Sinirlioğlu’ndan Sekülerizm Propagandası


Sinirlioğlu’ndan Sekülerizm Propagandası

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 27 Ekim 2016 Perşembe 16:25


İsrail'le imzalanan Mavi Marmara anlaşmasının mimarı olarak da Türk diplomasi tarihine geçen Feridun Sinirlioğlu'nun son çıkışı, Türk hariciyesinin bölgeye bakışı açısından ciddi soru işaretleriyle dolu.

Küre Medya / Haber Merkezi
“Gelecek, Seküler Demokraside” mi? / Taha Kılınç
Yeni Şafak

 “Bu çok kültürlü coğrafyanın inanç ve din özgürlüğü temelinde seküler, demokratik bir geleceğe doğru yönelmesi gerektiğini de görüyoruz. Zaten 2011'de başlayan Arap Baharı da bu taleple ortaya çıkmıştır. İnsanlar demokrasi talep ediyordu. Demokrasi ve sekülarizm birlikte gündemdeydi”. 

Yukarıdaki cümleler, Türkiye'nin BM Daimi Temsilcisi olarak atanan Büyükelçi Feridun Sinirlioğlu'na ait. Mülakatı yapan Hürriyet muhabiri Cansu Çamlıbel, “Sinirlioğlu'nun burada çizmiş olduğu iskelet, Türk hariciyesinin bugün nerde durduğuna ilişkin önemli bir manifesto niteliğinde” notunu düştüğü için, bu cümleleri Türk hariciyesinin Ortadoğu okuması olarak da anlamak mümkün. 

Bu açıdan bakınca, Feridun Sinirlioğlu'nun ifadeleri bazı soruların sorulmasını kaçınılmaz hale getiriyor: 

Örneğin, Arap Baharı sürecinde ayaklanmaların yaşandığı hangi ülkede halkın sekülarizm talebi vardı? Komünistinin bile namazını aksatmadığı Mısır'da, insanlar daha seküler bir yönetim için mi sokağa dökülmüştü? Libya'da halkın Kaddafi'yle derdi, devrik diktatörün yeterince seküler olmaması mıydı? Suriye'de yüz binlerce insan, daha fazla sekülarizm için mi öldü, ölüyor? Iraklılar, sekülarizm kavgası mı veriyor? Yemen'de taraflardan hangisi seküler? 

Soruları daha da uzatmak ve çeşitlendirmek mümkün. Her bir soru, bölgeye dair bu iddialı yorumu boşa çıkarmaktan başka bir işe yaramayacaktır. 

Feridun Sinirlioğlu'nun gözden kaçırdığı nokta, Ortadoğu ve Arap dünyasında dinin zannedilenden çok daha derinlerde kök saldığı ve insanların yaşamlarını çok yönlü olarak etkilediği gerçeğidir. Bu sadece İslam dini söz konusu olduğunda böyle değildir; Yahudilik ve Hıristiyanlık da böyledir. İsrail mesela, her kurumunu dini yorumların yönlendirdiği ve siyasetçilerin dindar kesimleri dikkate almak zorunda kaldıkları bir din devletidir. Lübnanlı Hıristiyanlar, Batılı formda yaşıyor görünseler de, yaşamlarını din eksenli sürdürürler. Beyrut'un göbeğinde Muhammed el Emin Camii'nin minare boyuyla, hemen yanındaki Saint Georges Katedrali'nin saat kulesi boyu bu yüzden yarışma halindedir. Örnekler pek çok. 

Sinirlioğlu'nun “bölgemizde gelecek seküler demokraside” yorumu ise, Suriye örneği düşünüldüğünde bilhassa isabetten uzak. 1970'ten bu yana devam eden Esed yönetimi, sadece mezhepçi değil, aynı zamanda kendisini 'seküler' ve 'laik' olarak tanımlayan bir yönetim. 1982'de kanlı bir katliamla neticelenen ilk ciddi ayaklanma da, ayaklanmanın liderleri tarafından rejimin halka empoze etmeye çalıştığı seküler şartlar üzerinden gerekçelendirilmişti. Örnek olarak, Hama Katliamı'nın baş aktörü (ve Hâfız Esed'in kardeşi) Rıfat Esed, bir dönem başörtüsünü üniversitelerde yasaklamayı düşünecek kadar Suriye gerçekliğinden kopabilmişti. 

Hâfız Esed yönetimi, gücünü perçinlerken Arap milliyetçiliğinden ve sekülarizmden güç almış, halka dönük yüzünde ise muteber kabul edilen ulemayı 'vitrin objesi' olarak kullanmıştı. 2000 yılında Şam'da Esed'in cenaze namazını ağlayarak kıldıran Said Ramazan el-Bûtî, bu bağlamda dikkat çekici bir figürdü. Onun rejime verdiği ve 2013'te öldürülünceye kadar sürdürdüğü şevkli destek, Esed ailesinin azınlık iktidarını kitlelerin gözünde meşrulaştırıyor, seküler görüntüsünü de hafifletiyordu. 

Röportajda, “Yedi yıl müsteşarlık yaptığım Dışişleri Bakanlığı, devletin hafızasını temsil eden bir kurumdur. Tarihi olayların sicilini tutar ve kurumsal olarak tarih bilinci son derece yüksektir” diyen Feridun Sinirlioğlu, Suriye ve diğer bölge ülkelerinin yakın geçmişte sekülarizmle nasıl bir serüven yaşadığını biliyor olmalı. En azından, bir hariciye mensubu olarak bilmesi gerekir. Sinirlioğlu, sekülarizm ve laiklik adına bir dönem oruç tutmanın ve başörtüsü takmanın bile yasaklandığı Tunus'ta, bölgenin geleceğinin sekülarizmde olduğu şeklindeki ifadelerinin nasıl bir karşılık bulacağını da tahmin etse gerektir. 

Sinirlioğlu'nun “seküler demokrasi” tanımlaması da, oldukça izaha muhtaç görünüyor. Böyle bir yönetim biçimi, ülkedeki dini gruplarla ve akımlarla nasıl bir ilişki kuracak mesela? Dinin insanların yaşamlarına ne kadar müdahil olacağının sınırlarını, bu 'seküler demokrasi' mi belirleyecek? İnsanların 'seküler demokrasi' istemediği ülkelere -şu anda mevcut olan Ortadoğu ülkelerinin tamamı-, bu yönetim nasıl empoze edilecek? 'Seküler demokrasi'yi kim getirecek? Bu yapılırken, dünyadaki hangi ülke ya da rejim örnek alınacak? 

Doğrusu, İsrail'le imzalanan Mavi Marmara anlaşmasının mimarı olarak da Türk diplomasi tarihine geçen Feridun Sinirlioğlu'nun son çıkışı, Türk hariciyesinin bölgeye bakışı açısından ciddi soru işaretleriyle dolu. Sekülarizmin, halkın zihninde din düşmanlığıyla ve ibadet özgürlüğüne katı müdahaleyle özdeşleştiği bir coğrafyada, Sinirlioğlu tam olarak neyi kastettiğini belki biraz daha açma ihtiyacı hisseder. Hatta bu şart, çünkü kendisiyle röportaj yapan gazete de birçok önemli cümlesi içinden en çok sekülerlikle ilgili olanları beğenmiş olmalı ki, başlığa bunları çıkarmış.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat