Osmanlı mahallesi cemaatçi bir yapılanmaya sahipti


Osmanlı mahallesi cemaatçi bir yapılanmaya sahipti

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 07 Temmuz 2016 Perşembe 22:00


Yazar Lütfi Bergen kendisiyle yapılan bir söyleşide Medeniyet kavramı hakkında görüşlerini açıkladı. Yazarın bu söyleşide ifade ettiği fikirlerinden dikkat çekici hususları önemine binaen derledik, meraklıların ilgisine sunuyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
Yazar Lütfi Bergen geçtiğimiz bir etkinlikte Medeniyet kavramı hakkında görüşlerini açıkladı. Yazar, Kent ve Şehir ayrımı, Medeniyet Uygarlık farklılaşması, modern insanın evsizliği, Batı tekniğinin fıkıh dayatıcılığı, Müslüman toplumun kendi şehir/mahalle/ev kültürünü oluşturması zorunluluğu ekseninde değerlendirmelerde bulundu. Yazarın bu söyleşide ifade ettiği fikirlerinden dikkat çekici hususları önemine binaen derledik, meraklıların ilgisine sunuyoruz.

Müslüman Bir Toplum Kendi Şehir Kültürünü Oluşturmalıdır

Müslüman bir toplum iddiası ile yaşıyoruz, buna rağmen yaşadığımız mekân Müslümanca yaşamaya imkân vermemektedir. Bunun en başta gelen nedeni şehir-kent, medeniyet-uygarlık ayrışması yapamamamızdır. Çünkü medeniyet, 1800’lü yıllardan beri entelektüellerimizin zannettiği gibi “teknik-beledî-imarî” üstünlükler değildir.

Akif’in “Garbın afâkını sarmışsa çelik zırhlı duvar… Medeniyet dediğin tek dişi kalmış canavar” şeklindeki ifadeleri medeniyeti teknik meseleye indirgemektedir. “Batı’nın ilmini alalım, ahlâkımızla mezcedelim; çalış azmi bırakma!” Akif böyle dedi. Çalışmaya yapılan vurgu, Batı’nın endüstriyel toplumun sahip olduğu şeylere, çalışmak ve bilgi/teknik üretmekle eriştiği fikrini besliyor. Bize de, Batı’nın tarih şemasına eklemlenmeyi irade ediyor. Oysa Batı’lı teknik-bilim Batı dışı dünyanın sömürülmesinin ve hammaddelerinin Avrupa’ya taşınmasının sonunda ortaya çıktı. Bu kadar hammaddeyi nasıl yeniden dünyayı işgal etmek için kullanalım, düşüncesinin ürünüdür bu teknik ve bilim.

Batı’nın kullandığı tüm teknik araçlar Batı bilmeden önce İslam vahyinde ve bu vahyin yüzlerce yıl içinde etkili olduğu coğrafyalarda bilinmekteydi. Yani Zülkarneyn’i tarihten çıkarırsanız Çin’de hikmet namına bir şey kalmayacaktır. Çin, pusula ve barutu Avrupa’dan çok önce biliyordu. Ancak bu barutla öteki toplumları boyunduruk altına almayı düşünmemişti. Pusula ile dünyayı işgale yönelmemişti. Kısaca teknik gelişme ile “medeniyet” oluşmayacaktır; oluşsa idi zaten Avrupa’da buna dair işaretler olurdu. Yani Yusuf (as) nasıl buğday dolu siloları insanlığın açlık meselesini çözmek için tahsis etmişse, Batı da örneğin kapitalizm gibi bir tatbikata bu kadar üretim bolluğu içinde yakalanmamalıydı.

Teknik ahlaki değer üretmez

Teknik ahlâkî değer üretmez. Medeniyet değildir. Teknik eğer ahlâkî değer üretse idi Afrika’da açlığa bir çözüm bulunurdu. Bu çerçevede “yeni ve köklü bir medeniyet inşası” şeklinde tanımlama bizim “Medeniyet” fikrimizden kopuktur. Çünkü bizde medeniyet “yeni” olanı değil tek ve Adem’den beri gelip Hz. Peygamber (asv) ile kemale ermiş bir Müslüman toplum olma iradesini ifade eder. Yani medeniyet Âdem ile başlar. Buna göre ilk insan olan Âdem’in vahşi bir adam olduğunu ileri süren Batı paradigmasından kopmamız gerekecektir. Müslümanlar ders kitaplarında ilk insanların vahşi olduğunu çocuklarına anlatıp duruyorlar. Sonra da çocuklarına ilk insan olan Âdem’in peygamber olduğuna inanmalarını istiyorlar. Âdem’in vahşi olmadığının ilk delili onun haya duygusu ile örtünmüş bulunmasıdır. Çocuklarımıza bunu anlatmamız gerekir. Âdem ve çocukları mağarada yaşamadılar, çünkü Kâbe’nin inşa edicisi Âdem idi. İlk Müslüman toplum olan Âdemoğulları nikâh akitleri ile birbirine bağlıydılar, vahşi değillerdi. Üretim ehli idiler, çünkü kurban sunmuşlardı. Yani kurban vererek mallarını kendilerine verenin Allah olduğunu gösteriyorlardı. Bu malları emekle elde etmişlerdi. Kurban koç olduğuna göre bir ehlileştirme yapılmış olmalıdır. Süt ve yün de değerlendirilmiş olmalıdır. İlk insanlar vahşi ve toplayıcı değillerdi. Bir şehirleri, mekân duyguları vardı. Bugün kent yapılaşması cami merkezli değildir. Oysa insanlığın atası olan Âdem’in mekân algısı mescid-kıblegâh merkezli idi. Müslümanlar şehirlerini bu gerçeklikten başlayarak oluşturmalıdırlar. Bizim kaybedilmiş ilk hikmetimiz mekân algısıdır.

Cemaatsiz Şehir Olur mu?

“Cemaatsiz şehir olur mu?” sorusuna da açıklık getiren Lütfi Bergen, şunları ifade etti: Yaşadığımız mekan düpedüz sivil toplumcu kenttir. Sivil toplumcu yani bireyci, cemiyetçi, cemaatçi değil. Cemaatçi yapılanma Osmanlı şehrinde sistematize edilmiştir. Esnafın bir lideri, piri vardı ve bu günkü terimlerle konuşursak belediye başkanına gidip “buraya alışveriş merkezi yapamazsın” diyebilirdi. Müslüman toplumun geçimini el emeğiyle sürdürmeğe, malını pazara sürmeğe hakkı vardır. AVM tipi küresel kapitalist zihniyetlerin yerel pazarları bozmasına, yerel işletmeleri iflasa sürüklemesine izin vermeyen bir cemaat oluşumu vardı. Müslümanlar bu cemaat hayatını kaybetmişlerdir. Keza, mahallede bir suç işlendiği zaman mahalle sorumlu tutulurdu ve hırsızlığın sebebiyet verdiği zarar bedeli mahallece ödenirdi. Osmanlı mahallesinde kefalet müessesesi bulunmaktaydı. Bu nedenle hırsızlık ya da fail-i meçhul bir olayın mesuliyeti mahalleliye aitti.

Osmanlı mahallesinde işyeri de olmazdı. Kadınlar, çocuklar ve yaşlılar için huzurlu yaşam alanı, “saklı bahçe”, genişletilmiş mahremiyet alanı mekân kurgusuyla oluşturulmuş Osmanlı mahallelerinde sağlanmıştır. Osmanlı mahalleleri bir anlamıyla okuldur. Kadın Osmanlı’da mahalle sayesinde evinin dışına çıkmadan üretimin içine alınmaktaydı. Bunun prodüktivist faydaları bulunmaktadır. Prodüktivizm iki boyutlu idi: Birincisi kadının üretim yapıyor olması (Denizli Buldan kadınlarının dokuma atölyeleri evlerindedir, Balıkesir’in ilçelerinde zeytin üreticileri, zeytinyağı üreticileri kadınlardır) ve gelir elde etmesinde görülmektedir. İkinci olarak kendi ihtiyaçlarını karşılayacak maddi gelire sahip olan bu kadın tüketim toplumundan geriye çekilmektedir. Çünkü bu kadın çocuğuna bakmakta, bir üretici fert yetiştirmekte olduğu gibi, üretim gücünü yitirmiş yaşlısının bakımı, hizmeti, yiyeceğinin hazırlanması işiyle mükelleftir. Ayrıca bu kadın mevsime göre yetişen sebze ve meyveleri en az israf olacak şekilde tüketime hazırlamaktadır.

Anlaşılacağı üzere Osmanlı ev ve mahalle mekânı insanı üretim toplumu içinde değerlendirir ve ona adeta boş zaman bırakmaz. Her an her saat iş ve emek yoğun çalışmak vardır. Kentsel dönüşüm bizim şehir- mahelle- ev kavramımıza karşıdır. Bize “Aylaklığa övgü” yapan Batı ideolojisinin kenti lazım değildir. Biz Müslüman şehri inşa etmeliyiz. Müslüman şehrinde tüm parçalar birbiriyle girifttir ve onu oluşturan unsurlardan birini yapıp diğerini yapmazsanız bu şehri kuramazsınız.  Müslüman şehrin ev-mahalle-şehir şeklinde genişleyen halkaları bir sistem kurmaktadır. Osmanlı dönemi mahallelerinde evinizi dilediğiniz şekilde satamazsınız, bütün mahalleye danışmak zorundasınız. Bu nedenle “ev alma komşu al” sözü Osmanlı mahallesinin yapısal durumunu ifade eder. Mülkiyet hakkı olmasa bile mülkiyeti harcama ile ilgili şeref hakkı mahallelinindi. Mahalleye giren kişiye mahalle sakinlerinin kefil olması gerekiyordu. Avarız akçesi alınması gerekiyordu. Mahallenin temizliği, güvenliği, su gibi ihtiyaçların tedariki merkezi hükümetin ya da belediyenin değil mahalle sakinlerinin himmeti ile gerçekleşiyordu. Bu manasıyla Osmanlı mahalleleri bir cemaat teşkil ediyordu. Osmanlı mahallesinde insanlar sülale olarak 150-200 yıl aynı mekânda otururlar, zengin oldum artık şehrin daha iyi bir bölgesine geçeyim diye düşünmezlerdi. Bunu sağlayan şey şehrin kent ile bozulmamış oluşudur. Modern kentler şehrin mantarlaşmasıdır. Zehirli bir mantardır bu. Şehri büyüten mülkiyet hırsına Osmanlı’da izin verilmemiştir. Bu düşünceye yeniden dönmemiz gerekmektedir. Günümüzdeki mülkiyet zihniyeti ile toprak rant kaynağı haline getirilince insanlar onlarca yıl yaşadıkları yerlerden koparılıp rantı yüksek şehir alanlarını tercih etmeye zorlanıyorlar. Bu durum Osmanlı mahallesinde görülmemiştir. Müslümanlar Batı kentini model kabul edince doğal olarak cemaat yapılanması bozulmuştur. Osmanlı ise cemaati mülkiyet ve ranttan daha değerli saymıştır; cemaat yapısını yüz yıllarca korumuştur. Bizim şu an yaşadığımız kentler Avrupa’da proleterler yani işçiler için kurulan iş köleliği sistemidir. Apartmanlaşma yalnızca gece yatılmak için üretilmiş konutları ifade eder.

Şehir Kurmak için Peygamber Efendimiz’in (sav) Hayatı Örnektir

Hz. Peygamber’in (asv) Medine’de bir cami inşa ettiğini söyleyen Bergen, bu caminin etrafında cemaat oluşturulduğunu ve daha sonra alışveriş için pazar kurulduğunu söyledi. Bahsettiği yapılanmanın Hz. Peygamber’in Medine’sinden yüzyıllar sonra Anadolu insanı tarafından yeniden pratize edildiğini söyleyen yazar Lütfi Bergen, ‘Bunu yapmanın çok zor olduğunu söylemek yanlıştır. Peygamber Efendimiz’in (asv) Medine’yi oluşturmadan önce karşılaştıkları zorluklar bu şehrin Mekke’de kurulamayacağını Müslümanlara göstermişti. Bu modeli gerçekleştirmek için karşılaşılan zorluklar başlangıçta imkânsız gibi görünmekte ise de model Anadolu’da başlayıp bütün Kuzey Afrika, Balkanlara kadar yayılmıştır.

Müslümanlara ait model Adem'in modelidir

Müslümanlara ait model Âdem’in modelidir. Âdem’in modeli üç sacayak üstünde durmaktadır: İlk mescid- kıblegâh (Kâbe Hz. Âdem tarafından inşa edildi), Müslüman Pazarı, Hukuk/fıkıh toplumu. Hz. Âdem (as) yeryüzüne indiğinde Kâbe’yi inşa etti, Müslüman pazarı kurdu, Âdemoğulları-kızları arasında nikâh aktini, kurban fıkhını kanun kıldı. Hz. Peygamber (asv) de Medine’ye gidince aynı şeyi yaptı. Mescid inşa etti, Müslüman Pazarı’nı kurdu, Sahabe arasında kardeşlik akti yaptı. Yani toplumu hukuk/fıkıh üzere inşa etti. Cum’a namazı ayetleri Mekke’de indi ama Medine’deki Müslümanlarca eda edildi. Medine (şehir) Cum’a kılınan yerdir. Buna göre bireysel Müslümanlıklar Medeniyet kavramı ekseninde kabul edilemez. Medeniyet bir Müslüman toplumun varlığı ile kaimdir. Bu çerçevede İbrahim (as), İsa (as), Zekeriya (as) medeniyet kurmamıştır. Zira örneğin İbrahim (as), “tek başına ümmet” idi. İsa (as)’nın toplumsal aidiyeti olamamıştır. Yusuf (as) ise Kral’ın dininin hâkim olduğu bir beldede olmasına rağmen “medeniyet” sahibi idi. Çünkü kardeşi Bünyamin’i Mısır’a aldırdı ve O’na İslam’a göre hükmetti. Mısır halkına ise onların dilediği hukuku tatbik etti. Daha sonra babasını, diğer kardeşlerini aldırdı. Bir Müslüman toplum doğdu. Bütün dünyaya Mısır servetlerini ahkâmullah gereği ve adaletle dağıttı. Mısır iktidarı da bu dağıtmaya itiraz etmedi. Çünkü bu insanî ve ahlâkî olan bir yardımdır. Modern kapitalist toplum tüm ambarları dolu olduğu halde Yusuf (as) gibi muhtaçlara mal dağıtamamaktadır. Modern dünya kapitalizmin hırs ve tamahını en üst noktaya çıkarmıştır. Buna göre Batı’dan model alamayız. Bizim yeniden Müslüman mekân algımızı üretmemiz gerekmektedir. Müslümanlar ancak cemaat olarak yaşayabildikleri, fıkıhlarını hayatî kılacakları mekânları inşa edebildikleri takdirde medeniyet tesis edebileceklerdir. Bu çerçevede kentleri yeniden tartışmaya açmak ve Müslüman şehirleri kurmak zorundayız.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat