'Ilımlı İslam' Niçin İktidarı Bırakmak İstemiyor?


Kürşat ATALAR, 'Ilımlı İslam' Niçin İktidarı Bırakmak İstemiyor?

Kürşat ATALAR


A+ |Normal |A-


 Son birkaç yıldır ‘Ilımlı İslam’ın Müslüman Dünyası’ndaki işlevi üzerine kimi Batılı İslam uzmanları veya politika analistlerinin yaptığı değerlendirmelerde farklı bir üslubun benimsendiğini görüyoruz. Deniliyor ki: “Ilımlı İslam” iktidara geldikten sonra ‘radikalleşiyor.’ Demek ki ‘Ilımlı İslam’ ile ‘Radikal İslam’ın özde bir yokmuş! ”

Bilindiği gibi, Müslüman Dünyası üzerinde çalışan analistler, sertlik yanlısı ‘şahinler’ ve ılımlılık yanlısı ‘güvercinler’ olmak üzere iki ana gruba ayrılıyor. İlki ‘Ilımlı İslam’ ile ‘Radikal İslam’ arasında özde bir fark görmeyenlerden, ikincisi ise bu ikisi arasına kesin bir çizgi çizenlerden oluşuyor. İlginç olan, yukarıda özetlemeye çalıştığım yaklaşımın son zamanlarda kimi ‘güvercinler’ arasında da dillendirilmeye başlamasıdır. Bunlar, şöyle bir gözlemden hareketle bu kanaate ulaşıyorlar: “Ilımlı İslam’ın iktidara geldiği ülkelerde, bir ‘güç zehirlenmesi’ oluyor ve Ilımlı İslamcılar iktidarı bir daha bırakmak istemiyorlar.” Bu, tabiatıyla, onlardan beklenen bir şey değildir. Onlardan beklenen, ‘demokrasinin kuralları’na uymak, yani küresel sistemle uyum içerisinde çalışmaktır. Bu da, elbette ki, yeri geldiğinde, iktidarı başka taliplilere bırakmayı gerektirir! 

Bu analistler, iddialarına kanıt olarak Mısır ve özellikle de Türkiye’de yaşananları örnek gösteriyorlar. Her iki ülkede de bir takım ‘teminatlar’ alındıktan sonra iktidara taşınan ‘Ilımlı İslam’ın, bir süre sonra tavır değiştirip onları iktidara taşıyan güce karşı pozisyon takındıklarını ileri sürüyorlar. Buradan hareketle de “yok aslında birbirlerinden farkları!” demeye getiriyorlar.

Peki, bu doğru mu? Sahiden de ‘Ilımlı İslam’ iktidara geldikten sonra radikalleşiyor mu ve bunu gerekçe göstererek bu iki farklı anlayışın özde bir oldukları söylenebilir mi?   

Bu iddianın doğru olmadığı, en azından, en azından, Tunus örneği ile sabittir. Zira orada Nahda hareketi, darbe olmasın diye iktidarı laik güçlerle paylaşmaya razı olmuştur!

O halde Mısır ve Türkiye’de yaşananları başka şekilde yorumlamalı! Bendeniz bunun esasen ‘sınırların aşılması’ ile ilgili olduğunu düşünüyorum. Önceki yazımda da ifade ettiğim gibi, bu iki ülkede ‘Ilımlı İslam’ kendilerine çizilen sınırı geçmişlerdir ve o yüzden ‘tedip edilmek’ istenmektedirler. Meselenin özü budur.

 Ama ‘güvercin’ kanada mensup kimi ‘İslam uzmanları’ veya ‘politika analistleri’ niçin bu konuda farklı düşünüyorlar ve Müslüman Dünyası’na yönelik politikaları belirlerken ‘Ilımlı İslam’a artık o kadar güvenilmemesi gerektiğini ifade ediyorlar? Bu sorunun cevabı, kanımca, özde bu analistlerin (ki ‘güvercinler’ arasında sayıları çok değildir) Müslüman Dünyası’ndaki son gelişmeleri değerlendirme noktasındaki ‘yetersizliği’ ile ilgilidir!

Öncelikle şunu ifade etmemiz gerekiyor ki, ‘işin ehli’ uzmanların ‘Siyasal İslam’ın bir ‘küresel aktör’ olma emareleri göstermeye başladığı 1980’li yıllardan beri, ‘Ilımlı İslam’ ve ‘Radikal İslam’ın zaaf ve potansiyellerini tespit noktasında yapmış oldukları analizler büyük ölçüde isabetlidir. Bu uzmanlar, ‘Radikal İslam’ın ‘uzlaşmaya kapalı’ olduğunu, zira iktidarın, özde ‘toplamı sıfır’ olgusu (Uluslararası İlişkiler terminolojisinde zero-non-sum game) olduğuna inandığını; ama ‘iktidar açlığı’ ile malul olan ‘Ilımlı İslam’ın ‘müzakere edilebilir’ bir noktada durduğunu doğru bir biçimde tespit etmişlerdir. Bu yüzden de, küresel politika belirleyicilere ‘oyun’un ‘Ilımlı İslam’ ile oynanması gerektiği yönünde tavsiyede bulunmuşlardır.

Peki, bu tespitin içinde ne var? Öncelikle, ‘iktidar açlığı’nın ‘Ilımlı İslam’ın en önemli zaaflarından birini oluşturduğu hususu var.  

Bu hususu açalım: bilindiği üzere, bir ‘oyun’u en iyi şekilde oynamak için iki şey gereklidir: ilki, oyuncuların önceden belirlenmiş kurallara uyacaklarına dair vermiş oldukları taahhüt, ikincisi de, ‘başarıya duyulan açlık’tır. Taahhüt, tabiri caizse oyunun ‘varlık nedeni’dir ve bu noktada itiraz kabul edilmez. Yani sahada ‘oyuncu’ olarak yer alabilmenin ön koşulu, ‘oyunu tasarlayanlar’ın koymuş olduğu ‘kurallar’a itirazsız uymaktır. ‘Başarıya duyulan açlık’ ise, oyuncuyu güdüleyen şeydir. Gerekli ‘hazırlıklar’ı yapmış bir oyuncunun, (özellikle de ilk kez) yer alacağı oyunda sergileyeceği performans yüksek olur. Bunu sağlayan, o oyuncunun başarıya duyduğu ‘açlık’tır.  Açlığın varlığı, performansı artırırken, açlığın şiddeti bir ‘zaaf’ olarak işlev görebilir.

İşte küresel siyasetin belirleyicilerinin ‘Ilımlı İslam’ı ‘müzakere edilebilir’ bir ‘oyuncu’ olarak görmesinin nedeni budur. ‘Radikal İslam’ oyunun kurallarına itiraz ettiği için ‘oyuncu’ olamamakta, fakat ‘Ilımlı İslam’ bu noktada herhangi bir itirazda bulunmamaktadır (aslında onun ‘Ilımlı’ sıfatını almasının nedeni de budur; çünkü iktidar olabilmek için bir takım ilkelerden taviz vermeye razı olmakta, bu noktada ‘katı’ bir tutum izlememektedir!) İkincisi ve daha önemlisi, ‘Ilımlı İslam’ despot ve oligarşik düzenlerin hüküm sürdüğü Müslüman Dünyası’nda uzun süredir iktidar yüzü görmemiştir. Yani ‘aç’tır ve bu da onun en önemli zaaflarından birini teşkil etmektedir. Çünkü açlık onu, bir takım ‘yanlış’lara sürükleyebilir!

Bendeniz, küresel sistemin banilerinin, Müslüman Dünyası’nın geleceğiyle ilgili olarak ‘Ilımlı İslam’ üzerinden bir politika geliştirmeye çalışırken bu hususu özellikle dikkate aldıklarını düşünüyorum. Bana göre, küresel politika belirleyiciler, ‘Ilımlılar’ın bu zaaflarını iyi biliyorlar ve bundan yararlanmak istiyorlar! Üstelik bunu niçin ve nasıl yapacaklarını da biliyorlar!

Çünkü açlığın şiddeti arttıkça, koparılacak tavizin büyüyeceğinin de farkındalar!

Buna dair pek çok örnek verilebilir ama yakın iki deneme olarak İsrail (veya şu anda devletleşmeye çalışan Kuzey Irak Kürtleri)’i zikredebiliriz. Bilindiği gibi, Yahudilerin Filistin coğrafyasındaki varlığı, dönemin süpergücü olan İngilizler sayesinde mümkün olabilmiştir. İngilizler, devlet kuracak güçleri olmadığı halde “her ulusun bir devleti var; bizim niye olmasın?” diyen Yahudiler’in bu ‘iktidar açlığı’nı görmüş ve kendi siyasi emelleri doğrultusunda kullanmak için onları bölgeye yerleştirmiştir. Aynı şeyi 1948 yılında İsrail’in kuruluşundan sonra ABD yapmıştır. O da bir anlamda ‘görev’i İngilizlerden devralmış ve ‘kendisine gebe’ olan İsrail’i siyasi amaçlarını gerçekleştirmek için kullanmıştır. İngiltere ve ABD bunu yapabilmişlerdir, çünkü ‘gücü olmayan’ Yahudiler’deki bu ‘açlığı’ görmüşlerdir. Bugün aynı şeyin, Irak Kürdistan bölgesinde yapılmaya çalışıldığını görüyoruz. Biliyoruz ki ‘etkin’ bir dış destek olmaksızın Kürtlerin bölgede devlet kuracak gücü yoktur. Bunu, ABD de bilmektedir ve onların bu ‘zaaf’ından yararlanmak istemektedir (Benzer bir şeyi Türkiye’deki Kürtler için de söylemek mümkündür!)

Kanımca, küresel güçler aynı mantığı, ‘Ilımlı İslam’ için de kullanıyorlar.

Peki, bunu niçin yapıyorlar? Tek amaçları var: Radikal İslam etkin olmasın diye! Çünkü biliyorlar ki, ‘Radikal İslam’ın iktidara gelmesi durumunda bölgedeki çıkarları zarar görür ve bunların telafisi de zor olur!

Peki, nasıl yapıyorlar? ‘Ilımlı İslamcılar’ın zaaflarından yararlanıyorlar; onlara, başka türlü asla ulaşamayacaklarına inandıkları ‘imkanlar’ı altın tepsi içinde sunuyorlar! Biliyorlar ki, iktidara bu kadar aç olan insanlar, bu sunumun cazibesine dayanamazlar! Nitekim düşündükleri gibi de oluyor; ‘Ilımlı İslamcılar’ açlıklarını gidermek için bu ‘yem’lere tav oluyorlar ve kendilerinden istenen tavizleri de veriyorlar!

Burada tabii şu soruya da cevap bulmak gerekiyor: “küresel politika belirleyiciler, Müslüman Dünyası’ndaki farklı tipolojileri bu kadar iyi tanıyorlarsa, ‘iktidar açlığı’ olan ‘Ilımlı İslamcılar’ın iktidara geldiklerinde onu bırakmak istemeyeceklerini ve kolay kolay da bırakmayacaklarını hesap edemiyorlar mı?!”

Bence ediyorlar. Ama görüyoruz ki, birçokları (buna son zamanlarda ‘güvercinler’den bazı kesimler de dahil) bu hususta yanılıyor ve yanlış değerlendirmelerde bulunuyorlar. Mesela diyorlar ki: “Ilımlı İslamcıları bozan şey, güç zehirlenmesidir.”

Bu da elbette ki söylenebilir, ama bence bu yorumcuların asıl yanlışı, ‘Ilımlı İslam’daki ‘iktidar açlığı’nı görenlerin bu zaaftan kaynaklanan diğer zaafları göremediklerini düşünmeleridir.

Oysa gerçek şudur: küresel politika belirleyicileri, iktidar açlığı olan ‘Ilımlı İslamcılar’ın ‘iktidar hırsı’na sahip olduğunu da, bu hırs nedeniyle, ‘iktidar nimetleri’ni kolay kolay bırakmayacaklarını da biliyorlar. Zaten bunu bildikleri için, ‘iktidar’ı onlara bırakıyorlar!

Çünkü bu bilincin altında ‘derin’ bir ‘kişilik analizi’ ve ‘politika planlaması’ var. Onu da kısaca şöyle izah edebiliriz:

Küresel politika belirleyiciler biliyorlar ki, hak etmedikleri halde bir takım ‘imkanlar’a kavuşanlar, bunu kaybetmemek için bulundukları pozisyonu ölesiye savunurlar. Çünkü o pozisyondan ayrıldıklarında, bir daha aynı imkana sahip olamayacaklarını düşünürler. Hak etmediği halde bir ‘makam’a getirilen kişinin, amirine kul köle olması ve koltuğunu kaybetmemek için her şeyi yapabilmesinin nedeni budur.

Küresel politikaları belirleyenler yine biliyorlar ki, layık olmadığı halde bir ‘makam’a talip olan kişi, ‘isteyen’ konumundadır. Talip ise, talepte bulunduğu kişinin isteklerine uymak zorundadır. O makamı, talibe verecek olan kişi, bunun bilincindedir ve isteklerini ona yaptırtmak için, özellikle onun ‘makam’a talip olmasını bekler. Yani talep sahibi, o makama talip olmadan, o makamı ona vermez. Hele ‘makam’ın birden çok taliplisi varsa, bu durumda, liyakatsiz olan liyakatliyi geçmek için ‘uygunsuz’ yollara başvurur; çünkü normal şartlarda liyakatli varken o makamı ona vermezler! ‘Torpil’ bu noktada liyakatsizin başvurabileceği en işlevsel araç olur! Liyakatsiz talip, ancak bu sayede liyakatli olanı geçip o makama oturabileceği için bu seçeneği tercih etmek durumundadır. Bu da, onun, boyunduruğunu tamamen o makamı ona verecek olana teslim etmesine neden olur! Yani talibin açlığı, aslında, onun talepte bulunduğu kişi veya kişilere ‘kulluğu’nun da nedenidir!

Bu tür insanlar, ‘makam’a bu yoldan geldiklerinden, makam onlar için, ‘her şey’dir ve o nedenle getirildikleri makamı bırakmamak için ellerinden gelen her şeyi yaparlar. Her türlü yalanı söyleyebilir, her türlü kılığa girebilirler. Buna, insanlara ‘zulmetmek’ de dahildir! Bu kişiler, o makamda iken, işlerini, çoğunlukla, ‘günü kurtaracak şekilde’ yaparlar, fakat ‘sunum’ konusunda da özenlidirler! Görevin gereklerini layıkıyla yerine getirecek ‘bilgi’ ve ‘birikim’den yoksun oldukları ve bunu kendileri de bildikleri için, ağızları, ‘büyük sözlerle’ doludur! Her işin en iyisini onlar bilir, her şeyin en doğrusunu onlar yaparlar! Ve bu kişiler ‘eleştiri’den (dolayısıyla da ‘liyakatli’ kişilerden) hoşlanmazlar! Çünkü eleştirinin ve liyakatli kişilerin varlığı, onların maskelerinin düşmesine neden olur! Bu yüzden, makamlarını insanları susturmak için kullanırlar. Bunu yaptıkça da, vicdanlar nezdinde itibar kaybederler ve nihayet sımsıkı yapıştıkları koltuklarını da bırakmak zorunda kalırlar!

İşte küresel siyasetin planlayıcıları ‘Ilımlı İslamcılar’ın bu vasfını (ve tabii ki zaafını) da bilmekte ve bu yüzden, onları iktidara taşımakta bir beis görmemektedirler!

Çünkü bu vasfa sahip olanların iktidardan uzaklaştırılmaları ‘kolay’dır!

Peki, bu nasıl olacaktır? Elbette ki ‘imaj bozmak’ suretiyle! Bu uzmanlar gayet iyi bilmektedirler ki, iktidara aç olan ‘Ilımlı İslamcılar’ koltuklarını kaybetmemek için bir takım ‘yanlış işler’ yapacaklardır. Yaptıkları bu yanlışlar da bir süre sonra onların ‘imajını’ bozacak ve böylece onları o pozisyonlardan uzaklaştırmak isteyenlerin işleri kolaylaşacaktır. Zira ‘meşruiyet kaybı’na uğrayanların uzun süre iktidarda kalması mümkün değildir.

Son olarak şu sorunun da cevabını vermeye çalışalım: küresel politika belirleyiciler, ‘zaaflı’ olduklarını bile bile niçin ‘Ilımlı İslamcılar’ın iktidara gelmesini istiyorlar? Bana göre, bunu, sonunda ‘başarısız’ olacaklarını bildikleri için, onlar üzerinden ‘İslam’ın imajını bozmak için yapıyorlar. Böylece, onların başarısızlığının faturasını İslam’a kesmek istiyorlar.

Bu plan tutuyor mu? Müslüman Dünyası’ndaki son gelişmelere baktığımızda, aksini söylemek zor görünüyor. 

Adaletedavet.com 


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat