Özgün-Der'de Hacc konuşuldu


Özgün-Der'de Hacc konuşuldu

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 30 Ekim 2016 Pazar 07:11


İzmir Özgün-Der'de bu hafta Kemal Songür'ün dunumuyla Hacc konusu konuşuldu.

Küre Medya / Haber Merkezi
İzmir'de İslami ıslah ve İnşa hareketi doğrultusunda toplumdaki İslami bilinçlenmeyi sağlamak amacıyla çalışmalar yapan Özgün-Der, faaliyetlerine devam ediyor. Her yıl belli bir program çerçevesinde, gerek kuruluş bünyesinden gerekse çeşitli illerden konuşmacılar davet eden Özgün-Der, bu hafta Kemal Songür'ün sunumuyla konusunu işledi.

Hacc konusunun bütün boyutlarıyla ele alındığı seminerde, sayın Songür Hacc'ı; " Hacc; sembol-şiar-işaretlerle şirki zihinlere meydan okuyan tevhidi mesajlarla ve dahi biz'i/ümmeti olmamız gereken yere/duruşa adeta tatbikatıyla yol gösteren, mü'min yüreklere muştulayan bir ibadettir" şeklinde tanımladı.

Kemal Songür konuşmasında, Rabbimizin emri ile yerine getirilen bütün ibadetlerin şahsiyetimize, ailemize, sosyal hayatımıza, ekonomik tasavvurumuza, siyaset anlayışımıza, adalet üzre oluşumumuza sayısız katkıları ve yönlendirmeleri olduğuna dair ifadelerde bulundu. Ahirette felahımızı sağlayacağını haşyet ile umduğumuz yegâne tutunacağımız dalımızın yalnızca kulluğumuz olduğuna değinen Songür Konuşmasına; "Hacc nedir sorusuna bulabildiğim cevapları ve kendi tanıklığımı da yer yer (yararlı olur düşüncesiyle) anektod ile harmanlayarak kardeşlerimle paylaşmak istiyorum.Haccı emreden ve edasını lutfeden Rahman'a sonsuz şükürler olsun.

Öncelikle Kabe'nin önünde Rahman'a yakardığım duam ile başlamak istiyorum;

Rabbimiz, kutlu ve mübarek kıldığın, işaretlerle/sembollerle donattığın, ben'lerin biz'e dönüştürülmesi gerektiğini en güzel resmeden ve muştulayan bir karargâh/merkez kıldığın, müşrik zihinlerden/izm'lerden beraat ilanının yek vücut olarak küresel zalimlere karşı duruşun sergileneceği kıyam/ayaklanma yeri olarak belirlediğin için sana nihayetsiz şükürler olsun." Diyerek devam etti.

Kemal Songür'ün sunum metninin tamamını okuyucularımızla paylaşıyoruz:  



---HACC-I EKBER GÜNÜ---

Hacc; sembol-şiar-işaretlerle şirki zihinlere meydan okuyan tevhidi mesajlarla ve dahi biz'i/ümmeti olmamız gereken yere/duruşa adeta tatbikatıyla yol gösteren, mü'min yüreklere muştulayan bir ibadettir:

Rabbimizin emri ile yerine getirilen bütün ibadetlerin şahsiyetimize, ailemize, sosyal hayatımıza, ekonomik tasavvurumuza, siyaset anlayışımıza, adalet üzre oluşumumuza sayısız katkıları ve yönlendirmeleri vardır, ahirette felahımızı sağlayacağını haşyet ile umduğumuz yegâne tutunacağımız dalımız kulluğumuzdur. Tabi ki kulluğumuza ne şirk ne riya karıştırmadan ve dini sadece Allah has kılarak bunu başarmak zorundayız. Mesela; Namaz, sadece vaktinde kılanan ve şartlarıyla/şekilleriyle yerine getirilen bir ibadet olmayıp bizi en az günde beşkez bütün acziyetimizle Allah'a tekmil verdiğimiz ve fahşadan/kötülüklerden korunmamızı sağlayan ubudiyetimizdir. Rasulullah'ın ifadesiyle "Nice namaz kılanlar var ki, onların namazdan nasibi, yorgunluk ve zahmetten başka bir şey değildir" uyarısını ve keza, oruc, sabahtan akşama kadar aç kalmak olmayıp sınanmanın ve Allah için nefsi frenlemenin ne olduğu ve bunun üzerinden diğergamlığı tetiklediği, aç kalan/olan insanlara yönelik yardımlaşma duyarlılığını/yükümlülüğünü hatırlattığı kabulü ve yine rasulullah'ın ifadesiyle “Nice oruç tutanlar var ki, oruclarından payları açlık ve susuzluktur (İbn Hanbel, 2/373) gibi ürperten -ki buna hacc dahil bütün ibadetleri eklemeliyiz- uyarılarını her daim hatırda tutmak durumundayız. Bütün ibadetlerde olduğu gibi haşyet içinde felahı ummak gerekir, Hacc Allah'a söz vermektir, O'ndan söz almak değildir, bize düşeni yapmak ve takdiri O'na bırakmaktır.

Hacc nedir sorusuna bulabildiğim cevapları ve kendi tanıklığımı da yer yer (yararlı olur düşüncesiyle) anektod ile harmanlayarak kardeşlerimle paylaşmak istiyorum.
Haccı emreden ve edasını lutfeden Rahman'a sonsuz şükürler olsun.

Öncelikle Kabe'nin önünde Rahman'a yakardığım duam ile başlamak istiyorum;

Rabbimiz, kutlu ve mübarek kıldığın, işaretlerle/sembollerle donattığın, ben'lerin biz'e dönüştürülmesi gerektiğini en güzel resmeden ve muştulayan bir karargâh/merkez kıldığın, müşrik zihinlerden/izm'lerden beraat ilanının yek vücut olarak küresel zalimlere karşı duruşun sergileneceği kıyam/ayaklanma yeri olarak belirlediğin için sana nihayetsiz şükürler olsun. 
Rabbimiz, Hain'ul Harameyn olan ve büyük şeytan ABD'nin bölgedeki sadık kuklası rolünü icra eden, kibirleriyle ve zulme endeksli saltanatlarıyla gebermelerini dilediğimiz Suudi yönetiminden bu beldeleri kurtar, her yıl milyonların akın ettiği "beyt'in haccedilmesi Allah'ın insanlar üzerindeki hakkı/emri olarak" bu mübarek beldeleri zalimlerin pis/necis ellerinden kurtarılması için cehdleriyle layık gördüğün kullarını vesile kıl, Mescid-i Haram'ın yönetimini/hadimliğini, dini sadece Allah'a has kılan HAS kullarının eline geçmesine yardım et, bu uğurda mücadele verecek kullarını destekle ve salih amellerini kolaylaştır Allah'ım. AMİN...

HAC EMRİ VE GÜCÜ YETENİN/BİR YOL BULANIN BU DAVETE İCABET ETMESİ:

Rabbimiz, her neyi yapmamızı emretti ve nelerden sakınmamızı istedi ise insanın hayrınadır, hülasa her hükmünde şahid olduğumuz ve de yeterince idrak edemediğimiz sayısız hikmetler vardır, hududullah'a sadakat bizi dünyada izzete ve ahirette de felahımıza götürecektir inşaallah.

Halıkımız olan Allah'ın emir ve nehiyleri bize bahşedilen gücümüzle doğru orantılıdır, yani, gücümüzün üstünde bizlere teklifte/emirde bulunması muhaldir, çünkü bizi bizden iyi bilen ve şah damarımızdan bize daha yakın olan O'dur. Kimi ibadetlerimiz/yükümlülüklerimiz bedeni ve şahsidir, kimi ibadetlerimiz beden ile birlikte mali şartlara/imkanlara haizdir, kimileri de ailevi/sosyal/siyasal olarak ben'le sınırlı olmayan kuşatıcı kulluklarımızdır. Tabi ki, bütün bunların dayandığı sorumluluk ve hesabın görüleceği/sorulacağı ben'den başlamaktadır.

"De ki "Şüphesiz benim namazım, ibadetlerim, hayatım ve ölümüm alemlerin Rabbi olan Allah içindir." (En'âm 162) ayetiyle Rasulün dilinden hepimizin kalbine/aklına hitap eden Rabbimiz; sadece kendi rızası için emir ve nehiylere sadakat göstermemizi ve ancak bu takva ile amellerimizin makbul olacağını bildirmekte ve uyarmaktadır. Bundan gayrısı insanın yorulması, aç kalması ya da kendince fedakârlığı olarak ZANNEDİLECEK ve hiçbir işe yaramayacaktır, Rabbimizin katında 'keenlemyekün' hükmünde olacaktır.

Hac ibadeti de ibadetlerden biridir ve tabi ki şahsi arınma-siyasal-toplumsal olarak muhteşem yönleri vardır, burada söylemek istediğimi bir anektod ile açayım; "1995'de Rahmetli anacığımla Hacca gittiğimizde Hacıların bir arada olduğu bir ortamı fırsat bilerek şunları söylemiştim; (ilkin Medine'ye gitmiş ve oradan Mekke'ye geçmiş idik) Hacc; şartı ihram ve ruknü de Arafatta vakfe ve ziyaret Tavafı ile tamamlanan bir ibadettir, Medinedeyken duyduğum bir olayı Hacı adaylarıyla paylaştım ve duyduğum şu idi; bir şahıs daha Medinede iken memleketine telefon açar ve şöyle der! Dükkanımın tabelasını indirin ve ismimin önüne HACI ilavesini ekleyerek tekrar asın demiş! Şimdi dedim bu adam daha Haccın rukünlerini yerine getirmeden ve oraya/Mekke'ye ulaşabileceğine dair elinde senedi yok iken ve dahası amelleri yok hükmüne sokan RİYA belası gerçeği var iken bu nasıl bir zavallılıktır dedim ve ekledim; Hacı adayı abilerim ve ablalarım! ben Hac ibadetimi yapar ve İzmir'e ulaşır isem bana Hacı Kemal demelerini istemiyorum ve buna engel olacağım, çünkü ben namaz kılıyorum ve bana "namaz'cı, ben oruç tutuyorum ve bana oruc’çu denmiyor ise ve de bu nasıl tuhaf gözüküyorsa Hacı denmesini de tuhaf karşılamamız gerekmez mi? Siz hiç Hacı Ebubekir, Hacı Ömer, Hacı Ali ya da başka böylesi isimlendirmeleri duydunuz/okudunuz mu? Hayır!! bu ilave riyayı tetikleyeceği için sakınmanızı tavsiye ederim diyerek konuşmamı sonlandırdım, tabi ki suratlar biraz düştü ve ellerinden bu ünvanın gitmesine neden olacak ifadelerimizden pek hoşlanmamışlardı."

HACC NEDİR VE NE ÖĞRETİR: 

Hacc; sözlükte: Mutlak niyet etmek, gayret, geri durmak, gelmek, tedavi için yarayı yoklamak, delille galip gelmek gibi anlamlar yüklenmiştir. Istılahta; Kabe'yi ziyaret-tavaf, arafatta vakfe, ihrama bürünmek dahil ibadi olarak Hac menasiklerinin yerine getirilmesi olarak özetlenebilir. Bu kelime Kur'an'da el takısı ile geldiği için bilinen ve belirlenen zamanda icra edilen ibadet demektir. 
Hacc; sembol-şiar-işaret ve şirki zihinlere meydan okuyan tevhidi mesajlarla ve dahi biz'i/ümmeti olmamız gereken yere/duruşa davet eden, muştulayan bir ibadettir:
Hacc; bir mektebtir, Tevhid ile hayatı okumamızı ve ondan neşet eden vahdeti oluşturmamızı, kardeş/ümmet duyarlılığını yüreklere nakşettiği, sürekli cehd içinde olmamızı, Rabbe teslim olan ve zulme itiraz eden birçok sembol ve işaretlerden hareketle mü'min yüreklere nakşedilmesine vesile olan muhteşem bir ibadettir.
Hacc; Yaratılış gösterisi, İslami düzen ve paylaşım-yardımlaşma gösterisi, ümmet/kardeşlik/biz oluşun sahnelenişi, kıyametin-kıyamın, kulluğun ve ben'likten biz'liğe yürüyüşün, müşriklerden ve şirki/küfri düzenlerden beraatin yek vucut olarak haykırılmasının sahnelenmesidir.

Hacc; Adeta Mahşerin provası, varlık aleminin (tav'an ve kerhen teslim olarak) topyekün dönüşüne-döngüsüne/kozmik tavafına irademizle katılarak tavaf etmemizdir.

Hacc; Telbiye ile bütün nebiler korosuna katılarak buyur Allah'ım demektir. Merhum M. Esed Kabe'ye yaklaştığında olağanüstü bir gök gürültüsü duyduğunu hisseder ve göğe bakar ve sonra bunun toplu halde ve yüksek volumle getirilen telbiye olduğunu anlar.

Hacc; Gayesizliğin, gamsızlığın, vurdumduymazlığın ve bencilliğin karşıtıdır, lanetli kaderci-cebirci sefilliğin, olumsuzlukları Allah'a fatura etmenin, ulusçuluğu, kavmiyetçiliği, sekülerizmi/laisizmi, demokrasiyi, karunizmi/kapitalizmi, firavunizmi/zulüm düzenlerini, bel'amları/din tüccarlarını ve bilumum müstağnileşerek ilahlık taslayan tağutları ayaklar altına almanın adıdır.

Hacc; ümmetin yıllık kongresi/buluşması, emirulmü'minin ya da seçtiği elçisinin, valilerin, alimlerinin-fikir adamların(ki nice güzide alim-imam ve fikir adamlarının tanışmalarına ve düşünsel alışveriş yapmalarına vesile olmuştur), öncülerin dahil olduğu ve ümmet coğrafyasında var olan-olacak sorunlara yönelik muhsebelerin yapıldığı, tanışıldığı-kaynaşıldığı, çözümlemelerin üretildiği, sosyalleşmenin zirveye ulaştığı ve adeta pratiğinin yapıldığı, farklı ırk-renk-kavim-dil ve kültürlerin İslam potasında eritildiği ve mutlaka eritilmesi ve müslimliğin öne çıkarılarak maruf olan kültürlerin yaşanılması-yaşatılmasının zenginlik olacağı kabulü, ticari faaliyetlerin yapılabildiği, kısaca hayatın bütün yönleriyle dinamik ve üretken kılındığı çok yönlü yönlerdirmeleri olan muhteşem bir ibadettir.

Hacc; Amel/denenme yurdundayken hüküm/hesap yurduna hazırlanın ilahi uyarısının sembollerle/işaretlerle/ihramlarla zirveye ulaştığı andır-yerdir. Çobanı/efendisi kurt olan hayvan sürülerinden ayrılmanın ve bütün zalimlere meydan okumanın adıdır. Bütün ben'lerin/ben'liklerin/ben'cilliklerin, statülerin, mevkilerin, makamların, zengin ve mülk sahibi olma zanlarının/zaaflarının Mikat'ta bırkıldığı ve ihrama/kefene girilerek, kendimizi bir damla olarak görüp yanlızlık/bireysellik çölüne düşüldüğünde buharlaşan, ümmet denizine düşüldüğünde ise hayr üzre fazlalaşan bir bilinçle "BİZ/ÜMMET" deryasında şereflice var olmanın, hayrın üretilmesinde yardımlaşmaya/yarışmaya kilitlenmenin, ayakların yere vura vura lebbeyk nidalarının arşa yükseldiği telbiye-tehlil-tekbir'in içeriği hücrelere kadara yedirildiği, mülkün, hamdın, hayatın, ölümün yegâne sahipliğini alemlerin rabbi olan ALLAH'a ait olduğu hakikatinin bütün acizliğimizle kalplerimizin tetiklediğini dillerimizle arzetmenin zirveye ulaştığı anlardır-mekanlardır.

Hacc; şahidlik demektir, şahidlik var olmaktır, canlı, dokunabilir/dokunulabilir olmaktır, inzivaya çekilmek değil şehirlerin ana merkezlerine müdahil olmaktır, içine kapanmak değil yeryüzüne açılmak ve tevhidi yaygınlaştırmanın ertelenemez yükümlülüğünü ölüm bize gelinceye kadar sürdürmenin, "veselamun alelmürselin/rasullere selam olsun" Rasullerin ümmeti olma ve izlerini buradaya taşıma iddiamızın ispatına mahkum olduğumuz gerçeğinin "Hac sembollerinden/işaretlerinden hareketle" zirveye ulaştığı karargâhtır. Uydurulmuş/üretilmiş/silikleştirilmiş ve hayata müdahil olmaktan uzaklaştırılmış dini tasavvurların ve buna önayak olan satılmış bel'amların ayaklar altına alınarak, inzal edilen ve rasulün (s.a.v) örnekliğiyle hayata taşınan/müdahil olan dinulgayyım'a sadakat ile hayatı kuşanmayı muştulayan apaçık ayetlerin olduğu ve Makam-ı ibrahim'in (3/97) bulunduğu makârdır. (Tabi ümmetimiz bu bilinçle/şuurla Haccı okuyamamakta olduğu acı gerçeği bütün can yakıcılığıyla maalesef ortadadır)

Hz İbrahim'e haccın menasiklerini öğreten Allah'ın emri ile cebraildir(2/127-128), Rasulullahda (s.a.v) Hz İbrahim'in sünnetini devam ettirerek ümmetine Haccın menasiklerini benim yaptığım gibi yapın diyerek öğretmiş ve yüzyirmi bin sahabenin şahid olduğu veda hutbesi ile hayatın kodlarını cem edem/özetleyen hacc menasiklerini tevatür ile miras bırakmıştır. 
işaret-sembol-şiar ile adeta parmak gösterilmiş, lâkin parmağın kutsanmasını değil parmağın işaret ettiği tevhide/Allah'a şeriksiz kulluğa yönlendirilmiştir.

Hülasa, Hacc; devri-cahiliyyede ve ondan öncesinde de yapılan çok öncelere dayanan ve tabi ki içinde şirki söylem ve yönelişleri olan, çıplak tavaf gibi ahlaksızlıkları barındıran ve el çırpmak gibi tarjıkomik sapkınlıkların olduğu, putlara kurbanların sunulduğu, kısaca içinde her türlü şirki yönelişi içeren bir ibadet! iken, Kur'an bunu bütün pisliklerden arındırarak yeniden Tevhid ile inşa etmiştir.

Sözün özü; Kabe/beyt-i atik (22/29); hayatın, imanın, kula kulluğu reddeden hürriyetin ve sadece Allah'a boyun eğmenin/ubudiyyetin merkezidir, ölü ve dirilerin döndürüldüğü yöndür, ummel kura/şehirlerin anası Mekke onu kalbinde barındırdığı için bu ünvanı alır ve bunun için Müslümanların anavatanıdır, Ali Şeriati'nin ifadesiyle "orası iman edenlerin yurdudur, bir ziyaretçi olarak değil, kendi yurdunda bulunuyorsun ve bunun için namazı kasretmiyorsun" ve ben de namazımı kasretmeden ve dahi sefil Suudi yönetimine tabi olan imamlara namazımı emanet etmeden kıldım.

Haccın farziyetine ve mesajına dair birkaç ayet:

"Gerçek şu ki insanlar için kurulan ilk ev, Bekke'de (Mekke'de kurulan) mübarek ve alemler için hidayet olan (Kabe'dir) Orada apaçık ayetler (ve) İbrahim'in makamı vardır. Kim oraya girerse, o emniyet-güvenlik içindedir. Ona bir yol bulup-güç yetirenlerin Ev'i haccetmesi, Allah'ın insanlar üzerindeki hakkıdır. Kim de küfre saparsa, bilsin ki Allah alemlerden müstağnidir (muhtaç olmayandır)" (Âl-i İmrân 96,97)

"Hani Biz İbrahim'e Ev'in (Ka'be'nin) yerini belirtip-hazırladığımız zaman (şöyle emretmiştik) "Bana hiç bir şeyi ortak koşma, tavaf edenler, kıyam edenler, rüku ve secdeye varanlar için Evimi tertemiz tut. İnsanlar içinde haccı duyur. Gerek yaya, gerekse derin (vadileri)-uzak yolları aşarak yorgun düşmüş develer üstünde sana gelsinler." (Hac 26,27)
"Kendileri için yararlara şahid olsunlar ve Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanlar üzerine belli günlerde (kurban ederken) O'nun adını ansınlar. Siz de bunlardan yeyin ve zorluk çeken yoksulu da doyurun. (22-Hac 28)

"Sonra kirlerini gidersinler, adaklarını yerine getirsinler ve Beyti Atik'i (en eski Ev'i) tavaf etsinler. (22-Hac 29)

"Haccı ve umreyi Allah için tamamlayın" (2/196)
"Hacc-ı Ekber (büyük hac) günü Allah'tan ve Resulünden insanlara bir ilandır ki Allah da, Resulü de müşriklerden beridir/uzaktır. Eğer tevbe ederseniz bu sizin için daha hayırlıdır. Yok eğer yüz çevirirseniz, bilin ki Allah'ı aciz bırakacak değilsiniz. Küfredenleri elim-acıklı bir azabla müjdele. (9-Tevbe 3)

HAC MEKANLARINA VE ZİYARETCİLERİNE DAİR GÖZLEMLERİM:

Can yoldaşım ve hayat arkadaşım zevcem ile birlikte 14/9/2015 tarihinde gece yarısı İzmir'den İstanbul'a hareket ettik, havalanında ihramlarımızı örtünerek sabah 7'35 uçağıyla 3.5 saatlik yolculuğun ardından Cidde'ye vardık. Cidde ile Mekke arası 70 km'dir, havaalanındaki kontrollerden geçtik ve on parmağımızın izlerinin alınması ile kapalı alandan çıktık. (şükür ki ayak parmak izlerini almadılar:))

Her pasaport gişesine konulan makinelerle fotoğraflarımızın özenle çekilmesi ve sonrasında geçiş kaşelerinin basılması, dahası çıkışa kadar 5-6 yerde tekraren pasaport kontrolünden geçirilmemiz ve nihayet bizi Cidde'ye götürecek otobüse 'pasaportları kapıda teslim ederek' binmemizle yolculuğumuz başladı diyecektim ama, maalesef otobüsün içinde de iki saate yakın bekledikten sonra yola koyulduk, otobüsümüz sık sık durmakta ve kontrol noktalarında bekletilmekteydi, bir ara şoför 1,5 saate yakın ortalardan kayboldu, tabi benim film o an koptu ve direksiyonu yumruklayarak kornasına dört elif miktarı bastım, şoför hemen çıkageldi ve ya hacı sabır sabır diye beni sakinleştirmeye çalıştı, bende ona Mekke'ye ne zaman varacağız diye çıkıştım. (bu arada bizi götüren şirket sahibin hanımı vardı ve suskun vaziyette oturmaktaydı şirketi temsilen). Nihayet tekrar yola koyulduk ve yolun uzunluğunu!! dikkate alarak telbiye ile başlayıp 9/3 5/97 22/26,27 ayetleriyle devam ederek yüksek sesle şirkten beraatin ne olduğuna dair hacı adaylarına bir konuşma yaptım, inşaallah faydalı olmuştur, neticede bir saatlik yolu on bir saatte -işlemler için bekletilmeler dahil- katederek otele ulaşabildik. Bunları aktarmamın nedeni; günümüz diktatoryal kralların gölgelerinden korkarak/korkularını abartarak yansıtmalarına ve kendilerince güvenliği öncelemelerine örnek olması içindir.

Otelde bir yemek molası verdikten sonra Umremizi yapmak üzere Beytullah'a gittik, (yirmi yıl önce 1995'de) ağabeyim Bilal ve eşi yengem ile birlikte rahmetli anacağızımızı Hacca götürebildiğimiz için Rahman'a tekraren sonsuz şükürlerimi sundum, o zaman çocuklarım üç ve altı yaşlarında olduğu için hanımı götürememiştim, tabi ki yanlış yapmış ve çok pişman olarak kendi kendime hayıflanmıştım, nasip bu zamana imiş diyelim) Kabe'yi ikinci görüşüm idi, ilkinde merak ile hasret birleştiği için çok daha fazla etkilenmiştim, ikincisinde ise hasret ön planda idi ve bütün heybetiyle Kabe'yi bütün duyu organlarımla/hücrelerimle temaşa etmekteyim. Hanımımı (rahatsızlığı dolayısıyla) tekerlekli sandalyeye bindirerek üçüncü kattan tavafımıza başladık, haccetmeyi çok istiyordu ve kavuştuğu için çok şükrediyordu/huzurluydu ve tabi ki onun huzuru beni çok daha huzurlu kılmaktaydı.

Boğazımın elverdiği desibeli kullanarak yüksek sesle önce metni ve sonra meali ile birlikte "Allah, beyt-i Haram (olan) Kabe'yi insanlar için bir ayaklanma/kıyam evi kıldı" (5/97) ayetini okuyarak başladık tavafa, (hiç unutmam aynı ayeti ve 9/3 ve benzeri ayetleri -ki diyanetin ve şirketlerin dağıttıkları hac menasiki kitaplarına bile isteye sokulmayan ve asla dillendirilmeyen ayetlerdir- yirmi yıl önce geldiğimde de tavafta boğazımı patlatırcasına bu ayetleri okumuş idim ve uzun boylu temiz giyimli muhtemelen Suudlu bir polis/görevli omuzuma dokunarak Rabbene Etine ve benzeri duaları okumam için uyarmıştı, çünkü bu ayetler içeriği boşaltılmış ve de ritüele indirgenmiş bir hac için uygun değildi ve hatta çok can sıkıcıydı onlar için). Belki katılım olur diye okuduğum ayetleri metinlerinin peşi sıra mealini de vurgulayarak okumaktaydım, maalesef yeteri kadar katılım olmadı, olsun ben yine de her ortamda bunu dillendirmekteydim.

İHRAM: Her şeyi terketmenin, geride/geriye bırakarak kefene bürünmenin, varlığa ve hizmetimize amade kılınan her şeye hürmetin ve hududullah'a riayetin iki parça dikişsiz beze bürünerek sembolize etmenin adıdır.

TAVAF: Oldukça sade ve küp şeklinde olan Kabe'nin tavafı Hacer-i Esved istilam edilerek başlanılır ve tavafın ilk üç şaftında remel yapılır, kısa adımlarla hafifçe koşulmaya çalışılır ve bunu yaparken ihramın üst parçası olan ridanın bir ucunu sağ koltuk altından geçirilerek sol omuzun üstüne atılır ve açıkta kalan sağ omuz/pazı gösterilerek ıztıba yapılır. Hudeybiye anlaşmasından kaynaklı icra edilemeyen umre bir yıl sonra Rasulullah'ın önderliğinde icra edilir, o yıl Medine'de humma hastalığı olduğu haberi Mekke müşrikleri tarafından memnuniyetle karşılanır ve Kabe'nin eteklerinden yorgun/cılız düşmüş Müslümanların hallerini seyretmek üzere yerlerini alırlar. İşte buna karşılık Rasulullah'ın pazularını göstrerek güç gösterisi yaptığı ve yapılmasını istediği remelin ve ıztıbanın tarihsel kalkış noktası budur.

Biz mü'minler Allah'tan gelen emri sorgulamaz, nedenini-niçinini sormaz, sadece hikmetini idrak etmeye çalışarak yerine getiririz, abdest alırken başımızın mest edilmesi emrediliyorsa bunu nasıl yapıyorsak, tavaf edin denildiği için tavaf ederiz, rasulün dine dair örnekliği de böyledir, humma hastalığı olmasa da ve bizi bekleyen Kabe'nin eteklerinde müşrikler beklemese de o yaptığı için bizde severek/sevinerek remel yaparız. Kaldı ki, hikmetsiz ve gereksiz hiçbir şeyi emretmeyen ve de sınanmaya mebni olmayan hiçbir teklifte bulunmayan Rahman'nın kullarıyız. Usvetun Hasenetun olan Rasulün ibadi konulara yönelik örnekliği de bizim için sorgulanmazlar cümlesindendir. Ta ki ona ait olduğuna yakinimiz olsun.

Ali Şeriati'nin ifadesiyle; "süreklilik+hareket+disiplin=TAVAF

Yeri gelmişken; Şeriati'nin HAC kitabını yirmi yıl önce okumuş ve çok değerli bulmuştum. özellikle Hacca hazırlık yapanlara okumalarını tavsiye ederdim, yine tavsiye etmekteyim, büyük şeytan'a karşı Firavunizmi, orta şeytana karşı Karunizmi-kapitalizmi, küçük şeytana karşı bel'am'ı oturtması, senin İsmail'in kim sorgusu gibi tasvirleri, cemaat/ümmet/biz vurguları, diğergamlığı her daim öne çıkaran örnekleri çok yerindeydi. Lakin kimi riskli teşbihlerini/tasfirlerini hiç doğru bulmamıştım. Örneğin Hacer-i Esved'e dokunmanın ya da işaret etmenin Allah'ın sağ elini sembolize ettiğinden hareketle O'nunla müsafahaya benzetmesi ve benzeri teşbihler, maalesef 'sünni' hadis kaynaklarında da "Hacer-i Esved, yeryüzünde Allah'ın sağ elidir" "Allah ile müsafaha etmek isteyen, Hacer-i Esved'i isti'lam eylesin" gibi uydurmalar söz konusudur.

SAY: Safa ile başlanılan ve merve ile bitirilen, yedi defa tekrarlanılan, Hz. Hacer'i takiben (Kabe'nin düzeyinde) yürüyüşün bir kısmında 'hervele' yapmak, amacı olan bir arayış, cehd, yürüyüş, kulun üzerine düşeni yapması demektir.

Say; Hz. İbrahim'in, Hz. Hacer'in ve ciğerpareleri olan yavrusu İsmail'in sınandığı, hayata dair dopdolu mesajların verildiği, teslimiyetin, itaatin, sabrın ve cehdin resmedildiği/örneklendirildiği ve kıyamete kadar mü'minlerin kalplerinde/akıllarında var olacak yaşanmış usveihasenelerden bir vakıadır.

Say; Allah'ın emri gereği yufka yürekli bir babanın hanımını ve ciğerparesi olan İsmail'ini susuz-ıssız-çorak-insansız bir yere bırakarak (14/37)'de beyan edilen duasıyla Rabbine emanet eder ve oradan ayrılır. Hz. Hacer'in Hz. İbrahim'e bizi buraya bırakmanı Allah mı emretti sorusuna karşılık evet cevabını alması ve sonrasında tevekkül kavramını ete kemiğe büründürerek Rabbim bize yeter demesi ve teslimiyetin/müslimliğin 'kadın' modeli olarak bütün zamanlara kazınması demektir.

Say; Teslimiyet ile birlikte cehdin, tevekkül ile birlikte hareketin sembolüdür, mucize beklentisine girmeden ve yegâne mucize sahibi olan Allah'a sığınarak, aşkla, sevgiyle, merhametle ve anne yüreğiyle suyu bulmak için çaba göstermek, çabayla değil ama yine çabadan sonra çabayı takdir eden Allah'ın bahşettiği Zemzem'e ulaşmanın adıdır. Su hayattır, hayatın idamesi için şarttır, yavrusuna sütünü emzirebilmek için suya muhtaçtır, Hz. Hacer'in suyu araması aynı zamanda bu dünyadaki maddi hayat için çalışmayı-çabalamayı sembolize eder. İnsanın tabiatla ilişkisini gösteren katıksız/kaçınılmaz gereksinimini gösterir. Adalet için, kula kulluğu reddeden hürriyet için, ubudiyeti hayatın her sahasında Allah'a has kılmak için, zalimlerin zulümlerine engel olmak ve mazlumların/mağdurların yanında yer almak için, zalimlere karşı güç biriktirmek/hazırlamak (8/60) için, ekonomisine, siyasetine, sosyal hayatına, aile hayatına, eğitimine İslam'ın mührünü vurmak için, ihtiyaçların karşılanmasına yönelik Rahman'ın bahşettiği nimetlerden yararlanmak için, kullara el avuç açmadan onurlu bir yaşamı kuşanmak için… Hülasa kulluğumuzu her yönüyle yaşayabilmek için SAY ETMEK/ÇABALAMAK gerektiğinin sembolüdür.

Batı zihninin kadını kişiliğinden soyutlayıp dişiliğe indirgeyrek metalaştırması ve gelenekçiliğin/uydurulan/üretilen dini tasavurun kadını küçümseyen, arka plana atan, fitnenin-fasadın sembolü gören, ahlaksızlığın üreticiliğini kadına yükleyen, "cehennemin çoğunluğu kadınlardan oluşmaktadır" şeklindeki yaklaşımı Rasule iftira sadedinde hadis uydurmacılığı/ihaneti ile kadının akıbetine bile müdahale eden, üstünlüğü takvada değil cinsiyette arayan yaklaşımların "kadını" resmetmesinin aksine bir köle, cariye, hizmetci, siyahi ve bütün aristokratların, kapitalistlerin, erkek egemen zihinlerin, sınıfların, ırkçıların nefret ettiği prototip olan Hacer tiplemesi bu lanetli yaklaşımların sefil zihinlerin kuruntusu olduğu gerçeğini adeta haykırmaktadır.

İşte, milyonlarca Müslüman Say'da bir kadın olan Hacer'i (HİCRETİN GELİNİ-KIZI-KADINI) anmakta, onun yaptıklarını tekrarlamakta, onun teslimiyetine ve cehdine gıpta etmekte, gözyaşlarıyla onun yaşadığı anları hücrelerine kadar hissetmeye çalışmakta. Anne yüreğinin ne demek olduğunu ve ciğerparesi İsmail'i için nasıl koşuşturduğunu, ıssız bir çölde korkusuzca ve ümidi kuşanarak üzerine düşeni merhametin timsali olarak nasıl resmettiğini görmekteyiz. Erkekler olarak kaçımız bir HACER eder, yüz mü? bin mi? yüzbin mi? milyon mu? acep!!!

Evet, değerli hanımımla tavaftan sonra bu duyguları yakalamaya çalışarak say'ımızı yaptık, bu arada say yaparken adeta vav şekline dönmüş iki yaşlı 'muhtemelen karıkoca' gördük, iki büklüm ve çok küçük adımlarla say yapmaktaydılar, o an düşündüm, bu yaklaşık doksanlık ihtiyarların bu halleriyle Rabbimizin davetine icabet ederek hac için gelmeleri ve ibadetlerini yapabilme iştiyakları beni çok etkiledi.

Ertesi gün otelde bir hac semineri verileceğini duydum, öncesinde kafile hocasıyla sohbetimiz olmuş ve buna binaen seminerde konuşmak istediğimi ifade etmiştim, o da kabul etti. Hoca Ezher mezunuymuş, bir yerdeki konuşmasına itiraz ederek uyarmıştım, hoca! bir tık menkıbecilerden farklı görünse de aynı türküyü çağıranlardan oluşu beni rahatsız etti, örneğin; Kabe yakınında ağaç mescidi olarak isimlendirilen küçük bir binanın hikayesini şöyle anlattı; "güya! Müşrikler peygamberden delil/mucize istemiş ve resul de ağaca seslenerek ben kimim diye sormuş, ağaç da köküyle birlikte rasulün yanına gelmiş ve sen Allah'ın resulüsün demiş" ikinci masalı ise; "Hz Adem hata etmiş ve hatasının affı için Muhammed'i vesile kılarak onun yüzüsuyu hürmetine Allah'tan bağışlanma dilemiş, melekler sormuş Adem'e! sen Muhammed'i nereden biliyorsun diye! Adem de cevap vermiş, ben cennette iken semada "lailahe illallah Muhammedün resulullah" yazdığını gördüm ve bunun için onu vesile kıldım demiş". Hocaya dedim ki, bu masalları menkıbeciler üretmiştir ve bunun vahyin vaaz ettiği ve rasulün pratize ettiği din ile uzak yakın alakası yoktur, bu menkıbelerle halkı uyutmanın vebali ile huzura gitmek istemiyorsanız bundan vazgeçin dedim, ağaç mucizesine! karşı "Eğer onların yüz çevirmeleri sana ağır geldiyse, onlara bir ayet getirmek için yerde bir delik (tünel) açmaya veya göğe bir merdiven bulmaya gücün yetiyorsa (yap). Eğer Allah dileseydi, onların hepsini hidayet üzere toplardı. Öyleyse sakın cahillerden olma. (En'âm 35)" ayetini okuyarak hocayı uyardım, o da kemal kardeş ben fıkıhçıyım ve bu konuları kitaplardan okuyarak aktarıyoruz, hatalarımız olabilir diyerek geçiştirdi.

Hac seminerinde hoca, şirket sahibi ve ben bir konuşma yaptık, ben 6/162,163 ayetleriyle başlayıp Hac ayetleriyle devam ederek bütün ibadetlerin ve resullerin öncül cümleleri ve dahi Hac gibi muhteşem bir ibadetin temelinin şirkten beraat üzere olduğu gerçeğini, la ilahe ile başlayan tevhid cümlesinin açılımını, bütün izm'leri reddeden bir akide temelinin oluşmasını, telbiyenin ve şeytan taşlamanın içeriğini iyi kavramamız gerektiğini, uydurulan dine örnekler vererek indirilen dine vurgu yaparak hacı adaylarına şu soruyu sordum; 43/44 ayetini okuyarak sorgulanacağımız. Kitab ile aranız nasıl, tefekkür ederek okuyor musunuz, falanın filanın tasavvurlarıyla değil bu kitaptan sorulacağız, acaba bırakalım din ile alışverişi olmayanları, bizzat beş vakit namaz kılan insanların üzerinde Edirne'den Hakkari'ye bir istatistlik yapsak yüzde kaçı bu kitabı anlamak ve hayatına taşıma derdiyle okumaktadır diye! hacı adaylarından gelen cevap yüzde bir bile değildir! İşte dedim bunun için ümmet bu halde ve bunun için müslimlik iddiasında bulunanlar birbirlerini vurup kırmakta, işte bunun için la dini olan rejimler tarafından zulme maruz bırakılmaktayız, hala akletmeyecek miyiz? Diyerek konuşmamı sonlandırdım, inşaallah yararı olur duasıyla.

Cebel-i nur Hira; Elçilik verilmezden önce de toplumun olumsuzluklarına karşı duyarlı olan vefakat çözümüne dair elinde bir şey bulunmayan Abdullah'ın oğlu Muhammed olanca diğergamlığıyla buraya çıkıp tefekkür etmekte ve zevcesi/dostu Hatice'sinin aralıklarla yiyecek taşıdığı bilinmektedir. İşte vahiy orada iken vahyolunmaya başladı ve oradan indi ve bir daha çıkmadı, aldığı görevi hakkıyla yerine getirerek huzura vardı.

Hira'ya hanımın rahatsızlığına rağmen çok istediği için dinlene dinlene 1,5 saatte çıkabildik, şimdilerde el yordamıyla yapılmış merdivenler olmasına rağmen zorlu yokuş, tabi rasul ve zevcesinin çıktığı dönemde merdiven de yoktu ve biz buna rağmen utanmadan yorulduğumuzu söyleyebilmekteyiz.

Arafat: Rasulullah'ın (s.a.v) diliyle "hac arafat'tır", Arafatta vakfeye durmak haccın ruknüdür, Zilhicce'nin dokuzuncu günü, yani arefe günü bütün hacı adayları orada olmak zorunda ve gün batımından önce de oradan ayrılmamak durumundadır.

Arafat; İlk nebi ve son nebinin ayak bastığı topraklar, yaratılışı ve haşrı temsil eden, adeta ihramlarla beyaza bürünen, bütün farklı görüntülerin ihramla eşitlendiği, hikmetlerle dolu bir arı duruluğun yaşandığı, son nebinin veda hutbesiyle ümmetine hayat düsturu olacak nasihatlerle hitap ettiği ve kendisine elçilik görevini veren Rabbini ve elçilik görevini yansıttığı ümmetini şahid tuttuğu, "Bugün size dininizi kemale erdirdim, üzerinizdeki nimetimi tamamladım ve size din olarak İslam'ı beğendim." (5/3) ayetinin inzal olunduğu, sınırları olmayan bir ümmet 'görüntüsünün' verildiği bir mekandır.

Arafat'a sabah ezanına yakın varabildik, çadırlara yerleştik, sabah namazını kıldırırken okuduğum (2/256,257 ve 16/36) ayetlerinin ardından hacı adaylarına dönerek 2/257 ayetinin manasını ve içeriğini dile getirmeye çalıştım, sonrasında kahvaltı kumanyaları dağıtıldı, bir kardeşim Kemal abi hacıları bir araya toplayıp sohbet edermisin dedi, ben de sizin organize etmeniz daha iyi olur dedim, yaklaşık bir saat öncelediğim konuları ve hasseten ümmetin belası olan sekülerizm/izm'ler, kavmiyetcilik ve mezhepcilik konularıyla genişleterek ve rasulullah'ın Hira'da aldığı vahiyle başlayıp veda hutbesiyle sonlandırdığı 23 yıllık muhteşem mücadeleden pasajlar aktararak ve birazda indirilen-uydurulan dine dair örnekler vererek sohbeti sonlandırdım. Tabi uydurulan dine dair bölüm bazı sufi hacı adaylarını memnun etmedi ve kendi aralarında bana biraz cephe oluşturmaya ve de arkamdan söylenmeye başlamışlar, sayıları çok azdı ama olsun, hatta hemen yan çadırdan konuşmalarımıza kulak kabartan bir kardeş yanıma geldi ve dua ederek devam abi dedi, biz arkadaşlar kendi aramızda tesbitlerde bulunduk, sen ve senin gibiler tevhidi duruşu dile getiren kardeşler, diğerleri de menkıbeci hocalardır diye ekledi.

Arafatta çadırları gözlemlemek için turlamaya başladım, her çadırda kimileri naat okur, kimileri çoğunun anlamadığı Arapça dualar okur, kimileri topluca zikir çeker, kimileri de menkıbe ağırlıklı konuşmalar yapar, kimileri yorgun düşmüş dinlenmeye çekilmiş olarak gördüm. Bir çadırda Ramazan Kayan ağabeyi gördüm ve kalbe/akla/yüreğe dokunur söylemleri dillendirdiğine kısa da olsa şahid oldum ve kendisini sevenlerden ve de cehdlerini takdir edenlerdenim.

Arafat; kıyamet sahnelerini dile getiren ayetleri ve hesap gününü hatırlatıyor, tabi ki ürperiyor ve korkuyorsunuz. Rabbe hesap verileceği hakikati nasıl korkutmasın ki, yine de O'na sığınıyor ve bütün hücrelerimizle bağışlanmayı diliyorsunuz. Dilimden düşürmediğim en zirve duam "veteveffene müslimin/bizi Müslüman olarak öldür" duasıydı, çünkü ancak akıbet Müslüman iken ölmek/ölebilmek ile hayır olacaktı.

Akşam oldu ve ümmeti muhammed meş'ar'a doğru akabilmek için hazırlanmaya başladı. "Arafat'tan hep birlikte indiğinizde Allah'ı Meş'ar-ı Haram'da zikredip-anın. O sizi nasıl doğru yola ilettiyse, siz de O'nu (dosdoğru bir yönelişle) zikredip-anın. Gerçek şu ki, siz bundan evvel sapık olanlardandınız. Sonra insanların (topluca) akın ettiği yerden siz de akın edin ve Allah'tan mağfiret (bağışlanma) dileyin. Şüphesiz Allah Gafur'dur, Rahim'dir." (Bakara 198,199)

Eşimin rahatsızlığı dolayısıyla onu on kişilik hasta minibüsüne bindirerek ve tabi ki şeytanı taşlama vekaletini alarak saat 23 sularında otele gönderdik ve bizde gecenin ikisinde otobüslere binebildik, yollarda aşırı izdihamdan dolayı 7-8 km'lik yolu iki saate yakın bir zamanda tamamladık. Müzdelife vakfesini yaptık ve yola koyulduk, sabah namazını Mina'da kıldık ve oradan telbiyelerle şeytan taşlama mevkisine ulaşabildik. Bu yolculuk "müzdelife ile şeytan taşlama/cemarat arası" yaklaşık ikibuçuk saat sürdü, büyük şeytana/cemre-i akabe'ye önce kendim ve sonra da eşim için yedi taş atarak otele ulaşmaya çalıştık, sanki yer gök insan seli gibiydi ve yine yaklaşık iki saatlik yürümeden sonra otele ulaşabildik. Tabi son yarım saatlik yürüme mesafesini bir motosiklet arkasında tamamladığımı söylemeliyim.

Otele geldim ve duyduklarım karşısında şok oldum, çok üzüldük, bizim arkamızdan belki yirmi dakika belki yarım saat sonra olanlar olmuş ve yüzlerce hacı vefat etmiş. İlerleyen saatlerde ölü sayısının arttığını öğrenmeye başladık, görüntüleri gördük. Bu arada izdihamın nedenine dair 1990 yılındaki vip geçiş/kral'ın yakınlarının geçişi için insan selinin aktığı güzargahın bir süre kapatılmasının neden olduğu (tünel faciası olarak anılan ve resmi rakamlara göre 1426 gayri resmi rakamlara göre 5-6 bin hacının vefat ettiği ve sonrasında da kralın "ilahi takdir" diyerek kendi elleri ürünü olan faciayı, Allah'a fatura edip pis ellerini "ilahi takdir/kader" yaftası sabunuyla temizlediklerini hatırlamaktayım). Benzer bir vip geçişin bu izdihama da neden olduğu haberlerine ulaştık. eğer böyle ise Allah'ın laneti buna sebep olanların üzerine olsun demekteyim. Zaten Suudi yönetiminin benzeri olaylarda sabıkası kabarıktır, 1987 katliamını unutmadık, müşriklerden beraat yürüyüşüne katıldıkları için 450 hacı hunharca kah makineli silahlarla kah otellerin üzerinden atılan tuğla/taşlarla kah demir çubuklarla katledilmişlerdi.

Haremeynin hadimleri değil hainleri olan Suudi yönetiminin gözünde Hacıların asla kıymeti harbiyesi yoktur, bırakın suudi yönetiminin siyasal olarak Gayriislamiliğini ve ABD'nin bölgedeki sadık kuklası oluşunu, İsrail'e desteğini, kanı bozuk lanetli Sisi'ye İhvan'a savaş açması karşılığında onmilyarlarca dolar akıttığını, haremeynde görevli askerlerin kahir ekseriyeti de hacılara çok küstahca tepeden bakan kaba/bedevi yaklaşımları söz konusudur. Hani gariban asker değip geçmeyelim, genelinin durumu budur.

Bayramın ikinci günü şeytan taşlamaya gitmek için otobüse bindik, mikrofon varmı diye sordum yok dediler, konuşmak istiyorum dedim ve sağolsun hacılar sesimin daha rahat duyulacağı için otobüsün ortasına gelerek konuşmamı istediler, yaklaşık yirmi dakika yüksek sesle hitap ettim. Dedim ki; şeytan taşlamaya gidiyoruz "şeytan insan için apaçık bir düşmandır" (12/5) ayetiyle başladım. Şeytanın sağdan, soldan, arkadan, önden yaklaştığını ve vesveseleriyle bize pusu kurduğunu, fakat asla sürükleyici gücü olmadığını, ancak iğfal ettiği insan dostlarıyla bizi doğru yoldan saptırmak için fırsatları çok iyi değerlendirdiğini anlattım. Şeytanı taşlamanın taşın taşa değmesinden ibaret olamayacağı gerçeğinden hareketle şeytanın yerel/küresel hiziplerini de hedefe oturtmak gerektiğini, büyük şeytanın Firavunizm/zalim rejimler, orta şeytanın karunizm/kapitalizm, küçük şeytanın da bel'amlar/din tüccarları olduğunu ve bütün bunların muadillerini göz önüne alarak ve bunlardan beraatimizi ilan ederek taşlama yapılması gerektiğini söyledim. Örneğin ABD'nin büyük şeytana tekabul ettiğini, küresel kapitalizmin orta şeytana ve bunların yardakçıları olan din tüccarlarını da küçük şeytana benzeterek hedef tahtasına konulması gerektiğini dile getirdim. Hac boyunca yapageldiğimiz ibadetlerin, dile getirdiğimiz telbiyelerin, tehlillerin, tekbirlerin götürmesi gereken sonucun bu şuurla/bilinçle olması lazım geldiğini ifade ettim ve "lağnetullahi alezzalimin/Allah'ın laneti zalimlerin üzerin olsun ayetiyle bitirdim. ŞEYTANLA ATEŞKES YAPILAMAZ

Bayramdan sonraki ilk gün Medine'deyiz, çok sakin bir şehir, Mescid-i Nebevi'de Ravza bölümünde iki rekat namaz kılmak için sıraya girildi, bu sırayı perdelerle yarım saatlik beklemeden sonra kademe kademe aşarak Ravza'ya ulaşıyorsunuz, bu beklemeleri fırsat bilerek hitaba başladım; her ölümlü insan gibi Rasulullah'ın da vefat ettiğini, "De ki "Ben ancak sizin gibi bir beşerim. Bana sizin ilahınızın tek bir ilah olduğu vahyolunuyor. Artık kim Rabbine kavuşmayı umuyorsa, salih bir amelde bulunsun ve Rabbine ibadette hiç kimseyi ortak tutmasın." (Kehf 110) ayetini okuyarak örnek ile örnek alacakların aynı cinsten olması gerektiğini. Yani nebinin de takipçilerinin insan/beşer olması, müşriklerin Resule itiraz kalemlerinin başında onun beşer olduğu gerekçesi (17/94) gelmekteydi ve Rahman'ın cevabı "De ki "Eğer yeryüzünde (insan değil de) tatmin bulmuş yürüyen melekler olsaydı, Biz de onlara gökten elçi olarak elbette melek gönderirdik." (İsrâ 95) şeklindeydi.

Resulü inşa eden vahiydir ve o elimizdedir, Resul bizim için usvetun hasenetun/en güzel örnekliktir, onun müşriklerle mücadele sünnetini zirveye oturtmalıyız, onun ümmetine yaptığı "ehli kitabın durumuna düşmeyiniz, onlar sevgilerini zehirleyerek elçileri ilahlaştırdılar (Allah onları kahretsin 9/30). “Benim için Allah'ın kulu ve resulü deyiniz" şeklindeki nasihatlerini hücrelerimize kazımalıyız, Resulü anmaktan öte anlamaya ve sadakat ile izini takip etmeye çalışmalıyız, "kızım Fatıma babanın peygamber olduğuna güvenme, ahirete yönelik azığını hazırla, Allah'tan gelecek azaba karşı hiçbir şey yapamam" nasihatını "Gerçekten insan için çalıştığından (kendi çabasından) başkası yoktur. Şüphesiz kendi çalışması-çabası da yakında görülecektir." (Necm 39,40) ayetleriyle birlikte düşünerek ve (39/44 82/19) ilahi uyarılarını da ekleyerek ayaklarımızı deng almamız gerekmektedir. Ayrıca Asyalı yaşlı bir Müslümanla tağutiyete, şirke, zulme, küresel müstekbirlere, hacca, vahdete, kardeşliğe, ümmete dair karşılıklı ayetler okuyarak ve ayetlerin bir kısmını ben okuyor o tamamlıyor ve o okuyor ben tamamlıyorum. Ben dinleyicilerin bir kısmı Türkiyeli olduğu için Türkçe ilavelerle devam ediyorum, inanın orada yarım saate yakın süren muhabbeti ömür boyu unutmayacağım ve sonunda o benim alnımdan ben de onun alnından öperek ayrıldık.

Cennetul baki mezarlığı; binlerce sahabinin medfun olduğu, yerden yüksekliği azami otuz santim olan ve her iki tarafına bir karışlık taşların döşendiği çok sade ve bir o kadar da etkileyici bir kabristan. İlk nesil güzide sahabelerin medfun olduğu mezarlığı gezmek insanı o zorlu yıllarda zoru başaran yiğitleri gıpta ile anmanızı ve yad etmenizi ve de izlerini takibe yönelik yükümlülüğünüzü hatırlatmaktadır.

Özetle; Tavaf'ta, Say'da, Arafat'ta, Meş'ar'da, Mina'da/Cemarat/şeytan taşlamada, her renkten-dilden-coğrafyadan ümmet selini ve izdihamı müşahade ettim ve bu selin vahyin gölgesinde inşa olunmuş bilinçli/şuurlu şahsiyetlerden oluştuğunu bir an düşündüm ve dedim ki ümmet o zaman izzetli gerçek ümmet olurdu ve zalimlerin uykuları kaçardı. Lâkin, seküler ya da diktatöryal yönetimlerin yardakçıları olan din tüccarlarının yönlendirmesiyle ve dahi Suudi yönetiminin hayata müdahil olmayan din tasavvurundan mülhem Haccın ruhunu, amacını, işlevselliğini titizlikle yok edip şabloncu/şekilci formata mahkum etmesi dolayısıyla bu insan seli ne yerel ne küresel ne de Suudi yönetimini hiiiçç rahatsız etmemektedir.

Kabe'nin önünde Rahman'a "bu beldelerin yönetimini senin Has kullarına nasip et ve bu zalimlerin elinden kurtar" diye niyazda bulundum. Bu beldeler dini Allah'a has kılan HAS kulların eline geçtiğini bir düşünelim. Yeryüzünün bütün coğrafyalarından gelen her renk ve dilden milyonların samimiyetle/içtenlikle/özlemle aktığı ve yaklaşık bir ay kaldığı böylesi bir ortamı her dilden muhatablarına davette bulunacak tevhidi-nebevi-ümmetci yetkin öncülerin/mübelliğlerin canhıraş bir şekilde nasihatte bulunduklarını ve merhametle hizmet edildiklerini bir hayal ediniz.
Mebrur olan Hacc duasının kabulü öldükten sonra ilahi huzura çıkıldığında anlaşılacaktır, hayatın tümünü hacc gibi yaşadı isek ne âlâ yok eğer tersi ise on defa hacc da yapsak bizi kurtarmayacaktır, yani hacca gitmek ve orada bulunmak sevap garantisi-kurtuluş garantisi değildir. Sadece haşyet ile ummaktır bize düşen.

Hücrelerine kadar istemesine-arzulamasına rağmen bir yol bulup güç yetiremeyenlerin Haccı/Kabe'si/Kıblesi hep yanındadır ve beyt-i atik onunladır, lâkin, gösteriş olsun için gösterişli konumlarda Hacc yaptığını zannedenler ve hayatını Hacc kılmayanlar için KABE-KIBLE-HACC uzaktır ve ondan kaçmaktadır diye düşünmekteyim. Allah en iyisini bilen ve takdir edendir.

Rabbimiz, bizi bağışla, salih amelleri bize sevdir/kolaylaştır ve canımızı müslim olarak al. 
 

 

 



Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat