Modern Devletin Çıplak Sureti-2


Modern Devletin Çıplak Sureti-2

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 19 Haziran 2016 Pazar 01:24


Soykırım modern devleti okumak için oldukça yararlıdır. Çünkü soykırım modern ruhun bir evladıdır; ilerlemenin ve toplumsal sorunların nihai olarak çözülebileceğine dair inancın meşru evladı.(24) Başka bir ifadeyle, Aydınlanmanın toplum tasarımının bir çözülmesidir soykırım.

Küre Medya / Haber Merkezi
Soykırım modern devleti okumak için oldukça yararlıdır. Çünkü soykırım modern ruhun bir evladıdır; ilerlemenin ve toplumsal sorunların nihai olarak çözülebileceğine dair inancın meşru evladı.(24) Başka bir ifadeyle, Aydınlanmanın toplum tasarımının bir çözülmesidir soykırım.

 Abdurrahman Saygılı / Modern Devletin Çıplak Sureti


Bu çözülmeyi sağlayan da, Aydınlanmanın ruhuyla daha da donanımlı hale gelmiş modern devletin tâ kendisidir.

Şimdi barbarlığın ve uygarlığın en güçlü silahlarıyla donanmış modern devletin içini açmanın tam vaktidir.

II.  Modern Devletin Yapısı ya da Otopsisi A- Modern Devletin Fiziksel Özellikleri

1-   Modern Devletin Omurgası: Meşru Şiddet Tekeli (25)

Meşru şiddet tekeli, Giddens’ın sınıflandırmasıyla modernitenin kurumsal boyutlarından bir tanesidir. Bu kurumsal boyut, devletin  fiziksel şiddet üzerinde sahip olduğu güç şeklinde de tanımlanabilir. Devlet, bu gücü üzerinde tekelleştirdiğinde, bireylerin bireylere, grupların bireylere ve aslında devletin de belli koşullar dışında bireylere şiddet kullanmasını alıkoyuyor demektir. Devlet bu alıkoymayı iki güce tevdi eder ve gündelik yaşamda bu iki güç şiddetle yüz yüze kalır. Söz konusu iki güç ise, sınırlar içerisinde polis, sınırlarda ise ordudur.

Meşru şiddet tekelini açıklamadan geçmeden evvel onun gövdesinde yer alan bir kavramı, yani şiddeti açıklamak gerekir.

Şiddet, genel olarak, “bir başka insani varlığa kasıtlı olarak fiziksel zarar vermek” şeklinde tanımlanmaktadır. (26) Şiddet onu uygulayan aktör tarafından meşru olarak görülse bile, ona maruz kalan ya da tanık olan tarafından meşru olarak nitelendirilmeyebilir. Bu yüzden, şiddet, hukuk tarafından ele alınıp tanımlanmış; özellikle ceza hukukçuları şiddeti, “insanın benzerine karşı giriştiği, onlardan önemli ya da önemsiz hasarlar ya da yararlar oluşturan hareketler” (27) olarak algılamışlardır. Şiddet, aktör tarafından belli bir amaca ulaşmak için bir amaç olarak   kullanılabileceği gibi, bir strateji olarak da kullanılabilir. Bu noktada tüm şiddet eylemlerinde ortak olan bir çekirdek amacın olduğu kabul edilir.  Çekirdek amaç şiddetin meşru görülmesini sağlar. (28) Ancak şiddet eylemi birçok durumda aktörün denetimini aşabildiği için (29) araç amacın meşruiyetini yok edebilir.

Görüldüğü gibi şiddet, kişi ya da kişilerin eylemleri esas alınarak açıklanmakta; aktörün insan dışında bir varlık olacağı genellikle kabul edilmemektedir. Oysa modern devletin en önemli  özelliklerinden  birisinin şiddet araçlarını tekelinde tutması akla geldiğinde bu sav eksik kalmaktadır.(30)

Modern devletin bu fiziksel özelliği hakkında yapılan kuramsal açıklamalara bakıldığında; devletin şiddetin sınırlarını kendisinin belirlediği; (31) şiddet ya da fiziksel gücün mutlaka kullanılmasının gerekirse, bunun ancak devlet tarafından kullanılabileceği ve son olarak da sadece böyle bir durumda şiddet kullanımının meşru  olacağı şeklindeki argümanların ileri sürüldüğü ilk başta göze çarpmaktadır. Bu çabanın en bilinen temsilcisi de Max Weber'dir. Weber'e göre, devlet, amaçlarına bakılarak tanımlanamaz; ancak, kendine özgü somut araçlar açısından tanımlanabilir. Bu araçlar da şüphesiz fiziksel güç ve şiddet kullanımıdır.(32) “Elbette şiddet, devletin olağan ya da tek aracı değildir” diyen Weber, şunu da eklemeyi ihmal etmez: “[A]ma şiddet kullanımı devlete özgü bir araçtır.” (33)

Weber’in bakış açısıyla, şiddet kullanma hakkının tek kaynağı devlettir ve bu hakkı başka kurumlara ya da bireylere devretme hakkı yalnızca devlete tanınmaktadır. (34) Örneğin modern devletin bir kurumu olan polis ve düzenli ordu birlikleri de bu hakkı kullanan en ilkel kurumlardır. Bazı yazarlar, Weber’in yukarıda bahsedilen düşüncesini polis örneği üzerinden kalkarak açıklamışlardır. Bu yazarlara göre, demokratik toplumlarda polisin korunmasından yararlanma ile polisten korunma arasında paradoksal bir durum bulunmaktadır. (35) Şiddet tekeline sahip olmakla birlikte, şiddetle birebir ilişki içinde olan, yine polisten bir başkası değildir. (36)

Norbert Elias’ın da belirtmiş olduğu gibi, “[…]fiziksel şiddet tekelleri hâlihazırda normal olarak hükümetler tarafından işletilip denetlenmekte ve yürütücü organlar olarak asker ve polis tarafından temsil edilmektedir. Diğer birçok insani buluş gibi bunlar da çift anlamlı olmuşlardır: Tıpkı ateşin kontrol edilmesinin yemek pişirmede medeni bir ilerlemeyi sağlaması kadar kulübe evlerin barbarca yakılıp yıkılmasına da yok açmış olması gibi; tıpkı atom enerjisinin hem verimli bir enerji kaynağı hem de korkutucu silah oluşu gibi, fiziksel şiddet üzerinden tekel oluşturması yönündeki toplumsal buluş da eşit derecede çift anlamlıdır[…]Önemli olan, şiddet tekelinin bu iki işlevi arasındaki dengedir.” (37) Şiddet tekelinin bu dengeleyici gücü, hem toplumsal olarak hem de bireysel olarak edilginleşmeyi sağlar. Bu edilginleşme de, modern-öncesi dönemle modern dönemin arasındaki farka işaret etmektedir. Buna karşılık, Zygmunt Bauman modern dönemin, insanın doğuşuyla birlikte sahip olduğu barbarlık ve şiddet eğiliminin yok  edildiği ya da en azından baskı altına alınarak törpülendiği bir durum olarak tasvir edildiğine dikkati çekerek, aslında bunun bir yanılsamadan ibaret olduğuna dem vurur. Baumana göre, “modern uygarlığın şiddet içermeyen  karakteri  tam  bir  yanılsamadır[…]  Uygarlaşma sürecinde gerçekte olan şey, şiddetin daha etkili biçimde yeniden düzenlenmesi ve şiddete yeni alanlar açılmasıdır[…] Şiddetin varlığına son verilmemiş, yalnızca gözden uzaklaştırılmıştır.” (38)

Giddens ise, Bauman’a benzer bir şekilde, Weberyen şiddet tekeline devletlerin hiçbir zaman erişemeyeceğini ileri sürmektedir. Ona göre, örgütlü suç ve aile içi şiddet, devletlerin etkin denetimini aşındıran iki kronik şiddet şeklidir. (39) Dolayısıyla, modern devletin şiddet tekeli aslında bazı hallerde daima askıda kalmaya mahkûmdur.

Şiddetin askıya alındığı bu durumlar dışında, modern devletin kendisinden kaynaklanan bir yıkıcılık hali daha vardır. Bu da, şiddet tekelinin şimdiye kadar hiçbir devlet oluşumunda görülmeyen devasa yok etme gücüdür. İşte bu gizil yok edicilik gücü, modern devletin şeytansılığıdır. Modern devlet, donandığı tekel sayesinde kötü ellerde korkunç bir silah haline gelebilir. Yahudi soykırımı, Eski Yugoslavya’da yaşananlar bu korkunç silahın zihinlerden silinmeyen örnekleridir.

2-Egemenlik

Egemenliğin modern devletle birlikte ortaya çıktığını söylemek yanlış olmaz. Hatta yanlış yapmamak için egemenliğin modern devleti görünür kıldığını söylemek lüzum eder. Modern devletle egemenliğin doğum günleri bu yüzden aynıdır: On altıncı yüzyıl her ikisinin de doğduğu yüzyıldır. Bununla birlikte, egemenliğin, modern siyasi-hukuki kavramsallaştırma sürecinin birincil kurucu kavramı olduğunun da altını çizmek gerekir.40 Aşağıda, egemenlik, kavramlaştırılması (J. Bodin), toplum sözleşmesiyle bağlantısı (T. Hobbes) ve olağanüstü halde elinde tuttuğu yetkiler (C. Schmitt) açısından, çok kısa olarak incelenecektir.

Ancak bu inceleme sonucunda, modern devletin egemenliğini ilan eden sınırların resmi çizilebilir.

a-Egemenliğin Kavramlaştırılması: Jean Bodin

Kavramsal olarak egemenliğin ilk kullanıcısı, Jean Bodin’dir ve kavramın tarihçesini Bodin ile başlatmak da adettendir.41

Bodin, egemenliğin devletin özü olduğunu söyler. Ona göre, “Nasıl ki kenarları, pruvayı, pupayı, güverteyi birarada tutan omurgaya sahip olmayan bir gemi biçimsiz bir tahta yığınından başka bir şey değilse, bütün üyeleri ve bunların parçalarını, bütün aileleri ve dernekleri tek bir beden şeklinde birleştiren egemen erki olmayan bir devlet de devlet değildir.”42 Bu çerçeveden hareket eden Bodin’e göre, egemenlik, “yurttaşlar üzerindeki en yüksek, en mutlak ve en sürekli güç”tür. Bu tanım, aynı zamanda egemenliğin niteliklerini de gösterir.

Bodin’in düşüncesinde egemenliğin üç özelliği vardır:

Egemenlik, başka bir güç tarafından sınırlanamayan bir güçtür ve bu yüzden de mutlaktır. Onun mutlak olması her şeyin üstünde olması anlamına gelir ki, bu, onun yasaları kimseye danışmadan var edebilmesini sağlar. Tabii ki, yasaları yapma, onu yok etme ve değiştirme yetkilerini  de kapsar. Egemenin koyduğu, değiştirdiği ve bozduğu yasalar, onun egemenliğinin yansımasıdır.

Egemenliğin diğer bir göstergesi de, onun sürekli olmasıdır: Bodin’e göre, egemenlik süreklidir. “[…]Egemen prens, egemenlik hakkını ömür boyu kullandıktan sonra, tacıyla birlikte kendinden sonra gelene aktarır[…]Fransa Krallığındaki ‘kral öldü, yaşasın kral’ deyişi, bu anlayışın en açık göstergesidir.”43 1610 yılında Fransa’da IV. Henri’nin ölümü üzerinde Marie de Medicis ile bir şansölyenin arasında yaşanan diyalog  bu  açıdan  öğreticidir.  Kralın  öldüğünü  haber  vermeye   gelen

Marie de Medicis’e, “Madam” der şansölye, “Fransa’da Krallar ölmez.” Gerçekten de Fransa’da krallar ölmezler. Ama bu sadece Fransa’ya özgü değildir. Avrupa’da da krallar ölmez, zira onlar siyasal bir bedendir ve ölen onların sadece fiziksel bedenleridir; egemenliğin görüntüsü olan siyasal bedenleri ise ebedidir. Bu, yani egemenliğin sürekliliği tezi, Bodin’in modern devlet kuramına getirdiği en büyük katkı olarak değerlendirilir.44 Yasa ile uygulama böylelikle birleşmiş olur. Kral artık hem auctoritas hem de potestas’tır.

Egemenliğin mutlak ve sınırsızlığı yanına onun bölünmez, devredilemez olduğunu da eklemek gerekir. Bodin egemenin egemenliği temsil ettiğini söylemekle beraber, bu gücü ona tevdi etmez. Egemen’in sınırını egemenlik oluşturur. Dolayısıyla, egemenlik devredilemezdir. Bu devredilemezlik onun bölünemeyeceği anlamına da gelir. Yani, egemenlik ikiye ayrılamaz; krallar egemenliğin bir parçası, bölümü değillerdir. Onlar egemenliğin somutlaştığı, görünür kılındığı temsilcilerdir sadece, o kadar. Ancak bazen bu birbirine karışabilir: egemenlik devlette soyut, kralda somut bir hal alır.45 Kral biri kamusal diğeri özel olmak üzere iki beden içinde yaşar. Kral özel bedeni üzerinde tasarrufta bulunurken, kamusal bedenine malik değildir.

Yukarıda kralların ölmeyeceğinden bahsetmiştik. Evet, krallar ölmez, fakat bu onların öldürülemeyeceği anlamına da gelmez. Krallar da öldürülebilir, ancak ölen doğal bedendir. Öldürülemez ve ölmez olan siyasal bedendir: Kral bu bedeni yüzünden kraldır; siyasal iktidarın kurumsallaşmış halidir; XIV. Louis’nin değişiyle, O artık Devlettir: modern devletin merkezileşmesi; “bir” oluşu, bölünmezliğidir.46 Bu bölünemezlik auctoritas açısındandır. Oysa potestas başkaların devredilebilir. Zira potestas devlet biçimi değil, yönetim şeklidir.

b- Modern Devletin İsim Babası: Thomas Hobbes

Bodin’in kavramsallaştırdığı egemenlik, Thomas Hobbes’la birlikte toplum sözleşmesine bağlamıştır. Hobbes, Leviathan olarak   adlandırdığı egemen ile mutlaklığını, sınırsızlığını ve devredilmeliğini kuramsal bir temele kavuşturmuştur. Eğer auctoritas ile potestasın tek merkezde toplandığı ve bu merkezin de rasyonel meşrulukla donatıldığı siyasal yapı modern devletse, “Hobbes’un kuramında beliren mutlak iktidar anlayışı modern devletin ta kendisidir.”47

Hobbes’un siyaset felsefesindeki yeniliği, devleti laikleştirmesindedir. Çünkü Hobbes devletin kökenini kendisinden önceki düşünürlerden farklı olarak Tanrısal iradeyle ilişkilendirmez; dayanak olarak toplum sözleşmesini kabul eder. Toplum sözleşmesi ise, doğa durumunun lağvedilmesiyle varlık kazanır. Hobbes’un devlet kuramını anlamak için doğa durumu ile neyi kastettiğini incelemek gerekir.

Hobbes’un kuramında, doğa durumu, devletin tarihsel kökenini açıklamanın bir yolu değildir. Doğa durumu sadece mantıksal bir varsayım, bilimsel bir kurgudur Hobbes’un kuramında. Peki, nedir o zaman doğa durumu? Doğa durumu, kendisinden korkulacak bir güç olmaması halinde hayatın ne şekilde idame edileceğini anlatır bize. Yani doğa durumu devletin zorunluluğunun bir varsayımıdır. Devletin  olmadığı bir durumda, hayatlarımızı, daha doğrusu bekamızı nasıl sürdürmek zorunda kalacağımızı hatırlatmanın bir aracıdır. Sürekli bir şiddet; bir ölüm kalım savaşının, kısacası korkunun hükümdarlığının bir varsayımıdır. Ancak Hobbes böyle bir doğa durumunun belki de hiç var olmadığını hatırlatır. Hatta hatırlatmakla kalmaz, böyle bir şeyin olmadığına olan inancını da dillendirir.48 Bu yüzdendir ki, Hobbes’un doğa durumu bir varsayımdır. Farazi olmakla birlikle böyle bir ortamın varlığı halinde, daha doğrusu devlet olmadıkça “herkes herkese karşı daima savaş halinde”49 olacaktır.

Devletin olmamasının insanların sürükleyeceği felaketi aşmanın tek yolu, doğa durumundan kaçış, toplumsala yönelmekte yatar. Birbirinin kurdu  olan  insan  (homo  homini  lupus)  kuracağı  sözleşmeyle –toplum sözleşmesiyle- felaketi aşacaktır. Devlet savaşın sonu, barışın ta kendisidir. Çünkü savaş, siyasetin (devletin ) bulunmadığı bir durumun, doğa durumunun özelliğidir. Hobbes’un düşüncesinden hareketle, nerede savaş varsa, orada devlet (siyaset) yoktur denilebilir. Toplum sözleşmesi, barışın belgesi, devletin bir açıdan tasdikidir.

c) “Büyük Engizisyoncu” Ya da “Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm”: Carl Schmitt ve Modern Devletin Egemenliği

Yarım asırdan fazla bir zamandır Carl Schmitt’in bir günahkâr olduğu, birçok cenahta dillendirilegelmiştir. Çünkü O, Nazi barbarlığının tescilli bir savunucusu,50 Nazilerin baş hukukçusu ve iflah olmaz bir Yahudi düşmanıdır.51 Ama aynı zamanda Schmitt, 20. yüzyılın gördüğü  en büyük fenomenlerden birisidir: aklı açık, insanı hayrete düşürecek kadar iyi donanımlı, entelektüel bir hukukçudur zira. İşte belki de bu yüzden, bir hayalettir Schmitt: uzunca zaman kilerde tutsak edilmiş bir hayalet…

Artık bu hayalet kilerden kurtulmuştur, ama bu kez onu avlamaya çalışanlarla saklamaya çalışanlar arasında sıkışıp kalmıştır. Bu arada kalmışlığı, burada çözecek değiliz hiç kuşkusuz. Fakat Schmitt, modern devleti savunan ve kuramsal olarak tahlil eden bir düşünür olarak en azından bazı noktalardan incelenmeyi hak ediyor. Schmitt’in bir tarafından tuttuğumuz nokta, onun egemenlik üzerine düşünceleri olacak bu başlık altında.

“Egemen, olağanüstü hale karar verendir.”52 Siyasal İlahiyat: Egemenlik Kuramı Üzerine Dört Bölüm kitabının ilk ve en vurucu cümlesidir bu ve Schmitt’in ifadesiyle, “burada sözü geçen olağanüstü  hal     ifadesinden[…]     devlet     kuramının     genel     bir     kavramının anlaşılması[…]”53 gerekir. Buradan hareket eden Schmitt egemenlik kuramını temellendirir.

Carl Schmitt, egemenlik üzerine yapılan hiçbir incelemenin Bodin’i es geçmediğine değinerek, onu kuramının başlangıç noktası yapmaktadır. Schmitt’e göre, Bodin’in egemenlik anlayışının alamet-i farikası, egemenin yürürlükteki kanunları ilga etme yetkisidir.54 Bu sınırsız bir yetkidir. O vurucu cümleyi bir kez daha hatırlarsak (egemen, olağanüstü hale karar verendir), olağanüstü halin ilanının niçin egemenliğin varlık koşulu olduğunu anlayabiliriz. Bunun anlamı basittir: olağanüstü hal ilanıyla birlikte hukuk askıya alınmış, yani ondan geri adım atılmıştır; geri adım atılmayan, baki kalansa devletten bir başkası değildir. “Olağanüstü halde devlet, hukuku, kendini koruma hakkına dayanarak askıya alır.”55 Başka bir ifadeyle, devlet, karar alır; bu karar da, hukuki normun geçerliliği karşısında devletin varlığına tartışmasız bir üstünlük tanınması anlamına gelir. Şüphesiz ki, böyle bir askı durumunun anlamlı olması için hukuk düzeninin, yani normal bir durumun var olması lazımdır. Anayasal düzenin olağanüstü hali, bir istisna olarak düzenlemesi, aslında normal bir düzeni göstermesi; bunların hepsi, sırf bu yüzdendir.56

3-Sınırların Ortaya Çıkışı

Geleneksel devletlerde, modern devletin aksine, sınırlara (border) rastlanmaz. Bu devletlerde sınırlar yerine sınır boylarından (frontier) söz edilir. Söz konusu bu farklılık sadece terimsel bir farklılık olmanın ötesindedir.

Sınır boyu, “bir devletin, merkezin siyasi otoritesinin dağınık ya da zayıf  olduğu  çeper  bölgelerindeki  bir  alanı  (başka  bir  devlete  bitişik olmazı gerekmez) ifade eder.”57 Daha açık söylenecek olunursa, sınır boyları, iki şekilde olur:

•    İki ya da daha fazla devlet arasında belirli bir bölünme türünü şeklinde veya

•    Tek bir devletin yerleşik olmayan ve yerleşik bölgeleri arasındaki bölünme şeklinde.

Yine bu şekil kendisi içerisinde ikiye ayrılır: Birincil yerleşim sınır boyları (primary settlement frontiers) ve ikincil yerleşim sınır boyları (secondary settlement frontiers). Birincil yerleşim sınır boyları, bir devletin ya hiçbir yerleşimciye sahip olmayan toprakları ya da kabile cemaatlerini barındıran yerlere doğru genişleyen bölgeleridir. İkincil yerleşim sınır boylarıyla ise, bir devletin toprakları içerisinde seyrek olarak yerleşilen bölgeleri kastedilmektedir.58

Bunun yanında modern devlete özgü bir kavram olan sınır ise, iki veya daha fazla devleti ayıran ve birleştiren, bilinen ve coğrafi olarak belirlenmiş bir çizgidir.

Giddens, geleneksel devletlerin sınır boyları ile modern devletin sınırları arasındaki farkı çok güzel belirtir:

“Modern olmayan devletlerde surlarla çevrili sınırlar, merkezi otoritelerin düzenli denetiminin çok dışında kalan sınır boylarıdır; devlet büyüdükçe, bu durum daha da belirginlik kazanır. Surlar, ne Roma’da ne de Çin’de terimin bugün kullanıldığı anlamıyla ‘ulusal egemenlik’in sınırlarına tekabül etmez, daha ziyade ‘derinlemesine’ bir savunma sisteminin dış uzantısını oluştururdu. Modern devletin sınırları doğal savunma sınırları ile çakışabilir, fakat bu, savaştaki bir devletin kaderi açısından önemli olsa da, sınırların karakteri ile ilgili değildir. Sınırlar, devletin egemenliğini belirlemek için çizilen çizgilerden başka şey değildir.”59

Egemenliğin neredeyse somut göstergeleri olan sınırların bir işlevi, kendisini dış tehditlere karşı görünür kılmaksa, diğer işlevi iç tehditlere karşı ceberut olabileceği izlenimi vermektir. Ceberutluk modern devlete mündemiç olmakla birlikte, sınırların dışında bu niteliği her zaman işe yaramaz. Ama sınırların içerisinde bu, o kadar da kolay söylenemez. Sınırların varlığı, bir yandan ordunun varlığını daimi kılarken, öte yandan polisin mevcudiyetini meşrulaştırır. Bu yüzden, modern devletin sınırları, ordunun ve polis teşkilatının tescil edilmesini sağlar. Milli güvenlik, devletin âli menfaatleri, kamu sağlığı ve düzeni gibi ne kadar hukuki oldukları tartışma götüren kavramlar, ancak ve ancak sınırların varlığıyla anlam kazanırlar. İç ve dış düşmanların tespiti, sınırları var olan bir devletle mümkündür ancak. Çünkü egemenlik dediğimiz şey, gerçekte,  bir haritayla çizilmiş sınırlardan başka bir şey değildir. Bu yüzden, modern devlet, sınırları belirginleştirilmiş bir devlettir. Hareket kabiliyeti belirginleştirilmiş bu devlet, fiziksel özellikleriyle görünür olur ya da başka bir ifadeyle kendisini görünür kılar. Ancak görünürlüğünü tasdik etmek için, modern öncesi devletlerde olmayan bir şeye ihtiyaç duyar: Rasyonaliteye…

Rasyonellik modern devletin hem Tanrıyla bağını koparır hem de onu tekniklikleştirerek soyutlar. Böylece modern devlet teknik bir devlete dönüşür; sayısız idari mekanizmayla işleyen, ahlaki kaygısı olmayan cücelerle işleyen dev bir mekanizma halini alır. Devletin bu teknik dönüşümü beraberinde kayıtsızlığı ve sorumsuzluğu da getirir. Soykırım gibi modern öncesi dönemde görülmesi mümkün olmayan kıyımlar, bürokratik işleyiş sayesinde alelade teknik bir “iş” olarak icra edilir. Buna dâhil olanlar, bürokrasinin demir kafesinin içinde, rutin bir iş yapıyormuşçasına  kayıtsızlıkla  hayatlarına  devam  edebilirler.   Teknik, ahlaki sorumluluğun üstünü sıkı sıkı örter. Ahlaki sorumluluğun üstünü örten battaniye, bürokrasiden bir başkası değildir.

Devam edecek


1. BÖLÜMÜ OKUMAK İÇİN TIKLAYINIZ>>>>>

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat