Başkanlık Sistemi


Kürşat ATALAR, Başkanlık Sistemi

Kürşat ATALAR


A+ |Normal |A-


Türkiye’de siyasal gündem, bir süredir ‘başkanlık sistemi’ tartışmalarıyla meşgul ve öyle görünüyor ki, bu durum önümüzdeki aylarda da pek değişmeyecek. Zira yeni hükümetin ‘atanmış’ başbakanı, bu sisteme geçmek için canhıraş çalışmayı ‘boynunun borcu’ olarak ifade ediyor; ama öte yandan, ana muhalefet lideri, konuyu ‘rejim değişikliği’ ile ilişkilendiriyor ve ‘kan dökülmeden’ bu sisteme geçilemeyeceğini söylüyor.

            Bu ne demektir? En basitinden, önümüzdeki aylarda da siyasi gündemi bu konu belirleyecek demektir!

            Peki, mesele niçin taraflarca bu derece önemli görülüyor? Ülke başkanlık sistemine geçmeyip eskisi gibi parlamenter sistemle yönetilse ne olur? Memlekette düzen mi bozulur, siyasi kargaşa mı çıkar? Eğer bunlar olmayacaksa, iktidar partisi için, ‘müstafi başbakan’ döneminde tecrübe edildiği söylenen ‘yönetimde çift başlılık’ sorununu gidermek için çalışmak niçin ‘boyun borcu’ olarak görülüyor? Hakeza eğer ‘başkanlık sistemi’ de, tıpkı parlamenter sistem gibi, demokrasiyle yönetilen ülkelerde uygulanan ‘meşru’ sistemlerden biriyse, niçin Türkiye’nin böyle bir değişikliğe gitmesi bir ‘rejim meselesi’ olarak algılanıyor ve buna karşı ‘ölümüne’ direnileceği deklare ediliyor?

            Bu soruların herkesçe bilinen cevabı şudur: başkanlık sistemine geçilmesi yönündeki talepler ne yönetimdeki çift başlılık sorununu köklü biçimde çözmek için dillendirilmektedir ne de olur da ülkede bir çeşit başkanlık sistemine geçilirse, bir rejim değişikliği olur! Yani mesele, basitçe, cumhurbaşkanının yetkilerini artırmak istemesinden kaynaklanmaktadır. Bütün tartışma da buradan çıkmaktadır.

            Peki, cumhurbaşkanı niçin daha çok ‘yetki’ ve daha çok ‘güç’ istiyor?

Bu da artık herkesin malumu olan bir husustur. Cumhurbaşkanı, ‘üst akıl’ ve onun uzantısı olan ‘paralel yapı’nın kendisine komplo kurduklarını düşünüyor ve ‘koruma tedbirleri’yle kendisini güvence altına almak istiyor.

            Peki, bu isteğin, muhalefetin iddia ettiği gibi, rejim değişikliğiyle bir ilgisi var mı? Yani Cumhurbaşkanı, dış basının sürekli vurguladığı gibi, ‘sultan’ olmayı mı istiyor ve ‘başkanlık sistemi’ni de bunun manivelası olarak kullanmayı mı düşünüyor?

            Sanmıyorum. Çünkü bu, iktidar partisinin öteden beri bilinen ve tecrübe edilmiş siyaset yapma tarzına aykırıdır!

Bilindiği üzere Milli Görüş (ve AKP) zihniyetinin benimsediği yöntem, sistem-içi kanalları kullanarak iktidar olmaktır.

Ayrıca ve hassaten, sistemin ‘kırmızı çizgileri’ ile uğraşmamaktır.

Çünkü bu anlayışın şöyle bir ‘korku’su vardır: rejim değişikliği yönünde bir talebin dillendirilmesi, muhalefetin eline koz vermek demektir! Hatta bu işin sonu, (kimilerinin son zamanlarda sıklıkla dillendirdiği gibi) ‘darbe’ye kadar bile gider!

O nedenle, cumhurbaşkanının başkanlık sistemine geçilmesi yönündeki ısrarını, rejim değişikliği talebi olarak görmek doğru olmaz.

Peki, muhalefet bunu bilmiyor mu? Özellikle de ana muhalefet partisi lideri Kılıçdaroğlu, niçin, başkanlık sistemine geçilmesi durumunda ülkede ‘kan döküleceği’ni söylüyor?

İşte bendenizin konu bağlamında üzerinde durmak istediğim ilk konu budur.

Bilindiği üzere, içinde ‘kan’ kelimesinin geçtiği cümleleri, yakın dönem siyasetinde ilk kez kuran politikacı Necmettin Erbakan’dır. 1994 yılında Refah Partisi’nin meclis grubunda yaptığı konuşmada, Erbakan, ‘adil düzen’e geçiş sürecinin “kanlı mı yoksa kansız mı olacağı” yönünde bir tartışma başlatmış; bu yönde sarf ettiği sözler, daha sonra başına bela olmuş ve partisinin kapatılması sürecinde de aleyhinde kullanılmıştı!

Sürece baktığımızda ne görüyoruz? Erbakan’ın iktidara ortak olduğu dönemde, kan döküldü mü? Hayır. O dönemde Sincan’da yürütülen tanklardan başka ‘zor’a başvurulan bir tecrübe yaşanmadı.

Yani olan, ‘kansız’ bir değişimdi. O da, Refah Partisi’nin kapatılması oldu!

Tabii, Milli Görüş çizgisi, parti kapatılmasına alışık olduğu için, ardından Fazilet Partisi kuruldu ve siyasi kadrolar, bildikleri tarzda politika yapmaya devam ettiler!

Peki, aynı “kan dökülür” sözlerinin Kılıçdaroğlu’nun ağzından çıkması, bu kez farklı bir tecrübenin yaşanabileceğine mi işaret ediyor? Yani Kılıçdaroğlu’nun niyeti ciddi mi? Eğer başkanlık sistemine geçilirse, ülkede birileri birilerinin kanını mı dökecek?

CHP’nin siyaset tarzına baktığımızda da, farklı bir şey görmüyoruz. O da, tıpkı Refah Partisi gibi, sistem-içi mücadele tarzını benimsemiş bir partidir (Bu, 1980 öncesi anarşi şartlarında dahi böyleydi!) Dolayısıyla, CHP’nin radikalleşip, sistem-dışı yöntemlere başvurması da pek olabilecek bir şey değil.

Peki, o zaman Kılıçdaroğlu, bu sözleri, niçin birkaç haftadır ‘defaatle’ tekrarlıyor?

Kanımca, Kılıçdaroğlu, başkanlık sistemiyle ilgili anayasa değişikliği meclisten geçerse, 2007 yılında büyük şehirlerde yapılan Cumhuriyet Mitingleri benzeri gösteriler, protesto yürüyüşleri vs. yapmayı düşünüyor. Her ne kadar o dönemde yapılan gösterilerde kan dökülmemiş olsa bile, bu kez ‘direniş’in daha sert olacağı düşünülebilir. Çünkü malum, geçen zaman içerisinde ‘tansiyon’ artmıştır ve ülkedeki hükümet karşıtı kesimlerin Gezi Olayları gibi bir tecrübesi olmuştur!

Bunun dışında, CHP grubu meclis faaliyetlerini bloke etmeye de çalışabilir. Çünkü dokunulmazlık teklifi görüşmelerinde görüldüğü gibi, ‘hararetli’ tartışmalarda küçük-çaplı ‘kan dökme’ hadiseleri yaşanabilmektedir!

Bütün bunların ötesinde, “Kılıçdaroğlu’nun sözlerinde gizli bir ‘darbe’ çağrısı mı var?” sorusu da akla gelebilir. Ama bendeniz, bu sözleri ‘darbe’ çağrısı olarak yorumlamak için elde henüz yeterli bir delilin olmadığını düşünüyorum.

Dolayısıyla, mevcut şartlarda Kılıçdaroğlu’nun ‘kan dökülmesi’yle kast ettiği şeyi, başkanlık sistemine geçilmesi halinde CHP’nin ‘daha sert’ muhalefet yapacağına yormak en doğrusu gibi görünüyor.

İkinci değinmek istediğim husus ise, meselenin ‘teorik’ yanıyla ilgili. Dikkat edilirse, başkanlık sistemini destekleyenler de karşı çıkanlar da, sistemine yararları veya muhtemel sakıncalarına ilişkin kamuoyunu aydınlatacak bir tartışma yapmıyorlar. Çünkü her iki taraf da biliyor ki, eğer ülkede başkanlık sistemine geçilecekse, bu, sistem yararlı olduğu için olmayacak, bilakis cumhurbaşkanı bu sisteme geçilmesini istediği için olacak!

Ama biz öyle yapmayalım; bir vesile ile gündeme gelmiş olan bu konu hakkında bazı sorular soralım ve bunların cevaplarını aramaya çalışalım.  

            Çünkü bu mesele, bugünün meselesi değildir.

            Özellikle de ‘İslamcı’ kesimin bugün tartıştığı bir mesele değildir.

            Hatırlanacağı gibi, rahmetli Ercümend Özkan bu konuyu, 1990’lı yılların başında İktibasdergisine taşımış ve mevzuyla ilgili kanaatlerini de açıklıkla ifade etmişti. O makalede, Özkan, ‘başkanlık’ sistemini savunuyordu ve gerekçesi de ‘güçlü bir yönetim’ ihtiyacının bütün toplumlar için geçerli olduğu idi.

            Tabii, konunun o dönemde İslamcı camia arasında ‘hararetle’ tartışıldığını iddia etmiyoruz (Hatta gerekli ilgiyi görmediğini bile söyleyebiliriz!) Ama şunu rahatlıkla ifade edebiliriz ki, İslamcılar arasında birileri, o dönemde meselenin farkına varmış ve konuyla ilgili fikirlerini de kamuoyu ile paylaşmıştır.

            Tabii bağlamı farklı olarak!

            Çünkü bugün ‘güçlü yönetim’ ihtiyacından bahsetmek, iktidar partisinin tezini desteklemek anlamına geliyor!

            Fakat o gün öyle değildi. Çünkü o gün ‘fikri’ bir tartışma yürütülüyor ve ‘iyi yönetim’in nasıl olacağı tartışılıyordu.

            Bu tartışmayı bugün de yapabiliriz. Her ne kadar ortam pek müsait olmasa da!

            Malum, başkanlık sisteminin mahiyeti konusunda kamuoyu bilgilendirmesi, neredeyse tamamen iktidar partisi taraftarlarınca yapılıyor. Çünkü bu sistemi özellikle bu kesim savunuyor. Muhalefet medyasında ise, başkanlık sisteminin daha çok tecrübe edilmiş ‘zararları’ öne çıkarılıyor. Ancak bana göre, her iki kesimde bu tartışmada sorulması gereken bazı önemli soruları sormuyor!

            Mesela her iki kesim de bu sistemin kim tarafından, hangi ihtiyaca binaen ve hangi toplumsal ve siyasal şartlar altında önerildiğini sormuyor. İktidar partisinin tezini savunanlar, başkanlık sistemin “bizim adet ve geleneklerimize uygun olduğunu” söylüyorlar, ama bunun gerekçelerini yeterince güçlü bir şekilde ortaya koyamıyorlar. Sisteme muhalif olanlar ise, başkanlık sisteminin Türkiye’de ‘sultanlığa’ dönüşeceğini iddia ediyorlar, ama onlar da gerekçelerini, cumhurbaşkanının hırsları gibi subjektif bir temele dayandırıyorlar.

            Hakeza, bu tartışmada belki de üzerinde en çok durulması gereken ‘güçler ayrılığı ilkesi’ etraflıca ele alınmıyor ve daha önemlisi hiç sorgulanmıyor! Herkes, bu ilkeyi bir ‘postüla’ olarak kabul ediyor ve meselenin, sadece güçler arasındaki ‘denge’nin en iyi şekilde nasıl sağlanacağı ile ilgili olduğunu sanıyor.  

            Dolayısıyla, kamuoyu, konu bağlamında yapılan tartışmalardan pek faydalanamıyor. Onların payına düşen, sadece, birbirlerine karşı bilenmiş iki taraftan hangisinin yanında yer alacaklarının kararını vermek oluyor!

            Bana göre ise, teorik bir tartışma yapılacaksa, özellikle ve en çok ‘güçler ayrılığı ilkesi’nin felsefi temellerini sorgulamak gerekir. Çünkü başkanlık sistemi, bir ‘bağlam’ içerisinde anlam kazanmıştır ve o ‘bağlam’ı doğru anlamadıkça, konu hakkında tutarlı ve doğru bir görüşe ulaşmak mümkün değildir.

            Bu hususta ise şunlar söylenebilir: malum olduğu üzere, ‘güçler ayrılığı’ ilkesini bugünkü anlamı ile ilk kez tarif eden, Charles Louis Baron de Montesquieu’dur. O, Kanunların Ruhu adlı klasikleşmiş eserinde, önce üç yönetim türünü (cumhuriyet, monarşi ve istibdat) ele almakta ve her birinin eksilerini ve artılarını değerlendirmektedir. Ona göre, bir ‘güç’ karşısında kendi cinsinden başka bir güce rastlamazsa, dizginlenemez. Çünkü güç sahibi herkes bunu kötüye kullanmaya meyledebilir ve gücüne sınırlama getirilinceye kadar onu kullanmak ister. O yüzden, Montesquieu’ya göre, erdem bile sınırlandırılmaya muhtaçtır. Zira sınırlandırılmazsa, ‘nüfûz’ veya ‘karizma’ olarak size geri döner!

Onun, bu eserinde, sınırlamayı ‘kanunlar’la yapmak gerektiği hususuna sürekli vurguda bulunduğunu, (hatta ‘demokrasi’nin tanımını dahi ‘kanun yapma yetkisinin halka ait olması’ şeklinde yaptığını) görüyoruz. Ayrıca biliyoruz ki, Montesquieu’nun bu düşüncesi 1789 Fransız ve Amerikan devrimleri sürecinde etkili olmuştur. Nitekim Fransız İnsan ve Yurttaş Hakları Bildirgesi’nde yer alan şu ifade onun ‘güçler ayrılığı’ fikrinden esinlenerek metne konulmuştur: “herhangi bir toplumda yurttaş hakları güvence altına alınmamış ve güçler ayrılığı sağlanamamışsa, o devletin anayasası yoktur.” Hakeza ‘güçler ayrılığı’ ilkesi, ilk kez yazılı metin olarak 1787 tarihli Amerikan Anayasası’nda da yer almaktadır. Daha sonra ise on dokuzuncu ve yirminci yüzyılda diğer ülkelerin anayasalarına geçmiştir.

 Bildiğimiz bir diğer husus ise, yasama, yürütme ve yargı organlarının birbirlerini denetlemesi esasına dayanan ‘güçler dengesi’ sisteminin, ABD özelinde, yürütmeyi biraz daha öne çıkaran ‘başkanlık sistemi’ şeklinde tecrübe edildiğidir. Ancak bu, herkesin de kabul ettiği üzere, ‘güçler ayrılığı’ ilkesinden uzaklaşıldığı anlamına gelmemektedir.

Bütün bunlar bize neyi söylemektedir? ‘Güçler ayrılığı’ ilkesinin evrensel bir kural olduğunu mu, yoksa belirli bir coğrafyaya ait özel şartların doğurduğu bir kavramsallaştırma olduğunu mu?

Bu soruyu, kabaca bir kıyaslama yaparak cevaplayabiliriz diye düşünüyorum. Örneğin, Müslüman toplumları ele alalım. Burada da (tanımdaki gibi) ‘yasama’, ‘yürütme’ ve ‘yargı’ erklerinin işlevlerinin aynı olduğunu söyleyebiliyor muyuz? Bilindiği gibi, Müslüman toplumların belirleyici ‘yasa’sı, İlahi Kelam’dır ve buna kul eli değmemiştir! Dolayısıyla, Batılı ve Müslüman toplumlar arasında, (yürütme ve yargı erklerinde benzerlikler olsa da) daha başlangıçta (yani ‘yasama’ erkinin tarifinde) bir farklılık olduğu görülmektedir. Bu durumda soru basitçe şu olmaktadır: Müslüman toplumlarda ‘yasama’ erki ile diğer erkler aynı statüde olabilir mi? Bu sorunun cevabının olumsuz olduğu açıktır. Çünkü Müslüman toplumlarda hiçbir güç, Allah’ın emirlerinin hilafına yasa çıkarma salahiyetine sahip değildir (bu, teknik konularda yasa çıkarılamayacağı anlamına gelmez!). Bu durumda, Müslüman toplumlarda ‘güçler ayrılığı’ ilkesinin, Batı toplumlarındaki gibi işlemeyeceği açıktır. Çünkü bu toplumlarda tabiri caizse ‘en güçlü erk’ Allah’tır. Belki şu söylenebilir: bu toplumlarda en güçlü beşeri erk, ‘yargı’ olabilir. Çünkü hükümdar bile mahkemeye çıkarıldığında, bu noktada bir istisna teşkil etmez. Biliyoruz ki, tarih boyunca, Halifeler, Sultanlar veya Emirler, gayri Müslim tebaa ile mahkemelik olmuşlar ve haksız oldukları ispatlandığında da cezalandırılmışlardır. Burada, Batı terminolojisindeki ‘hukukun üstünlüğü’ ilkesi ile de bir bağlantı kurulabilir. Ancak ikisinin her bakımdan aynı olmadığını da ifade etmemiz gerekiyor. Zira Batı hukukunda, yasalar beşeri kaynaklıdır; İslam Hukuku’nda ise, temelde ilahi kaynaklıdır.

Başka farkları (özellikle de Batılı ve Müslüman toplulukların adet, görenek ve geleneklerinin farklı olduğunu) söylemek de mümkün. Örneğin, Müslüman toplumlar, Batı’da olduğu gibi, bir feodalite ve kapitalizm süreci de yaşamamışlardır. Bu süreçlerin siyasal olduğu gibi, hukuksal prosedürlere etkisi olduğu da inkar edilemez bir gerçektir.

Kısacası şunu söylemek istiyorum: ‘güçler ayrılığı’ ilkesi, Batı toplumlarının kendi ‘özel’ tecrübelerinin sonucu olarak ihdas olunmuştur ve bir başka coğrafyaya taşınacaksa, bu ‘özel’ tecrübenin olumlu ve olumsuz yönlerinin göz önünde bulundurulması gerekir. Bana göre, bu ‘özel’ tecrübenin ‘felsefi’ dayanak noktaları, Müslüman toplumların paradigmal çerçevesi ile genel anlamda uyumsuzluk arz etmektedir. Bu anlayışın somut uygulamaları üzerinde (buna ‘başkanlık sistemi’ de dahil) bir tartışma yapılacaksa, bu hususa mutlaka dikkat edilmelidir.

Adalete Davet.com 


Yukarı Dön

Henüz yorum bulunmamaktadır!

Yorum yapyorum

 

Yazarın Diğer Yazıları



Ana Sayfa | Yazarlar | Güncel | Haberler | Dünya | Yorum Analiz | Röportaj | Medya | Etkinlikler | Kültür Sanat