Neyi Nasıl Değerlendiriyoruz?


Murat KURTULDU, Neyi Nasıl Değerlendiriyoruz?

Murat KURTULDU


A+ |Normal |A-


Türkiye'deki islami hareketler -hadi islami hassasiyetler diyelim- 2000'li yıllar öncesinde en önemli kavgayı paronayaklaşmış bir delilik hali ile yaşamışlardı: Dört yanı düşmanlar tarafından çevrilen, harici ve dahili mihrakların habire bölmeye, parçalamaya, güçsüzleştirmeye çalışılan güzel ülkemin münevver kemalist kafalarıyla. Haklıydı adamlar ama bu ölümün kaçınılmazlığı kadar bir haklılıktı. Ötesine geçer, bu kaygının tüm anınızı yönetmenize izin verirseniz bunu ya hasta olduğunuz için yada başka planlarınız olduğu için yaparsınız. Kemalist kafa hem hastaydı hemde eline geçirdiği kamu otoritesini herkesin üzerinde bir iktidar aygıtı olarak korumak istiyordu. Bu nedenle hiç vazgeçmedi düşman, mihrak, irtica mitosundan. Çünkü DGM'leri kapatırsanız, hukuku –her ne kadar meşruiyeti bir tartışma konusu olsa bile- herkes için "uygulanabilir" kılarsanız sonuçta kanun dediğiniz nesne size ait ne varsa "görünür" kılar. O zamanlar, kemalizmin karşısında konumlanmış herkes için erdemli mücadelenin temel referans noktası da işte bu "kendine göre yaptım-oldumculuğu" ve "paronayak korku dili" idi.

Sonradan anlaşıldıki "erdemli mücadele" meğer koltuk ve iktidarla tanışana kadarmış. Tıpkı Kallikles'in dediği gibi: "erdem, güçsüzün işine gelendir". Güçsüzken, iktidar bir başkasının mülküyken yada iktidarın ortakları varken erdem, kitleler ile sizin aranızdaki duygusal bağı sağlayan çok önemli bir araçtı. Ancak otoritenin başında kamunun zenginliğini paylaştırır pozisyona gelince erdemli olmaya ihtiyaçta kalmadı. O günlerden bu ana kadar süren sadece "mağdur edebiyatı" oldu. Her seçimde, her patlamada, her darbede, her sarsıntıda en önce mağdur hiçbir siyasal sorumluluğu almayan iktidardı. Hiç duydunuz mu "bu menfur hadisenin sorumlusu da bizim şu bakanımızdır, istifasını sağlayacağız". Öyle ki yüzlerce işçinin öldüğü soma katliamından sonra bile "bakınız yakın tariten örnek vereyim, yıl 1862" diyecek kadar hiçbirşeyin sorumluluğunu almayacak bir büyüklenmenin tanığı olduk. Mavi Marmara'da bu iktidarın dava(!) anlayışına güvenenlere "bize mi sordunuz?" diyen bir kibri de kulaklarımız işitti. 15 Temmuz'da yüzlerce insanın öldüğü bir kalkışmadan sonra "evet, bizdik bunları devletin her tarafında kadrolaştıran" diyerek bir vicdan hesaplaşmasına dahi giremeyenlerde yine bu iliklerine kadar kibirle doldurulmuş otoritenin mensuplarıydı. Herkesin gözünün içine baka baka adaleti yerle bir eden, "ehliyet ve liyakat" ölçüsünü bir kenara bırakıp kiminle nasıl bir çıkar ilişkisi yaşadığını en temel ölçüye dönüştürenlerde bunlardı. Yalan mı? Abartı mı?

Bugün, daha büyük yetkiler, çok daha fazla kamu otoritesi için izin istenecek. Neyin ne olduğunu, düzenlemelerin neye tekabül ettiğini bilmeyen bir halktan. Bir aşağılama mı bu? Hayır. Aksine bu iktidar halktan "rey"ini isterken açıkça ve alenen "tasarıya kimin karşı çıktığına bakıp öyle karar verin" diyecek kadar bir aşağılama içinde. Kendi mutlak haklı, karşısına her dikileni de "bölücü ve irticacı" (evet yeni türkiye'nin de bir "irtica"sı vardır) olarak görüyor. Görmüyor mu?

Hiçkimseyle değil en önce vicdanımızla hesaplaşmalıyız. Bizden "benim safıma gel" yada "hiç değilse muhalefetten ortak fayda için vazgeç" diyenlere karşı doğru bir tutum, adaletli bir nispet ölçüsüne kavuşmak için bu gerekli.

Ölçümüz yollar, köprüler, taşlar, binalar, ekonomik göstergeler olmamalı. Elbette bunların bazıları ortak yaşamın idamesinin zaruretleri olabilir ama meşruiyetin delili olamaz. Nereye doğru gittiğimiz yani genel çerçevede herşeyin toplamının neye tekabül ettiğini gözetmeli değil miyiz?. Yapılıp edilenlerin, alınan kararların arkasındaki "ideal dünya hayalinin" ve "felsefesinin" bizim nispet ölçülerimize uyup uymadığına bakmalıyız. Bu otoritenin "müslümanlık" tanımına katılıyor muyuz? İslam'dan anladığını paylaşıyor muyuz? Bu soruyu sormadan edemeyiz, es geçemeyiz. Nasıl bir ahlak gitgide bu toplumda yaygınlaşıyor? Buna bakmalıyız. Sadece namaz kılmak veya oruç tutmak değil, bunların da içinde olduğu "insan olma ahlakı" yaygınlaşabiliyor mu? Yoksa bunun önündeki bariyerleri bu otorite artırıyor mu buna bakmalıyız. Herşeyi devletleştiren ve "denetlenebilir" kılmak için azami mücadele içinde olan, doğan bir bebeğin aşısından gideceği okula kadar herşeyi programlayan, dayatan bu kamu otoritesini ve bu otoritenin meşruiyetini sorgulamalıyız.

Küresel bir gidişatın parçası olmak herşeyi ve herkesi aşındırıyor kabul, ancak bunu engellemeye ve yavaşlatmaya dair bu otoritenin kayda değer bir çabası var mı bunu düşünmeliyiz. Başörtülü bacılarımızın artması değil bizim ölçümüz, ahlak ve mahremiyetin her geçen gün daha da cılızlaşmasının önünde bir engel mi yoksa bu durumu bu düzen hızlandırıyor mu, buna bakmalıyız. Sadece cumhurbaşkanın her konuşmasını bir vaaz gibi yapması yada abdestli milletvekili sayısının artması da bir meşruiyet ölçüsü olamaz. Toplumun tüketim alışkanlıklarını, avm kültürünü, faizle ilişkisini islami bir ölçüye, hiç değilse böyle bir hassasiyete çekmeye çalışıyor mu ekabirler, bunu sormalıyız. Ekonomik göstergeler, cebe giren paranın artışı yada azalışı hiçkimseyi bize dost yada düşman yapamaz. Esasında neye alıştırıldığımızı, borçlu yaşamaya, borcu kurumsallaştırmaya (bankacı sistem) mahkum bırakılıp bırakılmadığımıza bakmalıyız. Dış politikada, komşu coğrafyalarda Türk bayrağının dalgalanması da bizim idealimiz yada ölçütümüz olamaz. Asıl can veren ve can alan bu savaşın temelde bir islam/adalet mücadelesi mi yoksa bir devlet çıkarı mı olduğunu samimiyetle sorgulamalıyız. Okul sayısının artması, tabletler, akıllı tahtalar, teknolojik atılımlar da bizim için bir tek başına bir olumluluk göstergesi olamaz. Eleştiren, tartışan, bilgiyi değil bilginin ahlakını önceleyen bir nesil yetiştirmek mi hedefleniyor? Yoksa çocuklarımıza bir yatırım aracı olarak mı bakılıyor? Bunu hesaba katmalıyız. Her yana uzanan asfaltlar, kıtaları birbirine bağlayan köprüler, yükselen toplu konutlar ne gelişmişliğin ne de bir kazanımın ölçüsüne dönüşemez. Hergün yüzbinlerce kişiyi bir kıtadan diğerine sürüklemenin mantığını, şehirleri insanileştirmek yerine hesapsızca büyütecek ve vahşileştirecek kent kültürünü, ortak yaşama ahlakını tartışmalı değil miyiz?

Hepsinin temelinde, içinde ve önünde -bir müslüman olarak- iktidarın nereye yaslandığını, neyle kendi meşruiyetini ilan ettiğine bakmalıyız. Değer yargıları, kendini "haklı ve başarılı" görme biçimini, "ötekini" tanımlama biçimini tartışmalı ve bunun Kur'an ahlakı ile örtüşüp örtüşmediğini sorgulamalıyız. Bilcümle iktidarın, temsil ettiği değerlerin, arkasında durduğu ve güçlendirdiği kurucu iradenin olayları nasıl okuduğuna, nasıl bir refleks geliştirdiğine bakmalıyız.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat