Modern Devletin Çıplak Sureti


Modern Devletin Çıplak Sureti

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 18 Haziran 2016 Cumartesi 02:33


Modern devletin omurgası, meşru şiddet tekelidir ve egemenlik ve sınırlarla birlikte devletin fiziksel yapısını meydana getirir. İdari merkezileşme anlamına gelen bürokrasiyle ise, devlet rasyonel bir nitelik kazanır.

Küre Medya / Haber Merkezi
Modern devlet dediğimiz yapıyı anlamak için, modern öncesi oluşumlara da bakmak gerekir. Böylece siyasal iktidarın bir bölümü olan modern devleti daha net anlayabiliriz. Her şeyden önce, modern devlet, siyasal iktidarın kurumsallaşmış halidir. Başka bir ifadeyle, modern devlet, siyasal iktidarın en ağır ve modern açılımıdır. Devletsiz toplumlardan ve kutsallaştırılmış siyasi iktidardan faklı olarak, kurumsallaşmış siyasal iktidarda, yasayı söyleyen de, onu uygulayan da farklı organlardır. Artık yasa-uygulama birliği ortadan kalkmıştır.  Modern devlet, fiziksel, rasyonel ve hukuksal özelliklere sahiptir. Modern devletin omurgası, meşru şiddet tekelidir ve egemenlik ve sınırlarla birlikte devletin fiziksel yapısını meydana getirir. İdari merkezileşme anlamına  gelen  bürokrasiyle  ise,  devlet  rasyonel  bir  nitelik    kazanır.

Abdurrahman Saygılı / Modern Devletin Çıplak Sureti

Modern devlet dediğimiz yapıyı anlamak için, modern öncesi oluşumlara da bakmak gerekir. Böylece siyasal iktidarın bir bölümü olan modern devleti daha net anlayabiliriz. Her şeyden önce, modern devlet, siyasal iktidarın kurumsallaşmış halidir. Başka bir ifadeyle, modern devlet, siyasal iktidarın en ağır ve modern açılımıdır. Devletsiz toplumlardan ve kutsallaştırılmış siyasi iktidardan faklı olarak, kurumsallaşmış siyasal iktidarda, yasayı söyleyen de, onu uygulayan da farklı organlardır. Artık yasa-uygulama birliği ortadan kalkmıştır.  Modern devlet, fiziksel, rasyonel ve hukuksal özelliklere sahiptir. Modern devletin omurgası, meşru şiddet tekelidir ve egemenlik ve sınırlarla birlikte devletin fiziksel yapısını meydana getirir. İdari merkezileşme anlamına  gelen  bürokrasiyle  ise,  devlet  rasyonel  bir  nitelik kazanır.

Meşruiyet kaynağının Tanrıdan  koparılması ve tebaanın yerini yurttaşların alması, devletin hukuksal yapısını gösterir bizlere.

GİRİŞ

Modern devlet dediğimiz yapıyı anlamak için, modern dönemin yanında modern öncesi döneme de bakmak gerekir. Böylece, siyasal iktidarın bir bölümü olan modern devlet daha net anlaşılabilir. Her şeyden önce, modern devleti, siyasal iktidarın kurumsallaşmış hali olarak tespit etmek yanlış olmaz. Başka bir ifadeyle, modern devlet, siyasal iktidarın en ağır ve modern açılımıdır.

 Modern devlet, siyasal iktidarın dönüşüm ekseninde kurumsallaşmış siyasal iktidara karşılık geldiği için, devletsiz toplumlardan ve kutsallaştırılmış siyasi iktidardan faklı olarak, yasayı söyleyenin de onu uygulayanın da farklı organlara tekabül ettiği bir yapılanma gösterir. Artık yasa-uygulama birliği ortadan kalkmıştır.

Yasa-uygulama birliğini ortadan kaldıran modern  devlet yapılanması, fiziksel, rasyonel ve hukuksal özelliklere sahiptir. Modern devletin omurgası meşru şiddet tekelidir ve egemenlik ve sınırlarla birlikte devletin fiziksel yapısını meydana getirirler. Bununla birlikte, devlet, idari merkezileşme anlamına gelen bürokrasi sayesinde rasyonel bir nitelik kazanır. Meşruiyet kaynağının Tanrıdan koparılması ve tebaanın yerini yurttaşların almasıyla beraber devletin hukuksal yapısı ortaya çıkmış ve modern devletin resmi böylece tamamlanmış olur.

Bu makalenin başlığı, modern devletin çıplak sureti şeklinde tercih edilmiştir. Zira çıplak suret şeklindeki bir tamlamanın modern devleti anlamakta ve anlatmakta önemli bir işlevi bulunduğunu düşünüyorum.

Suret, sözlüklerde, dört farklı anlama gelecek şekilde kullanılır. Lakin bu anlamlardan özellikle ikisi, diğerleri yanında, modern devleti anlatmak açısından önemlidir. Suretin bir anlamı, görünüşü karşılarken, diğer anlamı yol, tarzı karşılar. Buradan hareketle, sözcüğün bu iki anlamı, modern devlete uyarlanabilir.

Görünüş, modern devletin somutlaşmasını; diğer bir değişle, fiziksel yapısını, yani onun şiddet tekeli, egemenliği ve sınırlarıyla karşımızda duruşunu ifade eder. Yine görünüş, ikinci olarak, modern devletin tarzını ifade eder ki, bu da, modern devletin gündelik yaşamda davranış şekline karşılık gelir. Gündelik hayata müdahale de, bürokrasi ve hukukla vasıtasıyla olur.

İşte bu gerekçelerle, suret kelimesinin kullandım, ancak bununla yetinmedim ve onu daha belirgin kılmak için “çıplak” sıfatını ekledim. Böylece, modern devletin hem görünüşünün hem de tarzının, aslında dikkatle bakıldığında, ne kadar yalın olduğunu vurgulamak istedim.

Modern Devleti Anlama Çabaları: Toplumsal İktidarın Bir Biçimi Olarak Siyasal İktidar

Siyasal iktidarı, toplumsal iktidarın bir biçimi olarak tanımlamak yanlış olmaz. Zor kullanımını sürdürülebilir kılma amacıyla kullanılacak maddi ve örgütsel olanaklar üzerindeki kontrol anlamına gelen siyasal iktidar, ekonomik iktidar ve kuralcı iktidarın yanında toplumsal iktidarın üçüncü biçimini oluşturur.

Toplumsal iktidarın üçüncü biçimi olan siyasal iktidar, her alana yayılabilen ve hassas bir olgu olarak tarif edilmektedir.(1) Toplumsal iktidarın diğer biçimleriyle birlikte, “[…]hem daha geniş toplumsal gerçeklikler oluşturmak ve biçimlendirmek için, hem de çok daha kapsamlı ve uzun ömürlü topluluklar oluşturabilmek, biçimlendirmek ve korumak için vazgeçilmez bir ortamdır siyasal iktidar.”(2) Ancak şunun altını net çizmek gerekir ki, siyasal iktidar ile devlet özdeş değildir. Özellikle kurumsallaşmış siyasal iktidar devletten çok daha kapsamlı bir olgudur.(3) Dolayısıyla modern devletten bahsedilirken bu noktanın akılda tutulması yararlı olur.

Siyasal iktidar ilişkisinin ikili unsurlar üzerine inşa edildiği genel olarak kabul görür. Ve bu ikili unsurlar, en basit toplum tipinden en karmaşık olanına kadar, bütün toplu tiplerinin mutlaka uymak zorunda oldukları unsurlardır. Bu unsurlar, kimi zaman otorite-güç, kimi zaman yasa-uygulama, bazen ilke-kullanım ve bazen de asa-kılıçtır.(4) Ama  bunlar arasında en revaçta olanı, yasa-uygulama ikiliğidir. Toplum tiplerini ayırt etmekte bu ikilik kullanılır. Söz konusu ayırt etme işlemine girişmeden önce, bütün toplum tiplerinde/siyasal iktidar tiplerinde ortak olan bazı özelliklere de değinelim.

Toplum tiplerine bakıldığında, tüm toplum tiplerinin uygulama güçlerini bir yasaya dayandırdıkları dikkati çeker. Yasaya dayanmayan hiçbir uygulama makbul değildir çünkü. Yasa, uygulamayı meşrulaştırmanın bir ön koşulu, hatta uygulamanın varlık sebebidir. Yine bütün toplum tiplerinde, kurban törenlerine rastlanmaktadır. Gerek gerçek gerek simgesel olsun, kurban etme edimi, toplumlar için vazgeçilmezdir. İlkel toplumlarda bu yamyamlık şeklinde gözlemlenirken,(5) modern toplumlarda kurumsal ritüeller biçiminde var edilir. Kurban edilenler; çocuklar, hayvanlar veya nesneler yahut toplumun genelinin ötekileştirdikleri olabilir.

Aşağıda toplum tiplerinin birbirlerinden ayrışması üç başlık altında incelenecektir. Ancak ayrıntılı bir incelemeye girişmeden önce, kısaca, bu ayrımı belirginleştirelim.

Toplumlar, yasa ile uygulamanın birbirinden kesin olarak ayrıldığı toplumlar ve yasa ile uygulamanın birleştiği toplumlar olarak ikili bir ayrıma tabi tutulabilir. Ve ilk ayrımdan hareketle bu toplumlar da ikiye ayrılabilir:

Yasa ile uygulamayı birbirinden ayıran toplumlar; yani, devletsiz toplumlar ve siyasi iktidarın kutsallaştığı toplumlar. Devletsiz toplumlarda, toplum içinde konumu farklılaşmış bir kişi veya grup bulunmaz. Aksine bu toplumlar kendi kendilerini yönetirler. Toplum yöneten-yönetilen şeklinde bölünmemişlerdir. Oysa siyasal iktidarın kutsallaştığı toplumlarda, bir kişi ya da grup dinsel bir işlev donanarak toplum içinden sıyrılır. Böylece kutsallığın temsilcisi/simgesi olur. Ancak burada önemli bir nokta vardır. Bu temsilci/simge toplum tarafından denetlenir ve toplumsal kontrol toplumun elindedir. Önder yasayı söyler, ancak uygulayamaz. Daha açıkçası, bunu uygulamaya muktedir değildir.

Yasa ile uygulamanın birleştiği toplum tipinde, toplum, artık toplumsal kontrolü kaybetmiştir. Toplumsal kontrol mekanizmalarını elinde bulundurmaz. Bu işlev başka bir odağa tevdi edilmiştir;  Öndere… Önder, yasayı hem söyleyen hem de uygulayandır. Şimdi bu ayrımın ayrıntılarını incelemeye geçmeden önce son bir nokta var ki onu açıklayalım: Yasa’yı. Latincede ünlü bir deyim vardır: Dura lex sed lex.(6- Acımasız da olsa yasa yasadır)

Yasa yasadır elbet ve bunun sonucu olarak da kendisini, toplum nezdinde ya da bireyler bazında daima hatırda tutmak ister. Her yasanın acımasız olduğu nasıl doğru değilse, gerektiğinde acımasız olmayan şey de yasa değildir. Acımasızlığı akla kazıyan yasa hatırlanmak için her zaman aynı yöntemi kullanmaz; döneme ve topluma göre değişkenlik gösterir. Modern ceza hukukunun temel ilkelerinden olan “yasasız suç ve ceza olmaz ilkesi” aslında, yasanın yazısız var olamayacağına atıf yapar. Yazı yasa için icat edilmiştir. Yazılı olan akla kazınandır.(7)

Toplumlar da üyelerinin aklına yasalarını kazımak ister. Böylece toplumsal yaşamın kuralları unutulmamış olacaktır. Devletsiz  toplumlarda yasa vücutlara kazınır:

“Vücutlara işlenen yasa, ilkel toplumun bölünme tehlikesiyle karşı karşıya kalmasını, toplumdan ayrı bir iktidarın, onun denetiminden kurtulabilecek bir iktidarın oluşmasını önler. İşkenceyle öğretilen ilkel yasa, kimsenin kolay kolay unutamayacağı bir şekilde eşitsizliği yasaklar. Toplumun özünü meydana getiren ilkel yasa, yasayı, uygulama iradesini temsil eden bireyin de özünü meydana getirir.”(8)

Vücuda kazınan yasayla, toplumun üyeleri işaretlenmiş olur. Bu, herkesin eşit olduğu anlamına gelir: “Ne iktidar sahibi ol ne de boyun eğ”. Böylece yasa toplumdan ayrı bir varlığa bürünmez, toplumla bütünleşir.(9)

Modern toplumlar ise, yasanın bu toplumsal bütünlüğünü yok ederler. Toplumu yasadan ayırırlar; ikame ettikleri ise, yasa koyucu    akıl olur. Zira yasa koyucu akıl, toplumu, aklın ilkeleri çerçevesinde inşa etmeyi tasarlar. Aklın ilkesi gereği olarak bölünmemiş toplumlarda var olan sözde kaosun sona erdirilmesi gerekir, yani düzenin kurulması  şarttır. Bu yüzden, yasa, devletsiz toplumlarda var olan gerçek eşitliği, kâğıt üzerine yazmış olur. Kâğıt üzerinde olmak şartıyla herkes yasa önünde eşittir. Eşitlik gerçek dünyadan alınarak hukukun karanlık dünyasına, kara kaplı yasaya hapsedilir. Toplumun üyeleri yine iktidar sahibi değildir, ancak bu kez boyun eğmek zorundadırlar.  Yasa, egemenin söylediği, onun kelamı olarak iktidarın da mutlak sahibidir.

Siyasal İktidarın Dönüşümü Ekseninde Toplum Tipleri 1-  Devletsiz Toplumlar

Toplum tipleri arasındaki farklılığın temelinde, yasa ile yaptırım (uygulama) arasındaki ilişki yer alır. Buradan hareketle söylenirse, Devletsiz toplumlarda yasa ile uygulama birbirinden ayrılmamış, yani siyasal iktidar farklılaşmamıştır. Yasayı söyleyen de onu denetleyen de toplumun kendisidir. Bu toplum tipinde bir öndere rastlanmaz. Daha genel bir ifadeyle, söz konusu toplum tipinde devlet şeklinde bir mekanizma bulunmamaktadır.

Devletin olmaması, yöneten/yönetilen ayrımını beraberinde getirdiği için azınlık-çoğunluk şeklinde bir farklılaşma ortaya çıkamamakta; dolayısıyla, bir taraf diğer tarafa itaat etmek, saygı göstermek gibi pozisyonlara girmemekteydi. Kısaca emir-riayet ikiliği  bulunmamaktaydı. Toplumun tek uğraşı, doğa güçleriyle mücadele etmekti. Fakat buradan hareketle, bu toplum tipinde toplumsal denetimin ve onun araçlarının bulunmadığı sonucuna ulaşmamak gerekir.  Ulaşılacak sonuç, bunları uygulayacak üstün bir gücün olmamasıdır. Çünkü bölünmemiş toplumlarda, o toplumun mensubu her birey kendi kendisinin çiftçisi, yargıcı, devlet adamı ve rahibidir aynı zamanda. Herkes başkasının özel katkısını beklemediği için toplumsal denetim doğrudan ve aracısızdır. Dolayısıyla, bu toplum tipinde mekanik dayanışma hüküm sürer. Düzey yatay bir düzeydir.

 Bölünmemiş toplumlarda, siyasal iktidar yaygın olarak kullanıldığı için onun işlevlerindeki tek farklılaşma, dinsel örgütlenme düzeyinde görülmekteydi. Bu yüzden bölünmemiş toplumlarda dinsel örgütlenme çeşitlilik göstermedir. Klanlar arasında dinsel çeşitlilik fazladır. Ama hiçbir dinsel inanış diğer bir dinsel inanıştan üstün değildir. Ancak bahsedilen bu eşit ilişki bozulduğunda, toplum da bölünmeye başlar. O zamana kadar kümelerin eşit olan dinsel inanışları, bir küme önderinin kendi klanının dinsel inanışının üstünlüğünü kabul ettirmesiyle, artık toplumsal yapı başkalaşmıştır. Daha önce soyut olan kutsallık odağı,  insan biçimine bürünür. Bu temsili görevi gören ise, önderin varlığı’dır.

Devletsiz toplumlarda, Önder, iktidarsız bir önderdir. Onun tek özelliği, “söz” sahibi olmasıdır ki, söz, hem teknik bir üstünlüğü  ifadesidir hem de bir ödev niteliğindedir. Eni sonu önder denilen kişi, bir hakemden başka bir şey değildir. Uyuşmazlık durumunda toplumsal  barışı yeniden tesis eden bir hakem…Önder denilen bu iktidarsız  hakemin “söz”ü toplumun diğer kesimlerince çoğu kez kâle alınmaz. Çünkü önderin sözünün içeriğinden çok, söylemin kendisi bir işleve haizdir ve önder bu söylemin gücünü kendisine mündemiç siyasi güce dönüştürmek, başka bir değişle siyasi gücü ele geçirmek için asla kullanmaz. Kullanması ya da kullanma girişimi onun mahvına sebep olur. Toplum önderi tarumar eder.(10)

Önderine herhangi bir güç atfetmeyen bu toplum modelinden başka bir toplum modeline geçilmesine ne sebep oldu sorusu zihinlerde bir cevap arayışına neden olur. Bilindiği gibi, toplumsal yapıda, bölünmemiş toplumlardan bölünmüş toplumlara doğru bir “evrilme” (bunun bir evrilme olduğu şüphelidir!) yaşanmıştır. Soruya dönersek, cevapların çok da net olmadığını görürüz. Bu sorunun cevabını, iki gruba ayırarak inceleyebiliriz.(11)

Evrimci görüşe göre, insanlığı sürüden devlete ulaştıran süreç doğal ve kaçınılmazdır. İnsanlık, tarih boyunca, hep aşama kat ederek, yani evrilerek bir adım ileriye gitmiştir. Devletin olmadığı bir iktidar yapısından, devletin olduğu bir iktidar yapılanmasına doğru…

Başka bir görüş ise, devletli topluma geçişin evrimle açıklanamayacağını, bunun tamamen rastlantısal olduğunu ileri sürer; bölünmemiş toplumun bölünmeye başlamasının nedeni, rastlantısal bir  dış dinamiktir. Bu noktadan hareket eden Emmanuel Terray, devletlerin oluşumunu birbirinden bağımsız iki sürecin çakışmasının ürünü olarak görür. Terray’ın bahsettiği süreçlerden birincisi, “sürekli bir mekanizmadır. Onunla soybağına dayalı toplumlar, hâkim sosyal  yapıların içinde kendilerine çok az yer bulmuş ya da hiç bulamamış kişileri sınırlara doğru iterler. İkincisi, başlangıçlarını, belli bir kesinlikle tarihte bulabileceğimiz bir olgudur: Uzak mesafeli ticaretin gelişimesi[…]Demek ki, bu iki ayrıksı durumun karşılaşması bir biçimde rastlantısal bir olaydır ve devletimizin doğuşu, hangisi olduğunu da bilmediğimiz bir tarihi zorunluluğun sonucu değildir. Tacirler ile parçalı [bölünmüş] toplumların birbirleriyle temasından devlet ortaya çıktığına göre, bu durum açıklanabilir ve anlaşılabilir, ama temas olgusunun kendisi rastlantısal alana aittir.”(12) Görüldüğü gibi, bu görüş, devletin ortaya çıkışını rastlantısal bir karşılaşmayla (ticaretle) açıklamaktadır.

Kutsallaşmış Siyasi İktidar

Kutsallaşmış toplumlar, bölünmüş toplumlardır. Toplum içinde bazı kişiler Yasa’yı söyleyen olarak, kutsallığı temsil ederler ve bu yüzden de diğer kişilerden farklılaşırlar. İşte bu yüzden, toplum yöneten-yönetilen şeklinde ayrılmış, farklılaşmış, bölünmüş olur. Başka bir ifadeyle,  toplum, siyasal iktidara bir kutsallık atfederek bölünür. Bu bir  dönüşümün ifadesidir; artık devlet ortaya çıkmıştır. Marcel Gauchet’in deyişiyle, “Devlet, toplumdaki bölünmüşlüğü tam bir açıklıkla ortaya koymasıyla, toplum üyelerini yönetenlerle yönetilenlerin ayrı tabiatlara sahip insan türleri olduklarına inandırmasıyla, bireylerin kendilerini tanımlama noktasında öylesine bir ayrım yaratmıştır ki, genel olarak,   bu sosyal yapılanma biçiminin kendisinden öncekilere hiç benzemediği inancı oluşmuştur. Devlet, aslında, insanın insana başka bir anlam yüklemesi, emretme/itaat etme bölümlenmesinde bir küme insanın bir diğer küme insana yabancılığı anlamına gelmektedir.”(13)

Söz konusu siyasi iktidar tipinde de, yani devletin ilk oluşum modelinde, tıpkı devletsiz toplum tipinde olduğu gibi, Yasa ile Uygulama birbirinden ayrılmamıştır. Yasayı söyleyen de uygulayan da aynıdır. Ama bu kez Yasa’yı söyleyen bir önderdir. Söz’ün sahibi olan ayrıcalığın da sahibidir ve fakat güçsüz bir ayrıcalığın…Ancak yine de bu toplum tipinde, toplum yasanın sözünü bir başkasına bırakmış olsa da, denetimi hala kendi elinde tutmaktadır. Bu yüzden yasa ile uygulama birliği varlığını korur.

Kutsallaşmış siyasi iktidar tipinde, önder kutsal olmayandan arındırılır, soyutlanır ve aşırı biçimde kutsallaştırılır. Siyasi iktidarın kutsallaşmasının ilk evrelerinde, kral ya da önder/şef olmak yani kutsal olmak sanıldığının aksine tercih edilen bir şey değildi. Çünkü kutsallığın temsilcisi, en iğrenç şeyleri yapabilecek, tabuları çiğneyebilecek bir yaratık olarak kabul ediliyordu. Tahta çıkan kral, kılıcı elinden alınmış, topluma karşı ezik bir kişinin tasviriydi.

Kral yasayı söyleyendir ve bununla yetinmek durumundadır. Bu toplumlarda, yasa ile kılıç tek kişinin elinde olamaz. Kral Tanrının temsilcisi olarak yasayı söyleyendir, onu uygulayansa bir başkası. Önderin/Kralın tek ayrıcalığı, teknik olarak donanımlı (sözün sahibi olması anlamında) olmasıdır. Bu donanım, aynı zamanda ona hakemlik görevini de yükler. Kral toplum içindeki birliğin, barışın, geleneksel değerlere saygının erdemlerini sıralayarak uzlaşmazlıkların üstesinden gelen kişidir. O, aslında tecrit edilmiş birisidir. Kutsallaştırılarak tecrit edilir; edilir ki, yönetmesi engellenmiş olur.(14) Kralın bedeni kutsallığın da odağıdır.

Kutsallaştırılmış siyasi iktidar modelinde, kutsallık sürekli değildir. Bunun kanıtı, kutsallaştırılan kralın ölümüyle kutsal ile kutsal olmayan bağının kopmasıdır. Böylece siyasi iktidarın sürekliliği kesintiye uğrar ve ancak yeni kralın/önderin tahta çıkmasıyla yeniden tahsis edilir. Bu süreç, her seferinde bir oyun şeklinde sergilenir. Ta ki, kral bu oyundan sıkılıncaya ve oyunun metnini kendisine göre değiştirinceye kadar…

Kral oyunu kendine göre yazmaya başlar. Daha önce savaşçıya biçilen rolü, kendine kapar. Savaşçının kılıcını eline geçirir. Yasa’yı hem söyleyen hem de uygulayan olur. Siyasi iktidar böylece kurumsallaşır. Kralın bir elinde asa, ötekisinde kılıç vardır.

Kurumsallaşmış Siyasi İktidar

Siyasal iktidarın kılıcı eline geçirmesi, zorlayıcı gücü de eline geçirmesi anlamına gelir. Yasa ile uygulama bir kaynakta birleşmiştir. Meşru şiddet kullanma tekeli siyasal iktidardadır. İktidar, artık iktidarını kullanabilecek konuma geçer ve toplumsal kontrol tersine döner; toplumun elindeki kontrol, siyasi iktidarın eline geçer. Kutsallığın temsilcisi olan kralın bedeni ölümsüz hale gelir, uygulama işlevine kutsal bir işlev eklenir. Krallık sonsuzdur bundan sonra. Kutsallığın temsilcisi Papalıkla krallık arasında bir mücadelenin de habercisidir bu gelişmeler. Devlet dinsel iktidara, Kilise de siyasal iktidara sahip olma gayretine girişir. Buna Laikleşme süreci adı verilir.

Eğer laikleşme, cismani olanla dünyevi olanın birbirinden ayrılması ise ya da başka bir ifadeyle Papanın otoritesiyle (auctoritas) yasayı uygulayan kralın gücünün (potestas) birbirine karıştırılmamasıysa, bu külliyen bir yalandır. Çünkü ancak devletsiz toplumlarda ve kutsallaştırılmış toplumlarda yasa ile uygulama birbirinden ayrılmıştır.  Bir zamanlar Katolik kilisesinin iktidar kuramı da bu doğrultudadır. VIII.yy’a kadar Katolik Kilisesi, Tanrısal olanla dünyevi olanın kesinlikle birbirinden ayrılmasını savunmuştur. Papa’nın deyişiyle, ancak şeytan bu iki işlevi birleştirmeye çalışır.

Fakat, VIII.yy’ın ortalarında Katolik Kilisesi bu görüşünden çark eder. Cemal Bali Akal’ın aktardığı üzere, “II. Sephanus, ilk kez   dünyevi anlamda siyasi bir rol oynayarak, Frankların kralı Kısa Pepin’le anlaşma yapar ve Papalık’a bağlı toprakların, dünyevi hakların onun tarafından tanınmasını sağlar.”(15)

Görüleceği üzere, gerek krallığın gerek Kilisenin savları aynıdır: Yasayla uygulamayı birleştirmek. Yasa ile uygulama birleşirse, güç, tek elde toplanmış olacaktı. Laiklik, ruhani iktidar açısından kralı, cismani iktidar açısından Kiliseyi/Papalığı sınırlamak olarak anlaşılırsa, tarihte bu hiç olmamış demektir. Tarihsel süreç bize gösterir ki, kurumsallaşmış siyasi iktidar dışında, toplumlar, kutsalı kutsal olmayandan, dinsel önderi uygulayıcıdan, ilkeyi kullanımdan, yasayı uygulamadan kati suretle ayırmış toplumlardır. Dolayısıyla, “[l]aiklik, dinsel alanla dünyevi alanın birbirinden uzak tutulması, bağımsızlaştırılması değil, biraraya getirilmesi, güçlerin birleştirilmesidir.”(16) Kurumsallaşmış siyasi iktidarda iki güç birleşir; adına da Kuvvetler Birliği denir.

Kutsal olanla kutsal olmayan ayrımı, böylece kurumsallaşmayla tarumar edilmiş, bölünmemiş toplumlardaki tek ve gerçek Kuvvetler Ayrılığı derin bir kuyuya gömülmüştür. Kurumsallaşma bu ayrılığın altını dinamitlemiş, kuvvetleri bir daha ayrılmamak üzere kenetlemiştir. Ancak sonraları, bir Fransız, Montesquieu, ortaya çıkmış ve eski bir plağı tekrar çalmaya başlamıştır: Kuvveler Ayrılığını…

Kuvvetler Ayrılığının geç mucidi olarak nitelendirilen Montesquieu (17), Kanunlara, ruhunu verir. Fakat bu ruh birçokları tarafından yanlış anlaşılır ve belki Montesquieu’yü bile şaşırtacak kadar başka sonuçlara ulaşılır. Çünkü Montesquieu Kanunların Ruhu’nda (18) yargılama gücünden ayrı bir güç olarak bahsetmez. Yargılama, işlevi Yasaya bağlandığı için bir güç değildir. Yargıçlar, Yasa’yı koyanın sözlerini dillendiren ağızlardır (19) ve bu yüzden talidirler. Montesquie’nün düşüncesinde,  yargı,  sürekli  bir  organ  olarak  tasavvur  edilmez;  o, ne uzmanlaşmalı ne de sürekli olmalıdır. Bunun sebebi çok  anlaşılırdır; yargı organları sürekli oldukları takdirde bir güç olarak varlık kazanmış olacaklardır. Bu da, kanunların ruhuna halel getirir; söyleyen ağız, düşünenin yerine geçer, yani iktidara sahip olur.

Siyasal iktidarın yasa ile uygulamayı bedenine ait bir uzuvmuş gibi sahiplenmesi; tabir caizse, şeytansılaştırması, modern devletle belirginleşmiştir. Şeytan, modern devletle birlikte, yeryüzüne iner ve dünyevileşir; kurumsallaşmış iktidarın en ağır ve modern açılımı olarak kimlik kazanır.

Kurumsallaşmış Siyasi İktidarın “En ağır ve modern açılımı”: Modern Devlet

Hiç kuşku yok ki, siyasal iktidar, modern bir kavram olarak ya da modernliğin bir yaratımı şeklinde değerlendirilemez. Daha önce de ifade edildiği gibi, toplumun olduğu yerde, siyasal iktidar da hep var olmuştur. Ancak siyasal iktidar, durağan olmadığından, diğer değişle dönüşüme uğradığından toplumsal yapılara göre farklılık sergilemiştir ve onun en ağır ve modern açılımı da modern devlette vücut bulmuştur.

Siyasal iktidarın “ağır abisi” olarak modern devletin birçok tanımı yapılmıştır. Genel olarak, şiddet tekelini elinde bulundurması, bürokratik olarak yapılanması, egemenliği Tanrının ve dolayısıyla Kilisenin elinden söküp alması ve bunu sınırlarla çevrelemesi, Modern Devletin yapısını tahlil etmek için söylenenlerdir. Bu çerçevede G. Poggi şöyle bir tanım dener:

“Modern devlet, devlet dairelerindeki memurların sürekli ve talimatlara uygun çalışmaları yoluyla yönetimi sağlamak için oluşturulmuş karmaşık kurumsal düzenlemeler[dir]. Bu dairelerin toplamı olan devlet belli sınırlar dahilindeki bir toplumda yönetim işini üstlenir. Hem hukuken hem de mümkün olduğunca fiilen yönetime ilişkin tüm güç ve olanaklar tekelindedir. İlke olarak salt yönetimle ilgilenir. Yönetime bakış açısı ise, kendi özel çıkarları ve davranış kuralları çerçevesindedir.”(20)

Görüleceği üzere, Poggi modern devleti yönetim üzerinden tanımlar. Zygmunt Bauman ise, modern devletin bahçıvanlık duruşunu hatırlatır bize. Ona göre modern devlet, bahçeci bir devlettir. Bauman’ın düşüncesinde bahçeci devlet bir metafordur. Bu devlet, “egemenliğindeki insanları, aklın yasalarıyla uyumlu, düzenli bir topluma dönüştürmek için onları kapsamlı bir şekilde incelemeyi misyon edinmiş, kutsal bir cihat gücü olarak doğdu. Rasyonel bir şekilde tasarlanan toplum, modern devletin causa finalis’i [nihai amacı] ilan edilmişti.”(21)

Modern devletin nihai amacı toplum olduğuna göre, düzeni  sağlamak için onu şekillendirmek gerekecekti. Toplumun rasyonel tasarımı, onun içinde rasyonel olmayanların ayıklanmasını zorunlu kılmaktaydı. İşte Bauman’ın ayrıksı otlar dediği, (22) toplumun terbiye edilmemiş kesimi, bahçıvan misyonunu üstlenmiş modern devletin  toplum mühendisliği için aradığı ötekiydi.

Modern devletin mükemmel ve rasyonel toplum ideali, korkunç güçteki şiddet tekeliyle birleşince, ona gizil olan barbarlığın ne boyutlara ulaşacağı ortaya çıkar: Nazi Soykırımı. Nazi soykırımı, ne arî Almanların Yahudilerden nefreti ne de Hitlerin hastalıklı ruhuyla tam olarak açıklanabilir. Soykırım (Nazi ya da başkası fark etmez) tamamen modern devletin bir sonucudur. Bauman bu düşünceyi şöyle ifade eder:

“Modern soykırım, duyguların denetlenemeyen bir patlaması ve neredeyse amaçsızca yapılan, tamamen irrasyonel bir eylem değildir. Bu aksine, karmaşık ve mat olan toplumsal gerçekliğin yaratamadığı müphemlikten arınmış homojenliği yapay araçlarla gerçekleştirmeye çalışan, rasyonel bir toplum mühendisliği uygulamasıdır.” (23)

Soykırım modern devleti okumak için oldukça yararlıdır. Çünkü soykırım modern ruhun bir evladıdır; ilerlemenin ve toplumsal sorunların nihai olarak çözülebileceğine dair inancın meşru evladı.(24) Başka bir ifadeyle, Aydınlanmanın toplum tasarımının bir çözülmesidir soykırım.

Bu çözülmeyi sağlayan da, Aydınlanmanın ruhuyla daha da donanımlı hale gelmiş modern devletin tâ kendisidir.

 
Devam edecek 

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat