"Seyyid Kutub’un Fikirleri Doğru Anlaşılamadı"


"Seyyid Kutub’un Fikirleri Doğru Anlaşılamadı"

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 22 Kasım 2012 Perşembe 03:10


Dünya Ve İslam dergisinin şehadetinin 46. Yılında Seyyid Kutub’un fikirleri üzerine yazar Hamza Er'le gerçekleştirdiği röportaj:

Küre Medya / Haber Merkezi

Şehid Seyyid Kutub’un fikirlerini, Müslümanlar ve İslami hareketler için önemli kılan unsurlar nelerdir?


Öncelikle, yirminci yüzyıl Tevhidi uyanış sürecine ciddi katkıları olmuş ve ortaya koyduğu fikirlerinin tesirinin halen devam ettiği Şehid Seyyid Kutub’un gündeme getirilmiş olmasından dolayı duymuş olduğum memnuniyeti belirtmek istiyorum.

Hayatında ve son anında bile ümmete Hakkın şahitliğinin nasıl üstlenilebileceğini göstermiş ve ölümünü de şehidlikle taçlandırmış üstad Kutub’u Rabbimin en güzel ikramlarıyla rızıklandırması için dua ediyorum.

Tabi düzenlenen bu soruşturma, üstadın düşüncesinin sorgulanması ve bir eleştiriye tabi tutulması ihtimalini de barındırmaktadır. Ancak ben, kişinin durduğu yerden değerlendirmelerini yaptığı gerçeğinin göz ardı edilmeden bu yorumların analiz edilmesi gerektiğini okuyucuya tavsiye etmekteyim.

Bugün Seyyid Kutub’u konuşuyor olmamızın en önemli gerekçelerinden birisi Kur’an’dan uzaklaşmış, kopmuş ve bu sebeple yenilmişlik hali içinde bulunan Müslümanlara çıkışın, kalkışın yeniden Kur’an’a dönüşle mümkün olabileceğini hatırlatmış olmasıdır. Kutub’un, akidesini, amellerini, önceliklerini, hedef ve yöntem tercihlerini Resulün vefatından yüzyıllar sonra üretilmiş olan fikirlerden değil, ashabın ilk ve temel eğitim kaynağı olan Kur’an’dan belirleyecek olan bir neslin önemine yönelik yaptığı vurgular, Müslümanlar için bir devrim etkisi göstermiştir.

Teferruatlar arasına sıkıştırılmış, insanın ömründe bir veya iki kez karşılaşacağı hususların asıllaştırılmasıyla bulandırılmış islam anlayışını Rabbani hedeflerle yeniden buluşturmuş olan Seyyid Kutub, Müslümanların çevresine, dünyaya söyleyecek sözlerinin olması gerektiğini, Tevhid akidesinin red ve inşa özelliğini taşıdığını, bugün barışık yaşanan tüm hayat görüşlerinin hevaya, zanna dayandığından cahiliye olarak değerlendirilip reddedilmesinin zorunluluğunu ve örnek bir Kur’an neslinin inşasının Rabbani, Nebevi bir proje olduğunu çağın Müslümanlarına hatırlatmıştır.

Bu tespitler şehidin yaşadığı dönem açısından oldukça aşkın görüşlerdi. Komünizm tehlikesi ile korkutulan Müslümanlar kapitalist Batıya yaslanmış, onun ürettiği demokrasi, liberalizm, laiklik, ulusalcılık gibi değerlerle barışık yaşanabileceği anlayışına sahip olmuşlardı. Özellikle Türkiye’de Müslüman tanımı sağcı, devletçi, kavmiyetçi kirli kavramlarıyla izah edilir olmuştu.

Böyle bir süreçte, kaynağı Allah’ın hükmüne, vahye dayanmayan, O’nun izin vermediği konular­da düşünce, değer, yasa, kanun, sistem koyma hak­kını kendinde gören tüm sistem ve görüşlerin cahiliye sistemi olarak tanımlanarak “La” diyerek reddedilmesinin zorunlu olduğu kolay bir tespit ve tercih değildi.

Batıya öykünen, İslam dünyasının mağlubiyetinin suçunu dinde gören, kalkınma ve medeniyet seviyesi için batı değerlerini adeta kutsayan Müslümanlar için Kutub’un “İslam medeniyetin aslıdır, maddi gelişmişlik tek başına medeniyetin ölçüsü olamaz, bu sebeple batının temsil ettiği değerler cahili değerler ve toplumda cahili bir toplumdur” tespitleri özgüven aşılamış, değerlendirme ölçüsünü yeniden hatırlatmıştır.

Seyyid Kutub’un yılanlardan bir yılan, şerlerden bir şer seçme anlayışını yıkarak, Kur’an kalkışlı bir ıslah projesini savunması O’nu Müslüman düşünürler arasında ayrı bir yere oturtmuştur.



  • Bu proje niçin önemliydi?



İslami toplum, Kur’an merkezli bir hayat söylemlerine Müslümanlar yabancılaşmıştı. Dinin donuk, bireysel ibadetler alanıyla ilgilenir olmuşlardı. Hz. Muhammed(s) ve sahabe ile ilgili olağanüstü olaylar ve efsanelerden başka bir şey akla gelmiyordu. Seyyid Kutub’un dinin gönderiliş amacına, Hz. Muhammed(s)’in şahidlik yönüne işaret etmesi oldukça önemliydi. O, Resulullah(s)’ın yetiştirdiği sahabe neslini örnek göstererek bu nesli yetiştiren araç ve değerleri tespit etmiş, kalkışın da yeniden bu araç ve değerlerle mümkün olabileceğini söylemiştir. Bunu şöyle özetlemek mümkündür: beslenilecek tek kaynak Kur’an’dır, Kur’an bilgilenmek ve haz almak için değil anlamak ve yaşamak için okunmalıdır, bu okuma ve anlamanın bir sonucu olarak içerisinde bulunulan tüm cahili tavır ve davranışlar sorgulamaya tabi tutularak terk edilmelidir.



  • Seyyid Kutub’un fikirlerinin Türkiye’deki İslami Hareketler üzerine etkisi nedir?



Egemenliğin insan hevasına, halk çoğunluğuna devredildiği Laik bir cumhuriyette yaşayan Müslümanlar Seyyid Kutub’un hakimiyet tezini yoğun bir şekilde işlemesinden etkilenmişlerdir. Bu dinde hâkimiyetin sadece Allah’a ait olduğuna insanlar şahitlik etmedikleri sürece, bu dinin vicdanda bir akide veya hayat gerçeğinde bir din olarak gerçekleşmesinin imkânsız olduğu tespiti sloganlarımızın ve sohbetlerimizin içeriğini oluşturmuştur.

Bu aşama bile sistemden ayrışma adına bir kazanım olarak görülebilir. Fakat içerik doldurulmalı ve mesajın muradının tam anlaşılması için çaba harcanmalıydı. Bu olmadı. Mesaj sloganlara boğuldu. Tekfir ve ötekileştirme hastalığına müsait insanların hataları Kutub’un fikirleriyle ilişkilendirildi. Kontrolsüz söylemlerle toplumdan uzaklaşıldı, araya duvarlar örüldü.



  • Bu ayrışma meselesinde anlaşılamayan neydi?



Seyyid Kutub’un kişinin cahiliyye dönemi geçmişi ile, İslâmı kabul ettiği bugünü arasında bilinçli ve bütüncül bir ayrışma olması gerektiğine yönelik vurgusu maalesef tam anlaşılamamış, kafir düzende aldığı nefesten dolayı bile insanları ve hatta kendini tekfir edenler görülmüştür. Seyyid Kutub bu tehlikenin farkında olmuş ki bütüncül ifadesiyle beraber bilinçli tanımını eklemiş ve şöyle demiştir: “İnsanın ticaret dünyasında, günlük hayatta ilişki içinde bulunduğu bazı müşrikler olabilir. Bilinçsel ayrılma başka, günlük ilişki başka bir şeydir.”

Cahiliye toplumunu değiştirmeye talip olan bir cemaat nasıl olurda o toplumdan ayrılabilir, onlarla her türlü ilişkiyi kesebilir. Onlarla diyalog, komşuluk, ticari ilişki devam edecektir. Lakin burada sınır çok açıktır. O toplumun cahili hiçbir değeri ile barışık yaşanmadan, islam akidesinden taviz vermeden, cahili ortamdan, örften, anlayış, adet ve ilişkilerden soyutlanarak…

Hz. Ebubekir(ra.), himaye içerisinde bile dininin gereklerini yerine getirmiş, kendisinden susması, Kur’an okumaması istendiğinde himayeyi terk etmiştir. İşte ölçü budur. Laik, Demokratik, Kapitalist unsurlar ve onların bize biçtikleri elbiseyi giymeden bu toplum içerisinde toplumu dönüştürebilme adına var olabilmek…



  • İslami devlet, İslam toplumu gibi söylemlerin günümüzde kullanılmaması hakkında neler söyleyebilirsiniz?



Maalesef insanları ve fikirleri tüketmesini çok iyi beceriyoruz. Seyyid Kutub heyecanlara malzeme yapılmış, O’nu anlayacak, fikirlerini zenginleştirecek bir çaba içerisine girilememiştir. Kutub’un Kur’an toplumu idealini doğru anlayamayanlar, kadrosuz, halksız İslami devlet hayalleriyle vakit geçirmişlerdir.

Seyyid Kutub ise ümmet nerede diye sormaktadır. Uzun bir zamandan beri tarihin dışında kalmış ümmetin diriltilmesi ile işe başlanması gerektiğini hatırlatmaktadır. Bir diriliş hamlesinden söz edeceksek öncü bir yapının mevcudiyetinin zorunlu olduğunu vurgular.

Bakın Seyyid Kutub’un eserlerinde, konuşmalarında bir panik havası ya da acil devrim çağrısı değil, bilakis uzun soluklu bir dönüşüm ve mücadele sürecine vurgu yaptığını görürsünüz. Aynı şekilde Kutub, vahyin sorumluluğunu taşıyacak bir toplumsal yapının akide temelinde uzun bir oluşum dönemi gerektirdiğine, sağlam ve derin temellere dayanmasının zorunluluğuna dikkat çekmektedir.

Bugün ise gelinen nokta daha vahim bir hal almıştır. İslam’ın, laik, liberal, demokratik anlayışlarla çatışamayacağı, barışık yaşayabileceği vurguları kabul görmektedir. Nötr devlet, dini olmayan, Adalet temelli devlet yaklaşımlarına akademisyenler, ilahiyatçılar ve hareket önderleri beyat etmişlerdir. Uzun tartışmalar sonucunda ulaşılan bu fikir kendisine rahatlıkla taşeronlar bulabilmiş, İslam dünyası bu yeni düşünce ile dizayn edilmeye başlanmıştır. Peki Müslümanlar niçin bu kadar keskin bir dönüşüm sergilemiştir?

Bu topraklarda İslami söyleme sahip oluşumların yola çıkış amaçlarını ortaya koyan, belirleyen net manifestoları yoktu da ondan… Müslümanlar, önlerine gerçekçi hedefler koyma, kısa, orta ve uzun vadeli programlar oluşturma konusunda hazırlıklı değillerdi. Devlet merkezli bir heyecanla oluşturdukları hareketlerinin başarısızlığını konuşmaya başlamışlardı. Onların göremedikleri, ümmeti oluşturmadan devletten söz edilemeyeceğiydi…

Bununla beraber, İslami çalışmaların, yani sohbet ortamlarının gündeminin sadece orada kaldığı ve kitleleşemediği kanaati, bu çalışmaları yürüten Müslümanlarda motivasyon kaybı oluşturdu. Konuşulan fikirlere, egemenlerin kontrolünde ki kamuoyu tarafından ilgisiz kalınması, azınlık psikolojisini derinleştiriyordu. Artık irşad çalışmaları, kendin çal kendin söyle ithamları ile önemsiz görülmeye başlanmıştı. Kitaplarda okunan bilgilerin hayata yönelik karşılığının olmaması, merkeze alınan, hedeflenen fethin bir türlü gerçekleşmemesi, yılgınlığa sebebiyet verdi. Çalışmaların kendini tekrar eden bir hal aldığı düşüncesi hakim olmaya başladı. Bundan dolayı, İslamcıların, daha popüler olan, hemen gündemleşen, kısa vadede sonuçlarını göreceklerine inandıkları politik sürece katılma dürtüleri harekete geçti.

Bu kesim için temennim, bir an evvel Tevhid akidesinin gereklerini yeniden hatırlayarak sadece Allah’a kul olan ve sadece O’nun hükmünün uygulandığı toplumların adalete ulaşabileceğini idrak eden saflar arasında yerlerini almaları olacaktır.



  • Son olarak bir paragrafla Seyyid Kutub’u nasıl anlatırdınız?



Seyyid Kutub, Kur’an’dan beslenen neslin önemine işaret etmiştir. Toplumsal dönüşümün yol haritasının da Rabbimiz tarafından belirtildiğini Rabbani yöntem tanımıyla yapmıştır. Vahye dayanmayan düşüncenin cahili olduğunu reddedilmesinin zorunluluğu olduğunu söylemiştir. Medeni olmayı ilahi olan değerlerle bütünleşmekle eş tutmuştur. Hedef ve yöntem konusunda sapma yaşamadan bir hayatı inşa etmemizin zorunluluğunu belirterek, mücadelemizin, Nuh(s) gibi bir gemi dolduramadan sonuçlanabileceği gibi, Hz. Muhammed(s)’in fetihlerine benzer kazanımlara da ulaşabileceğinin unutulmaması gerektiğini hatırlatmıştır. Yani asıl olan istikamettir, Rabbani ilkelere sadakattir, sonuç Allah’a aittir.

Dünya Ve İslam

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat