Modernizmin Din Politikalarına Etkisi


Modernizmin Din Politikalarına Etkisi

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 25 Haziran 2016 Cumartesi 19:41


Tek Parti İktidarı Dönemi’nde Modernizm eksenli reform düşüncesi hayata geçirilerek, İslâmî esaslar değiştirilmeye ve dönüştürülmeye veya ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir din politikası takip edilmiştir.

Küre Medya / Haber Merkezi
Avrupa ile ilişkilerin arttığı Osmanlı'nın son döneminde özellikle Müslümanların geri kalmışlığının İslâm'dan kaynakladığı iddia edilerek, İslâm'ın pozitif bilime ve onun etrafında gelişen kurumlara uygun hale getirilmesi yani Hıristiyanlığa benzer bir şekilde reforma tabi tutulması gerektiği Jön Türklerin bir kısmı tarafından söylenmeye başlanmıştır. Tek Parti İktidarı Dönemi'nde Modernizm eksenli reform düşüncesi hayata geçirilerek, İslâmî esaslar değiştirilmeye ve dönüştürülmeye veya ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir din politikası takip edilmiştir. Tek Parti İktidarı Dönemi'nde uygulanan din politikalarının pek çoğunun istihlâl (haram olanı helal kabul etmek) istihâne (İslâmî esasları hakir görmek), istihzâ, (alay konusu yapmak) ve istihfâf (hafife almak) gibi kelimelerle ifade edilen ve küfür olarak değerlendirilen vasıfları taşıdığı görülmüştür. Bu makalede uygulamaya konulan reformların İslâm itikadı açısından bir değerlendirilmesi yapılacaktır.

Modernizmin Din Politikalarına Etkisi – (Cumhuriyetin İlk Yıllarında)
Hasan Gümüşoğlu - Yrd. Doç. Dr., Yalova Üniversitesi İlahiyat Fakültesi

Avrupa ile ilişkilerin arttığı Osmanlı’nın son döneminde özellikle Müslümanların geri kalmışlığının İslâm’dan kaynakladığı iddia edilerek, İslâm’ın pozitif bilime ve onun etrafında gelişen kurumlara uygun hale getirilmesi yani Hıristiyanlığa benzer bir şekilde reforma tabi tutulması gerektiği Jön Türklerin bir kısmı tarafından söylenmeye başlanmıştır. Tek Parti İktidarı Dönemi’nde Modernizm eksenli reform düşüncesi hayata geçirilerek, İslâmî esaslar değiştirilmeye ve dönüştürülmeye veya ortadan kaldırılmaya çalışıldığı bir din politikası takip edilmiştir. Tek Parti İktidarı Dönemi’nde uygulanan din politikalarının pek çoğunun istihlâl (haram olanı helal kabul etmek) istihâne (İslâmî esasları hakir görmek), istihzâ, (alay konusu yapmak) ve istihfâf (hafife almak) gibi kelimelerle ifade edilen ve küfür olarak değerlendirilen vasıfları taşıdığı görülmüştür. Bu makalede uygulamaya konulan reformların İslâm itikadı açısından bir değerlendirilmesi yapılacaktır.

Giriş

“Hâlihazırda, şimdiki zamana ait, çağdaş, eski ya da antik olmayan manasını ifade eden “modern” (Demirhan, 2004, s. 17) kelimesi, muasır (çağdaş) ve asrî manalarında da kullanılmıştır. XVI. asrın başlarında “modern” kelimesi İngilizcede “şimdi var olan” manasına gelmekte ve kadim (eski) kelimesinin karşıtı olmayı ihtiva etmemekte iken, aynı asrın sonlarına doğru “şimdiki çağa özgü olan”, “yeni ve modası geçmeyen şey” manasında kullanılmaya başlanmıştır. Modernleştirmek (modernize, modernizasyon) teriminin ilk kez 1748’de, “modern sanat” teriminin ise 1848’de kullanılmasını (Rakipoğlu, 2011, s. 88) dikkate aldığımızda, kelimenin ilk başlarda daha çok bilim ve sanat alanında ortaya konulan yeniliklerin yaygınlaştırılmasını ifade ettiğini söylemek mümkündür. Modernleşmenin kapsamlı bir tarifinin yapılması zor olmakla birlikte, çağdaşlaşma veya modernleşmenin, Doğu-Batı farkı olmaksızın, farklı toplumların birbirlerinden sosyal ve kültürel müesseseleri alması manasına gelen bir hareketi anlattığı söylenebilir (Hanioğlu, 1992, V, 148).

Modernizm düşüncesi, merkezini ilâhî esasların oluşturduğu dünya görüşü ve hayat anlayışında değişiklik yaparak; merkezine akıl ve bilimin yerleştirildiği ve dinî inanışların dışlandığı veya sadece özel hayatta ve vicdanlarda yer verildiği bir sistem olarak şekillenmiştir (Touraine, 2010, 26). Bu çerçevede “modern” terimi, bir kelime olarak “çağdaş ve çağındaki yeniliğe uygun olan” manasının dışında, düşünce tarihinde daha çok “insana vahiy yoluyla bildirilen ebedî ilkelerden ve dinî olandan koparılan şey” manasında kullanılmıştır. Bu itibarla Modernizmin, geleneğin (din) zıddı olarak ilâhî esaslardan koparılan ve ayrılan şeyi simgeleme özelliği ön plana çıkmaktadır (Nasr, 2001, s. 90).

Modernizm, vahyi, bazen alanını daraltarak, bazen de külliyen göz ardı ederek, onun önemini inkâr ettiğinden modernleşmenin merkezine oturtulan pozitivizm, tabiatı anlamada ve hayatı belirlemede, tecrübe, müşahede ve aklı yeterli görmüştür.

İslâm’ın akıl, deney ve gözlem yoluyla bilinmesi ve anlaşılması mümkün olan alanları belirlemesi ve özellikle bunların yetersiz kaldığı alanda vahyi esas almasına karşın Modern düşünce, sahasını pozitif bilim ve akılcılığı ile sınırlı tutmuştur. Modernizmin bu çerçevede aklı ve pozitif bilimi yegâne doğru kabul ederek, vahye dayalı bilgiyi inkâr etmesi; düşünce alanının daralmasına, bilim, ahlâk ve sanatın birbirinden ayrılarak bunların sadece insanın çıkarlarına ve zevklerine hizmet eden bir araca dönüştürülmesine yol açmıştır.

Modernizm, en önemli vurgusu, hatta baskısı “yenilik” olduğu için her alanda yenileşme düşüncesini tetiklemiş ve dinî alanda bile yeni görüş, yeni yaklaşım ve yeni ritüel düşüncesinin gelişmesine büyük oranda katkı sağlamıştır.

Modernizmin Dine Yaklaşımı

XVIII. yüzyılın başından itibaren Batı’da dinî ıstılahlarda (kavramlar) ve insanların din anlayışlarında köklü değişikliler meydana geldiği bir gerçektir. Bu itibarla bazı düşünürler, “Tabiatüstü ve gizemli dinin çöktüğü” ve insanların Hıristiyanlıktan uzaklaştıkları bir dönem olarak kabul edilen Aydınlanmayı, inançları ve din kurumları yıkmaya çalışan sistemli girişimlerin adı olarak değerlendirmiştir (Outram, 2007, s. 136-7).

Kilisenin genel olarak insan tabiatına ve aklına aykırı bir takım inanç esaslarına sahip olması, modernleşme sürecinde Hıristiyanlığın itibar kaybetmesinde etkili olduğu gibi, bilim ve düşüncenin seküler bir halde gelişmesinin de önünü açmıştır. Bu itibarla modernleşme ile birlikte gelişen sekülerleşme, din-devlet ilişkilerinin birbirinden bağımsız hale getirilmesinin ötesinde, mukaddes ve tabiatüstü değerlerin öneminin azalması ve itibar kaybetmesiyle sonuçlanmıştır. Bu sebeple pozitivist bilim ve düşünceyle özdeşleştirilen modernist düşünce, toplumda taraftar buldukça, bir diğer ifadeyle toplum modernleştikçe toplumun dinden uzaklaşacağı hatta dinin yok olacağı yönünde tezler ortaya atılmıştır (Köse, 2001, s. 203).

Pozitivizmin en önemli teorisyeni Comte, düşüncenin tekâmül ederek insanlığın “dinî”, “metafizik” ve pozitif” olmak üzere üç devreden geçtiğini iddia etmiştir. “Üç Hal Kanunu” olarak isimlendirilen bu tasnife göre insanlığın modern çağda ulaştığı en son merhale pozitif safhadır ki Comte, insanlığın bu dönemde metafiziğe ihtiyacının kalmayacağını ve onun yerini müspet (pozitif) ilimlerin alacağını söylemiştir. Sadece tecrübe ve müşahede neticesinde elde edilen bilgileri geçerli kabul eden pozitivist düşünce, tabiatın anlaşılmasını duyularla sınırlı tutup sebep-sonuç ilişkisinin veya varlığın mebde ve meâd itibariyle anlaşılmasını imkânsız görerek bu konunun araştırılmasını manasız bulmuştur. Bu itibarla pozitivizm, teolojiden çıkan ve noksan ya da geçici kabul ettiği bütün sistemleri bastırmaya çalışırken kendisini beşerî bir din konumuna getirmiştir (Korlaelçi, 2002, s. 17).

Comte, her türlü ilahiyat inancını bertaraf ederek, bütün insanlığı kucaklamayı düşündüğü ve hakiki manada evrensel olduğunu iddia ettiği pozitif bir imanı tesis etme iddiasında bunmuştur. (Comte, 2008, s. 25) Ancak Comte bu şekilde “Pozitif din” veya “İnsanlık dini” adını verdiği bir dini icat etmek zorunda kalarak, insanların bilimde ilerlediğini ve aklın yol gösterdiği düşüncenin olgunlaştığını iddia ettiği zamanda bile Allah’a iman ve dine olan ihtiyaçtan uzak kalamayacağını göstermiştir. (Filibeli, 1979, s. 57)

Hıristiyanlığın reforma edilmesi

Batı Hıristiyan birliğini temsil eden Roma Katolik Kilisesine karşı Martin Luther (1483-1546), 31 Ekim 1517 yılında Almanya’nın Wittenberg şehrinde bir kilisenin kapısına astığı doksan beş maddelik bir protesto bildirisiyle Protestan Reformunu ilan etmiştir. Daha sonra Protestanlık, modern eleştiri metotlarını İncil’e uygulayan, tarihî doğmalara ve inanç esaslarına daha az ehemmiyet atfeden bir hareket olarak gelişmiştir.

Protestanlığın hareket noktasına dikkat çeken Max Weber (1864-1920), “Reformun, kilise otoritesinin insan hayatı üzerindeki etkisinin tamamen kaldırılması olmayıp, var olan biçimin farklı bir anlamla değiştirilmesi manasına geldiğini” (Weber, 2011, s. 24) belirtmiştir. Bu itibarla Aydınlanma’nın, Hıristiyanlığın akıl ve doğa kanunlarına uygun hale getirilmek maksadıyla yeniden yorumlanarak (Reform yapılarak) yerleşik    inancın (Hıristiyanlığı) desteklenmesi şeklinde bir etkisinin olduğuna dikkat çekilmiştir (Outram, 2007, s. 138-41).

Protestanlık, kilisenin toplum üzerindeki nüfuzunu büyük oranda sarsmış ve bilim adamlarının akıl ve tecrübe yoluyla elde ettiklerini belirttikleri verilerin dinî alanda da geçerli olduğu söylenmiştir. Protestanlık aslında dinî bir mezhep olup, aslında Hıristiyanlığın özüne bir çağrı içerdiği halde Protestanlığın ön ayak olduğu reform süreci, sonuçta dinin toplumsal olarak zayıflamasına ve söz konusu özden uzaklaşmasına yol açmıştır.

Protestanlık her ne kadar kilisenin otoritesini ortadan kaldırıp, her Hıristiyan’a kutsal kitabı anlama ve yorumlama imkânının verilmesini talep etmiş ise de bu günkü manada bir laiklik arayışı olarak çıkmamış ve siyasal iktidardan vazgeçme temayülünde olmamıştır. Ancak Protestanlığın kitabın yorumlanışının herkesin hakkı, hatta görevi olduğundaki ısrarı modern bireyciliğe ön ayak olmuş, bu da sekülerizmin yaygınlık kazanmasını hızlandırmıştır. Kilisenin kutsal kitabı yorumlama konusundaki otoritesinin sarsılarak onun yerine her kafadan bir sesin çıktığı, her önüne gelenin din adına hüküm verdiği kargaşa ortamı, dinin gündelik hayatta her geçen gün itibarının azalmasına dolayısıyla seküler bir bireyciliğin gelişmesine yol açmıştır. Bu bireycilik gelişerek hiçbir aşkın gücü ve değeri tanımama noktasına geldiğinden dinin etkisi hem fert hem de toplum bazında oldukça zayıflamıştır (Aktay, 2011, s. 116).

İslâm’da reform yapma düşüncesi

Reform hareketi Batıyla ilişkilerin artmasıyla birlikte Osmanlı aydının da ilgisini çekmiş ve İslâm’ın da bir reforma tabi tutulması gerektiği çeşitli mahfillerde dile getirilmeye başlanmıştır. Özellikle Jön Türk hareketinde yer alan Abdullah Cevdet ve Celal Nuri gibi bazı aydınların öne ayak olduğu reform düşüncesinde, Müslümanların geri kalmışlığının İslâm’dan kaynakladığı tezinden hareketle, İslâm’ın pozitif bilime ve onu etrafında gelişen kurumlara uygun hale getirilmesi gerektiği ifade edilmiştir (Gümüşoğlu, 2012, s. 85). Bu düşünceyi savunan kişiler, Hıristiyan dünyadakinin aksine İslâm’da söz sahibi âlim veya din adamı olmadıkları gibi İslâm’ın tebliğ edildiği ve yayıldığı şartlar Hıristiyanlık’tan çok faklı olduğundan bir reform ihtiyacının olmadığı gerçeğini de göz ardı etmişlerdir.

İslâm’da reform yapılması düşüncesi Cumhuriyet Devri’nin ilk yıllarından itibaren devamlı gündemde olmuş, bazı aydın ve yöneticiler tarafından desteklenmiştir. Cumhuriyetin ilk yıllarında yöneticiler, eski köklü kurumları ortadan kaldırıp, yerine Modernizmin ilkelerine uygun yenilerini kurmaya çalışırken, Batı’yı taklide dayalı bir politika uyguladığından dine yaklaşım konusunda da aynı yol takip etmiştir.

Cumhuriyetin kurulduğu yıllarda din politikasının belirlenmesinde temel motif, Hıristiyanlığın Avrupa’daki vazifesini gerçekleştirecek bir İslâm anlayışı oluşturma, İslâm’ın modernizm düşüncesine uygun yeni bir şeklini geliştirme çalışmaları olmuştur. Bu dönemde “Osmanlı’nın Müslüman olduğundan dolayı geri kaldığı” görüşü sadece pozitivist ve materyalist düşünce sahipleri tarafından değil birçok muhafazakâr, hatta İslâmî eğitim almış ilim adamları tarafından da savunulmuştur. Hamdullah Suphi Tanrıöver (1885-1966), 1923 yılında Ankara Erkek Muallim Mektebinde yaptığı konuşmada dinde reform düşüncesini şu ifadeleriyle müdafaa etmiştir:

Reformasyon ismiyle yâd edilen bu feyizli hareket, Türklerin ne kadar nazar-ı dikkatini celbetse yeridir. Çünkü kâniyim ve iddia ederim ki lüzumsuz derecede uzayan buhrandan, bir keşmekeşten sonra, biz  de dönüp dolaşıp bu reformasyon hareketini tetkik etmeye ve ondan çıkabilecek derslerden istifade etmeye muhtaç olacağız, hatta mecbur olacağız (Baydar, 1968, s.169).

Tek Parti Döneminin Din Politikası

Osmanlı’nın askerî alanda başarısız olmasından sonra ordunun Avrupaî tarzda eğitilmesine ve teçhiz edilmesine karar vermesinden sonra Avrupa’dan getirilen bilim adamları, askerî uzmanlar ve ulum ve fünûn için Batı’da tahsil görüp gelen gençler, Avrupaî düşüncenin ülkede gelişmesine öncülük etmişlerdir. Ancak Avrupa ile ilişkilerin geliştirilmesinde, Batı’nın teknik ve sanatının Osmanlı’ya intikali esas alındığı halde, oranın kültür ve düşüncesinin etkisi daha büyük olmuştur.

Pozitivizmin hâkim olduğu Fransa’dan getirilen kitap ve eğitimcilerin etkisiyle materyalist düşünce, Mekteb-i Tıbbiye’de yayıldığından Abdullah Cevdet’in de aralarında bulunduğu bazı öğrencilerin düşünce ve inançları pozitivizm doğrultusunda değişmiştir. Nitekim Cevdet’in yazılarında daha sonra uygulamaya konulan laiklik politikasının temelleri görüldüğünden Şerif Mardin, onun sahip olduğu İctihad Dergisi’nin Atatürk devrimlerine öncülük ettiğini belirtir. Mardin, fikir ve görüşlerin temelinden değiştirilerek evrenin biyolojik materyalizm çerçevesinde değerlendirilmesi düşüncesinin Cumhuriyet Devri’nin ilk yıllarında uygulanan politikalara yön verdiğine işaret eder. Mardin, Abdul- lah Cevdet’in materyalist bir düşünceye sahip olmasına rağmen “maneviyatın beslenmesine” değer verdiğine ancak tıpkı Atatürk’te olduğu gibi bu besleyiciyi dinin dışında aradığını ifade eder (Mardin, 1982, s. 228).

Tek Parti İktidarı Döneminde ise devlet eliyle İslâmî esaslar, değiştirilmeye ve dönüştürülmeye bir başka ifade ile İslâm’da reform yapılmaya çalışılarak devletin dine müdahale ettiği ve ona yeni bir şekil verme çalışmalarının resmî politika haline geldiği bir döneme girilmiştir.

İslâmî esaslarda reform projesi

Türkiye’de İslâm’ın modernleştirilmesi yönünde resmî bir talep olarak gündeme gelen reform düşüncesi, bir başka ifadeyle İslâm’da bir Protestanlık oluşturma gayretlerinin iki yönü ön plana çıkmıştır. Bir taraftan İslâm’ın siyasî ve hukukî esaslarının hayatın   her alanından kaldırılması ve devletin emrinde bir din oluşturulması düşünülmüş, diğer taraftan da İslâm, kalkınmada motive edici bir unsur olarak Millî kimlik harcına bir çeşni olarak katılmak istenmiştir (Aktay, 2011, s.117).

Falih Rıfkı Atay, “Kemalizm, aslında büyük ve esaslı bir din reformudur” demiş ve Mustafa Kemal’in bu konuda yaptığı değişikliği şöyle ifade etmiştir:

İslâm’da bütün şer’î meseleler iki büyük bölüme ayrılmıştır: Birinci bölüm, ahreti ilgilendirir ki ibadetlerdir: Oruç, namaz, haç, zekat! İkinci bölüm, dünyayı ilgilendirir ki bunlar da nikâh ve aileye ait hükümlerle muamelât denen mal, borç, dava ilişkileri ve ukûbât denen caza hükümleridir. Kemalizm, ibadetler dışındaki bütün âyet hükümlerini kaldırmıştır (Atay, 2004, s. 429-30).

Atay, Kemalizm’in ibadetler dışındaki âyetlerin hükümlerini kaldırdığını söylediği halde; dinde reform düşüncesi onun dediği gibi sadece muamelât ve ukûbâtla sınırlı kalmamış ezan, hutbe ve namaz gibi ibadetleri de içine almıştır.

Cumhuriyetin kuruluşundan itibaren hukuk, sosyal ve kültürel alanın yanı sıra üniversite gibi kurumların modern devletin politikalarına uygun hale getirme çalışmalarından İslâm dini de nasibini almıştır. Daha sonraları din ile alakalı her şeyin yok edilmeye çalışıldığı bir merhaleye geçilmiş olsa da ilk dönemlerde reforma edilmiş bir İslâm’ın modern devletin ilkeleriyle bağdaşabileceği düşünüldüğünden İslâmî bazı değerlerin modernist düşünce istikametinde yeni yorumlarının yapılarak sürdürülmesine çalışılmıştır.

F. Rıfkı Atay’ın şu cümleleri de dinin esaslarının tahrif edilerek onu devrin anlayışına uygun hale getirme gayretlerinin bir sonucuydu: “… Zekât, kazanış ve gelir vergilerinin bulunmadığı bir devrin mirasıdır. Hac, Kâbe’den faydalanan Mekkelilerin Müslümanlığını sağlamak için konmuştur ve bu döviz çağında Hicaz dışındaki hiçbir yabancı Müslüman halkı buna zorlanamaz. Namaz şekli de iskemle olmayan entarili bir halkın yaşayışına uygundur. Pantolon, etek ve hele başkasının ayağı değen yere yüz değdirmeyi yasak eden hijyen devrinde yürüyemez…” (Atay, 2004, s. 429-30).

Atay, bu açıklamalarıyla, namaz, zekât ve hac gibi ibadetler konusundaki âyetleri yok saydığı gibi, Hz. Muhammed’den (s.a.v.) itibaren asırlardır Müslümanların devam ede geldikleri tatbikatını da göz ardı etmiştir.

Dinde reform politikası doğrultusunda 21 Şubat 1925 tarihinde hutbelerin Türkçe okunmasının zorunlu olması için TBMM Başkanlığı’na önerge verilmiş ve 1926 yılında bir komisyon, örnek mahiyette 58  hutbe hazırlayarak bir reform taslağı ile Diyanet İşleri Başkanlığı’na sunmuştur. Bu çerçevede Sadettin Kaynak, başı acık ve frank giymiş olduğu halde 5 Şubat 1932’de Süleymaniye Camiinde ilk olarak tam Türkçe hutbe okumuştur (Jaschke, 1972, s. 44; Ergin, 1977, V, 1946).

Mustafa Kemal Paşa’nın önderliğinde Dolmabahçe Sarayı’nda ezanın ve hutbenin Türkçe okunması, Kur’an’ın Türkçe tercümesiyle namazın kıldırılması projesine katılan dönemin meşhur hafızları bu işin yürümeyeceğini bilseler de bu çalışmalara devam etmişlerdir. Söz konusu çalışmalara katılan Hafız Rıza Sayman, 1931 yılında Ramazan ayında dokuz hafızın saraya çağrılmaya başlandığını ve kendilerine bol iltifatlar yapıldıktan sonra Atatürk’ün “İnkılâplarımın son merhalesini siz yapacaksınız hafız   beyler” dediğini belirtir. Münevver hafız olarak kabul edilen ve arkadaşları arasından bu yönleri itibariyle seçilen hafızlara “Camilerde Türkçe Kur’an okuyacaksınız” talimatı verilmiştir (Ergin, 1977, V, 1948-52).

10 Haziran 1928 tarihinde İstanbul Üniversitesi (Dârülfünûn) İlahiyat Fakültesi’nin uzmanlar komisyonunun “dinde reform programı” basında yer almıştır. Söz konusu programı 20 Haziran 1928 tarihinde Vakit gazetesinde yayımlanmış, daha sonra da (21 Haziran) Son Posta gazetesinde neşredilmiştir. Komisyonda bulunan Yusuf Ziya Yörükhan, arkadaşlarından birinin müzakere edilmek üzere böyle bir müsveddeyi kaleme aldığını ve bir suretini kendilerine verdikten sonra bir nüshasını da gazetelere gönderdiğini belirtir ve konunun basına intikal etmesinden sonra imza edilmek şöyle dursun müzakere bile edilmediğini belirtir (Kara, 1987, s. 500). Şerafeddin Yaltkaya ise, İsmail Hakkı’nın müderrisler toplantısında birkaç kere “Atatürk bizden bir şeyler istiyor, hatta bekliyor” demesi üzerine bir komisyonun teşkiline karar verildiğini belirtir (Ergin, 1977, V, 1961).

İlahiyat Fakültesi müderrislerinin hazırladığı söz konusu dinde reform paketi, Protestanlık ile yüzde yüz örtüşmese de aslında Avrupa’da Hıristiyanlığa yapılan uygulanmaya benzemekteydi. Bu çalışma ile bir taraftan İslâm’ın modern ilkelere uygun hale getirilerek hayata ve sosyal alana müdahalesinin önüne geçilmesi gibi laik bir hedef seçilirken, diğer taraftan İslâm’a politik ve toplumsal gelişmeleri meşrulaştırıcı bir rol verilmesi düşünülerek laikliğe aykırı olarak devlet gücüyle İslâm’a yeni bir şekil verilmeye çalışılmıştır. Bu yeni inşa çerçevesinde malzeme sıkıntısı çekilmemesi için İslâmî değerlerin yanı sıra bazen Şaman dinin kalıntılarından bazen Hıristiyanlık’tan bazen ise Anadolu Aleviliğinin çeşitli ritüellerinden istifade edilmiştir (Atay, 2004, s. 170).

Böyle bir din, yani insanı siyasî ve toplumsal alanda serbest bırakıp ona karışmayan ve sadece vicdanlarda yer alan, bir başka ifade ile varlığı ile yoklu pek belli olmayan bir din, o dönemde ulus devletin varlığı için gerekli görülmüştür. Ancak bu projeden daha sonra vazgeçilmiş ve uygulanma imkânı olmamıştır.

İslâm’da reform projesini hazırlayan komisyonda bulunan Mehmet Ali Ayni, raporun uygulamaya konulmaması konusunda şu ihtimalleri gündeme getirmiştir: “… Fakat Atatürk bunu niçin böyle yaptı? Acaba efkâr-ı umumiyece fena karşılanacağından mı çekindi? Yoksa henüz zamanı gelmemiş ve zemin hazırlanmamış mıydı? Yahut her inkılâbı bizzat kendisi yaptığı için bunda İlahiyat Fakültesinin önayak olmasını hoş mu görmedi?” (Ergin, 1977, V, 196-5).

Mete Tunçay ise “Dinde reform” düşüncesinden, din adamlarına yeniden güç kazandırması ihtimalinden ve laik iktidara rakip bir güç merkezi haline gelmesinden çekinilme- sinden dolayı vazgeçildiğini” belirtir (2005, s. 223). Modern ilkeler çerçevesinde reforma tabi tutulmuş İslâm’ın bile etkisinin zamanla artacağı düşüncesi o gün tahmin edilmiş  ve özellikle 1933 yılından itibaren dinin her çeşit etkisini yok etmek için hiçbir İslâmî faaliyete müsamahanın gösterilmediği ve dinin tamamen tasfiye dilmeye çalışıldığı bir dönem girilmiştir.

 1924 yılında Tevhid-i Tedrisat kanundan sonra açılan ve medreselerin kapatılmasından sonra ortaya çıkacak olan din eğitimi açığını kapatmak düşüncesiyle açıldığı görüntüsü verilen, ancak daha çok devletin din politikasına uygun görüş ve yorum geliştirerek dini kontrol altında tutma düşüncesine dayanan Darülfünun’daki İlahiyat Fakültesi bile 1933 yılında kapatılmıştır. Oysa Protestanlığı geliştiği Avrupa’da bile Hıristiyanlığın bu kadar pasif hale getirildiği görülmemiştir.

Gelecek bölüm  "İslâm’ı tasfiye ve pozitivist din projesi"

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat