Okumak-Anlamak ve Öğrenmek


Okumak-Anlamak ve Öğrenmek

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 14 Temmuz 2016 Perşembe 13:04


Servet Oğrak'ın Okumak-Anlamak ve öğrenmek üzerine kaleme aldığı makalesini paylaşıyoruz.

Küre Medya / Haber Merkezi
 Şimdiki gençler bilmez, eskiden düğün nişan gibi toplantılara eşi dostu, akrabayı çağırmak için kapı kapı okuyucu dolaştırılırdı. Davetiye denilen süslü karton pusulalar pahalı olduğundan mıdır, yoksa insanlar adetlerini öyle kolayca terk edemediğinden midir nedir, tercih edilmezdi; yoksa henüz icat edilmediği zamanlar mıydı (?), ben küçüktüm artık o kadarını bilemiyorum.

Servet Oğrak'ın Okumak-Anlamak ve öğrenmek üzerine kaleme aldığı makalesini paylaşıyoruz.

Servet Oğrak / Okumak-Anlamak ve Öğrenmek

    Şimdiki gençler bilmez, eskiden düğün nişan gibi toplantılara eşi dostu, akrabayı çağırmak için kapı kapı okuyucu dolaştırılırdı. Davetiye denilen süslü karton pusulalar pahalı olduğundan mıdır, yoksa insanlar adetlerini öyle kolayca terk edemediğinden midir nedir, tercih edilmezdi; yoksa henüz icat edilmediği zamanlar mıydı (?),  ben küçüktüm artık o kadarını bilemiyorum.

Okuyucu, bir kız çocuğu ve yanında düğün sahibinin akrabasından ihtiyaçlı bir yetişkin hanımdan müteşekkil, iki kişilik ekipti. O yaşlardaki bütün kız çocukları okuyucu olmaya heveslenirlerdi. Nasıl heveslenmesinler, azami on oniki yaşlarındaki bu çocuklar abartılı abiye kıyafetler giydirilip gelin gibi telli pullu süslenir, yüzü gözü adamakıllı boyanır, kolunda afilili çantası bile olurdu. Sokaklarda topuklu ayakkabılarıyla salına salına yürürken herkes onların okuyucu olduğunu bilirdi.

Okuyucular uğradıkları evlerde hoşça karşılanır, biraz dinlendirmek için oturtulur, şerbet ayran gibi serinlik ikram edilir, bu arada da ev sahibine gerekli çağrı yapılırdı. Çeyize bakma, kına, mevlit, yemek, gelin hamamı, düğün, nikâh gibi tören ve eğlentilerin yer ve zamanları muhataba bildirilirdi. İşte bu bildirim işine okuma denirdi. Okuyucular uğurlanırken de büyük hanımın çantasına havlu, sabun, belkide pişmiş yumurta gibi, teşekkür mahiyetinde, hediye kabilinden ufak tefek şeyler koymak adettendi. Hali vakti yerinde olanlar para verirlerdi. Toplanan bahşişler ihtiyaçlı hanımın olur, çocuğa da pay verilirdi.

Mazinin sisleri arasında kaybolan bu eski gelenek, okuma fiilinin çağrışımları arasında akla gelmeyecek ya da en son akla gelecek olanıydı. Ben başa koydum ki yaşı elliyi geçmiş olanlar için nostaljik bir esinti, gençler için de belki ilgi çekici kültür bildirimi olabilsin istedim.

Kişinin beden dilinden, mimiklerinden duygu okumak; söz ve davranışlarından veya satır aralarından niyet okumak, diğer başka tedailerindendir okumanın.

Bir şifreyi çözebilmek,  onu okumaktır aynı zamanda.

Canına okumak, alt etmek; yedi ceddine okumak sövmek anlamındadır.

Okul okumak tahsil görmektir.

Meclis başkanı ‘Önergeyi, teklif ya da tasarıyı okutuyorum’ der,  mesela; mahkeme başkanı iddianameyi veya kararı okutur. Bunlar ise bir metni seslendirmek anlamında okumaktır. Şiir, şarkı, gazel, mevlit, ezan hatta makam üzere Kur’an okumak, hatim için cüz okumak da böyledir.

Sesli veya sessizce dua okumak, hastaya okumak, ölüye okumak da benzer mahiyette bir metni telaffuz etmektir. Niyetler ve sonuçlar, yani bu tür okumaların maksatları, umulan hâsılaları farklı farklı olsa da, hepsi de bir metni seslendirmek yahut telaffuz etmek anlamındadır.

Okumanın bunca karşılığından sonra, üzerinde durmak istediğim asıl manası ‘anlamaktır’. Daha açık ifade edilecek olursak, yazıya geçirilmiş bir metne bakarak bunu sessizce çözümleyip anlamak; anlaşılsın diye yazılmış bir metnin iletmek istediği şeyleri anlayıp öğrenmektir okumak.

Peki, ‘öğrenmek’ nedir? Bu soruyu öğretmenliğim sırasında birçok sınıfta yazılı sınav sorusu yapmış, hep aynı cevabı almıştım. ‘Bir bilgiyi hafızaya kaydetmek’ veya ‘bilmek, bilgi depolamak’ türünden cevaplar yazıyorlardı öğrencilerim. Yoksa siz de mi öyle düşünüyorsunuz?

Yapmayın etmeyin! Bilgi depolama işini bilgisayarlar da hatta cep telefonları da pek güzel yapabiliyor, sorunca da tastamam, hiç noksansız söylüyorlar.

Öğrenmek aslında ‘yapmaktır’! ‘Nasıl yani?’ diyecek olanlara izah için birkaç örnek:

Bir kimse televizyon veya bilgisayar gibi birtakım cihazların tamirini kitaptan çalışıp imtihandan da pekiyi almış olsa ve fakat önüne bozuk bir cihaz konulduğunda kapağını açıp yapıp, çalışır hale getiremiyorsa, bu işi öğrenememiş demektir.

Yere tükürülmemesi gerektiğini herkes bilir, uygulamayan öğrenmemiş demektir!

Bir müminin namaz kılması gerektiğini herkes bilir, kılmayanlar namaz kılmanın zaruretini öğrenmemiş demektir.  Yahut namazın nasıl kılınacağını sorunca söyleyebilip, sahih bir namaz kılamayan doğru öğrenememiş demektir.

Sorunca söyleyemese de bir işi yapabilen de, tabiatıyla öğrenmiş demektir ve fakat öğretemiyordur belki; bu ayrı bir husustur.

Bilgi edinmenin en mühim, en birinci yolu okumaktır; okumak anlamak öğrenmek içindir; öğrenmek de uygulayabilmek; bilerek yapmaktır.

Derdimiz davamız Kur’an, onun hayata hâkim kılınması meselesi olunca, doğru yer ve zamanda doğru şeyler yapabilmek için sahih bir metoda ve sorumluluk idrakine sahip olmak, bunun için de sorumluluklar listesinin başını sonunu, nerede, neyin, nasıl yapılacağını veya yapılmayacağını bilip öğrenmiş olmak lazımdır. Öğrenmiş olmak için anlamış olmak, anlamak için de okumak lazımdır elbette.

Lafa gelince ‘Nihai tahlilde islam büyük bir medeniyet projesidir.’ diyoruz. Müslümanların tarihinde bunun müesses muazzam timsalleri de mevcuttur, biliyoruz. Bu medeniyetin referansları, temel dinamikleri Kur’an’dadır; o da ilk günkü tazeliğinde ve korunmuşluğuyla elimizde ve önümüzdedir; bunu da biliyoruz. Buna rağmen de âlem-i islam zillet içerisinde, küfür, şirk ve bir zulüm medeniyetinin tahakkümünde, muharref batı medeniyetinin kuyruğunda perişandır; cümlemiz de bundan muzdaripizdir, müştekiyizdir. Lakin bütün insanlık âleminin huzur ve mutluluğunun çaresi olabilecek, İslamın ve Müslümanların izzet ve onurunu sağlayacak aynı medeniyeti, yeniden ve daha güçlü şekilde inşa ve tesis için muhtaç olduğumuz her şeye sahip olduğumuz halde, meateessüf sağlam bir irade, ciddi bir gayret mevcut değildir.

 Bu sebeple okumak ve elbette öncelikle Kur’an’ı anlayarak düşünerek okumak her mümin için farzdır; farz-ı ayındır!  Delil mi lazım? İşte buyurun:

“….. Ya Allah’a karşı haktan başka bir şey söylemeyeceklerine dair kendilerinden kitab mîsakı alınmadı mı idi ve onun içindekini ders edinip okumadılar mı? Hâlbuki ahiret evi, Allah’tan korkanlar için daha hayırlıdır! Hâlâ akıllanmayacak mısınız?”  A’raf: 169

Kitab’a sarılanlar ve namazı ikame etmekte bulunanlar ise, o Muhsinlerin ecrini (mükâfatını) biz hiçbir zaman zayi etmeyiz!” A’raf: 170

“….. Size verdiğimizi kuvvetle tutun ve içindekini hatırınızdan çıkarmayın, gerektir ki korunursunuz!” A’raf: 171

“Herhangi bir şe’nde ( ne halde) bulunsan, Kur’an’dan her ne okusan ve herhangi bir amel yapsanız, siz ona dalıp coşarken mutlak biz üzerinizde şahit bulunuruz!..... “Yunus: 61

Sana vahyolunan Kitab’ı tilavet et (oku, takip et ) ve namazı kıl, namaz münkerden ve fahşadan nehyeder ve her halde Allah’ın zikri (Allah’ın sizi anması sizin onu anmanızdan veya namaz)  en büyük iştir ve Allah her ne işlerseniz bilir.”  Ankebût: 45

‘Kitaba sarılmak’, onu ‘kuvvetle tutmak’ herhalde fiziki olarak değil; ‘hatırdan çıkarmamak da hafız olmak değil!

Ders edinip okuyarak öğrenmek, okurken ona dalıp coşmak, sonrada onu takip etmek, ancak manasıyla buluşarak yapılabilir.

Hazır yeri gelmişken belirtelim, okurken Kur’an’a sorular sorup cevap aramak, anlamayı ve öğrenmeyi çabuk ve etkili kılan bir metottur. Zira ilmin başı sorudur; sorusu olan öğrenir.

Okuyup anlayarak, Allah’ın helal ve haramlarını, hudutlarını bilip uygulamak; mesajlarını içselleştirip hayatını ona göre tanzim etmek yani ahiret endeksli, Kur’an merkezli bir hayat kurgulayıp, onun talimat ve mesajlarını hiç hatırdan çıkarmadan ferdi ve içtimai (bireysel ve toplumsal)  hedeflerini gerçekleştirmeye çalışmak, böylece Kur’an’la aktif ilişki halinde olmak lazımdır.

 ‘Kur’an okumak’ deyince böyle bir okuma anlaşılmalıdır. Neyi, ne zaman, nasıl yapacağını ya da yapmayacağını Kur’an’dan öğrenmeyenin, niyeti halis de olsa, yanlış yapması veya yanlış istikametlere sevk edilmesi mümkün ve mukadder olur. Yani sürekli okuyarak daima irtibat halinde bulunmak, Kur’an vukufiyeti kazanmış olmak, böylece onun kılavuzluğundan ayrılmamak, onu tatbik etmek, her mümin için bir emr-i ilahi olarak zarurettir.

 Kur’an vukufiyeti kazanıldıktan sonra da isteyen istediğini okusun; okunmaya değer olan her kitap okunabilir. Okumak, Kur’an veya herhangi başka bir kitap da olsa, entelektüel bir eylemdir; bu manada her Müslüman da entelektüeldir; çünkü o öncelikle hakikatin bilgisiyle mücehhezdir.

Okumanın konusu Kur’an olunca maksattan, şekil biçimden önce devreye ‘iman’ giriyor. Tevbe Suresi 124 ve 125, Kur’an’ın imanı olanların imanını artırdığından, kalbinde bir marazbulunanların da küfrüne küfür kattığından ve böylece kâfir olarak ölüp gittiklerinden bahsetmektedir. Buradan ‘kâfirler okumasın’ manası çıkmaz elbette. Bilhassa onlar okursa tabiî ki hidayetlerine vesile olabilir. Burada Kur’an’a kötü niyetle, düşmanca yaklaşanlar için, onlara bir faydasının olmayacağı, sadece hasarlarını artıracağı vurgulanmaktadır.

Binaenaleyh Yunus Suresi 57, kâfir, müşrik, münafık, fasık veya mümin; kadın ya da erkek bütün insanlar için Kur’an’ın ‘Rabbimizden bir mev’ize (öğüt) ve gönüller derdine şifa’ olduğu; aynı ayetin ikinci bölümü iman etme şartına bağlı olarak, yani ancak müminler için ‘hidayet ve rahmet’ olma özelliği bulunduğunu beyan etmektedir. Yine burada da ‘iman’ belirleyici olmaktadır; lakin yine de Rabbimizin öğütlerini  ‘anlamak ve öğrenmek için okumak’ esastır.

Arapça bilmeyenlerimiz için ilahi mesajlarla buluşabilmek, meal-tefsir okumakla mümkün olabilmektedir. Lakin bizim İslami camiada ‘meal okumak’  mevzubahis olunca, bazı katı gelenekçi kesimden anlaşılmaz bir tepki tezahür ediyor:

Bu güruh, ‘zinhar (sakın, aslâ, kat’iyyen, aman) okumayın; anlayamazsınız, sapıtırsınız!’ diyerek (bu fakir defalarca bu sözleri işitti), dinini Kur’an’dan öğrenmek isteyenleri ondan men etme, uzaklaştırma çabası içerisindedirler. Bunlara göre, önce bütün hadis ve sonrasında da tefsir külliyatı tamamen bilinecek ancak ondan sonra Kur’an okunabilecek veya anlaşılabilecektir. Ya da onların şeyh ya da imamlarının peşine takılıp dininizi bunlardan öğrenecek, onların sevk ve idaresinde dininizi yaşayabileceksiniz. Yani imanınızı ve ebedi geleceğinizi başkalarına emanet edeceksiniz! Ya kırk katır ya da kırk satır, hangisi işinize gelirse… 

Kur’an-ı Kerim bizzat kendi kendisini açık ve kendisi dışındaki her şeyi de açıklayıcı olarak yani ‘mübîn’  olarak ifade etmekteyken, yukarıda alıntılanmış bulunan ve benzer mahiyette daha pek çok ayet-i kerime orta yerde mevcutken ‘anlaşılmaz’, ‘sakın okumayın’ demek, ‘akla zarar’ bir tutumdur. Üstelik kendisi açık ve açıklayıcı olan nasıl olur da başka açıklayıcılara muhtaç olabilir? Anlaşılır gibi değildir. Belli ki ezbere konuşuyorlar!

Ben Rabbimin huzuruna vardığımda ‘Ya Rabb-el Âlemin, senin verdiğin akılla bizim için indirmiş olduğun kitabı defalarca okudum, bu kadar anladım, şu kadarını yapabildim, anlayamayıp yapamadıklarımdan beni mesul tutma!’ diyerek bağışlanmayı umabilirim.

Bu arkadaşlar ne diyebilecekler acaba (?) gerçekten merak ediyorum! Mesela, ‘Ya Rab senin gönderdiğin kitabı okudum okudum ilmim yetmedi anlayamadım, onun için de birilerinin peşine takıldım, artık o beni nereye götürdüyse de bilemiyorum?’ veya ‘ Hidayet kitabı diye gönderdiğin kitabı okudum, dalalete düştüm, sapıttım!’ mı diyeceklerdir?  Yoksa ‘Okumadım da sapıtmadım da, öyleyse haydi beni cennetine koy.’ mu diyeceklerdir? Şimdiden bunu düşünseler her halde kendileri için iyi olur!

Zira A’raf Suresi:6 ve Zuhruf Suresi 44 de belirtildiği gibi bize bizim için gönderilmiş bulunan kitaptan ve ona karşı tutumumuzdan mesul bulunuyoruz ve ondan sorgulanacağız. Bir defa da ben hatırlatmış olayım.

Çalışmadan, ders kitabının kapağını kaldırmadan imtihana gelmiş öğrencilerimden bilirim; ne kadar kolay soru sormuş olursanız olun, imtihan süresi boyunca kıvranır dururlar. Sağdan soldan hatta öğretmenden yardım bekler, daha da olmazsa kopya teşebbüslerine kalkışırlar. Nafile çabalardan netice alamayınca boş kâğıdı verir çıkarlar. Akıbet hüsrandır!

Rabbim cümlemizi Kitabının kadrini bilenlerden; hakkı hak bilip hakka ittiba, batılı batıl bilip batıldan içtinap eden kullarından eylesin. Âmin!

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat