Öncü bir şahsiyet: Afgani


Öncü bir şahsiyet: Afgani

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 11 Mart 2014 Salı 15:46


Bu ümmetin buhranlarını görüp, acılarına çare bulmaya çalışan ilk Müslüman öncülerden birisidir Afgani.

Küre Medya / Haber Merkezi
“Peygamber aleyhisselam’ın dışında, insanlara verilen aklî yetenekte O’ndan daha üstün dehaya sahip olan kimse çok azdır, desem mübalağa etmiş sayılmam.” sözleriyle ona dair özet bir tanım getiriyor, kendisine en yakın olan ve kendisini en çok anlayan, mesajını bilen hem öğrencisi hem de yakın dostu Muhammed Abduh.

Kalemimize misafir olan Cemaleddin Afgani’dir şimdi. Afganistan’ın başkenti Kabil havalisinde, Küner civarında bulunan Esedabad’da Hanefî mezhebine bağlı bir aile içinde dünyaya gelir o, tarih 1838 iken. Yaşadığı çileli ömrü, 7 Mart 1897’de İstanbul’a kadar onu ayakta tutmaya kifayet eder. Biz burada, Ekin Yayınları’nca Temmuz 2009’da yayınlanan ve “Haksöz Okulu Serisi”nin birinci kitabı olan “İslamî Mücadelede Öncü Şahsiyetler”de Serdar Bekar’a ait Cemaleddin Afgani konulu makale çalışmasından yola çıkarak, bu öncü Müslüman ile hemhal olmanın gayesindeyiz.

Bu ümmetin buhranlarını görüp, acılarına çare bulmaya çalışan ilk Müslüman öncülerden birisidir Afgani.

Farklı alanlardaki muhtelif ilimlerin tahsilini ciddi mahiyette yapmış bir şahsiyet olarak karşımıza çıkıyor Afgani. Arapça, farsça, fıkıh, fıkıh usulü, tarih, mantık, felsefe, matematik, astronomi, teorik ve pratik tıp ilimlerine haiz olduğunu anlıyoruz anlatılanlardan, yazılanlardan. Onu konu edinirken, bu donanımlılığını dikkate alarak hareket etmekte fayda görüyoruz. Bu kadar ilmi vukufiyete sahip olmasının yanı sıra, aynı zamanda aksiyoner yönü de ağır basan nadir Müslümanlardan birisiydi o.

Batı’daki materyalist uyanışın ardından gelen sömürgecilik hareketleri, yönünü, kendisine yüzyıllarca üstün gelmiş İslam coğrafyasına çevirme cesaretini gösterme küstahlığına düşmüştü. Yozlaşmış, güçten düşmüş ve bilinçsizleşmiş böyle bir yapıyla karşılaşınca onu da her bakımdan ve en acımasız, en ikiyüzlü bir şekilde sömürgeleştirmekte tereddüt etmemişti. Böylesi bir tarihi evrede, kendisine verilen emanete hakkıyla sadık kalmadığı için, on sekizinci, on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda müstekbirlerin ve emperyalistlerin elinde oyuncak olmuş bu ümmetin buhranlarını görüp, acılarına çare bulmaya çalışan ilk Müslüman öncülerden birisidir Afgani.

Sömürgecilerin ve özellikle de Batı hegemonyasının tasallutundan, bütün bir ümmeti özgür kılmanın amansız mücadelesini verirken şehir şehir, ülke ülke dolaşıp durmuştur Afgani. Gittiği her yerde, uyanış ve diriliş için konuşur, koşturur. Nereye gittiyse, mevcut güç odakları onu bir tehdit olarak algılarlar yerleşik sistemleri için. Hindistan, İran, Afganistan, Mısır, İstanbul, Londra, Moskova, Mekke-Medine ve daha nicesi… Büyük bir tehdit olarak görülen bu mümin’i, kimse istememiştir. Bir şekilde ayak bastığı toprakların elitleri tarafından kovulma, sürgün edilmeyle sonuçlanmıştır seyahatlerinin geneli. Deyim yerindeyse “doğru söyleyeni dokuz köyden kovarlar”ı bizzat ve bütün hışmıyla yaşamıştır Afgani.

Onun mücadelesini diri tutan, belli başlı unsurlar vardır. Kur’an ve Sünnet’e dönmek; İslam öğretilerini Kur’anî bir akılla yorumlamak; Müslümanların toplumsal ve fikrî özgürlükleri için sömürü ve istibdada karşı savaşmak; kaza ve kadere boyun eğmeyi ve köşeye çekilmeyi, uyuşukluğu getiren ruh haliyle mücadele; yüce İslam dininin Müslümanlara kılavuz olmaya, onların güçlenmesini ve ilerlemesini sağlamaya tamamıyla yeterli olduğuna iman etmek… Bunlar, bu kıstaslar, önemsenmesi ve bütün İslam ümmetine yerleştirilmesi gereken vazgeçilmezlerdendir Afgani için. Bunun ilk ayağı, hidayetin rehberi, hayatın menbaı olan kerim kitap Kur’an üzerinde düşünmek, onu gereğince anlamaya çalışmak ve tüm yaşama müdahil kılmaktır.

Afgani’nin en büyük mücadelesi neye karşıydı?

Müslümanların gerileme sebeplerine her fırsatta değinen Afgani; ümmetin yükselişinin dine borçlu olunduğu gibi, zilletinin sebebinin de dinin esaslarının geri plana atılması ve dinin aslında olmayan bidatlerin yerine geçirilmesinde aranması gerektiğini vurgular. İslam’ı anlamada, dosdoğru yolu gösterecek sağlam ilmî ve dinî hareket olmadıkça, Müslümanların İslam’ı yanlış anlamaya mahkûm olduklarını belirtir. Ve Müslümanları, yüce Allah’ın verdiği akıl nimetini kullanmaya davet eder. Tam bu noktada “İbn Rüşd’ümüz nerede?” diye sorar haklıca. Elbette felsefenin İslam düşüncesi içerisindeki konumu ayrı bir tartışma konusudur; lakin Afgani, Batı felsefecilerine karşı en iyi cevabı, Müslüman felsefecilerin vereceğinin kanaatini taşır. Buradan da anlaşılacağı üzere Afgani, ümmeti dört koldan bir ahtapot misali saran düşmana, aynı şekilde dört koldan karşı koymanın mücahedesinde olmuştur.

Afgani’nin en büyük mücadelesi, Müslümanları kişiliksiz köleler, bilinçsiz koyun sürüleri haline getirmeye çalışan; onları Kur’an’ı, İslam’ı, topraklarını savunamaz halde olan hissiz güruhlar yapmanın planlarında olan Batı emperyalizmine ve onun işbirlikçisi despot rejimlere yönelik olmuştur. Bu mücadele gayesine mebni olarak Afgani, başta İngiltere olmak üzere cümle emperyalistlere karşı isyan bayrağı çekip savaşım halinde olan her hareketi desteklemiştir. İngilizlere karşı duran Sudan Mehdisi, Cezayirli Abdulkadir Hareketi bunlardan bir kaçıdır. Cezayirli Abdulkadir Hareketine verdiği destek, sonraları Bin Badis ve Malik Bin Nebi’ye örneklik teşkil eder.

Afgani, sağlığında çabalarının semeresini görememiştir belki…

Bugün bile devam eden, yarınlarda da devam etmesi muhtemel olan bir Cemaleddin Afgani kindarlığı sözkonusu malesef. “Meyve veren ağaç taşlanır” atalar yadigârı ifadesinden olarak diyebiliriz ki, onun da sevilmemesi, daima eleştirilmesi şaşırtıcı değildir. Ama Afgani, hatasıyla-doğrusuyla, eksiğiyle-fazlasıyla ümmetin evladıdır. İnsanlar farklı düşüncelerinden ötürü yadırganamaz, kısır itibarsızlıklara mahkûm edilemez; edilmemelidir de. Elli dokuz senelik hayatını diyardan diyara, okyanuslar aşarak ümmetin dirilip doğrulmasına ve direnişe geçmesine adayan bu mümin adama karşı yapılacak değerlendirmelerde insaf elden bırakılmamalı. Kaldı ki bu davranış biçimi, iman edenlerin tamamını kuşatıcı mahiyettedir.

Afgani, sağlığında çabalarının semeresini görememiştir belki; fakat kendinden sonra gelişen birçok harekete damgasını vurmuştur. Muhammed Abduh’lar, Reşid Rıza’lar, Mehmed Akif’ler onun talebesidirler. Hasan el-Benna’lar, Malik b. Nebi’ler, Seyyid Kutup’lar, Ali Şeriati’ler onun devamcısıdırlar. Afgani, onların tevhidî çizgilerini kazanmalarında önemli bir etken oldu. İşte onun en önemli eseri de, Müslümanca uyanışa ve tevhidî bilinçlenme sürecine yaptığı bu muazzam katkıdır.

Muvahhid kimliğini taşıma kaygısını güden bugünün Müslümanları olarak bizler, zamanımızın şahidleri olarak bizden öncekilerin eksik bıraktıklarını tamamlamakla yükümlüyüz. Rabbimiz, aziz yolunda yürüyüş sergileme azminde olan kullarının ayaklarını dini üzerinde sabit kılsın. Âmin…

(Fatih Pala / Dünya Bizim)

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat