Mehmed Durmuş'la "Abant Konsili" üzerine söyleşi


Mehmed Durmuş'la "Abant Konsili" üzerine söyleşi

A+ | Normal | A-

Son güncelleme: 24 Kasım 2012 Cumartesi 15:19


Pavlusçu Hıristiyanlığın kurumsallaştırıldığı konsillerden mülhem, "Abant Konsili" terkibiyle ifade ettiği Abant toplantılarını aksatmadan analiz eden Durmuş'la, Abant Platformu'nu, bu platformu oluşturan "Abant ruhu"nu ve 26 Abant toplantısının analizinden oluşan kitabı "Abant Konsili"ni konuştuk.

Küre Medya / Haber Merkezi
ktibas Dergisi yazarı Mehmed Durmuş, 1998 yılındaki ilk toplantısından bu yana Abant Platformu'nun sıkı bir takipçisi. İktibas Dergisi'nde toplantıları değerlendiren yazıları, "Abant ruhu"na yönelik temelli bir eleştiri ve tarihe düşülmüş tevhidi bir şerh niteliğinde.

Pavlusçu Hıristiyanlığın kurumsallaştırıldığı konsillerden mülhem, "Abant Konsili" terkibiyle ifade ettiği Abant toplantılarını aksatmadan analiz eden Durmuş'la, Abant Platformu'nu, bu platformu oluşturan "Abant ruhu"nu ve 26 Abant toplantısının analizinden oluşan kitabı "Abant Konsili"ni konuştuk.

Durmuş, Abant toplantılarının öngördüğü uzlaşma ve hoşgörü kültürü neticesinde iman ve küfür zıtlığının ortadan kaldırılmakta olduğunu, mü'minler ve kâfirler anlamında bir ‘biz ve onlar’ ayrımının tamamen kerih hale getirilmekte olduğunu katdediyor ve şöyle diyor:

"Tevhidle şirkin, İslam'la küfrün anlamını neredeyse hiç kavramayan ama geriden bakıldığında ‘dindar’ olarak adlandırılabilecek bir gençlik yetiştirilmiştir. Abant ve benzeri platformların çabaları sayesinde, Kur'an’a dayalı bir toplum oluşturmayı hayatının en büyük hedefi yapan mü'minler, çağın gerisinde kalmış marjinal bir grup olarak yaftalanmıştır. İslam'la laik-demokratik zihniyeti telif ederek peyda ettikleri yeni hayat tarzının sınırlarına diktikleri kalın duvarların bekçiliğini yapmakla meşguller; ‘marjinal’ saydıkları mü'minleri duvarın içine almamakla da iftihar etmektedirler."

Mehmed Durmuş'la yaptığımız söyleşiyi dikkatlerinize sunuyoruz:

- 1998 yılındaki ilk toplantısından bugüne Abant Platformu’nun sıkı bir takipçisisiniz. Öncelikle şunu sormak istiyorum: Bu platforma niçin kafayı taktınız!

- Bismillahirrahmanirrahîm. Değerli kardeşim, kafayı takmak tabiri Türkçede biraz şaibelidir bilirsiniz. Ama buna kafayı takmak denirse de densin, rahatsız olmam bu deyimden. Abant toplantılarına aklım takılıyor, içimde bir ses buna itiraz ediyor, iman ettiğim Din’le çelişen bir şeyler dönünce, her mü’min gibi ben de gayrete geliyorum. Gayrete gelmemem şerre alamet olurdu.

- Abant Toplantıları’na yönelik “konsil” nitelemesi ağır bir niteleme değil mi? Bu toplantıların misyon olarak, Pavlusçu Hıristiyanlığın kurumsallaştırıldığı İznik Konsili ve sonraki konsillere benzediği iddianızın somut gerekçeleri nelerdir?

- ‘Konsil’ nitelemesi ağır değil, hafif bile. Çünkü yaptıkları iş bu. Zaten çok değer veriyor göründükleri ‘diyalog’ kavramının bir yerine denk geliyor, o yüzden bu nitelemeye itiraz da etmemeleri gerekir.

Sizin de işaret ettiğiniz gibi, şirkle örülmüş bugünkü Hristiyanlık varlığını, Hristiyan konsillerine borçludur. O konsillerde İncil ile İsa (a.s)’a inzal edilen İslam, Pavlus gibi, İsa’ya dost olmamış birinin yön verdiği doğrultudaki bir dine dönüştü. İslam’ın bütün kelime ve kavramları tahrif edildi. İsa Peygamber Allah'ın Meryem’e nefhettiği ruhu, Allahın kulu ve elçisi (abd ve rasûl) iken Allah’ın oğlu yapıldı. Kilise babalarının yazdığı özetler, gerçek İncil’in yerine ikame edildi, birbirini tutmayan İnciller neşredildi.

Bugünkü Abant Platformu’nun misyonu da budur. Tabi ki Kur'an artık İncil’in akıbetine uğratılamaz, böyle bir tehlike ebediyen ifnâ olmuştur; Rabbimize ne kadar hamd etsek yeridir. Allah Kitabını korumuştur. Fakat Kur'an, nazım olarak, lafız olarak, Mushaf olarak değil, anlam, içerik, muhteva olarak Hristiyanlığın akıbetine doğru götürülmek istenmektedir. İslam’la demokrasinin, İslam'la laikliğin hiçbir tenakuz içermediği, İslam'ın bu düşünce sistemleriyle bir alıp-veremediğinin olmadığı iddiası, sorduğunuz somut gerekçeleri oluşturmaktadır. İslam, ilk Peygamberden Muhammed (a.s)’a olduğu gibi, Kur'an’ın indiği günden günümüze kadar da, insan kümeleri içerisinde yaşayan ne kadar şirk kültürü, ne kadar tevhid karşıtı akide, düşünce ve davranış biçimi varsa bunlarla mücadele etmek, ortadan tamamen kaldırmak için indirilmiştir. Abant Platformu adı verilen konsil ise, işaret ettiğimiz tarzda ne kadar şirk ve küfür tezahürü varsa bunlarla iyi geçinme, İslam'la bunların arasını bulma çabasındadır. İslam karşıtı kurulu düzenleri rahatsız etmeyen İslam, görünüşte İslam ise de gerçek İslam değildir. Bu, İslam’a yapılabilecek en büyük ihanettir. Abant Platformu hiçbir toplantısında, İslam'ın herhangi bir kavram ya da kurumunu ele almış, bu kavram ve kurumla ilgili sorunları gidermeye yönelik bir çaba sarf etmiş değildir. Bu bile Abant’ın misyonunu anlamak için yeterlidir.

Bugün dünyaya hükmeden müstekbirler şunu söylemektedirler: Siz, İslam'ın bir devlet düzeni, bir yaşam biçimi olmasını istemeyin, istediğiniz kadar ‘dindar’ olabilirsiniz, İslam'ın birtakım tezahürlerine tutunabilirsiniz. Bunda hiçbir beis yoktur. Tabi bu arada, birtakım haham ve rahipleriniz de, İslam'ın bir devlet düzeni önermediğini, devletin hiç önemli olmadığını, İslam'ın %98 itibariyle kişi ile Allah arasındaki bir vicdan işi olduğunu söylemelidir! İşte Abant’ı dünya çapında makbul kılan budur.

- Abant Platformu’na yakın çevrelerin sık sık dile getirdiği “Abant ruhu” terkibi sizce ne ifade ediyor?

- Ruh’tan ruha fark vardır… İnsanı insan yapan, bedeni canlı kılan şey anlamında ‘ruh’, Rasulullah Muhammed (sav)’de de vardı, onun en meşhur muarızı Ebu Cehil’de de vardı. Bir şeye sırf ‘ruh’ denmiş olması o şeyi iyi yapmamaktadır. Bu anlamda bir doktrin olarak Kemalizmin ruhundan da bahsedilebilir, herhangi bir grubun, bir partinin ruhundan da bahsedilebilir. Benim gördüğüm ‘Abant ruhu’, Kur'an’ın insan nefsini tanımlamak için kullandığı kelimelerle söyleyecek olursak, insanın desîselerle kirlettiği, kendisini helake sürükleyen nefsi çağrıştıran bir ‘ruh’tur. Oysa Rabbimiz, nefsini arındıran/tezkiye edenin felaha ereceğini müjdelemektedir. Nefis ise demokrasi ile laiklikle, liberalizmle, çoğulculukla ve mitik, mistik hezeyanlarla tezkiye edilemez.

Kısacası ‘Abant ruhu’, ‘müslüman demokrat’ diye tesmiye ettikleri, çağdaş küresel istikbarı yücelten, kendi kökeninde bulunan değerleri küçülten, Pavlusvarî bir ruhtur.

- Abant’ın 2004 yılında karar verdiği yurtdışı açılımında ilk tercihinin mevcut dünya istikbarının merkezi olarak niteleyebileceğimiz Washington olmasını nasıl yorumlamalı?

- Nasıl yorumlanacağı çok açık: Bunların ‘ışık’ları batıdan gelmektedir. Kıbleleri Washington’dır. Aslında bu işbirlikçilik zihniyeti, gücü kıble edinmektedir. Dünyaya yön veren ilahlar Washington’da kümelenmiş vaziyettedir. Gün gelse dünya istikbarının merkezi mesela Somali’ye intikal etse, kıbleleri orası olacaktır. Bu anlamda Allah'ın, ekin bitmez, kurak bir araziyi İbrahim (a.s)’a kıble tayin etmesinin hikmetini belki bir kere daha düşünmenin yeridir.

Dünya çapında okullar açmalarına, kültürel faaliyetlerde bulunmalarına imkân veren efendilere elbette diyet borçlarını ödemeleri gerekirdi. Neo-Nurculuğun da ABD’den sevk ve idare edildiğini unutmamak gerekir.

- Abant Platformu’nun Türkiye dışında da toplantılar düzenlemeye başlaması, bu platforma yakın çevrelerin yayın organlarında “Abant Platformu sınırları aştı” şeklinde ifade edildi. Abant’ın aştığı “sınırlar” sizce sadece coğrafi sınırlar mı?

- Hayır. Zaten sorunuz, cevabını da kısmen içinde taşımaktadır. Abant Platformu, tevhidle şirk sınırlarını aşmış, sınırları sürmüştür. Sınırlar birbirine karışmış vaziyettedir. Tabi bu onların ‘tarla’sındaki durumdur. İslam’ın mutahhar tarlasına gelince herkes o tarlanın tertemiz olduğunu, şirkten tamamen arınmışlığını görür. İslam şirkin zerresine bile müsaade etmez.

Müslümanların geçmiş yıllarda el emeği göz nuruyla zor bela elde ettikleri bilinçleriyle ‘bizim’ diyemedikleri birçok şirk kültürüne artık rahatlıkla ‘bizim’ denmektedir. İman ve küfür zıtlığı kalmamıştır; mü'minler ve kâfirler anlamında bir ‘biz ve onlar’ ayrımı tamamen kerih hale getirilmiştir. Tevhidle şirkin, İslam'la küfrün anlamını neredeyse hiç kavramayan ama geriden bakıldığında ‘dindar’ olarak adlandırılabilecek bir gençlik yetiştirilmiştir. Abant ve benzeri platformların çabaları sayesinde, Kur'an’a dayalı bir toplum oluşturmayı hayatının en büyük hedefi yapan mü'minler, çağın gerisinde kalmış marjinal bir grup olarak yaftalanmıştır. İslam'la laik-demokratik zihniyeti telif ederek peyda ettikleri yeni hayat tarzının sınırlarına diktikleri kalın duvarların bekçiliğini yapmakla meşguller; ‘marjinal’ saydıkları mü'minleri duvarın içine almamakla da iftihar etmektedirler.

- Her Abant toplantısını yakından takip ve analiz etmiş bir yazar olarak, toplantılarla ilgili değerlendirme yazılarınızda sonraki toplantılar için öngördüğünüz gelişmelerin birçoğunun hakikaten sonraki toplantılarda yaşandığı görülüyor. Abant’ın, İslam’ı, laik-demokratik şirk kültürüyle uzlaştırıp telif etme konusunda her toplantıda artan bir cüretkârlıkla hareket edeceği ve giderek küresel bir think tank haline geleceği öngörüleriniz örneğinde olduğu gibi. Bu isabetli öngörüleri yapabilmenizi sağlayan etken nedir?

- Belirli bir konunun, başkalarından belki biraz daha önem vereni takipçisi olunca, o alandaki bakış açınız, yorumlarınız ve gelecekle ilgili öngörüleriniz farklılaşmaktadır. Etken bu olsa gerektir.

- Abant Platformu sürecini Türkiye’deki son dönemde yaşanan gelişmeler çerçevesinde göz önüne aldığımızda, Abant Toplantıları sonuç bildirilerinde tavsiye edilen ideolojik tercihlerin ve sosyal, siyasal ve iktisadi düzenlemelerin kuvveden fiile geçirilmekte olduğuna tanık oluyoruz. Bu durum size ne ifade ediyor?

- Türkiye’deki demokratik değişimin tek bir aktörü yok. AKP bunun en büyük siyasal ayağıdır ama bir de fikrî, kültürel, ideolojik özneleri vardır. AKP aynı zamanda ideolojik dönüşümü de yapmaktadır elbette fakat şöyle bir düşünürsek, Abant’ın yerine getirdiği görevi AKP yapamazdı, kendi mantığı içerisinde yapmaması da gerekir. Aslında Abant’ın gündemi, dünyaya yön verilen şehirlerde, üniversitelerde, dünyaya yön veren kurumların ve kişilerin gündeminin Türkiye için güncellenmiş versiyonundan başka bir şey değildir. Demokratik değişimi AKP, Neo-Nurculuk, Abant Platformu gibi grup, örgüt ve teşkilatlar birlikte yürütmektedirler. Mesela bir Zaman gazetesini bu bağlamda iyi değerlendirmek gerekir. Aslında demokratik değişime hizmet etmeyen bir ulusal gazete yok denecek kadardır fakat Zaman’ın misyonu ayrıdır.

Bir think-tank kuruluşu olarak Abant Türkiye’nin (ve dünyanın) en ‘birikimli’ entelektüel tabakasıyla, tartışılması gereken her konuyu masaya yatırmakta, AKP ve başka değişim aktörlerine gereken yol haritasını sunmaktadır.

- Abant Toplantıları’na katılan ve o toplantılarda “karakolda söyledikleri doğruların” hilafına konuşup, İslam’ın bâtıl kültürlerle eşitlenip sentezlenmeye ve payandalaştırılmaya çalışıldığı sonuç bildirilerine imza atan “İslamcı” yazar ve akademisyenlere dair yorumunuz nedir?

- Sizin de yaptığınız gibi, tırnak içine alacağımız ‘İslamcılıkları’ kendilerinden menkul bu yazar, gazeteci ve akademisyenlere ilişkin yorumumu kitapta yaptım ama kısaca tekrar etmek gerekirse, hayatta en acınacak durumda olan insanların, safını tam seçememiş, duracağı yeri belirleyememiş, iki arada bir deredekiler olduğunu düşünüyorum. Bu insanlar bir koltukta iki karpuz taşınmayacağını çok iyi bilirler. Bir insan ya Allah'a kul olmalı, ya da mammon’a…

- Abant’ı başından beri sıkı şekilde takip eden bir yazarsınız. Abant çevrelerinden toplantılara katılmak veya toplantılara dair değerlendirmelerinizi karşılıklı müzakere etmek gibi herhangi bir teklif aldınız mı?

- Hayır, hiç böyle teklif almadım.

- Bu tür bir teklif alsanız tutumunuz ne olur? Toplantılara katılır mısınız?

- Böyle bir teklifi muhal görüyorum da, teklif olur da, katılma iradesi gösterirsem, o zaman ben de koltuğuna iki karpuz sığdırmaya çalışanlardan olurum ve o durumda kitabımın çöpe atılması gerekir…

- Kitabınız konuyla ilgili tarihe düşülmüş çok önemli bir not niteliğinde. Kitap hak ettiği okuyucu ilgisini buldu mu sizce?

- Telif ettiğim kitabımı tabi ki önemsiyorum ama “tarihe düşülmüş çok önemli bir not” mudur, bilmiyorum. Bu, siz dostlarımızın hüsnü şehadetleridir. Umarım ki öyle olsun.

Kitap, hak ettiği ilgiyi, -bizim mahallenin imkânlarını, bizim kendi imkânlarımızı (maddî çapımızı) göz önünde bulundurduğumuzda- gördü diyebilirim. Bu vesileyle, ilgi gösteren kardeşlerime teşekkür ediyorum.

- Son soru: Abant’ın peşini bırakmak gibi bir niyetiniz var mı?

- Abant’ı takip etmeye devam ediyorum. Ama belki her toplantıyı sıcağı sıcağına yazmakta önceki sıkılık olmayabilir.

(Söyleşi: Şükrü Hüseyinoğlu / İslam ve Hayat)

İslam ve Hayat

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yap yorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat