Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimliği


Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimliği

A+ |Normal |A-

Son güncelleme: 07 Ekim 2016 Cuma 18:03


Araştırmacı yazar Ramazan Yazçiçek, kaleme aldığı makalesinde Liberalizmi çeşitli açılardan ele alarak kapsamlı tespit ve tahlillerde bulunuyor.

Küre Medya / Haber Merkezi
Araştırmacı yazar Ramazan Yazçiçek, kaleme aldığı makalesinde Liberalizmi çeşitli açılardan ele alarak kapsamlı tespit ve tahlillerde bulunuyor. Çalışmada liberalizm, Müslüman kimliği aşındırma dinamiği cihetiyle tartışılmıştır. Liberteryen ve Müslüman kimliğin doğalarının farklılığı bütüncül bir bakışla ele alınmış; farklılık, 'hürriyet' ve 'sünnetullah' kavramları bağlamında temellendirilmiştir. Makalede, beşerî ideoloji ve sistemlerin İslâm ile uyuşmazlığı, komünizm, kapitalizm ve liberalizm üzerinden örneklendirilmiştir.



Ramazan Yazçiçek / Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimliği

Özet: Bu yazıda liberalizm kendi kavramsal zemininde tanımlanmış, yer aldığı sosyolojik serüven içerisinde anlaşılmaya çalışılmıştır. Çalışmada liberalizm, Müslüman kimliği aşındırma dinamiği cihetiyle tartışılmıştır. Liberteryen ve Müslüman kimliğin doğalarının farklılığı bütüncül bir bakışla ele alınmış; farklılık, ‘hürriyet’ ve ‘sünnetullah’ kavramları bağlamında temellendirilmiştir. Makalede, beşerî ideoloji ve sistemlerin İslâm ile uyuşmazlığı, komünizm, kapitalizm ve liberalizm üzerinden örneklendirilmiştir.

Anahtar Kelimeler: Liberalizm, birey, özgürlük, Müslüman kimlik, hürriyet, sünnetullah, dünyevîleşme, hazcılık, hiççilik.

Giriş

Müslümanlar, tarihin değişik dönemlerinde farklı kavim ve medeniyetlerle karşılaşmış, her karşılaşma doğal olarak çekimin güçlü olduğu yöne doğru değişim ve dönüşümü kaçınılmaz kılmıştır. İki yönlü evirilme daha ziyâde İslâm’ın geniş coğrafyalara yayılma sürecinde yaşanmıştır.

Müslümanların medeniyetlerle(!) devam edegelen karşılaşması, bugün liberalizmle yaşanmaktadır. Bizce her dönemde olduğu gibi şimdiki karşılaşma da, İslâm ile değil Müslümanlarla yaşanılan bir karşılaşmadır. Dolayısıyla yaşanan değişimin yönü ve tonu da Müslümanlar için söz konusudur; İslâm için değil. Çünkü İslâm dönüşmez, dönüştürür. Dönüşmüş olana ise İslâm denmez. İslâm’ı dönüştürme yönündeki gayretler, fesâdın salâha; reformizmin tecdîde tahvîli kâbilinden gayretlerdir. Elde kalan onarılmış bakiye; restore edilmiş (restored) yeni form, delilden yoksun olup ‘İslâm’ ile alakası olmayan bir haldir. Ortaya çıkan ürün, İslâm’ın dışında farklı bir şeydir artık.

Müslüman kimliği aşındırmada bugün başat rol üstlenen liberalizm, asıl tehlikeyi varlığı (ontoloji), var oluş hakîkatini (kulluğu) dikkate almamakla ortaya koymuştur. Devletten özgürleşme talebiyle yetinmeyen birey, dinden ve de tanrıdan özgürleşme ısrarıyla nefsin sınırsız istek ve tutkularına dönük bir serbestliği tercih etmiştir. Bize göre bu tavır, putları tek puta; bütün putperestliklerin kendisinden neşet ettiği hevâ-heves putuna  dönüştürme tavrıdır.

Liberal düşüncenin geliştiği zemin, kendi gerçekliğinde yaşanan serüvene dayalı sorunlarla yüzleşen Batı dünyasıdır. Aynı serüveni yaşamayıp aynı sorunlarla yüzleşmeyen toplumların indirgeme kavramlarla çözüme gitmeleri muhâldir. Bir toplumun kültür ve sosyolojisi dikkate alınmadan dayatılan ideolojilerin uzun ömürlü olmadığı bilinmektedir. Farklı kültür ve toplumlardan alınan ödünç kavramların taşındıkları yerlerde çözüm olmadıkları gerçeği, tarihin çöplüğünde yerini bulan sayısız -izm ile de teyit edilmiştir. Ancak acı bedel, laboratuvar nesnesi kılınan toplumlar tarafından ödenmektedir. İnsanı kobay gibi gören beşerî öğretiler, deneğini, faşizm, komünizm ve kapitalizmin ardından şimdilerde liberalizm laboratuvarına almış.  Geç dönem doku uyuşmazlığı, ayartıcı olduğu kadar travmatik sonuçları ile de manîdârdır.

Liberal yaklaşım zaman içerisinde tanrıyı, insanın ve hayatın ilgi alanının dışına iterek insan ve ettiklerini sorgulanmaz bir ideolojiye dönüştürmüştür. Teoriden ideolojiye evirilen liberalizm, yer yer militarizmi de arkasına alarak dayatmacı laisizmle tanrıya düşman olmuş; dine ve metafizik hiç bir okuma biçimine tahammül etmeyen (seküler) bir noktaya varmıştır.

İslâm’ı liberalizmle sentezleme gayretinde olanların öncelikle sahici bir zeminde liberalizmle yüzleşmeleri gerekir. Ancak daha da zorunlu olan, ‘İslâm’ gerçeğiyle tanışmalarının gerekliliğidir. Bu yüzleşmeyi yapmayanlar ya yenilgi psikolojisiyle liberalizme övgü ya da kaygan zeminde taassupla yapılan sövgü ehli olmaya devam edeceklerdir.

Müslümanlar ne zamanki tarih okumalarını ‘vahiy ve varlık’ zâviyesi yerine ‘insan ve ettikleri’ merkezli yapmaya başladılar, sonuçları itibariyle yanlışa düşmenin yanında ahlâkî hassasiyetlerini de yitirdiler. Kanaatimizce bu yol, doğruyu yanlış yerde arama ya da yanlış hedef için doğruyu dolanma gayretkeşliğidir.

Vâkıa, liberalizmin Müslüman kimliği dönüştürme gücünden ziyâde bizâtihi İslâm’ı dönüştürmeye yönelmesi; bu yönelimin, ”İslâm-liberalizm karşılaşması” formunda dile getiriliyor olmasıdır. Çalışmada konunun bu yönü daha bir dikkate değer görülerek incelenmiştir.

Temel Felsefesi Yönüyle Liberalizm

Liberalizm (Liberalism), toplum ya da cemaatten ziyâde bireyin önceliğine yaptığı vurguyla seçkinleşmiş bir ideolojidir. “Kilise ve Feodal düzenin baskısı altında yüzyıllar boyu durağan bir düşünceye sahip olan Avrupalılar, zayıflayan kilise ve feodal beylerin baskısından kurtulmak için 15. Yüzyıldan itibaren daha özgür bir sosyal yapının kurulmasını savunmaya başladılar. Batı’da Liberal düşünce, Amerikalı Thomas Paine (1737-1809), Almanya’da Emanual Kant (1724-1804) ve İngiltere’de John Lock’un (1632-1704) öncülüğünde gündeme geldi.”

Liberalizmin temel felsefesi, bireyin özgürlüğü ve eşitliği savına dayanmaktadır. İnsan merkezci hümanist bir yaklaşımı esas alan liberalizm, ahlâkî ve dinî alanda serbestliği, ekonomik alanda ise serbest pazar girişimciliği savunusuyla kendisini tanımlar.  Hümanizm, Allah’ın varlıkla olan ilişkisini yok sayarak Allah'ın varlık üzerindeki yetki ve rolünü insanın kullanımı için çalmıştır. İktisâdî ve siyâsî liberalizm, hümanizma rahminde gelişmiş, bütün argümanlarını buradan beslenerek temellendirmiştir.

 İdeolojinin; ‘kesin olarak sınırları belirlenmiş, donmuş, değişmeyen ve ilerlemeye açık olmayan bir fikir’ tanımından hareketle, liberalizmin bir ideoloji olmadığı ve birkaç temel düstûru olmakla beraber zamana, zemine, şartlara bağlı olarak belirli ölçüde değişebilecek ‘bir düşünce yaklaşımı’ olduğu görüşünde olanlar vardır. Diğer taraftan, sonuna ‘-izm’ ekini aldığına göre bir şekilde ideoloji olduğunu söylemek gerektiği kanaatinde olanlar da vardır. Liberalizmi, “özgürlük teorisi” olarak tanımlayan liberaller, onu, “yumuşak ve esnek, gelişmekte olan tamamlanmamış bir ideoloji” olarak nitelemektedirler.

Özgürlüğe ve bireyciliğe vurgusuyla liberalizm, kabaca hem siyâsî hem de iktisâdî ayağı olan bir yaklaşımdır. Siyâsî ayağı, temel siyâsî hakların varlığı; insanların siyâsî rutine katılma haklarına sahip olması, sivil özgürlüklerin bulunması olarak tanımlanırken, iktisâdî ayağının ise bütün kurumlarıyla piyasa ekonomisi olduğu söylenmektedir.

Liberal düşüncenin en belirgin özelliğinin, Orta Çağ’ın Tanrı-merkezli toplum ve evren tasavvurunun terk edilmeye, geleneksel toplumsal bağların çözülmeye ve “doğru”nun (hakîkatin) akıl yoluyla bulunabileceğine olan inancın yükselmeye başlamasıyla ortaya çıktığı belirtilmiştir. Liberalizmin, esas olarak “Akıl Çağı”nın ürünü olduğu gerçeğini, onun akla dayanmayan referans çevrelerini kategorik olarak reddeden, hatta akla mutlak bir güven duyan, toplumsal mühendislik anlamında “akılcı” olan bir doktrin olmadığını belirtenler de olmuştur. Bu ayrım, yirminci yüzyılın önde gelen iki liberal filozofu Karl R. Popper (1902-1994) ve Friedrich A. von Hayek (1899-1992) gibi “kurucu akılcılık” karşısında daha ölçülü eleştirel bir akılcılığı savunanlar üzerinden yapılmaktadır. Onlara göre insan aklının mikro (bireysel) düzeyde iyi bir davranış kılavuzu olmasına rağmen, makro (toplum) düzeyde insanoğluna kılavuzluk edecek kuşatıcı bir akıl yoktur.

Pür liberalizmin hiçbir zaman olmadığını dile getiren kimi liberaller, diğer ideolojiler bağlamında çeşitli kombinasyonuyla birlikte sosyalizmle bir rakipliğin olduğunu belirtmektedirler.  Temel felsefesi itibariyle tanrıdan azade olduktan sonra doğrusunu akıl ve birey eksenli sürdüren liberalizm, yenilenme serüvenine neo-liberalizm uğrağıyla devam etmektedir.

İslâm İnancıyla Liberalizm Arasındaki Temel Farklar

-Adalet-i Mahzâ ve Adalet-i İzafî-

İslâm inancı, adalet-i mahzâ’nın  adalet-i izafî’ye  terk edilemeyeceği bütüncül bir okumayı telkin eder. Keza evrendeki varlıklar, bu varlıkların tabi oldukları yasalar, söz konusu yasaların üzerine oturduğu sistem, Allah’ın âlemler için tayin ettiği yaratılışa ait temel kânun (kânûn-ı esâsî) olup, Allah’ın varlığının ve sıfatlarının delili olan ayetlerdir.

Yeryüzünü ıslah ve imar ile mâmur kılma ya da ifsâd ve tahrîf ile tahrîb etme makamında olan insan, küllî kâideleri cüz’î faydalara tercih mükellefiyeti ile imtihan edilmektedir. Zaten insanın yanılma alanı da burasıdır. Bu, kısmî faydaları küllî kâidelere tercih etme gafletidir. Kimlik farkının nirengi noktası burası olup hevâ-hevesin kaygan zemini üzerine oturur. İnsanın birey ve özgür olmak gibi nisbî yönünü ön plana çıkaran liberalizm ile insanı irâdesiyle mesul kılan, Allah'a kul olma makamına yükselten İslâm'ın varlık anlayışı tamamen farklıdır. Burada temel farkları tesbitin yolu, temel hakların doğru bir mahalde belirlenmesiyle mümkündür. Temel haklara gelince, bunlar, vahyin belirlemesiyle Allah’a kulluk zemininde tam olarak ortaya çıkar.

Kur’ân’da, her bir şeyin tam bir düzen içinde ve bir amaç için yaratıldığı; hiçbir şeyin amaçsız ve de başıboş olmadığı  tekrarla vurgulanır. Hiçbir iş/oluşun Allah’sız olmayacağı inancıyla, hiçbir işe Allah’ı karıştırmama ideolojisi arasındaki fark, İslâm ile liberalizm arasındaki temel farktır. Bu, aynı zamanda ‘amaç’ ve ‘kaynak’ itibariyle ikisinin bir arada olamayacağını ortaya koyan doku uyuşmazlığı farkıdır. Bu ayrımı dikkate almadan yapılan çoğulcu okumalar ya da okur’un özgürlük alanının genişletilmesi ile varılacak yer, yanlışlar ile ma’lûl post-modernist izafîyete tekâbül etmektedir. Baskıcı ve totaliter yaklaşımlar; kilise dogmatizminin reddi ile başlayan ve lâkin topyekûn dinî bilginin izafîleştirilmesi ile devam edip bizâtihi tanrıya savaş açma ile sonuçlanan söylem, cüz’î izafîliği küllî mutlaka tercih etme eksikliğini taşımaktadır. Burada cüz’î izafîlik dahi, kilise imanına raci bir zâfiyet ile ma’lûldür.

Aslî olandan her uzaklaşma insanı bozulmaya, haktan ayrılmaya sevk eder. Varlığın üzerine oturduğu aslî/küllî kâideler (kevnî, fıtrî) ve bunlarla mukayyet bulunan arızî/izafî kâidelerin varlığı, insanlığa sunulan temel mesajı yani tevhidi gösterir. Diğer emir ve yasakların tümü bu küllî/esas kâideyle mukayyettir. Son derece kayda değer gördüğümüz bir diğer nokta da, aslî olana ulaşmanın imkânlarının da aslî olduğu hususudur.

Küllî olanın cüz’î olana önceliğini Endülüs’lü İslâm hukukçusu Şâtıbî (ö. 790/1388) maslahat bağlamında değerlendirerek şunları söylemektedir: “Küllî bir durumla cüz’î bir durum teâruz (zıddiyet) halinde bulunursa, küllî olan takdim edilir. Kısmî maslahatların ihlâle uğramasıyla âlemdeki nizam bozulmaz. Cüz’î maslahatın küllî maslahattan öne alınması durumu ise bunun aksinedir. Çünkü küllî maslahatların ihlâl ve dumûra uğramasıyla âlemdeki nizam bozulur.”  Allah, insanın maslahatının gerçek manada ne olduğunu, nerede olduğunu en iyi bilendir. Allah’ı hesaba katmadan, hevâ doğrultusunda işlenmiş olanların mefsedeti doğuracağı dolayısıyla maslahata galebe çalacağı muhakkaktır. Hukûkî uygulamalarda gözetilmesi gereken bu usûl, diğer alan okumaları için de gerekli bir husustur.

Liberal İslâm, Müslüman liberaller nevî tanımlamaların yapıldığı bir vasatta şu temel ilke unutulmamalıdır: İslâm inancına göre reddedilmesi gereken düşüncelerin ve dalâlet ehli olan zümrelerin Müslümanlarla yer yer ortak/benzer özellikler taşıyor olması, esas ölçünün aynılığı demek değildir. Hassasiyetim, oluşması muhtemel şu hususun mahzuruna dairdir: Bazı düşünceleri sempatik hislerle karşılamak; doğru ve güzel şeylerden bahsediliyor olmasını ön plana çıkartıp nazara sunmak, adalet ve doğruluklarında sorunsuz bir izlenim oluşmasına sebebiyet vermekte; taşınan istisnaî hususiyetlerin aşırı büyütülmesine, dolayısıyla saf zihinlerin ifsâdına yol açmaktadır.

Dünya görüşü açısından farklı iki inancın temsili ile karşı karşıyayız. Hakkı ve dayanışmayı temsil eden İslâm bir tarafta, vahiy dışılığı kurucu akıl olarak konumlandıran, kuvvet ve çatışma; bölüp ayrıştırma teorisini tercih eden modern paradigmalar diğer tarafta... Bu fark, varlığın tanımlanmasıyla doğru orantılı bir farktır. Hülasa Müslümanlar, ‘hak merkezli dayanışmacı dünya görüşü’ne sahip iken Batılı paradigma sahipleri ise ‘kuvvet merkezli çatışmacı dünya görüşü’ne sahiptirler.  Evet, bu fark dahi İslâm ile liberalizm arasındaki temel farklardandır.

Liberalizmin Kutsaldan Arınmışlık İddiası

-Derin Teolojik Espri-

Bütün modern siyâsî kavramların arkasında derin bir teolojik espri yatmaktadır. Buna bütünüyle din dışılığı temsil eden sekülarizm de dâhildir. Çoğulcu okuma ya da okurun özgürlük alanının genişletilmesi çabaları, sekülarizmden berî olmayıp bilakis teo-politik kasıt içermektedir. Bu bağlamdaki okumaların protestan din anlayışıyla yapıldığı; dinsiz değil, siyasaldan arınmış bir din anlayışıyla yapıldığı bilenlerin mâlumudur. Dinin, liberal siyâsî doktrinin başat unsur kabul ettiği sekülarizm ekseninde bir okumaya tabi tutulmuş olması, temel kaygımızdır.

Batı düşüncesi Tanrı’nın yerine insanı merkeze aldığı andan itibaren bunalıma davetiye çıkarmıştır. Batı, Kilise imanına, skolâstik düşünceye ve dogmatizme sırt çevirme ile aslında akletmenin; hür ve insanî değerlerle tanışmanın imkânına kavuşmuştu. Örneğin Batılı insan, Rönesans’la ilk defa özel mülkiyet ile tanışmış, ancak bu tanışmayla birlikte bu kez de mülkiyetle kuracağı ilişkinin tanzimi sorunu ile karşılaşmıştı. Kapitalizm ve emperyalizm bu tanzim sürecinde doğmuştur. Süreç, insanın varlıkla ilişkisinin tanzimini pür akıl merkezinde çözümle, her şeyin hatta dinin dahi sekülarizasyonu sonucuna vardı. Bunun için Rönesans tanımlanırken, ‘yaratıcı ama tahripkâr’ (Creative destruction) ifadesi kullanılmıştır.  İnsan (human), Rönesans, Reformasyon (dinî reform) ve Aydınlanma ile birlikte, Tanrı’nın yerine geçti. Modern insan artık Tanrı’yı, doğayı ve kendi gerçekliğini egemenliği altına alarak hükmetmeye başladı. Âlemlerin ontolojik bütünlük içinde anlamlandırılmasının yerini, üretilen modern epistemi üzerinden ayrıştırarak anlamlandırma aldı. Ve neticede yıkıcı bir pratikle tam bir kaotik duruma ulaşıldı. Bu sonuca, modernliğin üzerine oturduğu bireycilik, sekülerlik ve ulus-devlet anlayışıyla varıldı.

Sekülerlik, modernleşmenin en temel parametrelerinden biridir. Sekülerlik sorunu Batı merkezlidir ve fakat Batı’ya münhasır değildir. Kavramsal zemini her ne kadar Batıda şekillenmişse de bugün salt Batı’ya ait bir problem olmaktan çıkmıştır. Sekülerliğin en önemli tartışma alanı hiç şüphesiz din olmuştur. Sekülerlik, sanat, edebiyat, eğitim, felsefe, ahlâk ve genel anlamıyla kültürde dinin etkisinin azalması  şeklinde ifade edilebilir bir yaygınlık alanına sahiptir. Buna, kutsanmak isteyen Sekülarizm’in İslâm’ı hayatın dışına çıkarma mücadelesi de diyebiliriz.

Allah’ın insana verdiği doğal fıtrî hak ve tercih etme hürriyetini gasp eden despotların sömürü ağı, Batılı insan tarafından bir şekilde aşılmaya çalışıldı. Tiranların kuşatması siyâsî ve iktisâdî anlamda aşılmaya çalışılırken, dogmatik yaklaşımlara olan tepki bir noktadan sonra topyekûn kutsala yöneldi. Batıda, coğrafî keşifler, bilimsel ilerlemeler kilise imanına olan güveni sarsmış ve insanlar eleştirel pozisyon almaya başlamıştı. Bu zeminde sekülarizm, ortaçağ skolastik düşüncesine ve bilhassa kilise imanına tepki olarak gelişen; Aydınlanma Felsefesi’yle oluşan modern bir paradigma olarak şekillendi.

Sekülarizm, rasyonel düşünceye dayanan, dinî ve uhrevî olan her yaklaşıma sırt çeviren ve hatta fizik ötesi her şeyi reddetme kastı taşıyan bir talep içerir. Batı’da daha çok tarihsel bir süreç olarak kilise dogmalarına karşı ortaya çıkan sekülarizm, gelinen noktada laisizmin devrim talebiyle dayatmacı bir kimliğe bürünmüştür. Hıristiyanlığın hayatın her alanına egemen olduğu Ortaçağ’ın sonlarında Aydınlanma, Rönesans ve Reformlar ile birlikte meydana gelen büyük dönüşümün (modernite) adıdır Sekülarizm. Bu, artık Hıristiyanlığın altın çağının (!) son bulduğu, toplumun dinden uzaklaşması, inanç ve eylemlerin ilâhî yerine dünyevî hedeflere yönelmesi, dinin işlevinin seküler toplumsal işlevlere dönüşmesi ve hülasa kutsalın yerini dünyevî olanın almasıdır. Sonuç itibarıyla dünyevîleşme, bizâtihi Allah’ı tanımama, ona karşı istiğnâ, tekebbür, onu unutma, nimetlerini ve ayetlerini görmezden gelmedir. Yani dünyevîleşme, nankörlük hali olduğu gibi birçok ahlâksızlığın da temel nedenidir.

Kutsaldan azâde olma amacı güden sekülarizme göre din, sadece ve sadece bireyin özel hayatında kalmalı ve kamu alanı bütünüyle sekülerleşmelidir. Sekülarizmle din, aslında sadece bireyin özel hayatına da bırakılmıyor. Düşünme biçimi vaaz etmesiyle bireyin özel hayatını da şekillendirmeye kalkışarak kendi iddiasıyla çelişik dayatmacı forma dönüşebiliyor.  Pozitivizm, deney dışı kalan hiçbir şeyi; metafizik olanı, gerçek kabul etmediği gibi hayata etken olma hakkına da sahip görmüyor.

Modernizm kendi seküler kutsallarını doğurmakta gecikmedi. İtalya’nın ünlü Floransa şehri, Rönesans’ın doğduğu yer olarak bilinir. Şehir, Rönesans’ı betimleyen en canlı örnekleri barındırır bünyesinde. Kentin merkezinde yer alan Signoria Meydanı (Piazza della Signoria), tanrıları sembolize eden heykelleri/putlarıyla ünlüdür. Michelangelo'nun ünlü David'in (Davud) heykelinin yanında havsalayı daraltan düzeyde dinî figürler cinsellik yönüyle resmedilmiştir. Rönesans’ın kalbi denilen mekânda, dinin, ahlakın nasıl sekülarize edilerek özgürleştiğini(!); Aydınlanma felsefesinin kutsalla olan kavgasının kendine ait modern kutsallarını; mitoslarını doğurmakta gecikmediğini görmek mümkündür. Burada resmedilen, derin teolojik esprinin faş olmasıdır.

Modernizmin kıble edindiği akıl (us), ‘akletmenin’ zorunlu unsuru olmaktan çıkartılmış adeta bir iman umdesi olarak akide haline getirilmiştir. Sekülarizmle, vahyin telkin ettiği inancın yeri tamamen dehrî bir anlayışa terk edilmiş; modernizmle hayatın toplamına şamil bir müdahale hedeflenmiştir. Modern aklın ev sahibi Batı, bugün, seküler ilkeleri laisizm eliyle sorgulanamaz iman rükünleri gibi kabul ettirmeye çalışmaktadır. Bu müdahale, kendi iddiasıyla çelişik olarak dinin sınırlarına dair belirlemelere varıncaya dek genişlemiştir. Hülasa sekülarizm, tanımlayıcı bir tarafsızlıktan kural koyucu bir belirleyiciliğe evrilirken, liberal düşüncenin üzerine geliştiği zorunlu vasat kimliğiyle insanı yeniden tanımlamaya ve yaşamını yeniden düzenlemeye koyulmuştur. Velhasıl, liberalizmin kutsaldan arınmışlık iddiası (secular), taşıdığı derin teolojik espriyi örtememiştir.

Özgürlük mü Hürriyet mi?

Liberalizm, ‘özgürlük’ savunusu ile gücün tek elde toplanmasına karşı bireyi korumayı hedefler. Fiilen yaşanarak içinden gelinen kölelik ve emperyal vâkıadan hareketle bakıldığında son derece gerekli bir hususa parmak basmadır aslında yapılan. Yalın halde ‘özgürlük’ ifadesinin çağrıştırdığı pozitif anlam, totaliter ve otoriter devlet yapısının baskı ve zulmüne karşı koruma refleksi yönüyle de kuşkusuz gerekli bir hassasiyettir.

Kavram, Aydınlanma felsefesi kapsamında ele alındığında hangi halden özgürleşmek istendiği ve özgürlüğün hangi gerçeklik ortamında dile getirildiği dikkatten uzak tutulmadan ele alınmalıdır. Otoriterliğin kapsamı içerisine yerleştirilenler ile çoğulcu-özgür söylemin sınırının ve mahiyetinin ne/neresi olduğu; farklı bir ifadeyle, 1- ‘kendisinden topyekûn özgürleşmek istenilenlerin neler olduğu’, 2- ‘özgürlük ile kastedilenin ne olduğu’ soruları, liberal düşünceye yönelttiğimiz eleştirimizin özüdür.

Liberal düşünce ile farklı köleliklerin tasallutundan kurtuluş hedeflenirken yeni ve daha içkin bir köleliğe dûçar olunduğu görülmektedir. Hançerlioğlu, Felsefe Sözlüğü’nde ‘özgür’ kelimesinin Fransızcadan Osmanlıca karşılıklarını verirken, lâkayd, inansız, imânsız, dinsiz, mülhid, sorumsuz, gayri mes’ul gibi oldukça dikkat çeken deyimlerle anlamdaş olarak da kullanıldığını belirtir.  Kölesi olunan ve daha vahimi, bu kez ‘özgürleşme’ adına köleliği kabul edilen, kişinin, aslında bütün köleliklerin kendisinden neşet ettiği hevâ-hevesidir. Bireyi bu duruma düşüren, kendisine rehber edindiği eksiklik ile ma’lûl aklı (us)dır. Unutulmamalıdır ki birey, tutsaklıktan sadece ayaklarındaki prangaların çözülmesi ile kurtulamaz. Keza kölelik tek başına ayaklardaki prangalarla da bilinmez. Zihinlerde oluşan paslı prangalar sahibini kişiliksiz ve kimliksiz kıldığında, kölelik daha bir kalıcılaşmış bu kez bedenle birlikte ruhta esir alınmıştır artık.

Modernliğin ürettiği ideolojiler, sosyal statü, sınıf, etnik farklılık gibi tabakalar üzerinden politika üretirken; İslâm inancı, meseleleri değerler, ilkeler üzerinden kıymetlendirir. Değer ve ilkeler üzerinden anlamlandırma, bireyi ve toplumu kutsallaştırmayı reddeder. Liberalizmin bireyin özgürlük alanı içerisinde gördüğü serbest mal ve hizmet üretimini İslâm, insanın akıl ve beden sağlığını, toplumsal ahlâk ve huzurunu temin edecek meşrû mal ve hizmetlerin üretim ve dağıtımı kapsamında ele alır. Farklı bir ifadeyle bireyi ezdirmemeyi, toplumun haklarını koruma bütünlüğü içerisinde anlamlandırır.

Sosyal ve siyâsî alanda özgürlük talebiyle reddedilen kolektivist yaklaşımın bireyi hiçleştirdiği söylenmektedir. Dikkat edilecek olursa liberalizmin reddetmekle kendisini anlamlandırdığı toplumsal (collective) olgu, batıya özgü şartların ürünü olup teolojiden kopuk olmayan “Hristiyan bir hikâye”ye dayanmaktadır. “Sosyalist veya komünist tüm kolektivist ekonomiler iktisâdî güç ile siyâsî gücü tek elde toplarlar. Buna karşılık, özel mülkiyete dayanan serbest piyasa ekonomisi veya diğer adıyla kapitalist model, iktisâdî ve siyâsî güçleri birbirinden ayırmaktadır. Bu sistemde, ekonomik kararlar hiç kimsenin tek merkezden yönlendirmediği ve yönlendirmeye de muktedir olmadığı piyasa sistemi tarafından alınır... Bireyleri ekonomik faaliyete yönlendiren, onları üretime sevk eden güdü, başkalarına karşı hissettikleri hayırseverlik duygusu olmayıp, bireylerin kendilerine yönelik duydukları öz-sevgileri, bir başka ifadeyle, kişisel çıkar arayışıdır.”  Burada, batıya özgü şartların ürünü olduğunu söylemekle, kavramların, yaşananlar serencâmında önemli bir ayraç olduğunun altını çizmiş oluyoruz. Örneğin bir değini babından feminizme bakalım. Kadının sokakta dövüldüğü, eş değil köle gibi eşyalaştığı toplumsal gerçeklik, İslâm toplumu değildir kuşkusuz. Bu gerçeklik Ortaçağ Batı toplumu ve İslâmî değerlerden yoksun Doğu toplumlarına aittir. Kendi özgün şartlarında doğan feminizm, kendisini doğuran şartlar ve ortam gözden uzak tutularak değerlendirilmemeli ve önerdiği yeninin ne olduğu asla dikkatten uzak tutulmamalıdır. Feminizm, başkaldırdığını söylediği yanlışlardan çok daha fazlasını kadına revâ görmektedir. Kadını tüketimin, popüler/yoz kültürün nesnesi, reklam objesi olarak sunan feminizmin, sınırsız serbestlik terânesiyle nasıl bir köleliğe davetkâr olduğu ortadadır. Bireyin kendi bedeni üzerinde hevâî pervasızlıkla tasarrufu; uyuşturucu kullanımı, eşcinsellik, intihar, sübyancılık, ensest ilişki ve ötesi sapkınlıkların özgürlük olarak değerlendirilmesi, ”özgür”leşmeye dönük eleştirimizin sebebidir. Çünkü bireyin kişisel tercihi veya rızası bir işin meşrûiyeti için yeterli değildir. Benmerkezci (egosantrik) bir harisliğin hiçbir sınır tanımayacağı muhakkaktır. Nitekim insan her şeyi bilici ve yapıcı değildir; her şeyi bilen insanın da rabbi olan Allah’tır. Allah insanı da insanın ihtiyaçlarını da bilen ve insanı bunları korumakla (zarûrât-ı hamse)  mükellef kılandır.

Bireyin kendine yönelik duyduğu öz-sevgisi, bir başka ifadeyle kişisel çıkar arayışı ile özgürleşen nedir ve özgürleştirilen kimdir? Bu noktada değerlendirmeye konu ‘özgürlük’ kavramı ile kastedilen gerçekte ‘hürriyet’ midir? Öncelikle belirtmekte fayda gördüğüm husus, burada meselenin salt bir kelime tercihinden ibaret olmadığıdır. Bilakis iki ayrı medeniyetin talep ve değer yargılarından; tamamen farklı iki ayrı dünyanın birbiri yerine kullanılamayacak kavramlarından bahsediyorum! İlgili kavramların, anlamlarını buldukları zemin itibariyle varlığın sahibinin (mâlik) ve idare edeninin (melik) sınırsızlığı ile âlemlerde bir cüz olan insanın her istediğini eyleme dökmesi arasındaki uçuruma tekabül eden; dilsel farklılıktan öte bir içeriğe sahip olduğu kanaatindeyim. Bahse konu kavramla gürleşen “öz” fıtrat ise eğer, Batılı bunu kastetmemiştir; değil de gürleşen ”hevâ-ego” ise şayet, zaten reddimiz de buna yöneliktir. Keza ”Allah, hiçbir adamın içine iki kalp koymamıştır.”  Bu, iki zıt yönde amaç ve hedefin uyumlu olarak yol alabilmenin imkânsızlığındandır.

Hürriyetin kaynağı “fıtrî”dir.  İnsan için asıl olan hürriyet, tıpkı can emniyeti gibi olup isbâta muhtaç değildir.  “Doğuşundan itibaren insanı kötülüğe çeken dış etkenler olmazsa, insanın İslâm’dan uzaklaşması mümkün değildir; ama dış etkenlerin İslâm’ın tersi yönde olduğu bir toplumda, İblis bu etkenleri kullanır. İslâm’da otoritenin görevi bu etkenleri İslâmileştirmektir.”  Burada “fıtrî” olana vurgumuz, liberal bakışın ‘bireyin özgürlüğü’ vurgusunun insan tabiatıyla örtüşen bir anlam dünyasından yoksunluğuna; buna mukabil, ‘hürriyet’in ise insan tabiatıyla olan fıtrî uyumuna dikkat çekmek içindir.

Özgür (liberty/ free) okuma, mekanik-metalik bir okuma ile ma’lûl olup varlığı; evreni ve dolayısıyla insanı iddiasının aksine nesneleştirmektedir. Hürriyet yaklaşımında ise ahsen-i takvim kılınan insanın, yaratanına kul olma bilinç ve hoşnutluğu merkezi konumdadır. Bu konum, varlığın mutlak sahibi olan Allah’a kulluktur. Pozitivizm temelli liberal görüşle vahiy temelli İslâm inancı arasındaki temel fark buradadır.

İslâm’da ‘hür olma’ anlayışı, pozitivizmin düşünce evreni içerisine sığmayacak, özgürlük ile eşitlenemeyecek kadar anlam yüklüdür. Keza hürriyet, sadece bireysel ve toplumsal baskılardan azade oluşu temsil etmez; insanın, nefsin taleplerinden, şeytanın iğvâsından ve tâğutun köleleştirmesinden âzâd oluşunu da kapsar. Bu unsurlara ‘hür olma’nın üç sacayağı diyecek olursak, İslâm’ın tam özgürlüğü hedeflediği görülür. Aksi durumda tasallutun bir yönüyle devamı dahi köleliğin sürekliliği demektir.

Büyük dil âlimi Cürcânî (d. 1340-ö. 1413), hürriyet, “Ehl-i Hakîkat ıstılâhında; kâinatın köleliğinden çıkmak, başkalarıyla olan bütün ilgileri kesmektir… Şehvetlerin, isteklerin köleliğinden kurtulmadır.”  derken, Şeyhülislam Molla Hüsrev (ö. 1480): “Kölelik, tevhid akidesinden yüz çevirmenin cezası olarak, Allah Teâlâ (cc)’nın koyduğu bir hakîrliktir.” hükmünü zikreder. Böylece O, köleliğin zıddı olan hürlüğün, tevhid akidesine yönelmekle elde edilebileceğini belirtir. Resûl-i Ekrem’in, hür bir insanı kuvvet kullanarak köleleştiren bir kimsenin namazının kabul edilmeyeceğine dair şiddetli uyarısı bilinmektedir. Bu kabilden hadisler, köleleştirmenin kınandığı hürriyete kavuşturmanın yüceltildiği mesajlar içermektedir. Dolayısıyla köleliğin kuvvetle değil akaidle ilgili olduğunu görüyoruz.

İslâm’da esas olan hürriyettir. Hak arayışı ve hür olma mücadelesi ‘özgürlük’ ifadesi ile sınırlanmayacak kadar kadim ve bilinen bir ameldir. Bu vurgu, bize şu hakîkati öğretmektedir: Kişi hürleştirilmez köleleştirilir; köleleştirilmiş insan tekrar aslî haline dönüş için hürriyetine kavuşturulur. Çünkü hürlük asıl iken kölelik ârızîdir. Farklı bir izahla kölelik, fıtrata muhalif iken; hürriyete kavuşturma, fıtrî/aslî olana geri getirmektir. Bu yaklaşım bize modern bir kelime olan özgürlüğün İslâm’daki hürriyet kavramının ne denli uzağında kalan kusurlu bir ifade olduğunu göstermektedir. Daha manidar olanı, hürriyetin mana dünyasında kölelik, esaret olarak kabul edilen şehvetlerin, isteklerin arzusuna râm olmadır. Özgürlük kavramında ise hedef, kendisine teslim olunan; nefsî istek ve arzuların yöneliminde karar kılmadır. Bu, şu demektir: Özgürlüğün kendisi için amaç olarak gördüğünü, hürriyet köleleşme olarak tarif etmektedir. Biri nefse râm olmayı özgürlük olarak görürken diğeri asıl köleliği nefsin arzularına râm olma diye tanımlamaktadır. İnsan ve ettiklerinin İslâm’ın kurucu kavramı olan ubudiyet (kulluk) odağında değerlendirilmesi gerekir. İslâm’ın insandan talebi felâh için çaba sarf etmesidir. Keza keyfe kâfi olan helale riayet, refah için yeterlidir.

İslâm’da insanın bozulmamış temiz fıtratı (fıtrat-ı selîme) ile arasında oluşan yapay engellerin kaldırılması için yapılan cihâd ibadeti, hürriyete kavuşturma ameli olarak görülmüştür. Bu önemli ayraç, bireyin ancak “kul” olma bilinciyle anlamını bulabilir. Küfür ehlinin kendi elleri ile kendi hürriyetlerini tahrip ettikleri; Allah’ın, emaneti yüklenmiş mümin kulları aracılığıyla insanları gerçek manada hürriyetine kavuşturduğu yönünde yapılan fıkhî mülahaza,  bağlamı içinde konuya ayrı bir boyut kazandırmaktadır. Keza tarih boyunca birey ve toplumların farklı sâiklerle ortaya koydukları özgürleşme mücadelesi ile Peygamberlerin ortaya koyduğu hürriyete kavuşturma mücadelesinin yöntem ve niteliği, ilgili fıkhî mülâhazanın illetini oluşturmaktadır.

Hz. Ömer'in meşhur, ”Annelerin hür doğurduğu insanları ne zamandan beri köleleştirdiniz!" sözü, İslâm’da hürlüğün esas olduğunun teyididir. Burada insanın günahsız doğması ile hür olması arasında özlü bir ilişki olduğu kanaatindeyim. Hristiyanlıktaki günahkâr doğma ile köle doğma arasındaki inanç ilişkisi gibi... Tanrıdan ve değerlerden özgürleşmek isteyen zımnî kölelik varsayımı, günahkârlık mitosuyla ne de örtüşüyor değil mi? Hür ve günahsız olarak dünyaya gelme izzetini insana yakıştırmayan zihniyet, korumacılığını yaptığı emperyalizmin köleleştirmesine özgürlük makyajı yapmaktadır.

Rivayetlerden Resûlullah’ın, Mekke’nin fetih günü tedirgin ve heyecandan titreyerek kendisine yaklaşan bir adama, "Korkma rahat ol. Ben kral değilim. Ben ancak Kureyş'ten kuru et yiyen bir kadının oğluyum." dediğini öğreniyoruz. Muhatabını rahatlatan ve insanî kanalları bütün doğallığıyla açık tutan Resûlullah’ın bu tavrında, beşerin ancak İslâmlaşarak insanlaşacağının mesajı vardır.

İran ordusu komutanı Rüstem’in İslâm ordusunun erlerinden bir er olan Rabi’ bin Âmir’e “Ne diyorsun anlat bakalım, sizi buraya getiren sebep nedir, sizi kim gönderdi?” kabilinden sorusuna aldığı cevap, kölelikten hürriyete kavuşmanın değişmez yolunu göstermektedir. Rabi’ bin Âmir şöyle diyordu: “Allah bize, dilediği kimseleri kula kulluktan Kendisine kulluğa, dünya sı¬kın¬tı¬la¬rından felaha çıkaralım, batıl dinlerin zulmünden kurtarıp İslâm’ın adale¬tine ulaştıralım diye bir peygamber gönderdi...” Rabi’ bin Âmir’in Kisralara hatırlattığı, özgürlük, şatafat ve saltanat içindeki yaşamların gerçekte hürriyete muhtaç bir kölelik olduğuydu.

Bu bağlamda anlamlı bir nükte, Hz. Ömer’in, Hz. Ebu Bekir ve Bilal-i Habeşî’yi kastederek söylediği, ”Efendimizin azat ettiği efendimiz” iltifatıdır. Azat eden Ebu Bekir, azat edilen ise Bilal idi; hem de, Habeşî olan Bilal!

Köleleştirildiğinde ancak Resûlullah’ın hanesinde nefes alan ’Zeyd b. Hârise’nin kendisini almaya gelen babasıyla gitmeyerek Resûlullah’la kalmayı tercih ederek, “ben bir kez hürriyeti seçtim, asıl sizinle gelirsem o zaman köleleşirim” kâbilinden tavrı da ancak temiz ruhların arınmışlıkla telaffuz edebileceği hürriyet terennümüdür.

Hz. Ebu Bekir’in köleler azat etmesini, “onlar azat olmak için seni aldatıyorlar” eleştirisine verdiği, “varsın beni Allah ile aldatsınlar” muhteşem cevabı, özgürlükçü (!) liberallerin hesap dışı bıraktıkları uhrevî gerçeğe işarettir.

Bir inanç düşünün ki, kişiliğin bozulmaması için insanın suratına vurulmasını yasaklıyor. Her gün beş kez bütün insanlığa, “hayye-ale'l-felâh” haydi felâha/kurtuluşa gelin; huzura, sekîneye, esenlik yurdu için barışa gelin diye davet yapıyor. Bu çağrı, bireysel sükûnet ve huzura, toplumsal huzur ve barışa; insanın insanı, sistemlerin toplumları köleleştirmesine reddiyedir. Hülasa liberal (özgür) anlayış(!) özgürleşmeye muhtaç iken, İslam insanları hürriyet ile şereflendirmiştir.

İslâm’dan Liberalizme Yol Var mı?

İslâm ile liberalizm arasındaki fark, kaynak, amaç ve ilkeler itibariyle toplama tekâbül eden bir farktır. Birincisi Kur’ân’a dayanır yani vahyîdir; diğer bir ifadeyle, ilahî dünya görüşünü insanlığa yaşam tarzı olarak sunar. Diğeri ise beşerî olup pozitivist bir zeminden kalkarak insanlığa süflî bir dünya görüşü telkin eder. Kur’ân’ın eksen kavramı olan İslâm, vahyin belirleyiciliğinde anlamını bulmuş; örnekliği, mübeyyin olan Resûlullah (sav)’e bırakmış İlahî tek hak dindir.  Liberalizme gelince, seküler, aydınlanmacı, pozitivist zeminde doğmuş, pragmatist, makyavelist karakterli modern bir kavramdır. Liberalizmin makyavelizmle ilişkisi, hevâ-heves hazzı için “hiçbir ilke ve sınır tanımadan her türlü araca başvurmayı normal gören” bir düşünceye  dayanması yönüyledir. Bu nokta, ideolojilerin adeta din dışılığının gerekçeli kararıdır.

Liberalizmin baskıcı devlet, düzmece kutsallar eleştirisiyle kalktığı yer, her bir kutsala savaş açan sekülarizm ekseninde yeni bir kutsanma noktasına varmıştır. Bireyi korumanın haz odaklı bir kutsallaştırmaya vardığı tespitimiz, bizde, ironik proletarya diktatörlüğünü çağrıştırmaktadır. “Liberalizm, güdüleriyle hareket eden insanı (homo economicus) yüceltir ve bu insana yönelen her türden baskı ve denetime karşı çıkar. Güdülerin kontrolsüz olarak sınırsız sermaye biriktirdiği ve tüketimi kamçıladığı bir dünya nihilist ve materyalist bir dünyadır; yeryüzünde eşitsizliklerin, adaletsizliklerin ve çatışmaların körüklendiği bir cehennemdir”  artık. Alevlenen şehvetler, tutuşan güdüler ve her türlü günahkârın sere serpe günah bataklığına taşınarak ahlâksızlığın yaygınlaşması, liberal düşüncenin insanlığa hediyesidir! Bu zehirli hediye, tahrip yüklü tahrîfin neticesi olup ideoloji ve tüketim kültürü sarmalında büyütülmüş bireyin haz putudur.

İslâm ile liberalliğin farkı, var olma iddialarına dayanmaktadır. Liberaller tarafından açıkça dile getirilen hususlar, Müslüman kimliği liberallikle eklemlemeye çalışanlara ders niteliğindedir. Liberal bakışa göre bir Müslümanın, bırakın ‘liberal’ olabilmesi için hangi kriterlere inanıp uyması gerektiğini, “liberal değerlerden etkilenmiş” kabul edilmesinin dahi şartı, meselelerinin çözümünü Kur’ân ve Sünnet’in dışında araması gerektiğine dayanmaktadır(!) “Bir Müslüman mesela sadece Kur'ân’a, Sünnet’e, dinî kaynaklara giderek özgürlüğü savunmak yerine, dinlere karşı gözü kapalı, genel bir insanî değer olarak özgürlüğü savunmaya başladığında o Müslüman liberal değerlerden etkilenmiştir diyebiliriz.”  denilmektedir.

Liberal kimliği ile bilinen Atilla Yayla, Müslüman kimliğin önüne veya arkasına liberal eki getirmenin anlamsızlığını şöyle dile getirmektedir: “Liberallik ve Müslümanlığı çakıştırmak ve üst üste getirmeye çalışmak tabii biraz sapkın bir yaklaşım olur, yanlış bir yaklaşım olur, doğru bir yaklaşım olmaz. Burada mühim olan liberalizmin din gibi algılanmaması, Müslümanlığın da ideoloji gibi algılanmamasıdır… Müslümanlığı eğer ideolojiye çevirirsek o zaman Müslümanlık bir şekilde din niteliğini kaybeder.”  Bu ifadeler, ‘liberal Müslüman’ ya da ‘liberal İslam’ ve dahi ‘anti-Kapitalist’ (İslâmi sol) vs. gibi senkretik terkiplerin ucûbeliğini teyid etmektedir. “Müslüman liberal, liberal Müslüman gibi şeylere geldiğimiz zaman bu ikisini bir araya getirmek tabii biraz tehlikeli; çünkü Müslümanlık bir din, İslâm bir din. Liberalizm, gevşek bir fikirler demeti, gevşek bir ideoloji. Dolayısıyla, bunlar birbirinin yerine ikâme edilebilecek şeyler değil”  diyor Yayla.

Baskıcı ve zalim yönetimlerin egemen olduğu günümüz gerçekliğinde din, vicdan, girişim özgürlüğü gibi konulardan söz etmek kuşkusuz önemlidir. Ancak kanaatlere yön veren aslî âmillerin, değer ölçüsünün ne olduğu; nerede başlayıp nerede durdukları ve/veya duramadıkları daha da önemlidir. Totaliter ve otoriter yaklaşımlar karşısında bunalan insan, daraltılmış alanları aşmaya bedel yeni kölelik alanlarını satın aldığının çoğu kez farkında değil. Aslında yapılan, bir zulmü başka bir zulme yönelerek aşma çabasıdır.

Liberalizm, hayata anlam katacak; gelecek kuşaklara üreterek değer bırakacak kaygının yerine, hedonizmi (hazcı) ve nihilizmi  (hiççilik veya yokçuluk) yaşam felsefesi olarak görür. Kapitalizm için kolaylaştırıcı tüketim enstrüman üreten, ‘anı yaşa’, ‘gününü gün et’ (carpe diem) hiçliğini temel felsefe edinen  liberteryen yaklaşım, TV reklamlarında rol model objeye dönüştürülen Özgür kız fenomeni ile de aynı hastalıklı ruh yapısını resmetmektedir. Bırakın yapsınlar; karışmayın etsinler (liberty) yaklaşımına mukâbil İslâm, insanın bir amaç için yaratılmış (kulluk) olduğunu; başıboş olmadığını, evrende her şeyin bir ahenk içinde olduğu gibi yine bir amaca mâtuf yaratıldığı inancını telkin eder. Ahsen-i takvim üzere yaratılan insanı, bütün kıymetlendirmeyle eşref-i mahlûkat makamında tanımlar.

Kur’ân’da bireyselleşmeye dair olumsuz karakter, haz odaklı ölümsüzlük-sahip olma arzusu ve yaratılış maddesi üzerinden üstünlük iddiası gütme yönüyle İblis örneği üzerinden tanıtılır. İlgili ayetlerin bağlamı konumuz açısından oldukça önemlidir. Şeytan, Hz. Âdem’e ”Ölümsüzlük ve yok olmayacak bir mülk” (Tâhâ, 20/120) vaat eder. Ve kendisinin yaratılış itibariyle insandan üstün olduğunu söyleyerek de ırkçı bir tutumla (Â’râf, 7/12) şeytanizmin üzerine oturduğu üç sacayağı resmedilir. Bu tablo, tam da dünyacılığın geçmişten modern döneme dek serüvenine konu olan bireyselleşme, sekülarizm ve ulusçu/kavmiyetçi kibri resmeder.

Liberaller, İslâm’ın reddettiği hususlar bu denli açık şekilde İblis örneği üzerinden verilmişken, ‘İslâm’ın ne olduğu’ sorusunun cevabını İslâm’ın temel kaynaklarına bırakma yerine, ‘ne olması gerektiğini’ söyleme cüretkârlığı gösterir. Bu okuma biçimi  dahi liberal çoğulcu okumanın temel yaklaşımını ele vermektedir. Kanaatimizce bu tavırla ortaya konulan, liberallerin liberalizmi reddedenleri peşinen mahkûm ettiği ‘illiberal’ bir tavırdır. Aslında bu tavır, hakîkate sağırlaşma, haykırışa dilsizleşme totaliterliğidir bir anlamda.

Hülasa İslâm’dan liberalizme yol arama çabaları beyhudedir. Müslüman itikadı açısından Allah’ın belirlediği sınırları (hudûdullah)  korumayan/aşan her iş boş ve anlamsızdır.

Liberal Koruma ya da ‘Ölümü Gösterip Sıtmaya Razı Etme’

Modernliğin ürettiği ideolojilerin teorik olarak tartışılması, ortaya koyduğu savaş, yıkım ve ifsâdın tartışılmasından daha fazla olmuştur. Yıkıma kaynaklık eden ideolojilerin, yıkımın mağduru olan kitleler tarafından daha şiddetle savunuluyor olması, modern döneme mahsus bir paradoks olsa gerek. Bu durumu özellikle SSCB döneminde yaşanılanlar ile savunulanlar paradoksunda görmek mümkündür. Ancak burada farklı olan husus, yıkımın, mağdurları tarafından savunuluyor olmasından daha vahim olana dairdir. Bu durum, Müslüman kimliği aşındırmaktan öte bizatihi İslâm’ı dönüştürme çabası içine girilmiş olunmasıdır.

Kapitalizm gibi Sosyalizm de özü itibariyle tekelci zihniyetin ürünüdür. Kapitalizm, serbest piyasa söylemine rağmen iktisâden (sermaye) oluşan tekelciliği câri kılmıştır. Sosyalizm ise halklar ve özgürlükler iddiasına rağmen oluşturduğu cebrî siyâsî tekelciliği ile toplumları baskı altına almıştır. Liberal yaklaşıma gelince, özgürlük doktriniyle çelişik, çıkar çarkına, sömürü sistemine ve tekelci sermayeye koruma kalkanı olmuştur.

Liberal teori, açmazlarını, faşizmin ve Marksist sosyalizmin baskı ve zulmünü reddeden özgürlükçü çözüm önerileriyle perdeledi. Perdeledi diyorum, keza ifsâd alanlarında oluşan bunca tahrîbattan sonra liberal masumiyetten söz edilemez. Yeni liberal söylem, müdahaleci kapitalizmden liberal kapitalizme evirilmenin ötesinde bir rol üstlenmedi. Bu yeni rol, kapitalizmi ve dolayısıyla hâmisi olduğu emperyalizmi koruma rolüdür. Süregelen sömürü ve ifsâd, liberalizmle birlikte hard power’dan soft power’a geçişle devam ediyor. Oluşturulan statik emperyal tablo, liberal koruma altındadır.

Kendi içinde çelişki yaşamak istemeyen liberaller, İslâm ile liberalizmin birlikte anılamayacağına inanan Müslümanları, liberalliği ve İslâm'ı anlamamış olanlar diye kınamaktalar. Entegrasyonun istedikleri yönde sağlanması için satıcının da alıcının da liberal olması gerektiği (!) savıyla, tasvir edici (deskriptif) tanımlamadan öte kural koyucu (normatif)  tavır ortaya koymaktadırlar.

BM’den tutunda birçok uluslararası kuruluşun yapısına; oradan, süregelen işgal ve katliamlara varıncaya dek, yaşananları çok farklı değerlendirenler söz konusudur bugün. ‘Öteki dünyalılar’a karşı ne denli liberal; hümanist olduklarının canlı örneğini, yaşanan göçmen krizinde ortaya koydular! “Liberal açıdan önemli olan, insan ilişkilerinde başkalarının hayatına, özgürlüğüne ve mülkiyetine zarar verilmemesidir. Kısacası iktisâdî liberalizm, piyasaların serbest olması ve mülkiyet haklarının korunması ilkelerine dayanmaktadır. Siyâsî liberalizm, devlet gücünü bireysel hak ve özgürlüklerle sınırlanması gerektiği esasına dayanmaktadır. Özgür bir toplumda mal ve hizmetler piyasalarda serbestçe dolaştığı gibi, fikirlerin, düşüncelerin ve hayat tarzlarının da özgürce yaşanabilmesi gerekmektedir. Devlet, ekonomik hayata müdahale etmemesi gerektiği gibi, insanların düşüncelerine ve yaşam tarzlarına müdahale etmemelidir.”  Liberalizme dair çizilen bu pembe çerçeve, Batılı liberal toplumların kendileri dışındaki dünyaya reva gördükleri köleleştirme, çatışmacı-ulusalcı perspektifin bakiyesi kan, gözyaşı, katliam ve işgallerin neresine uymaktadır? Bugün Batının, laisizme aykırı gördükleri değerlere şiddet yüklü müdahalelerini konuşmak fanteziden ibaret kaldı! Bahse konu ilkeleri, Irak, Suriye, Afganistan, Libya, Mısır, Sudan, Cezayir, Filistin ve daha başka köleleştirdikleri onlarca bağımsız(!) ülke ve halklara nasıl uyguluyorlar? Hem de batılı blok devletler (AB) eliyle…

Modernliğin ürettiği ideolojiler birbiri ardına tarihin çöplüğünde yerini alırken, Komünist bloğun çözülüp çökmesinde görece başarının liberal dünyaya ait olduğu sanılabilir. Oysa burada asıl olan, yaratılış hakîkatine muhalif; insan fıtratına ters olan sistemin çökmüş olduğu gerçeğidir. Liberal dünyanın görece başarısı ise taşıdığı doğru unsurlar karşısında dahi Komünizmin dayanamamış olması yönüyledir. Despotik sistemlerin yaşattığı mağduriyetleri yeni soft kölelik yaklaşımıyla karşılamanın “ölümü gösterip sıtmaya razı etmekten” öte bir anlamı yoktur. Komünizmin yaşadığı yenilginin başarısı liberal düşüncenin değil aslında Batının bilgi çarpıtma hilebazlığının başarısıdır bir anlamda! Komünizmin çökmesi; Berlin duvarının yıkılması kaçınılmaz idi. Lakin Batı, varılan sonucu kendi başarı hanesine yazma hilebazlığı yaptı. Batı bunu hemen bütün emperyal hedeflerini hayata geçirme arifesinde yapmıştır. Şimdilerde öcü olarak ortaya çıkartılan ve havsalaları daraltan Ortadoğu görüntülerinin ardından gerçekleştirilen işgal ve katliamlar, batının bilindik manipülatif tavrıdır. Bir yanlışın karşısındakinin doğru olduğu vehmi bu kabil yanılsamalardandır. Ma’lûm olduğu üzere biz, bir yanlıştan yeni bir yanlışa sürüklenmeye, “iki cehenneme dûçar olmak” diyoruz.

“Liberal düşünce ile verimli ve üretken bir ilişki kuramayan Müslüman düşüncesinin, kendisini nasyonalizm ve sosyalizm gibi düşüncelerle ilişkilendirmek hatta onları İslâmîleştirmek konusunda çok çaba sarf ettiği görülmektedir. Liberalizmi emperyalizmle özdeşleştirmek ve İslâm ve liberalizmi yan yana getirmemek için her şeyi yapan bazı İslâmistlerin, erdemmiş gibi kendilerinden İslâmî Solcu olarak söz etmelerini, bu çabanın bir tezahürü olarak değerlendirebiliriz. Modern Müslüman düşüncesinin, liberal düşünce yerine sosyalizm gibi kollektivist ideolojilerle sarmaş dolaş olması, İslâm adına (!) büyük bir talihsizlik olmuştur; çünkü bütünleşmeye yakın bu ilişkiler, İslâm’ı sosyalizm tarzı kollektivist bir ideolojiye indirgeme şeklindeki tehlikeli bir eğilimin doğmasına neden olmuştur.”  İşte tam da bahsettiğimiz iki cehennem burasıdır. Bir bâtılı/yanlışı göstererek diğer bâtıla davetkâr olmak! Liberalizmi savunmayanları tahfif edici bir sıfatla islâmist olarak tanımlamak… İslâm’ı, bâtıl sosyalist ve kolektivist ideolojiler ile örtüştürmek… Burada ortaya konulanlar, bildik, ölüm ile korkutup sıtmaya razı etme hinliğidir. Oysaki birinin bâtıl oluşu diğerinin hak olmasını gerektirmez. Ötekinin hatalarını kendi doğruları sanma psikozu, bireylerin zaafı olduğu gibi sistemlerin de politik, pragmatik refleksidir. Karşıt ideolojilerin bazı doğruları savunuyor olmaları da onları hakîkat üzere kılmaz. Buna teveccüh, kısmî doğruya aldanarak küllî yanlışı tercih etme garâbetini doğurur. Sosyalist kolektivizm cehenneminden kaçış, liberalizm cehennemine daveti haklı kılmaz. Keza her ikisi de batıl olup emperyalizmin çocuklarıdır.

Liberalizm, pozitivizm zeminine oturan, rölativizm hedefli ve de İslâm’a yabancı bir paradigma olup kendi içinde felsefî paradoksa dûçardır. Muhammed İkbâl’den alıntılanan bir mısra, Liberalizm’i son derece güzel izah etmektedir:

Bir ördek dedi: ”Hızır Divanı’ndan bir ferman çıktı: Bundan sonra sular serbesttir.” Bir timsah cevap verdi: ”Unutma ki benim içinde serbesttir.”

Liberal - Kapital - Emperyal İlişki

Liberalizmi kapitalizmden, kapitalizmi de emperyalizmden yalıtılmış olarak düşünmek mümkün değildir. “Emperyalist geçmişinin sermayesini sırtında taşıyan bu neo-kapitalizm; evrene, insana, topluma ve hayatın geneline ait felsefesinde ciddi bir kırılma yaşanmadan getireceği önerilere karşı insanların kuşkuyla yaklaşmasından daha doğal bir şey olamaz.”  Emperyalizmin genleriyle ilerleyen liberal paradigmanın, kapitalizme yeni bir yüz kazandırma motivasyonuyla teorileştiği görmezden gelinemez. “Şu soru önemlidir: Batı’daki maddi zenginliğin arkasında liberal felsefeler mi var, yoksa liberal fikirler maddi zenginliğin ortaya çıkmasından sonra mı teşekkül etti? Tarihsel gelişmeler, ikinci görüşün doğruluğuna işaret etmektedir. Batı’daki sermaye birikiminin veya tarihsel kapitalizmin arkasında üç temel unsur yatmaktadır. Bunlar da sömürgecilik, köle ticareti ve faizin sistemin bir parçası olarak iş görmeye başlamasıdır. Sömürgecilikle Batı, Batılı olmayan dünyanın tabiî kaynaklarını yağmaladı. İlk sermaye birikimi bu şekilde gerçekleşti.”

Avrupa’nın sömürgelerinden çaldıkları ile ikâme ettikleri medeniyet, ‘Avrupalılığın’ ne demek olduğunu gösterdiği gibi korunmaya muhtaç bir kırılganlığın eşiğine gelindiğini de göstermektedir. Bunu muhafaza etmenin yolu geliştirilen liberal bakıştan geçmektedir. Dolayısıyla toplumsal vasatın oluşum serüveninin sorgulanması, üzerinde önemle durulması gereken temel sorundur.

ABD’nin kuruluş öyküsüne bakın… Öykü dediysem şayet buradan öyle Liberteryen fantezilerini anlamayın. Asimile edemediklerini elimine etme ilkesizliği üzerine oluşan bir yükseltiyi hikâye eden; kafataslarından, katliam ve işgallerden müteşekkil bir harç vardır bu öykünün temelinde. Kızılderililerin cesetlerinden beyazların köpekleri için gezici insan eti kasapları… Garaudy’nin naklettiği Kızılderililerin imhası anlatıları dehşete düşürücüdür: “On iki milyondan fazla insan telef edildi. Köpeklerini beslemek için, zincirlere vurulmuş Kızılderililer getiriliyor… Onları öldürüyorlar ve insan etinden gezici bir kasap dükkânı işletiyorlardı”  Bu yaşanılanlar modern dünyada olurken, diğer tarafta; öteki, barbar dünyaya (!) çağdaşlık, özgürlük dersi veren, despot yönetimlere demokrasi, liberal düşünce götüren ve bu uğurda milyonlarca insanı katletmekten çekinmeyen de aynı anlayıştır. Bütün yaşanılanlar, tarihe bırakılan kirli ve lakin kapanmamış sayfa olarak önümüzdedir!

Buradan hareketle, geri kalmışlığın veya gelişmişliğin kimlik farkı üzerinden okunması ve kimliğe kıymet biçme sebebi görülmesi tam bir aldatmacadır. Evet, Müslüman âlemi olarak tanımlanan toplumların gelişmişlik düzeyi ile diğer batılı devlet ve toplumların gelişmişlik düzeyi kıyas edilemeyecek açı aralığına sahiptir. Müslümanların da kendilerini sorgulama zorunda oldukları muhakkaktır. İslâm âleminin mâruz kaldığı baskı ve zulümleri; kendilerini ilah konumunda gören diktatörlerin baskı ve dayatmaları da bir o kadar aşikâr iken… Süreç, batılı irâdeye rağmen değil tam aksine batılı irâde doğrultusunda işlemektedir. Müslümanlar İslâm ile değil, İslâm dışı totaliter sistem ve tiranlar tarafından yönetilmekte ve sahip oldukları kaynaklar sömürgeci zihniyetler tarafından kullanılarak daha da yoksullaştırılmaktadırlar.

Bugüne gelince, sömürgecilik bütün hızıyla devam etmektedir. İllüzyone edilmiş yöntemle hem de kılcallara varan bir düzeyde… Lakin geçmiş dönem yöntemlerinden yer yer farklılaşan, “ölü ruhlara yapılmış” makyajla... Sömürünün Ortaçağ’dan farkı, her yeni günün yaşayanlarına takılan yeni gözlükle olup-bitenlerin değişik gözükmesidir. Günümüz sömürü mekanizmasında garip olan, sömürülen toplumlar tarafından sömürgecilerin değirmenine keyifle sutaşınmış olmasıdır. Sömürü, bu kolaylaştırmayla devam etmektedir. Bunu sağlayan döngü, çoğu kez kapital ve onun selâmetini temin eden medyalarıdır. Anesteziyle uyutulan insan, bir noktadan sonra gerçeğe uyanır. Hipnotize edilen modern dünyalının her uyanışı(!) ise gerçek dışı yeni ütopyalaradır. Liberalizmle uyutulmak böyle bir şey olsa gerek... İnsanlığın liberalizmle imtihanı, hayâlî fasit daireyi aşıncaya dek sürecek gibidir. ABD, dünyanın iki liberal ekonomisinden birine sahip iken, yine dünyanın gelir dağılımı cihetiyle en dengesiz ülkelerinden birisidir. Bu tenâkuz, teoriyi aşan bir gerçeğe işarettir. Ne var ki hipnotize edilen modern dünyalı, ne bunu ne de bunun gibi yüzlerce çelişkiyi görememektedir. Hülasa, liberalizm, emperyalizmle olan kan bağı dikkatten uzak tutulamayacak eli kanlı bir paradigmadır.

Küfrün Elastikiyeti ya da Maddenin Üç Hali

-Komünizm, Kapitalizm ve de Liberalizm-

Peygamberlerin davetine kavimleri farklı şekillerde karşılık vermişler. Tevhid mesajını kabul etmeyenler onu dönüştürmeye; beceremediklerinde ise tedricen bertaraf etmeye çalışmışlar. Mekke dönemindeki mücadele de bu minvâl üzere seyretmişti. Mekke’nin istikbâr ehli önce gevşek bir eda ile sorgulama, red, inkâr, pazarlık ve tehditle devam ettirdiği itirazlarını sonuç alamayınca şiddet, işkence ve öldürmeler ile sürdürmüşlerdi. Bu seyir, farklı tonlarıyla aşağı yukarı her dava adamının serencâmında da böyledir.

Komünizmi, Kapitalizmi ve Liberalizmi yukarıdaki seyir bağlamında ve fakat farklı bir yönüyle değerlendirmek istedim. Modern dönemde sistemler, hin ve girift yaklaşımlarıyla apayrı seyir içindeler. Kendi selâmetlerini tehdit edenleri alttan alan, soft; gevşek bir muhalefetten başlayarak sert ve şiddetle devam eden bir bastırmanın aksine sertten gevşeğe yönelik bir tecrübe yaşatmaktadır. Makro okumanın minimal işleyişinde de kuvvetle muhtemel yukarıdaki seyir haritasının yaşandığı kanaatindeyim.

Sistemlerin müdahale karakterleri farklıdır. Ben bunu maddenin katı, sıvı, gaz gibi üç haline benzetiyorum: Komünizm maddenin katı hali benzeri şiddet ve katliam yüklüdür. Baskı ve zulmünü sert ve gaddar bir şekilde ve de âşikâre uyguladı. Uygulamalarıyla komünizm, şiddet yüklü totaliterliği temsil ediyor. Ne zaman ki insanlığın varoluş hakîkati karşısında iflas etti, maddenin sıvı hali mukâbili diyebileceğimiz kapitalizm daha bir revaç buldu. Bu yeni hal, maddenin katı hali gibi şiddet yüklü yüzü ön planda olmayan ancak gerek gördüğünde düşünsel ve fiili olarak bunu da ertelemeyen bir tutumu temsil ediyor. Kin ve nefret yükü cihetiyle komünizmden farksız olan kapitalizm, perdeleme ve görünürlük itibariyle katıya mukâbil zehrini sıvı gibi zerk etme karakterine sahiptir. Burada, demokrasi, serbest piyasa ekonomisi gibi enstrümanlar, farklılığın temel vasıtaları olarak kullanılıyor adeta. Liberalizme gelince, en soft; yumuşak, hafif, uysal, belli belirsiz, gevşek ve de sırıtkan yüzüyle şiddetten âzâde hatta hümanist bir aldatıcılığı mahfuz çehreyi temsil etmektedir. Bu hal, maddenin gaz hali gibi kılcallara varıncaya dek nüfuz etme potansiyeline sahiptir. Var olan ama görünmeyen bir sinsilikle bireylere toplumlara zerk eder zehrini. Hem de daha hızlı ve etkisi daha uzun süreli olacak şekilde. Bukalemun misali değişim sürüp gideceğe benziyor. İşte neo-liberalizm… Ve öteki, postmodernizm…

Sonuç Yerine

Bütün mesele küfrün aldığı yeni şekilleri ve kullandığı yeni dili, yöntemleri doğru okumak ve aldanmamaktadır. İmanın değişmez ilkelerini, küfrün değişken seyrine anlatabilme ferâset ve basîretinden yoksun olmayan bir algılayışa ihtiyaç vardır. İmanı küfrün her yöntemine mukâbil sunabilmektir bütün mesele. Onların bir hesabı varsa Allah’ın da hesabı olduğu unutulmamalıdır. ”Ve O, hesap görenlerin en süratli olanıdır.”  Komünizm katliam, kapitalizm zulüm, liberalizm ise risktir insanlığın önünde. Yöntemleri farklı ancak kasıtları aynıdır bunların. İster yumuşaktan sertliğe isterse sertlikten yumuşaklığa gitsinler, değişmiyor özleri; değişen, zaman ve şartlara göre isim ve yöntemleridir. Ve tuğyân çareyi tüketmiyor kendinde; muhalefetini dahi kendinden doğurma kıvraklığıyla devam ediyor. Bildik ki küfür tek millettir!

”Hak geldi, bâtıl yok oldu. Şüphesiz bâtıl, yok olmaya mahkûmdur."

Dipnotlar

 1- ”Kendi istek ve tutkularını (hevâsını) ilah edineni gördün mü? Şimdi ona karşı sen mi vekil olacaksın?” Furkân, 25/43; bkz. Câsiye, 45/23.

2-  Ahmet Yusuf Özütoprak, Dini Doğru Anlamak, Buruc Yayınları, İstanbul 2015, 4. Baskı, s. 132.

  3-Arif Ersoy, ”İslâm ve Liberalizm”, EskiYeni, Ankara 2010,  s: 18, s. 53.

  4-Ahmet Cevizci, “Liberalizm” mad, Felsefe Sözlüğü, Say Yayınları, İstanbul 2015, 5. Baskı, s. 280.

 5- Atilla Yayla ile “Liberalizm, Demokrasi, Liberaller, İslâmcılar ve Türkiye Üzerine Söyleşi”, EskiYeni, Ankara 2009, s: 15, s. 47.

6-  Bkz. Yayla, “Liberalizm, Demokrasi, Liberaller, İslâmcılar”, s: 15, s. 47-48.

7-  Bkz. Mustafa Erdoğan, “Liberalizmin Tarihi ve Felsefî Temelleri”, EskiYeni, Ankara 2009, s: 15, s. 5, 6.

 8- Bkz. Yayla, “Liberalizm, Demokrasi, Liberaller, İslâmcılar”, s: 15, s. 48.

9-  Tam adalet, gerçek, kusursuz adâlet.

10-  Adalet-i nisbîye: nisbî, göreceli, kısmî adalet.

11-  “İnsan, kendisinin başıboş bırakılacağını mı zanneder.” Kıyâmet, 75/36; ”O ki, birbiri ile âhenktar yedi göğü yaratmıştır. Rahmân olan Allah'ın yaratışında hiçbir uygunsuzluk göremezsin. Gözünü çevir de bir bak, bir bozukluk görebiliyor musun?” Mülk, 67/3.

12-  Şâtıbî, el- Muvâfakât, terc.: Mehmet Erdoğan, İz Yayıncılık, (I-IV), İstanbul 1990,  c: 1, s. 327.

13-  Ersoy, “İslâm ve Liberalizm”, s: 18, s. 42.

14-  Bkz. Yusuf Kaplan, “Bir Metamorfoz Hikâyesi”, Umran Dergisi, İstanbul 2002, s: 90, s. 53.

15-  Mustafa Tekin, “Sekülerlik Kutsanmak İstiyor”, EskiYeni, Ankara 2009, s: 13, s. 5-12.

16-  Bkz. Ramazan Yazçiçek, “İslâm, Laiklik ve Sekülarizm Ekseninde Devlet”, Bilge Adamlar, Van 2012, Yıl: 10, s: 31, s. 42-50.

17-  İlhami Güler, “Dünyanın Başına Gelen Derin Sapkınlık: Dünyevîleşme”, İslâmîyat, Ankara 2001, c: IV, s: 3, s. 35-58.

18-  Bkz. Mehmet S. Aydın, “Dünyevîleşme”, İslâmîyat, Ankara 2001, c: IV, s: 3, s. 13-17.

19-  Ramazan Yazçiçek, “Modern Mitoslar ya da Çağdaş Hurafeler”, Nida, Malatya 2011, s: 145, s. 31-38.

20- Orhan Hançerlioğlu, “Özgür” mad., Felsefe Sözlüğü, Remzi Kitabevi, İstanbul 1989,  s. 323

21-  Bican Şahin, “Piyasa Ekonomisi, Liberal Demokrasi ve İslâm”, EskYeni, Ankara 2009, s: 15, s. 33, 34.

22-   Korunma zorunluluğu olan aksi takdirde kişi ve toplumun hayatının fesada düşeceği beş esas: Aklı koruma, dini koruma, nefsi koruma, nesli koruma, malı koruma.

23-  Ahzab, 33/4.

24-  “Fıtrat” için bkz. Hüseyin K. Ece, “Fıtrat” mad. İslâm’ın Temel Kavramları, Beyan Yayınları, İstanbul 2013, s. 196-198; bkz. Mehmet Okuyan, “F-t-r” mad, Kur'ân Sözlüğü, Düşün Yayıncılık 2015, s. 651; Ali Ünal, “Fatr/Fıtrat” mad., Kur'ân’da Temel Kavramlar, Beyan Yay., İstanbul 1990, s. 198-202; Ahmet Kalkan, “Fıtrat” mad., Kur'ân Kavramları, Davud Emre Yayınevi, İstanbul 2011, c. 4, s. 209-247.

25-  Yusuf Kerimoğlu, “Hürriyet”, “Can Emniyeti” mad., Kelimeler Kavramlar, İnkılâb Yayınları, İstanbul 1990, 11. Baskı, s. 53.

26-  Ünal, “Fatr/Fıtrat” mad., Kur'ân’da Temel Kavramlar, s. 201.

2  Seyyid Şerif Cürcânî, “Hürriyet” mad., Kitâbu’t-Ta’rîfât, Tercüme: Arif Erkan, Bahar yayınları, İstanbul 1997, s. 86.

28-  Bkz. Kerimoğlu, “Hürriyet”, “Can Emniyeti” mad., s. 53, 92- 94 (İbn Mace).

29-  Bkz. Kerimoğlu, “Hürriyet” mad., Kelimeler Kavramlar, s. 53, 92- 94.

30-  “Allah nezdinde hak din İslâm'dır.” Âl-i İmrân, 3/19; “Kim, İslâm'dan başka bir din ararsa, bilsin ki kendisinden (böyle bir din) asla kabul edilmeyecek ve o, ahirette ziyan edenlerden olacaktır.” Âl-i İmrân, 3/85.

31-  Örnek olarak liberal yazar Gülay Göktürk’ün Pedofili (sübyancılık) hakkındaki görüşleri için bkz. “Çocuk Pornosu”, Sabah Gazetesi, 9 Ocak 2002.

32-  Ali Bulaç, “Liberalizm Üzerine”, EskiYeni, Ankara 2010, s: 18, s. 12.

33-  Yayla, “Liberalizm, Demokrasi, Liberaller, İslâmcılar”, s: 15, s. 49, 50.

34-  Yayla, “Liberalizm, Demokrasi, Liberaller, İslâmcılar”, s: 15, s. 50.

 35- Yayla, “Liberalizm, Demokrasi, Liberaller, İslâmcılar”, s: 15, s. 49.

36-  Bkz. Bilal Sambur, “Liberalizm ve İslâm”, EskiYeni, Ankara 2009, s: 15, s. 27.

 37- Bkz. Bakara, 2/ 187, 229, 230; Mücâdele, 58/ 4.

38-  Bilal Sambur, “Liberalizm Üzerine Soruşturma”, EskiYeni, Ankara, s: 15, s. 78.

39-  Sambur, “Liberalizm Üzerine Soruşturma”, s: 15, s. 79.

40-  Ali Bulaç, “Liberalizm Üzerine”, EskiYeni, Ankara 2010, s: 18, s. 5.

 41- Gürbüz Deniz, “Editörden”, EskiYeni, Ankara 2010, s: 18, s. 4.

42-  Bulaç, “Liberalizm Üzerine”, s: 18, s. 8.

43-  Kaplan, “Bir Metamorfoz Hikâyesi”, s: 90, s. 56.

44-  En’am, 6/62.

45-  İsra, 17/81.

Ramazan Yazçiçek, “Liberalizmin Aşındırdığı Müslüman Kimlik”, Nida, Malatya 2016, s: 175, s. 16-29.

Yukarı Dön



Etiketler:

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Kategoriye Ait Diğer Haberler



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat