Özgün-Der'de Demokrasi-Laikik ve İslam konuşuldu


Özgün-Der'de Demokrasi-Laikik ve İslam konuşuldu

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 05 Ocak 2017 Perşembe 10:17


İzmir'de faaliyet göstermekte olan Özgün-Der, düzenli olarak seminerlerini sürdürmekte.

Küre Medya / Haber Merkezi
İzmir'de İslami ıslah ve İnşa hareketi doğrultusunda toplumdaki İslami bilinçlenmeyi sağlamak amacıyla çalışmalar yapan Özgün-Der, faaliyetlerine devam ediyor. Her yıl belli bir program çerçevesinde, gerek kuruluş bünyesinden gerekse çeşitli illerden konuşmacılar davet eden Özgün-Der, bu hafta Hüseyin Alan'ın "Demokrasi-Lailkik ve İslam" sunumuyla konusunu işledi.

Özgün-Der Başkanı Hamza Akdeniz'in hoşgeldiniz hitabından sonra, kürsüye davet edilen Hüseyin Alan konuşmasına;

“Bu gün konuşacağımız konuların doğru olarak anlaşılabilmesi için iki şeyin açıklığa kavuşması gerekiyor” diyerek başlayan Alan, “bunlardan ilkinin ‘şeylerin adını doğru koymak’ diye bir mesele vardır, önce bu meselesinin aydınlığa kavuşması gerekir” dedi. Devamla “herhangi bir nesnenin, varlığın veya vakanın doğru olarak anlaşılması, adlandırılması ve kavramlaştırılması için onların ‘özü ile şeklinin’ birbiriyle tutarlı olması gerekir. Bu tutarlılık varsa şayet bir hakikatten ve dürüstlükten bahsedilir, buna karşılık sadece özden veya sadece şekilden bahsedilecek olursa o zaman da bir çarpıtmadan, yalandan ve aldatmadan bahsedilir.” dedi.

Konuşmasına devamla “şeyleri doğru olarak ifade etmek önemlidir çünkü her adlandırma bir değer bildirir, ölçü olarak bir doğruyu ve yanlışı belirtir, insanlar da buna göre bir tavır alırlar. Bu sebeple söylenebilir ki modern çağlar boyunca insanlar hakikat adına genellikle aldatıldılar. Hakikatin bir parçası dillendirilirken diğer parçası gizlenerek yapıldı bu iş. İnsanların icat edilmiş böylesi yalanlara itibar etmesi, ikna edilmesi için böyle gerekiyordu. Dolayısıyla büyük yalanlar  büyük yalancılara söyletildi” dedi. 

“Bu meseleyi bir iki örnekle açıklığa kavuşturmalıyız” diyerek konuşmasına devam eden Alan:

“Bu gün insanlar İslam’ın, dinin, inancın temeli olan kelime-i tevhidi söylerken “La İlahe İllallah” kısmını öne çıkartıyor, “Muhammed-ün Resûlullah” kısmını geri bırakıp ondan ayrıştırıyor. Burada inancın “özü” gereği şirkin içten, kalben ve zihnen bir reddi var fakat aynı şirkin reddinin “şekil” şartı olan peygambere tabi olma kısmı yok sayılıyor. Başka bir deyimle inanç unsurları toplumsal hayatla bütünleştirilmediği için orada da sadece Allah’a itaat etme meselesi eksik bırakılıyor...”

Konu ile ilgili olarak önmeli noktalara temas eden Hüseyin Alan'ın sunumunu, sizlerle paylaşıyoruz.

Hüseyin Alan / Demokrasi-Laiklik ve İslam

“Müslümanlar da farkında olmadan diğerler gibi bir özgürlük davası güdüyorlar. Özgürlük özü ve şekli itibarıyla esas olarak bireyin üstünde onu en etkili yönlendirici olarak görülen Allah’tan, ilahi bildirimlerden alınır. Giderek baskı unsuru olarak görülen iktidardan, devletten, oligarşiden, kamusal yarardan, gelenekten kopartılarak alınır. Bütün otoritelerden bağımsızlığını elde etme mücadelesi veren birey cismaniyet veya vücudu üzerinde serbest kullanım hakkını elde ederek  özgür kimliğine kavuşur. Kendisini bu özgür kimlik üzerinden yeniden inşa ederek birey olma katına yücelen insan, kendi başına bağımsız ve kendi kararını veren bir kategori olarak özne varlığa dönüşür. Artık dilediği gibi inanabilir, dilediği biçimde ilişki kurabilir. İslami açıdan bu sürecin adı ya “kula kulluktur” ya da “azgınlıktır” ama Allah’a itaat değildir...” 

“Demokrasilerde, seçimlerle ortaya çıkan ‘halkın iradesinin’ siyasal iktidarı belirlediği dolayısıyla yöneticiyi onaylayıp onaylamama hususunda onun ‘hakemliğine’ baş vurulduğu söylenir. Buna karşılık demokratik her ülkede var olan şu veya bu orandaki ‘seçim barajları’ aynı halkın iradesine sınır getirir, barajın altında kalan iradeler yok sayılır. Bu sayede statünün devamı sağlanır, barajı aşan her partinin birer irade hırsızları oldukları da gizlenir...”

“Demokratik devlet biçimlerinde periyodik olarak yapılan seçimlerde siyasi partiler ‘istikrarı ve barışı’ sürdürmek; ‘eşitlik, özgürlük, refah, kalkınma ve adaleti’ getirmek vâdiyle siyasi propaganda yapıp halktan oy isterler. Bu albenili sloganlar gerçekte ‘neyin istikrarı, kimin barışı’ sorusunu sordurmayı unutturmak içindir. Çünkü istikrar denen şey ‘kapitalist serbest pazar ekonomisiyle sermayenin çıkarının ve finans ekonomisinin hükümranlığının’ sürdürülmesidir. Barış dene şey de ‘ulusal kaynakların ve varlıkların sermaye lehine talan edilmesinin, insanların kendi geçim kaynaklarının kurutulup kentlerde emeğini satarak geçinmeye mahkum edilmesinin, her şartta bazıları daha eşit olacağı için sosyal hayatta sınıflı bir toplum yapısının korunmasının’ halka kabul ettirilmesidir.” 

“Bu bağlamda, seçimlerde seçmenliği ve yurttaşlığı bir şekilde onaylayan ve bazı nüans farklarıyla sistem içinde yer tutmayı normal sayarak meşruiyet kazanan Müslümanların durumu ise pek bir gariptir çünkü: ‘Mevcut sosyo politik ve ekonomik sistemde vâdedilenlere kavuşmak için Rububiyet ilişkisi parçalanacak, imanî unsurlar ayrıştırılacak, ilahi nizama uygun toplumsal ve siyasal bir hayat tarzı talebinden vazgeçilecektir...”


SUNUMUN TAMAMI İÇİN TIKLAYINIZ >>>>>








Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat