İçimizdeki “okul müdürü”


Murat KURTULDU, İçimizdeki “okul müdürü”

Murat KURTULDU


A+ |Normal |A-


Karmaşa ve kaos bize ters. İnsan doğası gereği güvenliği ve düzeni arıyor. Dikkat edersek bugünün politika dilinin de “güven” ve “düzen” bağlamında biçimlendiğini farkedebiliriz. İktidar da, iktidara talip muhalefette egemenliklerini düzen ve güven ile eşitlerken yokluklarını kaos ve korku ile tarif ediyorlar.

Daha modern ve daha uygar olmak bu durumu değiştiriyor mu? Modernitenin özgürlük ve bireysel haklar vurgusu her ne kadar “baskıcı ve totaliter” görüntüyü iyileştiriyormuş gibi düşünülse de gerçek çok daha farklı. Modernite ile temasımız arttıkça bir bakıma daha çok uygarlaştıkça aslında ironik biçimde daha “denetleyici” bir topluma dönüşüyoruz.

2000’li yılların Türkiye’sinde doğan bir çocuk ne zaman aşı olacağından tutun hangi okula gideceğine dek programlanıyor. Seyahat ederken, yürürken, ticaret yaparken, ev kiralarken, evlenirken, çocuklarımızı büyütürken bir prosedürler silsilesi ile karşı karşıyayız. Bizi her daim “kaos”la korkutan düzenden dolayı da bu otomasyonları “sorgulamak”tan gün be gün uzaklaşıyoruz. “Kurumsallaşmayı” sağladığı ve asgari bir güven ortamı oluşturduğu için bu süreçleri “faydalı” bile görüyoruz. Oysaki otomatize edilmiş, katı biçimde programlanmış kurumsal yapılar modernitenin etki alanını genişletiyor.

Mesela çocuğunuza vereceğiniz eğitimi “seçemiyorsunuz”. Aslında “seçenekleriniz” görünürde artıyor ancak her yönden dahada yoğunlaşan bir bilgi bombardımanı bu seçenekleri çoğu kez anlamsız kılıyor. Daha çok güvenlik ve daha konforlu bir yaşam için daha fazla borçlanıyor, borçlandıkça “düzenin” sürmesini “mecburen” daha çok ister hale geliyoruz. Dijital ayak izlerimizi, hareketlerimizi ve eğilimlerimizi sürekli kaydeden teknolojiler sayesinde “sistemin” üzerimizdeki kontrol olanakları gün geçtikçe artıyor.

Değişen kent kültüründen bilgi kaynaklarımıza kadar çok geniş bir spektrumda “düzen” ve “güven” duygusunun nasıl bir değişim yarattığını konuşabiliriz. Ancak ben bu yazıda meselenin pek dikkatimizi çekmeyen bir yönünü tartışmaya açmaya çalışacağım.

İslami çalışmalarımızın, tebliğ faaliyetlerimizin yani kendi örgütlenme çabalarımızın “düzen” ve “güven” kavramları ile nasıl bir ilişki kuruyor?

Az önce ifade ettiğim sistemin düzen sağlayan aygıtlarına; söz gelimi okullara, kurumlara maruz kalmışken bu kurumların çarpık kurum kültürlerinden etkilenmemiş olmamız mümkün değil. Hepimiz bu etkileşimin izlerini az yada çok taşıyoruz.

Herşeyi programlamaya, bütün adımları prosedürler silsilesine bağlayan “düzen” duygusunun bir parça da olsa bizim yapılarımıza sirayet etmediğini söyleyebilir miyiz? Yeni tanıştığımız, tebliğ ve davet halkalarına dahil ettiğimiz kardeşlerimize hemen bir okuma listesi, bir ders programı tutuşturuyor ve ondan her konuyu belirli bir düzen içinde “anlamasını” bekliyorsak bu etkiyi bizde yaşıyoruz demektir.

Üstelik bu durum sadece ikili ilişkilerimizle de sınırlı değil. Cahiliyyeden / moderniteden mülhem bir kurum kültürünü bizde yavaş yavaş kabulleniyoruz. Hayallerimizde herşeyiyle tertipli, düzenli, sıraları, sınıfları, sosyal alanları olan, öğretici kadrosu ve müfredatı ile son derece net bir “okul” var. “Kurumsallaşma” adına bir bakıma “anlama ve yaşama” eyleminin doğal sürecini “programlama”ya girişiyoruz. Herşeyi hesaplayarak “mekanik” bir yapaylığa dönüştürmek aslında bizim “nispet ölçülerimizi” de zedeliyor. “Alan kazanmak”, etki dairesini genişletmek için İslam’a uygunluğu / ideal olanı daha az gözetebiliyoruz. Yapılarımız, kurumlarımız, cemaatlerimiz, halkalarımız bu kurumsallaşma ile kimi zaman “dinin” kendisine dönüşüyor; araç olmaktan çıkıp vazgeçilemez bir kutsal haline gelebiliyor.

Modernitenin kaosla korkutarak güven ve düzen üzerinden geliştirdiği “iktidar” ilişkilerinin küçük ölçekli bir kopyasını biz de böylece yapılarımızda yaşıyoruz. Ürettiğimiz düzenin zarar görme olasılığı çoğu zaman güvenlik konusundaki hassasiyetlerimizi anormal bir düzeye yükseltiyor. Belkide bu nedenle yeni müslümanlarla tanışıklık, kendi mahallenin dışına çıkarak aynı hizada duran başka yapılarla kaynaşmak “kaos ve kargaşa” riski taşıdığı için “feda edilebilir” hale gelebiliyor. Hasılı kurumsallaştıkça birbirimizden daha çok çekiniyoruz, şüphelerimiz derinleşiyor.

Sonuçta modern bireyin kaos tehdidiyle giderek paronayaklaşması, yalnızlaşması ve mensubiyetlerinin zayıflaması bir bakıma bizim reflekslerimizi de etkiliyor. Üstelik yukarıda kısa kısa pasajlarla değinmeye çalıştığım gibi bu etkileşimin tek bir boyutu yok. Mekan tasarımlarımızı, zihin dünyamızı, ilişkilerimizi ve iletişim kanallarımızı zaafa uğratan bir etki bu. Bu durumdan nasıl kurtuluruz? Bence bu soruyu sormadan önce bu etkileşimin haritasını net bir biçimde ortaya koyabilmeliyiz. Nasıl etkilendik? Nasıl bir değişim yaşıyoruz? Güvenlik kaygısına fazlasıyla kapıldığımız yada haddinden fazla denetleyici bir disiplin / düzen duygusu ürettiğimiz alanlar neresi? Bu sorulara verilecek her doğru cevap kendi özgün duruşumuza / vasatımıza dönmemize vesile olacaktır.


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat