Demokrasi tartışmalarına otorite-iktidar bağlamında katkı


Murat KURTULDU, Demokrasi tartışmalarına otorite-iktidar bağlamında katkı

Murat KURTULDU


A+ |Normal |A-


Demokrasi son dönemde müslümanların değişmeyen gündem konularından. Tunus'taki Nahda lideri Gannuşi'nin "siyasal islamcılıktan vazgeçiyorum" açıklaması, Londra'nın belediye başkanlığına seçilen "müslüman" bir politikacının "demokrasi" vizyonu gibi gelişmeler bu konunun gündemimizden çıkmasına izin vermiyor. Üstelik ülke içinde müslümanlar ve iktidar arasındaki ilişkinin boyutu da sürekli olarak bu konuyu yakıcı bir gündem maddesi olarak tutmaya devam ediyor. 

Uzun uzun demokrasi ile ilgili tartışmalara girişmek ve daha önce söylenmiş olanları yeniden söylemek niyetinde değilim. Fakat tartışmanın iki temel kriz noktasına -biraz da son gelişmelerle irtibatlı olduğunu düşünüerek - farklı bir açıdan katkıda bulunmaya çalışacağım.

Herşeyden önce şunu ifade edeyim: Demokrasi tartışmalarını "tekrar tekrar yapılan amaçsız bir cedel" olarak görmüyorum. Aksine bu tartışmaları ve -bana kalırsa- demokrasi ile arasındaki mesafeyi iyiden iyiye daraltan müslümanları İslami hareketin kendi orjinine ve kendi öz değerlerinin "üçüncü bir yol" inşa edebileceğine duydukları inancın giderek zayıfladığının güçlü bir işareti olarak yorumlamak gerekir. Bu süreç sadece sisteme karşı müslümanca bir muhalefet üretme kabiliyetimizi yitirmemize de neden olmuyor. Aynı zamanda islami hareketin artık "reel-politiğe" rağmen kazanım elde edemeyeceğine iyiden iyiye kendimizi inandırıyoruz. Yani bir bakıma kendi geleneğimizden, değerler sistemimizden umudumuzu kesiyoruz. Belkide bu nedenle demokrasi tartışmalarının alevlendiği her dönemde demokrasiye ve demokrasi kültürünün ürettiği kavramlara dair itirazlar artık bir kısım kardeşlerimizce "eskilerin masalları" muamelesi görüyor.

Tartışmalara geri dönersek öncelikle "demokrasinin araçsallaştırılabilir olup olmadığı" konusunu meseleyi sağlıklı değerlendirmek açısından yeniden konuşmak gerektiğini düşünüyorum.

Birincisi -biz her nekadar bunu hakkıyla yapamasakta- her demokrasi eleştirisinin bütün bütün bir modern devlet eleştirisi olduğunu unutmamak gerekir. Siyasal yapıyı atomize edip demokrasiyi masum(!) bir araçsallaştırma girişimi modern devleti anlamamak demektir. Üstelik bu tesbiti sadece müslümanlar değil, müslümanlara göre demokrasinin tutarsızlığını ve iç dinamiklerindeki krizleri çok daha iyi çözmüş batılı kafalar da söylüyor.

Wallerstein, Foucault, Giddens gibi çağdaş düşünürlere kulak verelim mesela. Onlara göre de modern devlet tamamen kendine özgü (unique) bir yapıdır. Çünkü bu devletler, devletlarası bir sistemin "sözde egemen" devletleridir. Kapitalist olmayan sistemler ve bu sistemlerin tanımladığı devletlerin otorite-iktidar ilişkisi bütünüyle farklıdır, farklı olmak zorundadır. Oysa modern devlet onu inşa eden bütün kurumlarıyla birlikte kapitalist devletlerarası sistemin (yada adı konulmamış birliğin) açık bir parçasıdır. Şöyle diyor Wallerstein: "(modern devlet için) egemenlik, devletlerin bu iddiaların devletlerarası bir sistem karşılıklı olarak tanınmasına dayanır. Yani modern dünyada egemenlik karşılıklılık içeren bir kavramdır".

Dolayısıyla "demokrasi" içinde bulunduğu değerler sisteminden ayrıştırılarak değerlendirilebilecek bir kavram değil. Gerek kurumsallaştığı süreç gerekse bugüne kadar uzanan tarihsel seyri onu modern devletin bir uzvu olarak var kılmış. Sonuçta "demokrasi" itirazı aynı zamanda bir bütün olarak "modern devlet" itirazıdır. Bu açıdan "laiklik" ne kadar islami hareketin siyasal söyleminde bir "araç" olabilirse, "demokrasi"de o kadar olabilir.

İkinci bir husus demokrasi üzerinden "iktidar" devşirilebileceğine inanmanın safdilliği. Demokrasiyi modern devletin yapısal bütünlüğünü görmeden değerlendirmek, doğal olarak bununla alan açmayı, iktidarı kazanmayı veya hiç olmazsa iktidar ortağı olmayı mümkün kılıyor gibi görünür. Oysa bu, "sistem karşıtı" gibi görünen her hareketi sistemi güçlendirici bir pozisyona doğru sürüklüyor. En basit biçimiyle ekonomisini yönetemediğiniz, değerler sisteminde "sizden olmayan" parçaların olduğu bir düzen doğal olarak sizi "uzlaşmacı" yapacak ve uzun vadede sizi sistemin payandalarından birine dönüştürecektir.

Bu, islam-cahiliyye arasındaki benzersiz ve endemik bir ilişki değil. Bu, bir sünnettullah bana kalırsa. Solcusu, sağcısı, islamcısı ne olursanız olun otorite-iktidar tanımlamalarındaki sentezci yaklaşım büyük açmazları, kırılmaları ve dönüşümleri tetikliyor. Bir tür mutasyon bu. Ve her mutasyon gibi asla "faydası zararından daha fazla" bir sonuç üretemiyor.

Buyrun 18. ve 19. y.y. anti-kapitalist hareketlerin zamanla uzlaşmacı mantıkla "düzenin destekçilerine" nasıl dönüştüğünü yine Wallerstein'dan dinleyelim:
"... uzun vadede olup biten şuydu: (eski emperyal / kolonyal çizgiyi temsil eden sisteme karşı) hareketler neredeyse her yerde iktidara geldiler, ki bu da büyük bir simgesel değişikliğe işaret ediyordu. Aslında iktidara geliş anı her yerde, genel algı içinde gayet canlı çizgilerle varlığını korumuştu. Bu an o zamanlar "halk"ın en nihayet egemenliğe kavuşmasına karşılık gelen bir katharsis anı olarak görülüyordu ve sonraları da hep bu şekilde hatırlandı. Gelgelelim, hareketlerin hemen hiçbir yerde iktidara kendisine ait bütün koşullar sağlanmış halde gelmediği de doğrudur; her yerde gerçek değişim onların istediği ve beklediğinden daha az olmuştur. Hareketlerin iktidara gelişinin hikayesi böyledir."

"Hareketlerin iktidara gelişinin hikayesi, hareketlerin seferber edilişinin hikayesine bazı bakımlardan paraleldir. İki aşamalı strateji teorisi, bir hareket bir kez iktidarı ele geçirip devleti kontrol etmeye başladıktan sonra dünyayı, en azından kendi dünyasını dönüştürebileceği şeklindeydi. Ama tabi bu doğru değildi. Aslında sonradan bakıldığında bunun son derece naif bir teori olduğu anlaşıldı. Bir kere egemenlik teorisini itibari değeriyle ele alıp egemen devletlerin özerk olduğunu varsayıyordu. Ama devletler özerk değildir, hiçbir zaman özerk olmamışlardır. Devletlerin en güçlüsü mesela günümüzün ABD'si bile gerçekten egemen değildir. Öte yandan, mesela Liberya gibi çok zayıf devletler son konusu olduğunda, egemenlikten bahsetmek kötü bir şakan ibarettir. İstisnasız bütün modern devletler devletlerarası sistemin çerçevesi içinde varolur ve onun öncelikleri ve iktisat politikaları tarafından kısıtlanırlar. İstisnasız bütün modern devletlerdeki kültürel kimlikler bir jeokültür içinde varolur ve onun modelleri ve entelektüel hiyerarşileri tarafından kısıtlanırlar. Devletlerin ben özerkim diye bağırmaları, Canute'nin dalgalara geri çekilmelerini emretmesi gibi bir şeydir bir anlamda."

"Hareketler iktidara geçince ne oldu? En başta, bir bütün olarak dünya sistemi içinde iktidarda olanlara ödünler vermek zorunda olduklarını gördüler. Hem de öyle ufak tefek ödünler değil, önemli ödünler. Ödünlerin geçici olduğu düşünülüyordu. Bir adım geri, iki adım ileri. Bu güçlü bir argümandı, çünkü hareket bu ödünleri vermediği bir iki durumda, çok kısa bir süre içinde kendini iktidarı bütünüyle yitirmiş vaziyette buluvermişti. Yine de ödünler verildi ve bu da liderlik kavgalarına ve halkın çoğunluğunun şaşkınlığa kapılıp sorular sormaya başlamasına yol açtı."

Kendi özgün otorite-iktidar felsefesini geliştirememiş hareketler sonuçta kazanımlarını korumak ve toplumun tüm katmanlarında bir meşruiyet kazanmak için bir dizi taviz ve uzlaşmayı zorunlu bir süreç olarak görüyor. Gerek Nahda'nın sürüklendiği nokta ve gerekse de demokrasi tartışmalarının sürekli bir "ortak yaşam" "sivil uzlaşı" gibi kavramlar üzerinden biçimlenmesi bu durumun açık birer örneğidir.

Özellikle Wallerstein'ın Fransız ihtilalinden bu yana "anti" hareketlerin giderek eleştirdikleri sistemin birer "desteğine" dönüşmelerine dair yaptığı özet tam olarak bugün islami hareketler içinde ufuktaki tehlikeyi çarpıcı biçimde betimliyor.


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Hüseyin Alan
19.06.2016 22:40
ACABA ÖYLE Mİ!
Müslümanların Allah tasavvuru sorunlu, bunu tekfirci zihniyetten ve bazı absürt suçlamalardan bağımsız olarak söylüyorum. Zira alatacaklarıma bakılarak değerlendirme yapılmalı.

Bu seferki makalemde bahsettiğim gibi diyelim, bizim toplumun bilenlerinin Allah inancının bir hayal ve hülya olduğunu söyleyebilirim.

Murat'ın bu makalesinde bahsettikleri şeyler tarihte hep vardı, bu işler hep böyle oluyor zira. Hz. Muhammed devrinde de böyleydi. Peki o nasıl aştı bu hegemonyayı, devletlerarası iktidarı?

Ukalalık yapıp siyer 2'de miraçla ilgili bölümde "İsra ve Rum" surelerinin siyer tarihine göre yorumunu hatırlatmak isterim. Özetle:

Mekke'de süreç tıkanmış, müminler topluluğu o süreçteki sınanmasını başarıyla aşmış, yapmaları gereken maddi unsurları tamamlamış, Allah da onlara Yesrib'i vermişti. Bu iş bir hikaye, efsane değildir, hicret yurdunda iki süper güce rağmen bağımsız devlet olma gibi maddi bir gerçekliktir. Yani:

O günün iki süper devleti olan Bizans ve Sasani imparatorluğu arasından yeni bir devlet olarak var olmak, onların izni olmadan gerçekleşeceke iş değildi. Tam da Murat'ın özetlediği gibi, Medine İslam egemenliğindeki devletin kurulması basit bir devlet/iktidar olmanın ötesinde uluslarası bir olaydı.

Başta söylediğimi tekrarlamam gerek, işte sahih Allah inancı burada devreye girer. Her an yaratıcı, her şeye kadir, mülkün sahibi olan Allah, yeryüzünde müminlere bağımsız bir toprak verdi. Diğerlerini kendi içinde savaşa tutuşturdu. Allah'ın velayeti işte bu.
Yakup Döğer
18.06.2016 00:19
Sorun nerede?
Öncelikle Mü’minler, hayatı kuşatan bütün meselelere mü’mince bakmaları gerekir. Bu külli bir kaidedir, alternatifi yoktur. Yani tevhidin hayata yansımasıdır. Hiç bir kavram asıl manasından koparılarak ve kastetdiği anlamından soyutlandırılarak değerlendirelemez. Bu gün için demokratik yönetim tarzıyla alan kazanmak ya da belli yerlerde nufus elde etmek isteyen İslamcılar, bunun böyle olduğunu da biliyorlar. Bire bir konuşmalarda buna şahit oluyoruz.

Bu gün için demokrasiyi araç olarak kullanmak isteyen ve buna maslahat olarak yaklaşan kardeşlerimiz Murat kardeşimizin ifadelerinde zikrettiği, Hüseyin abinin de yorumunda belirttiği hususları en az bizim kadar bilirlerken, neden bu tür girişimlere kalkışıyorlar? Burada bir sorun yok mu? Bu sorun nasıl aşılmalı? Merhale fıkhından yola çıkılarak, Hz. Muhammed’in (as) pratiği pasifize edilmiş olunmuyor mu?

Fransız düşünür Paul Valéry’in önemli bir sözü var, “bütün dünyayı hesaba katmadan bir şey yapılamaz oldu” diyor. Küreselleşen bir dünyada, yeryüzünün her yerine müdahale edebilen zamanın müstekbirleri, gerektiğinde kendi putları olan demokrasiyi işlevsiz kılmaktan çekinmiyor. Bunun bir çok pratik örneği üç-beş yıldan bu yana sürekli görünürken, nasıl oluyor da hala bu tür metodolojiye ümit bağlanabiliyor.

Bu konuda ileriye dönük olacak kaybedişlerin önüne geçmek için zihinsel bir tedaviye ihtiyaç görünüyor. Bu tedavinin yapılabilmesi için nasıl bir yol izlenmeli?
Hüseyin Alan
17.06.2016 23:09
TARİHİN ÖNEMİ
Eline sağlık Murad'ım, çok hoş bir değerlendirme olmuş. Özellikle demokrasinin kendi kavram sistematiği içinde değerlendirilmesi iyi olmuş. Asıl açıklayıcı olan tarafı bu.

Uluslararası egemenlik sistemi deyince aklıma Kureyş'in Hz. Muhammed'e en çok itiraz etiği bir mesele geldi. Sanki tarih aynı işliyor.

Diyorlardı ki "Ey Muhammed, sen haklısın, söylediklerinin hak olduğunu da biliyoruz, ama şayet sana tabi olursak Arap yarımadasında kurduğumuz ittifaklar bozulur yalnız kalırız, Araplar hacca gelmez ticaretimiz kesada uğrar, gücümüz kalmaz parçalanırız, sonra bizi buradan çöle sürerler."

Bu gerekçelerini "tevhid dini putperestliği reddettiği için Muhammed Kabe'deki putları kıracak, kabileler de Kabe'ye hac için gelmeyecek" diye düşündükleri için ileri sürüyorlardı. Kendilerince haklıydılar. Hesapları doğruydu. Maddi gerçeklikti.

Yanıldıkları şey, Allah inancının hayal, hülya olmadığı hakikati, Allah'ın her an yaratıyor olması, onu veli edinenlerin aciz, çaresiz ve korumasız kalmayacağıydı.

Bunu diyoruz da, bu inanç ve kabul kolayına olmuyor. Hatırlayalım Mekke'nin fethinden sonra müşriklerin hacca gelmesi yasaklanınca Müslümanlar da benzer telaşa düşmüşler, Allah rızık taahhüdünü yinelemişti.

Özetle, bahsettiğin ulus devletler arası egemenlik sistemi, doğru anlaşılabilirse, özellikle Müslümanlar için çok yararlı olur. İlave olarak, bu tarz sistem ya da ilişki, sadece günümüze has değil, tarihte örnekleri olan bir durum. Tabii doğru tarih okuması yapılabilirse!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat