Mehmet Bekaroğlu'ndan Hakan Albayrak'a cevap


Mehmet Bekaroğlu'ndan Hakan Albayrak'a cevap

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 19 Nisan 2013 Cuma 11:35


Hakan Albayrak 10 Nisan Cuma günü Star Gazetesi'ndeki'Aramızdaki hükmü Allah versin' başlıklı yazısında Mehmet Bekaroğlu'nun kendisi hakkında söylediği sözü yazmıştı. Mehmet Bekaroğlu, Hakan Albayrak'ın yazısına cevap verdi

Küre Medya / Haber Merkezi
Mehmet Bekaroğlu'nun "Param parça olan çocuk bedenler dile gelip “Günahımız neydi?” diye sorduklarında…" başlıklı yazısı:

"Hakan Albayrak’ın 10 Nisan 2013 günü Star gazetesinde yayımlanan “Aramızdaki hükmü Allah versin” başlıklı yazısına cevap vermenin çok anlamlı olacağını düşünmüyorum. Albayrak, o kadar kararlı ki, haklılığından o kadar emin ki, o kadar “ya bizdensiniz ya da düşman” diyor ki, ne desem boş. Ancak Hakan Albayrak’la ilgili kesin karar da vermemek gerekir, çünkü o çok çabuk değişebilen birisi, yarın kanaatlerini değiştirebilir. Birçok örnek var ama ben konu ile ilgili olduğu için Doğu Konferansı günlerinde yaşadığımız bir anekdotu paylaşmak istiyorum.

Doğu Konferansı, ABD’nin Irak’ı işgal, Suriye’yi de tehdit ettiği günlerde iki otobüs Türkiyeli aydınla birlikte Şam’a gitmişti. Amacımız, ABD tehdidi karşısında Arap halklarının yanında olduğumuzu göstermekti. Değişik çevrelerle temaslarımız sürerken Suriye Devlet Başkanı Beşar Esad’ın heyetle görüşmek istediği haberi geldi. Konuyu aramızda istişare ettik ve “Biz sadece ABD işgaline değil, aynı zamanda diktatörlüklere de karşıyız, bu ilkeler Doğu Konferansı’nın vazgeçilmezleridir” diyerek bu görüşmeyi kabul etmedik. Suriye yönetimiyle çıkan krizi de bir grup kadın arkadaşımızın Esma Esad’a çay içmeleri ile çözdük. Hakan Albayrak, bu duruma karşı çıkmıştı, “Ne demek diktatör, Suriye’nin rejiminde bize ne, biz ittihad-ı İslam için burada değil miyiz, sen solculara uyuyorsun” mealinde sözler söylemiş ve bana küsmüştü.

Aynı Hakan Albayrak, Türkiye’nin Suriye (ve tabi Beşar Esad) ile dostluğu sıkılaştırdığı, ortak bakanlar kurulu toplantıları yaptığı, neredeyse iki ülke birleşecek şeklinde konuşmalar yapıldığı günlerde de çok heyecanlıydı, Türkiye-Suriye yakınlaşmasını yine ittihad-ı İslam adına alkışlıyordu. Yine aynı Hakan Albayrak’ın şimdi “Hamaney rejimi” diye düşman cepheye yazdığı İran’la ilgili yazdıkları ve söyledikleri de ortada.

Evet, “Hakan Albayrak, hala genç, hala ergen gibi davranıyor, heyecana kapılmıştır, yarın değişir, başka şeyler söyler” deyip hiç cevap vermeyebilirdim. Ancak, bu yazıyı birçok insan okudu, bu insanların gerçekleri bilme hakkı var. Dahası, tarihe not da düşmek gerekir.

Önce “NATO’ya asker yazıldılar” cümleme açıklık getireyim. Bu bir deyim; Hakan Albayrak gibi Türkçeyi iyi bilen birinin bu cümlenin, “Suriye’de ABD paraleline düştünüz” anlamına geldiğini bilir. Emini ki Hakan Albayrak gibi zeki bir insan bunun farkındadır. Yine eminim ki Hakan Albayrak gibi samimi bir insan “ABD paraleline düşme”nin rahatsızlığını yaşıyor. İşte, bu cümlemi “NATO’ya satıldınız” diye yorumlayıp, “Sen ne diyorsun benim madalyam var, ABD’nin baş düşmanıyım” diyerek kendisini rahatlatmaya çalışıyor. Ne var ki, bu cümle Hakan Albayrak’ın rahatlamasına yetmiyor. “Hayır böyle değilim” dedikten sonra sürdürüyor; “Asıl siz İran, Çin, Rusya askerisiniz”. Bu dahi yetmemiş Hakan Albayrak’a ve eklemiş “tıpkı ulusalcı Kemalistler gibi”. “Benim göğsümde madalya var, sizin böyle bir madalyanız var mı?” diyerek noktayı koymuş.

Yine de Hakan Albayrak’ın içinin rahat olduğunu düşünmüyorum. Evet, etrafındaki gençlerin “Ne iyi ettin abi, adamı iyi benzettin” demeleri ile ancak birkaç gün rahat uyuyabilmiştir. Hakan Albayrak gibi zeki bir insan bölgeye kurulan tuzakları görür, yine Hakan Albayrak gibi vicdanlı bir insan Suriye’de bir halkın yok edilmesine yanar.

Hakan Albayrak’ın yazısındaki argümanlara gelince; çok zayıf argümanlar bunlar, örümcek evi gibi. Albayrak’ın iddialarını bu argümanlara dayandırması anlaşılır gibi değil. Türkiye’ye ait bir savaş uçağının Suriye devleti tarafından düşürülmesini bile müdahale sebebi saymamış, “Suriye’ye müdahale etmeyeceğiz” diyormuş, NATO lideri ABD de “Suriye Devrimi’nin İslamcılaşması”ndan şikâyetçiymiş… Bu sebeplerden dolayı NATO(ABD) “Suriye Devrimi”ne karşıymış. Şimdi Hakan Albayrak’a “Sen gerçekten milletin uyuduğunu, hiçbir şey bilmediğini, görmediğini mi sanıyorsun?” diye sormak gerekir.

Elbette ABD, “Devrim”in İslamileşmesini istemiyor, bunun için tedbirler aldığını, Suriye ordusu ile savaşsın diye göz yumduğu “aşırı İslamcı” unsurları avlamak için hazırlıklar yaptığını, ajanları vasıtasıyla hepsinin yerini belirlediğini, “Devrim” başarıya ulaşınca İHA’larla bunları tek tek avlayacağını, bu İHA’ların da İncirlik’te konuşlu olduğunu biliyoruz. Ancak senin de bilmem gereken başka şeyler de biliyoruz. ABD, Irak’ta yaşadıklarından sonra artık işgal ile “demokrasi” götürmeme kararı aldı. Obama, savunma bütçesini sunarken bunu açık açık ifade etti. Artık ileri teknoloji kullanacaklar, füzelerle, İHA’larla vuracaklar, yerde savaşmak gerektiğinde de “yerel unsurları” kullanacaklar. O nedenle Hakan Albayrak’lar NATO’nun müdahalesini çok beklerler. Sonra Suriye ve “demokrasi” götürecekleri diğer ülkeleri bütünüyle tahrip etmek istiyorlar; sadece köprülerini, binalarını, havaalanlarını, barajlarını değil, her şeylerini; tarihlerini, kütüphanelerini, müzelerini, yetişmiş insanlarını… yok edip yağmalamak istiyorlar. Dahası var; bu ülkelere, bu ülkelerin bulunduğu bölgeye, İslam coğrafyasına kalıcı düşmanlıklar, kinler, nefretler ekmek istiyorlar. O nedenle çok gerekmedikçe müdahale etmeyecekler. Eğer ABD/NATO gelseydi böyle mi olurdu; Müslümanlar işgale karşı ortak tepki göstermezler miydi? İşte Suriye’de bunu yapıyorlar sevgili Hakanım. “Sen bile” bu tuzağa düşmüssün; sen ki, Şii-Sünni düşmanlığına en çok karşı çıkan bir İslamcıydın. Yazında bu ruh halin ne kadar belli oluyor, farkında mısın?

“Madalya” argümanına gelince; Albayrak kardeşimize, “Siyonist İşgal Rejimi İsrail’e giriş, ABD hükümeti de topraklarına ayak basmama yasağı” getirmiş. Pek alışıldık bir şey değil ama Albayrak’a Ankara’daki elçilikten telefon açıp resmen bildirmişler. ABD’ye girme yasağı konulan çok insan var, şimdiye kadar telefonla bunun bildirildiğini hiç duymadık. Ne ise muvazaalı da olsa Hakan’ı madalyaları için kutluyorum. Nice madalyalara; “cesaret ödülü”nü bile çok görmeyiz.

“Sizin de var mı böyle bir madalyanız?” diye soruyor Albayrak. Yok, Hakan’ım böylesi de başkası da bir madalyam yok. Bana kimse telefon etmedi, madalyadan söz eden olmadı…

İşin aslına, yani Suriye işine gelince… Ben ki, diktatör rejimin adamlarına, “Biz diktatörlükleri ABD işgali kadar kötü görüyoruz, diktatörü sarayında ziyaret etmeyiz, diktatörün elini sıkmayız” demiş bir insanım. Hakan Albayrak; bunun şahididir. Madalyam yok ama beni diktatörlerin yanına yazmak hiçbir babayiğidin, bu babayiğit Hakan Albayrak olsa dahi, haddi değildir.

Tunus’u; Muhammed Buazizi’yi, Mısır’ı; Tahrir meydanını, tüm çekincelerime rağmen alkışladığımı da herkes bilir. Çekingem, BOP’la ilgiliydi; ABD’nin; Batı’nın, iktidara getirdiği ve desteklediği diktatörlerden kolay vazgeçmeyeceğini biz Cezayir’de görmüştük. ABD’nin, İslam coğrafyasında demokrasi aşığı olmadığını, önce Cezayir seçimlerine müdahale edilmesinden, sonra Filistin’de seçimleri kazanan Hamas hükümetinin tanınmamasından biliyorduk.

Bu coğrafyada yıllarca halklarına baskı yapan, halklarının zenginliklerini yağmalayan diktatörlerin artık iktidarlarını sürdürmelerinin mümkün olmadığı açıktı. Bunu elbette dünya egemenleri de biliyordu. Bu devrimlere müdahale edileceği gün gibi ortadaydı. Eski Sovyet cumhuriyetlerinde yapılan renkli devrimleri de izliyorduk elbette. Ayrıca kapitalizmin hız ve menzil sorunlarını, krizlerini de biliyorduk. Bunun için başta İslam coğrafyası olmak üzere dünyanın tamamının neo-liberal yağma sistemine dahil edileceği, herkese kredi karı dağıtılacağının da farkındaydık.

Her şeye rağmen Tunus’u, Mısr’ı alkışladık; Arap halklarının özgürlük ve adalet talebini görmezden gelmek nasıl mümkün olabilirdi ki… Sonra Tunus ve Mısır’daki devrimler, nispeten kansızdı, benim öteden beri savunduğum silahsız halk ayaklanmaları diktatörleri devirmişti. Sonrası halkların vereceği mücadele ile ilgiliydi; diktatörler devrildikten sonra ortaya çıkacak tehlikeyi, neo-liberalizme, devrimlerin banka kartı devrimlerine dönüştürmek isteneceğine dikkat çektik.

Libya’da işler döndü; Türkiye Başbakan’ı, önce “NATO’nun Libya’da ne işi var” dedi. Sonra Fransa bombardımanı ve Libya muhalefetinin hızlıca silahlandırılma başlayınca Türkiye savaş gemilerinin NATO’nun emrine verilmesine şahit olduk. Libya yerle bir edildi. Türkiye Hükümeti’nin bu kurulacak akbaba sofrasında pay alma acullüğünü bir tarafa not ettik.

Sıranın Suriye’ye geleceği çok açıktı. Ve lakin Suriye’nin Libya olmadığı ortadaydı. Yazdık, çizdik uyardık, Suriye muhalefetiyle, herkesle konuştuk. Elbette özgürlük ve adalet Suriyelilerin de hakkıydı. Tüm risklere rağmen Suriye devrimi, silahsız halk ayaklanması yoluyla olmalıydı. Muhalefetin silaha sarılması, Suriye devrimi için de bölge için de büyük bir talihsizlik olurdu. Bunları anlattık.

Daha ayaklanma yeni yeni başlarken dünyanın dört bir yanından taşınan savaşçıları görüyor, hazırlıklara şahit oluyorduk. Hükümet dahil herkese söyledik. “Arkadaşlar burası Libya değil, Suriye Suriye’den ibaret değil, burada Hizbulalh var, burada İran var, Çin ve Rusya var. En önemlisi İsrail var. ABD ve İsrail’in en büyük derdi İran-Suriye-Hizbullah-Hamas ittifakıdır, bunu bozmak, bunu kırmak isteyecekler” dedik. “İslam coğrafyasının, Müslümanların yumuşak karnı mezheptir, Şii-Sünni düşmanlığıdır, bunu kaşıyacaklar, buradan Müslümanların içine tekrar ve kalıcı düşmanlıklar ekecekler” diye uyardık.

Başka önemli bir şey daha gördük. “Bölgedeki diğer diktatörler; Suudi Arabistan, Ürdün, Katar, Kuveyt, Bahreyn ve diğerleri Suriye’yi Arap baharını durdurma alanı olarak seçecekler. Burada iç savaş çıkarıp devrimin yönünü değiştirecekler, diktatörlere; baskılara, adaletsizliklere karşı olma dinamizmi boğacaklar, Müslümanları gerçek düşmana değil birbirlerine karşı savaştıracaklar.” Bunları gördük ve söyledik.

Bu arada herkesin her şeyi görmesine vesile olacak bir olay oldu. Bahreyn’de diktatör rejim silahsız halk ayaklanmasını Suudi Arabistan ordusunun yardımı ile kanlı bir şekilde bastırdı, bine yakın insan öldürüldü. Bahreyn’in nüfusunun 200 bin civarında olduğu düşünülürse ne büyük katliam yapıldığı görülür. Bahreyn’de yönetim Sünni, halkın çoğunluğu Şii’dir. Kimse Bahreyn’de özgürlük ve adalet isteyen halkı görmedi, Bahreyn devrimi kanlı bir şekilde boğulurken kimsenin kılı kıpırdamadı; Batı, ABD, NATO, Türkiye, Ahmet Davutoğlu, Haklan Albayrak hiç ses çıkarmadılar, kimse oraya savaşçı göndermedi, IHH yardım konvoyları kaldırmadı.

Buna dikkat çektik, gözlerinin içine soktuk ama görmediler, görmek istemediler. “Yapmayın, etmeyin” dedik, “her şeye rağmen Türkiye’nin Suriye ve bölgedeki nüfuzu önemlidir; Suriye yönetimi baskı ile gönderilebilir. Aman halk silahlandırılmasın, ayaklanma silahlı hale getirilmesin, iç savaş çıkartılmasın. Bu savaş çok kanlı olur, bu savaş çok uzun sürer, çok insan ölür, Suriye yıkılır, yerle bir olur, bunun vebali ağırdık” dedik. “Suriye ordusu silah kullanmaya başladı, insanları öldürüyor, ordu ateş ederken muhalefet armut mu toplasın, bu haksızlıktır” dediler. “Hayır” dedik, “bu tuzaktır, muhalefet asla silah kullanmasın, hiçbir ordu kendi halkını öldürerek tutunamaz” dedik, dinletemedik. “Bakın, Hüsnü Mübarek de silah kullandı, ama silahsız Tahrir ayaklanmasını bastıramadı” dedik, “sus” dediler.

Sonuç ortada; Suriye’de 100 bine yakın insan öldü, he gün en az 200 kişi ölmeye devam ediyor. 4 milyon insan evinden yurdundan oldu. Suriye yıkıldı, yok oldu. Hala savaş devam ediyor, yakında biteceğine dair de bir işaret yok. “Ama Rusya ve Çin, ama İran, ama Hizbullah var” diyorlar. Doğru da biz bunları size başta söylemiştik.

Şimdi geldiğimiz yere bakın, herkes susuyor, ABD/NATO susuyor, Rusya susuyor, Suudi Arabistan ve Katar birbirlerine girmiş durumda. Türkiye susuyor; Ahmet Davutoğlu’ndan ses yok, işine geldiğinde, muhalefete vurmak için gerektiğinde Başbakan Erdoğa’ın prompter’ından birkaç cümle geçiyor, o kadar.

Şimdi ben soruyorum, Hakan Albayrak’a ve diğerlerine; bu insanlık trajedisinin, bu çocuk ölülerinin, bu ırzına geçilen kadınların, bu yakılıp yıkılan ülkenin hesabını kim verecek? Elbette, lanet olası Baas, elbette Beşşar Esad. Ve onlara destek verenler, onlara da lanet olsun. Ya sizler, ya Suriye muhalefetini silahlandıranlar, silahsız halk ayaklanmasını terörize edenler, onların hiç günahı yok mu?

Peki, bu coğrafyaya, Müslümanların arasına ekilen fitne, düşmanlıklar, Şii-Sünni kuplaşması ne olacak? Bu durum ilerde daha ne kadar insanın canına mal olacak? Bunların hesabını kim verecek, bu işlerde sizin hiç payınız yok mu?

ABD ve İsrail, yıllarca bunu yapmaya çalışıyor, işte sizin katkınızla bu oldu. Anlaşmalar imzalamanıza, kayıtlar yaptırmanıza gerek yok. Zaten artık ABD paralı asker almıyor. Asker bile almıyor; araştırmacı, gazeteci, uzman, akademisyen alıyor ve bunlardan çokça da buluyor. Üstelik çoğu nereye yazıldığını bilmiyor.

Bak, sevgili Hakan Albayrak, sana bir şey daha diyeyim, bugünlerde kolay kolay kimsenin kimseye söylemeyeceği bir şey. Elbette “devrim” önemlidir, “devrimin İslamileşmesi” de. Ama bunlardan daha önemli bir şey var, insan. Unutma, bu din, çocuklar diri diri toprağa gömüldüğü için geldi. Çocukların diri diri toprağa gömülmesi karanlığın en koyusudur, varlık bu karanlığı taşıyamaz, Hak Teala, bu karanlığa göz yummaz, müdahale etsin diye Peygamber gönderir. Görmüyor musun, Suriye’de çocukları diri diri toprağa gömüyorlar, kadınların ırzına geçiyorlar, insanları kurşuna diziyor, horoz keser gibi boğazlıyorlar. Bunları Baas’ın ölüm şebekesi Şebbiha da yapıyor, diğerleri de.

Evet, sevgili Hakan; elbette “aramızdaki hükmü Allah versin”. Hiç endişen olmasın; O, en adil hüküm vericidir; param parça olmuş çocuk bedenlerin dile gelip “Bizim günahımız neydi?” diye soracağı o gün gelecek ve hüküm verilecek, bundan hiç şüphe yok.


Editör: Suriye muhalefeti 8 ay silahsız sadece alkışlar, sloganlarla meydanlardaydı. Ama üzerlerine kurşunlar yağdırıldı. Her cenaze bir katliama dönüştü. Tecavüz ve yağmalar başladı. Eşkiya Şebbihalar meydanlara indi. Silahlanma bir zorunluluk olarak ortaya çıkmıştır. Bekaroğlu'nun göremediği bu hususu da hatırlatmak isteriz.

fikirzamani.com

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat