü!” diyerek bu isteğini geri çevirir. Ama o yine de bir yolunu bulup, kefeni aralamış ve kırk yıllık hayat arkadaşına son bir kere daha bakmış; bu sefer de kısmî bir suçluluk duygusuna kapılmış, acaba günah mı işledim diye soruyor…


***
Geçmiş zaman içinde Seyyid amcaya bir ara hemşireler ve doktorlar biraz takılmak istemişler ve bunca yıldır ikinci bir evlilik yapmayı neden düşünmedin diye sormuşlar. Onun verdiği cevap, soranları duraksatmakta, buna karşı ne cevap vereceklerini bilememektedirler. Cevabı şudur: “Gül üstüne gül koklanır mı?!”


Seyyid amcanın anlattıklarından, bu felsefesinin kırk yıl boyunca hiç değişmediği anlaşılmaktadır. Pakize’nin ilk felç geçirdiği yıllarda, köyden bazı yakınları, belki nabız yoklamak, belki de biraz yönlendirmek maksadıyla, seni yeniden evlendirelim demişler. Onlara verdiği cevap, yukarıdakinden daha etkileyici ve sözün sahiplerini de ebediyen susturucu niteliktedir. Seyyid amca, bir daha bana böyle bir teklifte bulunmayın diye onları azarlamış, adeta yanından kovmuş ve şöyle demiş: “Ben onu anasının evinden bu şekilde getirmemiştim!”


Bu söylediklerindeki samimiyetini anlamak maksadıyla aynı konuyu sorduğumuzda diyor ki, yahu evlenmeyi hiç düşünmedim, çünkü hastalanınca ona olan sevgim daha da arttı…


Doktorların, artık bugünlerde vefat haberine hazırlıklı olun dediği günlerde, hastası kendisine gülünce sevinçlere gark olmuş.


Vefatından on beş gün kadar önce, yoğun bakım ünitesinde yatmakta iken bir doktor, Seyyid amcaya der ki, bu hastayı senin sevgin bu vakte kadar yaşatmış; bu bir mucizedir!


Hani dikensiz gül olmaz ya, Seyyid amca acaba eşini hiç üzmüş müdür diye merak edenler için şu iki olayı da eklemeden edemiyor; sanki, “tümden de kusursuz değiliz ya” demek istiyor, dürüstçe itiraf ediyor. Pakize Hanım, biraz ayağa kalkıp, hareket edebildiği günlerde, köyde tarlada çalışmakta olan kocasına yemek götürmüş. Küçük oğlu İsmail’in elinden tutmuş ve felçli ayağı ile nisbeten uzak mesafedeki tarlaya kadar yürümüş. O anda Seyyid, sırf genç bir kadının bu kadar uzak yerlere kendi başına gelmesi doğru olmaz gerekçesiyle kızmış ve hayatı boyunca ‘gülüm’, ‘bir tanem’ sözlerini hiç ağzından bırakmadığı, çok sevgili eşini bir nebze kırmış.


İkinci bir olay da, bir ara kendisi işte iken ve bilgisi dâhilinde olmayarak, hanımı, çocuğu ile birlikte babasının uzak semtteki evine gitmiş. Onları evde bulamayınca biraz üzülmüş, şehri de çok iyi tanımadıkları için sıkıntıya düşebilirdiniz gerekçesi ile incitmiş.


Bitirirken, şu küçük notu da ilave edelim de, öykümüz kemale ersin. Pakize’nin resmi kayıtlardaki adı Hatice’dir. Hatice, Pakize’nin kendinden iki sene önce (03.05.1955) doğmuş ve küçükken ölmüş ablasının adıdır. Kendisi 1957 yılında doğunca, babası, kaydettirmek için nüfus müdürlüğüne gider. Nüfus memuru, yeni bir nüfus kâğıdı almanın ne gereği olduğunu, Pakize’nin Hatice yerine geçmesinin doğru olacağını söylemiş ve iki isimli olmuş. Böylece Pakize, baba eve geldiğinde iki yaş birden büyümüş oluyordu. …


***
Demek ki, iyilik ölmemiş, iyiler ya göklerde ya da mezarda değiller. İyilik ve iyiler her zaman, her yerde… Yani zambaklar en ıssız yerlerde açmaya devam ediyorlar.


 
Bu ‘sıradan’ insanların hayat hikâyeleri hepimize güven veriyor, yüzlerimizi güldürüyor, umudu, sevgiyi diriltiyor. Ve bu hikâye bir şey daha öğretiyor: iyiliğin öyle pek fazla mekteple-medrese ile ilgili olmadığını…


Allah'ın iyi kullarına selam olsun.

Venhar Haber

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat