Kimse Kâfirleşmesin


Mehmet Ali BAŞARAN, Kimse Kâfirleşmesin

Mehmet Ali BAŞARAN


A+ |Normal |A-


2013 yılı Eylül ayında Adalet Bakanı Sadullah Ergin açıklamıştı:

"Gelecek 5 yılda 207 yeni cezaevi yapılması planlanıyor."

Ne diyeceksiniz şimdi siz buna?

Adalet mi Kalkınma mı!..

C: Hiçbiri.

2014 yılı Eylül ayı itibariyle Türkiye'de toplam 365 cezaevi bulunuyor.

A, A1, A2, A3, K1, K2, B, C, D, E, F, H, L, M ve T olmak üzere 15 tür cezaevi var. Bunların yanı sıra harflendirilmemiş 7 tür cezaevi daha bulunuyor:

Kadın Kapalı, Kadın Açık, BTOK (belirli bir tipi olmayan) Kapalı, Çocuk Kapalı, Çocuk Eğitimevi, Kapalı ve Açık.

Cezaevlerindeki insanlarımızın sayısı ise 160.000'i buluyor.

Türkiye'nin her yerinde cezaevi var, kapasiteleri dolmuş ve yenileri inşa ediliyor. Yerleşke yerleşke cezaevleri inşa ediliyor ülkenin dört bir yanında; bilhassa şehirlerin dışında.

Bu mühim konu da çoğu zaman gündemin dışında...

Bu kadar suç ve suçlu üreten bir sistemin sağlıklı olduğundan değil çürümüş olduğundan bahsetmeli.

Orta yerde duran zulmü görebilmek, ağırlığını tartabilmek gerek ki Adalete doğru bir yönelim sergileyebilelim. Yoksa, tabak kirliyse, içine konulacak yemek de bozulacaktır.

Adalet Bakanlığı'nı ele alalım mesela. Cezaevlerinden Adalet'e bakılabilir mi mesela?

Cezaevine girene kadar bir tür zulme uğrayan insan, cezaevine girdiğinde başka tür bir zulme uğruyor.

Çok kısa bir süre için tedbiren gözetim altında tutmak bir yana, insanı dört duvar arasına kilitlemek suretiyle cezalandırmak başlı başına bir sıkıntı, çözümsüzlük ve zulümdür. Bilindiği üzere bu, modern devlet ile ortaya çıkan bir yöntem ve İslam buna cevaz vermiyor.

Cezaevlerinde insanların ne kadar ıslah olduğu meşhur sorusu bir yanda dursun, sanki kazandırılacak sağlıklı bir toplum varmış gibi "topluma kazandırmak"tan bahsetmek samimi gelmiyor bana.

Bazı hususların altını ısrarla çizmeliyiz, kesin ve net:

Cezaevleri insanlık dışı uygulamalar merkezidir ve zulüm üstüne zulüm doğurur. Cezalandırmak adına çıkılmış bu yol, asla ve asla doğru yol değildir. İnsanın özüne, fıtratına, doğasına, geleceğine, kendisine ve birinci derecede yakınlarına yapılan bir hakaretin adıdır cezaevi.

İnsandır, suç işleyecektir ve elbette önleyici/caydırıcı biçimde cezalandırılmalı. Evet, ama böyle olmuyor.

Modern Devlet'in haddini aşması ve Rablik taslamasının en bariz örneği ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir zulüm döngüsü içinde öğütülüyoruz.

Örnek mi?

Örneklerden bir tanesini vereyim...

Farklı illerden, farklı harfli cezaevlerinden 10 kadar tutsakla mektuplaşıyorum. Geçen gün M Tipi Cezaevinden bir mektup aldım.

Mektuptan bir pasajı buraya aynen aktaracak ve birkaç soru soracağım. 20 yıldan fazla süredir cezaevinde olan bir siyasi tutsağın mektubundan:

"Burda çiçek ekmenin bir de hikâyesi var. İçeriye toprak almak yasak. Biz de bu toprağı zor bela üretiyoruz. Kışın yağan çamurlu/tozlu yağmuru, yerler kuruyunca toz halinde topluyoruz. Diğer taraftan muz kabukları, çekirdek kabukları (yıkandıktan sonra) elma ve birçok meyvenin kabuklarını kurutup saksıların üzerine döküyoruz. Ama en fazla da içtiğimiz çayın demini... Bunlar bir sezon sonra tıpkı çiçekçiden alınan toprağa dönüşüyorlar. Bir de sezon sonunda (sonbaharda) kuruyan tüm çiçekleri güzelce bağlayıp duvara asıyorum. Kışın yağmuru ve baharın güneşi ile iyice kıvama geldikleri için onları da ufalayıp toprağa karıştırıyorum. Anlayacağın, cezaevinde yapay toprakla bahçe kurup çiçek yetiştiriyoruz. Sonbaharda tohumları topluyoruz. Ya da kadife çiçeğinden 5-10 dal alıp kış boyunca suda bekletiyorum. Böylece baharda yeniden dikmek için elde malzeme de oluyor."

İnsanın toprağa dokunmasını yasaklamaya kimin hakkı var?

İnsanın ufuklara bakmasını yasaklamaya kimin hakkı var?

İnsanın uzaklara koşmasını, yağmurlarda ıslanmasını yasaklamaya kimin hakkı var?

İnsanı doğadan ve dahi doğasından kopartıp, bir kâğıdı buruşturur gibi buruşturup atmaya kimin hakkı var?

Kimse, "devlet" cevabını vermesin lütfen; kimse kâfirleşmesin!

Ve kimse kusura bakmasın: Görmeyerek veya görmezsen gelerek kendimize yazık ediyoruz.

Bize yazıklar olacak!

About these ads


Yukarı Dön

Yorum yapyorum

Yorumlar

Muradi
25.12.2014 22:09
Top ve Savaş
Hüseyin ağabeyin bahsettiği savaş 1. Kosova savaşıdır. Ancak bu savaş Osmanlının ilk defa top kullandığı savaş olarak geçer tarih kitaplarında. Mohaç savaşı ise 1526 tarihinde yapılmıştır. O zaman da Osmanlılar en etkili topları kullanıyorlardı. Doğrusu Osmanlının top kullanma konusunda bahsedilen şekilde bir hassasiyetinin olabileceğini hiç düşünmedim. Çünkü Osmanlı gerektiği zaman savaşlarda toplu katliam uygulamaktan da kaçınmamıştır. Merak edenler İhsan Süreyya Sırmanın yazdığı Osmanlı Tarihindeki Mısır-Memlükleriyle yapılan savaşların anlatımına bakabilir.
Hüseyin Alan
17.12.2014 00:34
KELİMELER MEVZUU
Kelimelerin haysiyeti vardır. Bir anlamı, değeri ifade ederler. Tevhid kelimesi gibi. Haysiyetsiz kelime olmaz mı, maleyani kelimeler akla gelmeli hemen, uzak duracağımız.

İnsanlar kelimelerle anlaşır. Ortak değerleri ifade eden kelimelerde ortak anlayış varsa mesele kalmaz. O nedenle de önemli kelimeler.

Kelimeler sadece lügat anlamıyla sınırlı mana vermez. Çok daha fazlasını ifade eder. Hayatın içinde doğru anlamını bulur. O nedenle doğru ifadeyi doğru kelime ile belirterek anlaşma olur.

Buna rağmen kelimeler, anlamın kaynağı değildirler. Anlamı sınırlayamazlar. Burasını iyi anlamaya çalışmalıyız. İşin püf noktası buradadır. Anlam esastır, kelimeler anlamın araçlarıdır. Kelimelere değil, kelimelerle ifade edilen anlama bakmalıyız. Bu taktirde kelimelerin haysiyetini yakalayabilir, ifadelerimizi doğru kelimelerle söyleyebilriz.

Son dönem Kuran okuru, kelimelerle oynaşarak, anlamı, kelimelerle sınırlayarak okuma yaptığı için Kuran okumuş olmuyor. Ne okuyorlar o zaman? Yazılı bir metin. Metinde geçen Türkçe kelimeleri çözmeye çalışmak Kuran okumak olmuyor bu nedenle.

Modernizm de öyle. Modern olmak ile modernist olmayı tefrik edemezsek, çuvallarız. İslam, geldiği her çağda moderndir. O topluma yeni şeyler de getirir. İşte o yeni şeyler moderndir. Ama bu durum İslamı modernist etmez. Neye karşı olacağımızı kelimeleri doğru kullanarak gösterebiliriz.

Kapitalist serbest pazar ilişkisiyle serbest ticaret ayrı şeyler. Kapitalizm yokken de serbest ticaret ve pazar vardı.

Hüseyin Alan
17.12.2014 00:02
İLMÜ-HAL
Müçtehitler müçtehitken 1.Murat zamanında yapılan Mohaç Meydan Muharebesinde ordunun top kullanıp kullanamayacağı tartışılır.

Alimler, karşılıklı savaşta yenildiği ve kellesinin gideceği zaman da dahi bir kafir şahadet getirirse öldürülemeyeceği hükmünü söyler. Top kullanıldığında kafirler topluca ve hızlıca öldürüleceği için şahadet getirdiği bilemeyeceğinden bu vebale girilemez derler. Velevki savaşı kaybetme riski olsun. Sultan top kullanılmayacak der ve kafirler top kullandıkları halde savaşı Müslümanlar kazanır.

Top, zamanının modernizmiydi. Allah'ın yardımı ve hükmü nasıl gerçekleşiyor, hangi şartlarda gerçekleşiyor, bunu anlatmak için hatırlattım o olayı.

Buradan hareketle çağımızın Müslümanına ne söylemeli? Bana sorarsanız, sağlıklı bir ilmü-hal bilgisine dönün demeli. Daha Kuran okumaya başlarken kendisine ezberlettirilen hadis, mezhep ve ilmü-hal karşıtlığının kendisini nereye götürdüğünü dahi düşünemeden aydınlananlaradır tavsiyem. Ne alaka mı dediniz?

Düşman kullanıyor, bizi mahvedecekler, bir savaştayız, böyle şey mi olur biz neden kullanmayalım topu diyenlere, o alakayı kurabilen, ilmü-hal bilenler cevap olacak.

Müzik lafına gelince, her "milletin" kendi müziği olur. Türkü yerine konçerto dinleyenler modernizmden bahsetmemeli. Kendi estürmanını çalacak, kendi güftesini yazacak, tınısıyla kendi müziğini yapacaklar da ilmü-hali bilenler olacak. Nasıl mı?

Itri'nin bestelediği tekbiri, salavatı hala huşu ile söyleyen ve dinleyenlerdir ilmü-halciler de.
Kemal Songür
15.12.2014 13:40
selam ile -2-
Bu tipolojiler; ''Hamas'ı uzlaşma zilletine düçar olmakla'' ''İhvan'ın ''tutsak'' olan öncülerini zilletle'' ''A. Kadir Molla gibi şehidleri münafıklıkla'' suçlayıp uzaktan gazel okuyan zavallılardır. Bunlar, istemezükçü/beğenmezükçü reflekslere mahkum/tutsak olan ve kardeşlik duygularını ''duygusal tepkimeler'' olarak adlandıran adeta robotlaşmış kişiliklerdir. Neyse diyelim!!, yüreklerin/gönüllerin ıslahı için dua edelim.
Şahsen cezaevlerini ziyaret ettiğimde, Bandırma'da, Nazilli'de, Gaziantep'de, Malatya'da, Diyarbakır'da ve en son 365 km.kare açıkhava ''tutsak''evi olan Gazze'de bu yiğitlerle kucaklaştım ve onların gözlerinde özgürlüğü/itminanı gördüm, önceden hiç tanış olmadığım kardeşlerimle birlikte ''kardeşlik türküsünü/haletiruhiyesini'' soluduk.
M. Ali kardeşimin duyarlılığından dolayı Allah razı olsun, Rabbimiz, ''tutsaklığı'' yaşayan kardeşlerimize sabır/ecir versin dualarımızla.



Kemal Songür
15.12.2014 13:34
selam ile. -1-
''Tutsaklığı'' bir mekanda 'zorunlu' yaşamak ve birçok şeyden mahrum bırakılmak olarak tarif etmek doğrudur, ancak bu tarif dünya ile sınırlı olan bir tariftir. Asıl tutsaklık hayata salt bu dünya merkezli bakmaktır, ''yaşayan ölüler'' ''görmeyen gözler'' ''işitmeyen kulaklar'' ''fıkhetmeyen kalpler'' misali yeryüzü özgür olduğunu sanan tutsaklarla doludur.
Allah'ı razı etmek için mücadele eden her müslüman özgürdür, cehdinin karşılığı olarak mahpus olması gerçekte bir tutsaklık değildir, bu bilinç ile hayatı okuyan nice tutsak olan mü'minler görece özgür olanlardan daha özgürdür, nice hastalıklarla imtihan edilenlerin görece sıhhatli olanlardan daha sıhhatli oldukları gibi.
Bütün bunları ''uzaktan gazel okuma'' kolaycılığıyla söylüyor değiliz, Allah için bu dünya hayatında ''tutsaklığı!'' yaşamak ve sabretmek her kişinin değil er kişinin harcı olsa gerektir, (o yiğitlere selam olsun) bu da herkesin nasibi değildir.
''Kardeşlik türküsünü'' söyleyebilmek ve gereğini yapmak da her kişinin değil er kişinin harcı olsa gerektir, kimilerine ''kardeşlik türküsünü'' mırıldanmak bile nasip olmamaktadır, çünkü, türküler dertli yüreklerden sadır olur, aynada sadece ben'ini görenler ve adeta diğerlerine kin/nefret ile bakanlar ve de aslında kendileriyle bile barışık olmayanlar türkü bile mırıldanamazlar.
Mehmet Ali Başaran
14.12.2014 15:13
Hüseyin Alan’a…-2--
Bu insanlar esir edilmiş, hücrelere kapatılmışlardır. Onlar örgüt kurup ellerine silah almamış ve savaş ilan etmemişlerde de, klasik manada, devlet savaş açmıştır, kendince savaşmış, esir etmiş, etkisizleştirmek ve kimliksizleştirmek istemiştir, bunun için mücadele vermiştir.
Bu insanlar maddi anlamda esirdir, tutsaktır. Kapatıldıkları yerden çıkamamaktadırlar, gidememektedirler.
Tağut tarafından kinle, nefretle, düşman görülerek, yaşam tarzlarına karşı savaşılarak alıkonan ve mahkûm edilmeye çalışılan bu insanlara tutsak demek bana yanlış görünmüyor.
Şimdilik böyle düşünüyorum.
Mehmet Ali Başaran
14.12.2014 15:12
Hüseyin Alan’a…-1-
Haklısınız. Kavramları doğru kullanmak lazım….
Cezaevinde yazıştığımız ve görüştüğümüz, siyasi davalardan dolayı içeride olan Müslümanlar kendilerine “mahkûm” değil, bir bilinç vermesi açısından “tutsak” demeyi tercih ediyorlar. Onlara “mahkûm” demek, onları mahkûm etmek manasına geliyor. Sonuçta bu insanları bir şekilde adlandıracağız.
Osmanlıca Türkçe Sözlük’te mahkûm şu anlamlara geliyor:
http://www.osmanlicaturkce.com/?k=Mahk%FBm&t=@
1. Aleyhinde hüküm verilmiş olan. Dâvayı kaybedip cezalanan.
2. Birisinin hükmü altında bulunan.
TDK sözlüğünde tutsak kelimesi şöyle anlamlandırılıyor:
1. askerlik Savaşta ele geçen düşman, esir
2. Gitmesine, serbestçe hareketine engel olunan

Şu durumda birincisi: kendilerinden mahkûm değil tutsak diye bahsettiklerinden, onlara saygı duyarak ve onlardan öğrenerek bu kelimeyi dilimize doladık.
İkincisi: bir davayı kaybetmiş değiller, mahkûm değiller, Allah’tan başkasının hükmü altında da görmüyorlar kendilerini, pişman da değiller yaptıklarına/yaşam tarzlarından ötürü.
Topla tüfekle yapılan bir savaş değilse de savaştır, zalimlerin Müslümanlarla, “islami hareketle” gayri nizami, gayri ahlaki ve gayri hukuki savaşı söz konusudur. (malum 90’lı yıllar)Harp psikolojik de olabilir, sonuçta.
Hüseyin Alan
13.12.2014 13:33
-3-
Günümüz Müslümanı çağdaş akla, çağdaş ideolojik değerlere, ölçülere ve durumlara göre düşünmeyi ve hatta yaşamayı alışkanlık ettiği için İslamı da, Müslümanlığı da yanlış anlıyor, kavrıyor.

En başta başkalarının elinde, iktidarında, tasarrufunda her ne varsa
onları kendisinin eksiği olarak biliyor, görüyor. Hatta kendisinden gasp edilmiş "haklar" olarak biliyor.

Bu nedenle idealini, varlığını, varlık gerekçesini ve varacağı yeri eksik olarak gördüğü şeyleri elde etmekten, onlara sahip olmaktan yana sanıyor. Öyle sandığı için de diğerleri gibi barbarlaşabiliyor, umutlarını ne kadar gerçekleştirmiş olursa o kadar da diğerleri gibi oluyor. Diğerlerine
benziyor. Bunun neden böyle olduğu anlaşılabilmiş midir acaba?

Müslümanın eksikliği devlet, toprak, dil, kültür, mercedes, makam, statü ise, bunları elde etmek için vereceği bir "mücadelesi" varsa, varacağı yer neresi olur? Bunların bir kısmını veya tümünü elde etmek için hangi yönteme baş vurur? Ve Müslümanlık bunun neresindedir?

Bu gün Müslümanlar insanlar arasından seçilmişlik örnekliği gösteremiyorsa, bilinmeli ki eksikliğini varsaydığı şeyler konusunda diğerleri gibi olduğu, elde etmek istedikleri için tıpkı diğerleri gibi numara çekerek yamulduğu, ele geçirdikleriyle de tıpkı diğerleri gibi hareket ettiği içindir.

Sorun, ne eksikliğini çektiği şeylerde, ne, ne pahasına olursa olsun elde etmeyi umduklarında, ne de bunlara ulaşmak için kullandığı yöntemlerdedir. Sorun, Müslümanlığı kavrayışındadır. Burası düşünülmeli
Hüseyin Alan
13.12.2014 13:08
-2-
PKK, eksiği nerede görüyor? TC'nin adı konmuş bir ulus devleti var. Toprağı var. Adı konmuş bir ulusu var. Dilini ve kültürünü, müziğini, edebiyatını, sanayisini, ticaretini vs yaşıyor ve üretiyor.

Kürtler, ayrı bir ulus olduğu, dolayısıyla ayrı bir dile ve kültüre sahip olduğu halde, yüzlerce yıldır bu topraklarda yaşadığı halde, nedeni bir ulus devlete sahip değil? Bu "hakkını" engelleyen ne?

Savaşını neden veriyor? Türklerin elinde olan bizim elimizde neden yok diye. BURAYA ÇOK DİKKAT EDİNİZ LÜTFEN. Diğerlerinin elinde olan bizim elimizde neden yok? Oysa onlar, bizim de hakkımız vs.

Neden böyle düşünüyor, neden öyle bir hakkı olduğunu savunuyor ve bunun için savaşıyor? İşin püf noktası burasıdır. Burası anlaşılırsa, Müslümanlığın da, modern ideolojilerle İslam'ın farkının da ne olduğu da anlaşılacak.

Ulus devletler öncesinde, imparatorluklar veya dini değerlerin hükümran olduğu dönemlerde Kürtler böyle düşünebilir, Türkler böyle yaparlar mıydı? HAYIR...

Çünkü o zaman insanlar kan bağına, soy bağına, dil grubuna, etnik yapısına, toprağına ve ırki kültürüne göre tanımlanmazlar, böyle tasnif edilmezlerdi. Böyle bir kültür yoktu. Tarih boyunca da olmamıştı.

Modern çağların uyduruk, modern ideolojilerin sapık ölçüleri ve değerleridir bunlar. Türk ulus devleti'de, Marksist ve vahşi yöntemlerle Kürt ulus devleti kurmaya çalışan PKK'da, modern zamanın "türedileridir." Özgürlüktü, kültürdü, haktı, tarihti, ayetti vs uydurmaları da işleri meşrulaştırmak, yutturmak içindir.
Hüseyin Alan
13.12.2014 12:47
İYİ BİT AÇILIM OLSUN DEYÜ
Kavramları doğru kullanmalıyız: Bu gün PKK tutsaktan, tutsaklıktan bahsedebilir ama bir Müslüman edemez. Neden?

PKK 40 senedir kendince ilan edilmiş bir savaş yapıyor. Kürt ulus temelli laik bir Kürdistan kurmak için. Özerklikti, yerellikti vs sosu, süreçle, şartlarla ilgili taktiksel bir kıvırmadır. Onlar kıvırabilir, onlar için doğru da olabilir. Bu başka bir şey.

PKK nizami orduyla savaşı göze alamadığı, ulus devlet kurmak için başka yol da bulamadığı için şehirlerde, kalabalık yerlerde kahpece, kalleşçe suikastlarla sivil insanları öldürüyor. Bu gerilla savaşı değildir. Gerilla kır gerillasıdır, dağlarda savaş verir. Ama özü solcu, kabuğu ulusalcı ideolojisinden dolayı şehirlerde "gerilla" savaşı verdiğini söyleyerek kendini meşrulaştırmaya çalışıyor. Bu nedenle yakalanan adamlarına tutsak diyorlar.

Peki bir Müslüman bu kavramı kullanabilir mi? Ortada savaş yapan taraflar olmadığına göre olmaz. Bu işin edebiyatını yapmak bile zihinleri bozar, bozuyor zaten. Kaldı ki, olsa bile, bir Müslümanın savaş yöntemi, taktiği asla PKK'nın ki gibi vahşice olmadığı gibi, köyleri yakıp yıkan, hayvanları ve ekinleri zehirleyen, insanları şehirlerde perişan eden TC'ninki gibi de olmaz. Kısaca amaç için her yol mübah değildir. Bir Müslüman bunun için farklıdır

Kavram, nefsinin tutsağı olarak kullanılsa bile orada mecaz yapıldığı bilinmektedir. O halde kavramları doğru, yerli yerinde kuralım yoksa sapı samana karıştırır, sevap işleyeceğiz derken günaha gireriz farkında bile olmadan...
Yakup Döğer
11.12.2014 12:53

Zalimilerin egemen olduğu yerde zulüm iktidardır.
Zulüm zalimin doğası gereğidir.Adalet İslamın doğasında olduğu gibi.

İskender fetih ettiği topraklarda hakimiyetini nasıl sağlayacağı konusunda Aristodan fikir ister, Arito da ona şöyle der:

" İnsanların arasına nifak tohumları ekeceksin , birbirleriyle kavgaya tutuşunca hakem olarak kendini kabul ettireceksin.Ama anlaşmaya giden bütün yolları tıkayacaksın.''

Şimdi dünya emperyalizminin referans aldığı ilke burasıdır ve bulunduğumuz ülkede emperyalizmin dişlilerinden bir dişlidir.
Modern denilen hukuk birisini uzun süreli cezalandırdığında cezalandırılan sadece kişi değildir.Onunla birlikte ailesi,çocukları,etafı, kim varsa o kişiye yakın hepsi cezalandırılır.

Bunlar gelişi güzel değil bilinçli yapılan işlerdir.Cahiliyenin egemenleri kendi kurallarının ihlaline en küçük bir taviz vermezler,çünkü amaçları asla başkaldırmayan topluluklar meydana getirmektir.

Bu anlayışın karşı duruşunda islam vardır.Yani diyeceğim o ki Müslümanlara çok iş düşmektedir.
Hüseyin Alan
10.12.2014 23:59
-2-
"Kafirleşmek" hakikati örtmektir. Bunun çağdaş izahı, modern bilgi ve hakikatin tek doğru olduğunu kabul etmek oluyor. Neye karşılık bu tez? Dini hakikate ve vahyi bilgiye karşılık.
Teorik olarak böyle ama işin gerçeğe dönüşmüş pratiği var. Bir kaç yüzyıllık tecrübeye da sahip. O halde bir kaç yüzyıldır vahiy temelli bir düzen ve sistem yok.

Modern hakikate göre kurulmuş bir düzende, toplumsal işleyişte modern ödüller ve cezalar olur. Sistemin ve düzenin kendisi "kafir" bir hakikat anlayışına sahip olunca, uygulamaların kendi hakikat anlayışına göre olması doğal olandır. Neresinden tutalım şimdi bunun? Neresinden tutsak elde kalıyor zaten!
Hüseyin Alan
10.12.2014 23:51
katkı olsun diye
Cezaevi modeli modern devletler döneminde icat edilmiş bir şey. Klasik devletlerde bu uygulama yok. Ayrı bir bahis ama eskiler daha insani ve caydırıcı çünkü hemen hepsi dinden kaynaklı cezaları uyguluyorlar.

Modern devletler, kitleleştirir, sürüleştirir. Direnenleri terbiye eder! Bunu anlamak için şu örnek açıklayıcıdır:

Ormanlık alanlar, çalılıklar, doğal olarak yetişmiş bitkiler ve ağaçlar, bahçeler, parklar ve mesire yerleri haline getirirlir. Bu, bitkileri ve ağaçları terbiye etmektir. Standartlaştırmaktır...Evcil hayvanların durumu da budur... Aralarından birileri boy vermeye, standartı bozmaya kalktığında boynunu kesmek gibi bir şey. Ya uyarsın ya uyarsın. Başka seçenek yok.

Doğal olanı modernleştirmek. Sisteme uydurmak. Terbiye etmek. Hayvanları evcilleştirmek. Ağaçları budamak. Modern kafa bu.

Aynı kafa, insan ve toplumu da öyle görüyor. Terbiye. Eğitim. Standartlaştırmak. Doğallığı bozmak. Özgür olanı köleleştirmek. Zecri olarak.

Karşı koyanlar ehlileştirirlir. Cezalandırılır. Terbiye edilir. Kişiliği, izzeti, insanlığı ve özgüveni yok edilerek. İtaat eden köle ruhlu sürüler haline getirilerek. Neden? Oyunu bozabilir. Düzeni bozabilir. Kral çıplak diyebilir... Başka türlüsünden istifade edilemez çünkü.

Sürüleşmeyenlerin bir kısmı cezaevlerinde ehlileştirilir. O bir "suçludur". "Zararlıdır". Kalan kısmı ağır ekonomik cezalarla aç bırakılır. İşsiz bırakılıır. Çevresi dağıtılır. Kötü yola düşmüş gibi. Kullanışlı hale getirirlir. Ormanı parka dönüştürmek gibi.
Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat