Referandumda evet ya da hayır demenin maliyeti


Ömer YAĞCI, Referandumda evet ya da hayır demenin maliyeti

Ömer YAĞCI


A+ |Normal |A-


Dünya düzeni yeniden dizayn ediliyor. Yeni haritalar yazboz tahtasına dönse de,  nüfuz ve etki alanları değişmiyor. Sadece değişen, gelişen teknolojiye paralel etkinin şekli ve içeriği.

Kuruluşundan beri Türkiye, uygulana gelen küresel liberal düzenden bağımsız değildi. Aksine entegre, bağlı ve bağımlı bir yapılanma içerisinde bu günlere geldi. Dünya beşten büyüktür söylemine rağmen, yenilenmekte olana da entegre, bağlı ve bağımlı kalmaktan öte bir iddiası, talebi ve çabası olmadan kendi içinde yeni bir düzenleme için referanduma gidiyor şimdi. Dünya düzeni yenilenirken bizimki de yenileniyor.

Hamasi ve milli duygularla değil, karşıtlık ve nefret duygularıyla da değil, objektif bir değerlendirmeyle referandumdan evet ya da hayır çıkmasının sonuçları ne olur?

Objektif olmanın ölçüsü ise, değerlendirmede değişmez, değiştirilemez çağlar üstü İlâhî değer ve değer yargıları, değerlendirme yöntemleri, ilke, prensip ve kriterler kullanmaktır. Bunun dışında yapılacak her değerlendirme sübjektif olmaktan öte bir değer taşımayacaktır.

Öncelikle müesses küresel liberal düzeni, evirildiği aşamaları ve yenidünya düzeni olarak kapalı kapılar ardında kurgulanıp planlanan ve derinden derine tatbik edilmeye çalışılanları iyi okuyabilmek gerek. Çünkü sadece devletlerin değil bireylerin bile yaşamak zorunda kaldığı ekonomik, sosyal, siyasal, idari ve askeri koşullar, hatta psikolojik sorunlar, asla küresel düzenden bağımsız değerlendirilemez. Öyle bir çağda yaşıyoruz ki, yerel ve bölgesel iktidarları, güç ve iktidar odaklarını, denge unsurlarını ilgilendiren konulardan geçtik, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar, herkesi ilgilendiren her konu artık küresel.

Bu saklanamaz gerçek nedeniyledir ki bazıları, hiçbir devlet veya toplumun, bir diğeri karşısında egemenlik ve bağımsızlığından söz edilemez diyerek, oluşturulan egemen devlet algısı içerisinde küresel güçlere ve küresel sermayeye olan bağımlılığın ağırlığını hafifletebilmek, makul ve makbul hale getirebilmek için algı yönetimi yapılmaktadır.

Referandumla ilgili değerlendirmelerimize bu temel tespit ve bağlantı ile başlamak istiyoruz.

Sanayi devrimi sonrası ve birinci dünya savaşı şartlarında bilimsel ve teknolojik gelişmelerin ana motoru ve kullanıcı tekeli denilebilecek güç,  batı devletlerinden bazılarıydı. O zamana kadar küresel bir güç konumunda olan Osmanlı, bu konudaki gelişmelere ayak uyduramadı, geri kaldı. Birinci dünya savaşı ve öncesinde yaşadığı mağlubiyetler, sonrasında da dağılma ve yıkılması bu ana sebebe bağlanır.

Osmanlının başına çorap ören devletlerin amacı, küresel hegemonya savaşında saf dışı kalmamak, egemenlik, nüfuz ve çıkar alanlarını genişletebilmekti. Genişletmeyi düşündükleri bu alan, Osmanlı hinterlandından başka bir yer değildi. Bu teknolojik gücü daha verimli kullanabilen batı devletlerinin galipleri, gücün büyüsüne kapıldılar. Yalta’da kapalı kapılar ardında bir araya gelerek dünya ölçeğinde nüfuz ve inisiyatif alanları paylaşımı yaptılar.

İktidarları besleyen ve devletten beslenen özel sektör olarak, gücün tadını bilen ve kokusunu alan batının eski derebeyi, şansölye, aristokrat, dük, baron ve lortları da, bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler sloganıyla süsledikleri liberalizmi, serbest girişim özgürlüğü olarak markaladılar. İster bırakın ister bırakmayın biz istediğimizi yapar, istediğimiz yere gireriz demenin kulaklara ve saf gönüllere yansıtılan şekliydi bu. Bu sloganla bilimsel ve teknolojik gelişmelerin daha da hızlanmasına katkı ve katılım sağladılar. Öncülük edip güçlerine güç kattılar. Hep sahne gerisinde, perde ardında durdular. Çünkü iktidar talebi olmayan sermayenin, besin ve güç kaynağı olması münasebetiyle tarih boyunca iktidarlar nezdinde saygın bir yeri vardı. Bu itibarı ve yeri, elde ettikleri güç ve kurdukları paktlarla devlet içinde derin ve paralel devletler oluşturmak şeklinde kullandılar. 

Yani Osmanlı sonrası, emperyalist kapitalizmin adını, serbest girişimciliği bayraklaştıran liberalizm koyarak yeni bir dünya düzeni kurdular. Sanal zıtlıklar ve zıtlaşmaları gerçek olarak sahneleyebilen bir düzen.

Bu derin yapılanmanın hâsılası olarak modernizm ve postmodernizm, özelleştirme dalgalarıyla devletlerin kurumsal yapısını daraltılar. Tekeller, karteller, tröstler, çok uluslu şirketler, konsorsiyumlar derken özel sektörün daha da güçlenmesini sağladılar. Bu güç temerküzü o dereceye vardı ki, bazı devletlerin gayrı safi milli hâsılası ve bütçeleri, adlandırmaya çalıştığımız bu yapılanmaların bütçeleri yanında çerez parası kaldı.  Küresel güç ifadesi gündemi doldururken, küresel sermaye ifadesi de gündemdeki yerini aldı. Küresel sermaye dünyanın neresine kayarsa kaysın, küresel sermaye için küresel güçler,küresel güçler için küresel sermeye birbiri için vazgeçilemez bir kullanım değerine sahip. Birini diğerinden ayırmak mümkün değil. Biri olmadan diğerinin nüfuz alanlarını koruyabilmesi, bu alanlarla ilgili projelerini uygulayabilmesi imkânsız. Batı tanımlaması içerisinde ABD merkez üs olarak konumlanırken, Avrupa ileri karakol olarak sahnedeki yerini aldı.

Bu ikilinin adı şimdi üst akıl oldu.

Bu anlattıklarımız, değerlendirmede bağlantıyı kurabilmek için özetin de özeti mahiyetinde bir hatırlatma. Biz konunun referandumla olan ilişkisine gelmek, evet ya da hayır demenin maliyetini çıkarmak istiyoruz. Daha derin ve geniş bilgi bekleyenler, tarihte ezoterik teşkilatlar ve uluslararası ilişkiler konusunda uzman olanlardan öğrenebilirler. Gerçi onlarda anlattıklarıyla bunları neredeyse mücessem birer İlah konumuna koyarak yine başka bir algı oluşturuyorlar ya neyse.

 Yenidünya düzeni kurgusuna paralel Türkiye’deki bu yeni düzenlemeyi yapanlar, İstiklal, istikrar ve istikbal için sloganıyla halkı evet demeye çağırıyor. Bu düzeni kucaklarında miras olarak bulan veya merkezde yer kaybına uğrayan ya da bu düzende kendine bir türlü yer bulamayanlar ise, halkı hayır demeye çağırıyor. Üst aklın ayrılıkçı maşası rolünü üstlenenler de, mirasyedilerle birlikte omuz omuza hayır kampanyası yürütüyor.

Yeni düzenlemeyi yapanlara göre, İMF’ ye olan borçların kapatılması ve Gezi parkı olaylarından beri yaşananlara, iktidarın ve onu destekleyen halkın verdiği tepkinin adı ikinci istiklal savaşı.

Birincisinde istiklal kazanılmamış mıydı, Türkiye egemen bir devlet değil miydi ki ikincisine gerek duyulan olaylar yaşadı, yaşatıldı?

Konunun ana bağlantısı ve püf noktası, birinci dünya savaşı ve Osmanlının yıkılışı sonrası kurulan emperyalist liberal dünya düzeni içerisinde konumlanan Türkiye’nin yaşadığı gerçekleri saklamadan bu soruya verilecek cevapta.

Kurgulanan dünya düzeni ve birinci cihan harbi şartlarında bu millet, ya istiklal ya ölüm dedi. Beyin ve kas gücünün önemli bir kısmını Sarıkamış’ta karlara, neredeyse tamamı denilebilecek kısmını da birçok cephede ve özellikle Çanakkale’de toprağa gömdü. İstiklalin bedelini ödeme yükü, bıyığı bile terlememiş 15 yaş altı gençlerin omzuna bindi. Çanakkale geçilmez dedi. Ne yazıktır ki iki sene geçmeden İngilizler, tek bir silah kullanmadan İstanbul’u işgal ediverdi.  Masa başında kendilerini temsil ve organize edenlerin kimler olduğuna bakma fırsatı bulamadan İstiklal uğruna beyin ve kas gücünün tamamını cephelerde heba etti. Kaderinin direksiyonu, batı karşısında aşağılık kompleksine kapılmış, batı hayranı, batıya bağlı ve bağımlı ittihat ve terakki komitacılarının eline geçti. Savaş artığı olarak kalanları da bunlar etkisiz hale getirdi. Millet İstiklal uğruna dışarıyla savaşırken, savaşı içeriden kaybetti. Yeni dünya düzeninin işleyişini sağlayan uluslararası kuruluşlara üyelik ve yine uluslararası anlaşmalara attığı imzalarla kayıtsız şartsız denilebilecek kadar batıya bağlı ve bağımlı, yenidünya düzenine entegre bir düzen kuruldu. Türkiye batı eksenine oturdu. Eksen kayması korkusuyla devlet, millete karşı sosyal ve kültürel bir savaş başlattı. Bu savaş şartlarının ekonomik, siyasal, idari ve askeri yapılanma biçimiyle bu günlere geldi. Her gelen iktidarın ve her darbe yapanın yaptığı ilk iş, uluslararası anlaşmalara bağlı kalacakları beyanatı oldu.

Her ne kadar Allah, din, iman dese, millete şahadet şerbetleri sunsa da İslamcılıktan istifa etmiş, muhafazakâr, yerel ve milli birileri direksiyonda şimdi. Küresel sisteme entegre, düzen içinde düzen devam ediyor oysa. Meselenin can alıcı noktası da burası!

Görünen, gösterilen yüzüyle savaşın yönü tekrar dışa dönmeye başladı. Özellikle batı ile adı konulmamış bir savaşın içerisinde Türkiye. Milli duyguları besleyen bu atmosfer nedeniyledir ki millet, devletle barışma, malı, canı ve evladıyla yine yeniden savunma aşamasında.

 Dün bir emrivaki ile oldubittiye getirilerek mecburen destekledikleri batı kuklası komitacıların yerinde bu gün, özellikle teknolojik ve siyasi bağımsızlığın araçlarını kullanma çabası içerisinde olduğu resmini veren birileri var. Öyle bir atmosfer oluştu ki, iktidara muhalefet adına geliştirilen her söylem ve başlatılan her girişim, batının lehine Türkiye’nin aleyhine sonuçlar doğuracakmış gibi bir algı yarattı. Bu algının dozunu arttırabilmek için, 15 Temmuz darbe girişimi esnasında kullandığı maşa, piyon, tetikçi değil, eli-kolu-bacağı değil, neredeyse gövdesinin tamamı darbenin içinde olan üst aklın planlama ve komuta merkezi ABD, şimdi de sahneye sürdüğü Avrupalılara sahne gerisinden sufle ediyor. Figüranın biri iniyor, biri çıkıyor sahneye. Herkes planlanan yenidünya düzeni için yazılmış senaryodaki rolünü oynuyor. Koro halinde Erdoğan karşıtlığı ve gerilim sahneleniyor. Aralarında yapılmış hiçbir ikili anlaşmaya onlar uymazken, Türkiye nasıl egemen bir devlettir ki, mütekabiliyet hakkına rağmen, hiçbir yaptırım uygula(ya)madan, medya aracılığı ile ve miting meydanlarında sadece çifte standartlılığı ile batı halka şikâyet ediliyor.

Kim ne derse desin, nasıl bir analiz yaparsa yapsın, referandumdan çıkacak sonuçların ana belirleyicisi, kamuoyunda oluşturulan bu algının dozu ve derecesidir.

Daha da ileri gidelim, batıyla aramızda ortaya çıkan her sorun ve yaşanan gerilim, oluşturulmaya çalışılan bu algının doz ve derecesini arttırmaya yönelik bir kullanım malzemesidir. Yani referandumdan evet çıkmasını sağlayacak zemini oluşturma çalışmasıdır.

Bu son ifadeye komplo teorisi diyenler çıkabilir. Yaşanan olayları doğrudan veya dolaylı küresel düzenden bağımsız değerlendirmeme alışkanlığı olanlar ve günümüzde küresel düzenin işleyişini iyi bilenler gerçeği teslim edeceklerdir.

Şimdi asıl soru şu, evet dendiğinde CHP’nin dediği gibi içeride rejim mi değişecek? Türkiye başka bir eksene mi oturacak? Yeniden kurgulanan ya da süregelen dünya düzeninde sahnelenen gerçekdışı sanal zıtlıklar ve zıtlaşmaların dışında, başka bir eksenin gerçeği ne?  Varşova paktı ya da Şanghay beşlisi veya adı bile ağza alınmaktan korkulan Türk ve İslam birliği, küresel düzene bağımlılıkları ve devamını sağlama gerçeği yanında, yine sanal bir zıtlık ve zıtlaşma dışında hangi gerçeği ifade eder?

Evet, çağrısı yapan iktidarın içeride yeni bir düzen, dünyada yeni bir eksen kurabilme plan, proje ve potansiyeli nedir?

Okunması gereken gerçek şu, devam eden liberal emperyalist dünya düzeninde fiziksel ve duygusal maliyetler üst aklın aleyhine çok arttı. İşgaller, uçak gemileri, nüfuz alanlarına yerleştirilen üslerdeki askeri harcamalar, kontrolü perçinleme adına yapılan uzay çalışmaları, etki alanı içerisindeki kukla devletlerde düzeni devam ettirme adına yapılan siyasi, idari, askeri ve ekonomik yapılanma harcamaları, algı yönetimi ve kamuoyu oluşturmada kullanılan medya ve sivil toplum kuruluşu beslemeleri, dağda ve şehirlerde örgütlenen illegal yapılandırmalar bu maliyete daha da yük bindirdi. Oluşan silah pazarına rağmen vekâlet savaşları da maliyetleri indirmedi. Üstelik üst aklın bizzat kendisini bile devlet terörü yapma noktasına getirdi. Bu durum sonuçları kestirilemez ve kontrol edilemez küresel ölçekte bir batı karşıtlığı ve toplumsal reaksiyon oluşturdu.

Asıl korku yaratan tarafı ise, bu toplumsal reaksiyonlar karşısında kukla iktidarların iktidarı, dolayısı ile batının iktidarı tehlikeye girdi.

Kurgulanan yenidünya düzeninde kendi halkıyla savaşmayan devletlere, halkların milli iradeleriyle sahiplendikleri ve savundukları iktidarlara, yerel ve bölgesel risklerin, ödenen faturaların önü açılmış ve yol verilmiş bölgesel iktidarlar tarafından karşılandığı, batıya akan hortumların birazı kısılsa da kesilmediği, aslan payını yine batının aldığı, onun için de daha soft ve sofistike uygulamalara ihtiyaç var. Düzen içerisinde özellikle Türkiye’nin düzeni de, bu açıdan revize edilmek zorunda.

Dikkat ederseniz, içi boş dünya beşten büyüktür söylemi, böyle bir vasatta gündeme girdi. Doğrudan veya dolaylı etkilerle, üst akıl kelimesiyle özetlenen batının sürekli ürettiği mağdur ve mazlum toplumların duygularına tercüman oldu. Üretimi kes(e)meden uzattığı yardım eli bile yüreğine su serpti. Değişmeyen düzen içinde düzeni benimsedi, sahiplendi, savunur hale geldi. Batının elinden aldı demokrasi tellalı oldu. Üstelik bölgede bu tellallığı yapmayan toplum kalmadı.

Oysa sadece İslam coğrafyasının değil, tarihin hiçbir döneminde olmadığı kadar küresel çapta insanlığın rahmete kavuşmasından geçtik, hak ve adil bir düzene ihtiyacı var.

Bu düzen ihtiyacının dozu artmasın, ruhları sarmasın, iktidarda olanların meşruiyetini sarsmasın diye devletin dini adalettir söylemigündeme girdi. Hem de cihana sultan olmaktansa Kur’an’a kurban olurum diyen dini kanaat önderlerince dillendirildi, savunuldu, meşrulaştırıldı.

Türkiye kendisi değer üretemese de, yerkürenin jeostratejik bölgesi olması münasebetiyle önemli. Enerji nakil hatları ve ulaşım açısından Asya, Avrupa ve Afrika arasında köprü ve kilit ülke konumunda. Tarihi, dini ve kültürel coğrafyanın ana gövdesi ve kalbi olma misyonunun varisi. Batı karşısındaki çıkışları ve yaşadığı gerilimlerle, bu gönül coğrafyasındaki iktidarların değil ama halkların gönüllerdeki toplar ve atar damarı. Kendi ülkesinde asimile edilmiş ekonomik ve kültür emperyalizmi mağdurlarından botlara, filikalara doluşup batıya firar edenlerin varlığı gerçeğine rağmen, gerçek kimliğine kavuşamasa da, kaybettiği onurunu bulma, batı karşısında yaşadığı zilletten kurtulma ümidi nükseden toplumsal tabanın gözbebeği. Sadece bu yönüyle bile bölgedeki kukla yönetimlerin, batıya bağımlılıkları yanında zevahiri kurtarma adına önem ve değer verdiği sanal bir statüye sahip. Kendisi de bunun farkında.

Geliştirebildiği en iyi politika kazan-kazan siyaseti. Derin strateji uzmanı Davutoğlu’nun dışişleri bakanlığından beri televizyonlarda ağzından dinlediğimiz, bizimAvrupa’da,Balkanlarda, Kafkaslarda, Orta Asya’da, Orta Doğu’da ve Afrika’daki çıkarlarımızı koruyabilmemiz, küresel güç olan batıyı dikkate almamıza bağlı, ama onların da bu bölgelerdeki çıkarlarını koruyabilmesi bizi dikkate almalarına bağlı, sözü bu politikanın temelini oluşturuyor. Eşit şartlarda ve eşdeğer değerde devletlerarası bir ilişki, gözetilen ana hedef durumunda. Kurgulanan yenidünya düzeni içerisinde coğrafi ve tarihi zorunluluklar nedeniyle Türkiye, batıyla yaşadığı adı konulmamış savaşın galibiymiş gibi beklentilerine uygun bir konuma yerleştirilecek.

Bazıları diyebilir ki bunun neresi kötü, referandumda evet demeye değmez mi?

Yalnız görülmesi ve bilinmesi gereken bir gerçek var. Kuruluşunda olduğu gibi bağlılık, bağımlılık ve entegrasyon şartıyla tabi. Yine düzen içinde düzenin devam etmesi şartıyla yani. Ve işin doğası gereği, gerçekmiş gibi sahnelenen olaylarla bedel ödeyerek, yazılan senaryodaki rolün iyi oynanması, inandırıcı olması gerek ki halkın sahiplenmesi ve savunması gerçekleşsin. Her seferinde batının başı ağrımasın, maşa varken eli yanmasın,  tahsilâtı kesilmesin, göze alamayacağı riskler oluşmasın. Şu an yaşanan gerilim atmosferi, yeşil ışıklar yanmaya başladığında, canciğer kuzu sarması sahneleri kurulduğunda nasıl olsa dağılacaktır.

Böyle bir statü, insanları Allah ile aldatmaksızın, milli bir hedef gözeterek bir ülkenin siyaset yapanları ve destekçileri için yetebilir.

Gerçeği değil sanalı olsa bile küresel bir güç olmak veya küresel güçlerin keyfinin kahyası olmak bazıları için yetse de, yalnız Allah’ı İlah kabul eden ve yalnız O’na ibadet etmeyi ilke edinenler için asla!..

Çünkü İlah olarak Allah’ kabul edip yalnız O’na ibadet, Allah’tan bir başkası tarafından kayıtlanamaz ve sınırlandırılamazlığın, bir başkası tarafından ayar verilemezliğin, kullanılamazlığın, güdülemezliğin, sömürülemezliğin, bağımsızlığın İlâhî literatürdeki en net ifadesi.

İstiklal, istikrar ve istikbalin ta kendisi!

Hem bireyler hem de toplumların kamusal yetkilerini kullanan devlet adamları için ibadet, yalnız Allah’ı dikkate alan, yalnız Allah’ı hesaba katan, sadece Allah’ın rızası gözetilerek vahye göre gerçekleştirilmiş faaliyetler, üretilen politika, izlenen siyaset demektir. Allah’tan başkasına ibadetin ne olduğunu da, bunun zıttı olarak vahiy ekseninde siz tanımlayın lütfen.

Kur’an ve sünnet bütünlüğünde ibadet kavramı içerisinde ifade edilen tüm insan faaliyet biçimlerini listeleyin ve güncel bir özet yapın, bundan başka bir anlam bulamayacaksınız.  Listedeki her bir davranış için veya guruplara ayırarak yapıla gelen her tanımda işin özü ve bağlamı kaybedildi. Sonra da din mabetlere hapsedildi. Yaşadığımız mağduriyete, zulme ve zillete, zaten böyle yapıldığı için bizzat Allah tarafından kendi elimizle mahkûm edildik.

Tüm nebi ve resullerin çağlar boyu insanlığa yaptığı çağrı, Ey insanlar! Yalnız Allah’a ibadet edin, sizin için O’ndan başka İlah yok, ifadesidir.

İnsanlığın kurtuluş projesi!

Varsa böyle bir proje, iddia ve çağrı evet demeye hazırız.

Hayatın bir gerçeği olarak, yerel ve bölgesel olduğu gibi küresel bir dünya düzeni de, toplumlar ve devletlerarası ilişki ve etkileşimlerin kaçınılmazlığı nedeniyle hiçbir toplumun kendisini soyutlayamayacağı  bir zorunluluktur. Onun için bu çağrı, yerel, bölgesel ve küresel dünya düzeninde yer edinme, tutunma, vaziyeti kurtarma değil, lafın nereye gittiğini bilenler için tarih boyunca tüm insanlığa yapılmış her seferinde yeni bir dünya düzeni çağrısıdır.

Çağlar üstü bu çağrıyı güncelleyip projelendirerek toplumsallaştırma ve küresel boyutlarda insanlığın gündemine sokma gibi bir derdi olmadan, irtica hortlaması, eksen kayması,yaşam tarzına müdahale ürkütmeleriyle yatıp başörtüsüyle borsa açılışı yaptırarak kalkmak, sonra da Allah, din ve imandan bahsetmek, şahadet şerbetleri sunmak, insanları Allah ile aldatmaktır. Zaten dışarıdakilere paralel içeride yapılan her muhalefet, yaşatılan her gerilim, dünya düzenine bağlılığın iplerini daha sıkı bağlama çabasından başka bir şey değildir. 

Şimdi soruyorum, evet diyen de hayır diyen de, kendisine ibadet ettiği hangi İlaha göre evet ya da hayır diyecek, hangi sonucu, hangi karşılığı hangi İlahtan bekleyecek?

Dünyayı kaybetmişiz, canımız yanıyor. Bir zillete düşmüşüz ki onurumuz ayaklar altında. Dünyayı kaybetmenin yanında âhireti de kaybetmekten veya dünyada kazansak bile âhirette kaybetmekten daha büyük bir maliyet olabilir mi?

Okurlarımızdan bazıları bizi iç ve dış dengeleri görememek, küresel konjonktürü okuyamamak, strateji bilmemek veya sırtında yumurta küfesi taşımamak ya da bekâra karı boşamanın kolaylığı ile itham edebilir.

Tarihin benzer her döneminde nebi ve resuller görevlendirip insanlığı darüsselama çağırmalarını isteyen Allah, konjonktürü, dengeleri ve stratejiyi en iyi bilen değil miydi der geçeriz. Sözümüz, konuyu Müslümanca değerlendirdiğini söyleyenleredir başkasına değil.

Tarih boyunca Allah’ın vahiy ile öğrettiği ve önerdiği, nebi ve resulleriyle örneklediği İlâhî dünya düzenini güncelleyip projelendiren, önce iç dünyasında kuran, sonra da hiçbir kınayıcının kınamasından korkmaksızın temsil yetkinliği ile iddia ve çağrısını sürdürenlere selam olsun.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Kemal Songür
06.04.2017 17:38
selam ile..
Değerli Ömer ağabeyim, dikkat çektiğin birçok temel konulara yönelik yaklaşımlarına katılmaktayım.
Lâkin; ''Ve işin doğası gereği, gerçekmiş gibi sahnelenen olaylarla bedel ödeyerek, yazılan senaryodaki rolün iyi oynanması, inandırıcı olması gerek ki halkın sahiplenmesi ve savunması gerçekleşsin'' derken, kastınız 15 temmuz darbe girişiminin tiyatrodan ibaret olduğu göndermesi ise.. ben bu yaklaşımınıza hiç katılmadığımı ve acımasız bulduğumu belirtmeliyim. selamlar.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



    Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat