Sınırlar arasında kimliksiz bir hayat


Sınırlar arasında kimliksiz bir hayat

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 08 Nisan 2016 Cuma 16:23


Geçen yılın başından bu yana bir milyondan fazla mülteci Yunan adalarına ulaştı. Bu yılın başından bu yana Ege’nin bir kıyısından diğerine yolculuk eden mültecilerin yaklaşık üçte biri Afganlardı.

Küre Medya / Haber Merkezi
Taliban ve Afgan güvenlik güçleri arasındaki çatışmalar devam etse de, Avrupa ülkeleri ve Türkiye bu ülkeyi aktif bir çatışma alanı olarak görmüyor.

AB ve Türkiye arasında yapılan, uluslararası toplum ve insan hakları örgütlerinin tepkisiyle karşılaşan göçmen anlaşması uyarınca Yunanistan’dan Türkiye’ye gönderilen ve Suriyeli olmayan mültecilerin sınır dışı edilerek kendi ülkelerine gönderilmesi söz konusu.

Farzad Shafahi Türkiye’de yaşayan bir Afgan. 2010 ve 2013 yıllarında iki kez Avrupa’ya geçmeye çalışmış. İkisinde de yakalanıp geri gönderilmiş. Bir kere daha denemekten korkuyor artık. Zira yakalanırsa, diğerleri gibi “savaşın beşiği” dediği ülkesine gönderilmekten korkuyor. Farzad, sınırlar arasındaki sıra dışı hikayesini BBC Türkçe'ye anlattı.

25 yaşındayım. Dünya üzerinde hiç kimsem yok. Annem, babam, kız kardeşim, akrabalarım. Hiç kimse.

Dünya üzerinde bir kimliğim yok. Nefes almamın dışında doğduğuma dair bir kayıt bile yok. Ne Afganistan ne İran’da. Kendimle ilgili bildiğim en kesin şey doğum yılım: 1991.

Bundan onlarca yıl önce babam Afganistan’da Taliban’ın elinden kaçtı annemle birlikte. Eğer kaçmasa öldürülecekti. Ben İran’da bir sınır şehrinde, Zahidan’da doğdum. Gözlerimi açtığımdan beri bir sığınmacı ve savaş kaçağıyım. Sanırım gözlerimi kapayıncaya kadar da öyle kalacağım.

 



2010 yılına kadar İran’da yaşadık. Ama İran’da verilen kimlik evraklarının parasını karşılayamadığımız için kimliğimiz yoktu.

Hayatta sadece babam ve kız kardeşim vardı. Annem kız kardeşimi dünyaya getirirken öldü. Hatırlamıyorum. 2 yaşındaydım ben. Ama sonradan söylediler, hastaneye götürememişler tabii. Öyle ölmüş.

Babam ve kız kardeşimi en son Tahran'da gördüm. Bir gün dışarı çıktılar ve bekledim ama geri dönmediler. İran'da kayıt dışı kalan Afganlar sürekli aranır ve tutuklanır, götürülürdü. Her yere başvurdum ama onlardan 6 yıldır haber alamadım.

İran’ı terk etmeye karar verdim. Afganistan’a geri dönemezdim. Bilmediğim, görmediğim, savaşın olduğu bir ülkeydi. Savaşın beşiği bile diyebilirim. Kendimi bildim bileli, orada kan, savaş ve katliam vardı.

ÖNÜNE GELEN BİZİ DÖVÜYORDU 

İran içindeyken de göçmendik. Afganları sevmiyordu İranlılar. Başlarına gelen her kötü şeyin sorumlusu olarak görüyorlardı bizi. İran’da uçan bir kuş yere düşse bunu bir Afgan öldürmüştür derler.

Küfür, hakaret, dayak. Önüne gelen herkes dövebilir sizi İran’da. Sevapmış gibi dayak yiyorduk. Bende hâlâ izleri var. Sokaktan geçen herkes dövebilirdi sırf Afgan olduğumuz için.

Bu yüzden Türkiye’ye gelmeye karar verdim. Yasal yollardan giremezdim çünkü kimliğim yoktu. Kaçakçılara para vermem gerekiyordu ama param yoktu. Onlara babamın Türkiye’de olduğunu, orada paralarını vereceğini söyledim. 19 yaşımda, 2010 yılının sonunda kaçakçıların ayarladığı arkası açık, üstü brandayla örtülmüş küçük kamyonetin arkasında İran sınırından Türkiye’ye girdim. Bu geçtiğim ilk sınırdı. Ama son olmayacaktı.

 

Bizi Viranşehir’de bir başka otobüse bindirdiler. Esenler otogarına geldik. Türkler indi. Otobüs bizi bir on dakika ileride kaçakçının bağlantısına teslim edecekti. Ama ben Türklerle Esenler’de indim. Çünkü bizi teslim alacak kaçakçıya para vermem gerekiyordu. Ama ne para ne ona para verebilecek bir baba vardı. Her şekilde zarar görecektim. Cebimde beş lira veya on lira bir para vardı. Onunla 4. Levent’e kadar geldim. Belirsizlik içinde oturdum. Yiyecek, içecek, kalacak hiçbir yerim yoktu. Ama en azından savaş yoktu. O yüzden içim rahattı.

BURADA BİZE HAYAT YOK 

İran’dan gelmeden önce araştırma yapmıştım. Burada Birleşmiş Milletler ofisi olduğunu biliyordum. İstanbul’daki yerini buldum. Oraya gittiğimde çocuk şubede kaydımı aldılar. 19 yaşındaydım ama geldiğimde dil bilmediğimden, orada tercüman olmadığı için yaşımı 15 diye yazmışlar. Beni 2010 yılının Ekim ayında Yeldeğirmeni Çocuk Esirgeme Yurdu’na yerleştirdiler.

 

İki ay sonra Yunanistan’a kaçmak için yurttan ayrıldım. O zaman herkesin söylediği bir şey vardı: Türkiye’ye gelen bir Afgan ya da Afrikalı hâlâ buradaysa demektir ki kaçakçıya verecek parası yoktur. İlk geldiğimden beri, “Bizim için burada bir hayat yok, gelecek yok” sözlerini duydum. O zaman bunlar benim için sadece söylentiydi, zaman içinde hepsi gerçek oldu. Çünkü bizzat ben yaşadım.

YAŞADIKLARIMDAN DOLAYI İNSANLIĞIMDAN UTANDIM 

2011 yılbaşına Türkiye’deki geri gönderme merkezinde girdim.

Kaçmaya çalıştım ama yakalandım. 1 ay süreyle geri gönderme merkezinde kaldım.

Oradaki muamele... Ben orada karşı karşıya kaldığım muameleden sonra insan olduğumdan, yaşadığımdan, kendimden nefret ettim. Keşke yaşamasam dedim. Sonuç olarak mülteci olarak doğmayı ben seçmedim ki.

Küfür, dayak... Hastalandım diye tokat yedim. Nefes alamıyordum, doktor dedim. Geldiler beni aldılar. Muayene ettiler. Tedavi ettiler, iyi oldum ama o halimle yediğim tokadı unutamadım. Geri gönderme merkezinde intihar ettim. Bir sürü ilaç içtim. Zor yetiştirdiler hastaneye. Midemi yıkadılar. Türkçe bilmiyordum o zaman, kendimi ifade edemedim ama o haldeyken bile hastaneye, çocuk şubeye kelepçe ile götürdüler. O kelepçeyi de hiç unutmadım.

Kadıköy Yeldeğirmeni Yurdu’na geri döndüm ve bundan sonra yaklaşık iki yıl orada kaldım. Personeli çok iyiydi. Ama bu bütün yurtlarda geçerli değil. 

2012 yılının sonunda Nevşehir’deki bir yurda naklettiler.

Orada mezhep ayrımcılığı, ırkçılık yaşanıyordu. Ben yurda ilk girdiğimde sorulan ilk soru “senin dinin ne mezhebin ne” oldu. Oradaki bir görevli bunu yemekhanede öğrencilerin arasında sordu. Çok sinirlendim. “Neden soruyorsun? Sen dinime göre mi davranacaksın? Öyleyse ben Hristiyan’ım” dedim. Müslüman olduğum halde böyle dedim. Çok sert tepki aldım oradaki herkesten.

Artık Türkçem iyi olduğu için bu yurt ile ilgili şikayetlerimi valiye dilekçe ile göndermiştim. Benden kurtulmak istediler. Kemik muayenesi yaptırdılar. Yaşım fazla çıkınca attılar.

Sokaklarda yattım. Sonra tek başıma Bulgaristan sınırını geçerek Avrupa’ya gitmeye karar verdim. Geceleri ormanda kaldım ama yakalandım ve yine bir ay geri gönderme merkezinde kaldım.

Sonra Nevşehir’de bir yıl Sığınmacılar ve Göçmenlerle Dayanışma Derneği’nde tercümanlık yaptım. Para kazandığım, sıkıntı yaşamadığım tek yıl o oldu. Sonra ihtiyaç kalmayınca oradan ayrıldım.

SU ALACAK PARAM YOKTU 

Bütün bu yıllar içinde çok defa parasız ve evsiz kaldım. Haftalarca İstanbul Gezi Parkı’nda uyudum. Ankara’da Güven Park’ta uyudum. Kendimi motive etmek için “daha ne istiyorsun, İstanbul’dayken Gezi’de, Ankara’dayken Güven’desin” deyip gülüyordum. Su alacak param bile yoktu.

Bugün Suriyelilere bakıyorum... Beni Suriyeli zannedip ana avrat küfredenler oldu. Suriyeli düşmanlığını o kadar çıplak gözle görebiliyorum ki... Ekmek elden su gölden diye deyimler kullanılıyor.

Savaşlar yüzünden bizi suçluyorlar. Bana bir gün polis memuru, “Niye kaçıyorsunuz ülkenizden? Hainsiniz siz. Hain olmasanız ülkenizi kaçıp terk etmezsiniz. Orada savaşır, orada ölürsünüz” dedi. Şimdi Suriyelilere hain diyorlar onlara da.

Ben burada okuyorum ama burası bana bir gelecek vaad etmiyor. Evlenecek olsam evlenemem. Mevzuattan dolayı. Çalışmak istesem, işveren benim için başvuruda bulunsa, pasaportum olmadığı için o izni alamaz. Böyle hiçbir geleceğin olmadığı bir yerde insan nasıl durabilir?

Afganistan’a geri gönderilmektense ölürüm. Kimse beni Afganistan’a canlı geri gönderemez. Bunu hem kendime söz verdim. Afganistan’da Taliban’ın eline düşüp, tecavüz edilmektense burada ölürüm daha iyi. Geri göndermeler başladı şimdi. Ekonomik göçmen diyorlar. Sanki benim ülkem güllük gülistanlık. Sadece mevzu açlık ve paraymış da o yüzden gelmişim gibi hissediyorum.

Ailem can havliyle kaçmış, parasızlıktan değil. Irak’tan gelenlere ekonomik mülteci diyorlar. Orada patlayan bombalar, eve geri döneceğini bilmezken bunun can havli değil de ekonomik mülteci adını vermek... Sadece onların işine böyle geldiği için böyle.

Bir kişi sadece aç diye denizde boğulmayı bile göze alır mı? Ben buraya geldiğimde dedim ki en azından orada insan hakları vardır, bunu savunan insanlar vardır dedim. Burada insan haklarını savunan insanlar gördüm ama insan haklarını savunan mevzuat, kanun görmedim. İnsanların ellerinden haklarını almaya çalışan mevzuat gördüm.

YAŞANANLARIN ÇAĞRIŞTIRDIĞI TEK KELİME: ÇARESİZLİK 

Bütün bu yaşananların çağrıştırdığı tek kelime var çaresizlik. Bu insanlığın en büyük dramı. Çok acı bir şey daha aklıma geliyor. O da canlarımızın ne kadar ucuz olduğu. Afganistan’da bir gün bomba patlamasa, bir gün bir 50 kişi ölmese garip gelir insanlara. O kadar doğal oldu artık her gün oradaki ölümler. Ama Afganistan'da savaş yok diyorlar.

Artık üniversitede öğrenciyim ama kendim için hayallerim yok. 2014 yılında Ankara’da yaptığımız eylemler sırasında tanıştığım kişiler sayesinde buradayım. İran’dayken gittiğim Afganistan büyükelçiliğine bağlı okuldaki diplomam burada kabul gördü. Sınavlara girdim ve kazandım. Şimdi Denizli Üniversitesi’nde Sosyoloji okuyorum.

Sosyolojiyi seçtiğimde aklımda tek şey vardı. Kendim için hayallerim yok artık. Kendim için hayal kuramıyorum artık. Ama şu an adım Farzad Shafahi ve ismimin bir geçerliliği yok. Yine de şöyle hayal ettim: 20-30 sene sonra onun başına Prof. Dr. eklersem bu sayede söz sahibi olabilir ve benim gibi insanlara yardımcı olabilirim. Neden olmasın?

(Bu yazı, BBC Türkçe'den Rengin Arslan'ın Farzad Shafahi'yle yaptığı röportaj üzerinden derlenmiştir) 

Kaynak: BBC Türkçe

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat